Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN Rh.A
Eùzü billâhi
mineş-şeytànir-racîm.
Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Aziz ve muhterem
kardeşlerim!.. Şu akşam ezanıyla beraber başlayan Şa'banın ondördünü,
onbeşine bağlayan gece, Berat gecesi hepiniz hakkında, hepimiz
hakkında hayırlı ve bereketli olsun... Tabiîn ulemasından İkrime
(Rh.A) ve daha başka bazı kimseler, bu okumuş olduğum Duhan
Sûresi'nin başındaki ayet-i kerimeleri, Şa'banın bu yarısı gecesi
hakkında inmiştir diye bildirmişler. Bu geceye Leyle-i mübâreke
bu ayet-i kerimelerden alınarak mübarek gece deniliyor, Leyle-i
berâe deniliyor.
Bu gece ile ilgili
ayetlerden başka Peygamber SAS Hazretleri'nin bazı hadis-i şerifleri
vardır ki, Peygamber SAS Efendimiz bu geceye çok değer vermiş, çok
hürmet eylemiş, çok izzet etmiştir. Belki içinizde bilenler olduğu
gibi, bilmeyenler de vardır. Hanımlar dinleyici olarak caminin arka
tarafına gelmiş; onlardan bilmeyenler olabilir: Biliyorsunuz, Üç Aylar
dediğimiz mübarek bir mevsim içindeyiz. Bu mevsim yaz, ilkbahar,
sonbahar, kış mevsimlerine benzemez ama; mânevî bir mevsim, mübarek
bir mevsim...
Bu Üç Aylar,
--Receb, Şa'ban, Ramazan-- geldi mi, dünyanın hali değişiyor.
Maneviyatında bir feyiz ve bereket artışı oluyor. Peygamber SAS
Hazretleri:
"--Receb Allah'ın
ayıdır." buyurmuş.
Yâni her ay
Allah'ındır, her gün Allah'ındır, dünya Allah'ındır, ahiret
Allah'ındır, yerler Allah'ındır, gökler Allah'ındır ama; Receb ayı
tevbe ettikleri takdirde, Allah'ın kulları afv ü mağfiret eylediği
aydır, Allah'ın kullarına lütfuyla muamele ettiği aydır demek olur.
Allahu a'lem...
Onun için, Allah
açılmış olan fırsat kapılarını görmeyi, o zamanları güzel
değerlendirmeyi bizlere nasib eylesin...
İnsan, kadir kıymet
bilmezse, etrafına dikkatli bakmazsa, görülmesi gerekli feyzleri,
bereketleri görmezse; burnunun ucundaki yerde duran altınları
görmezse, basar geçer. Gören toplar, ceplerini doldurur, istifade
eder; göremeyen de, mahrumiyet içinde kalır.
Hindistan'da bir
tarlanın sahibi sefalet çekermiş. Tarlası çok taşlı topraklı
olduğundan, ziraati de iyi olmuyor diye üzülürmüş. Nihayet bu tarlayı
satmış, çıkınını almış, terk-i diyar etmiş. Kahretmiş, başka diyarlara
gitmiş. Oralarda da başarı sağlayamamış, sefalet içinde ölmüş. Ama
sattığı tarladan, dünyanın en meşhur elması çıkmış. Cebel-i Nur
diye bir elmas var... İsim koymuşlar elmasa... Neden? Anlı, namlı,
şanlı emsalsiz bir şey de ondan... Kocaman yumruk gibi elmas oradan
çıkmış. Cebel-i Nur, yâni nur dağı demek... Kocaman bir elmas
adamın tarlasından çıkmış, adam diyarı gurbette sefaletten ölmüş.
Bir de bu işin
fıkrası var, adamın birisi Sultan Mahmud'a asılırmış boyna:
"--Yâ sultan medet!
İşte bize de biraz inâyet eyle, bize de biraz lütfeyle, ihsanından,
ikramından biz de görelim!" diye etrafında sızlanıp dururmuş.
Padişah demiş ki:
"--Alın götürün şu
adamı benim hazineme, verin eline bir kürek; daldırsın, ne kadar
alırsa alsın, ondan sonra başımdan uzaklaşsın yahu!.."
Adamı götürmüşler.
"--Nereye
götürüyorsunuz?" demiş.
"--Hazineye, ne
olacak? Eline bir kürek vereceğiz, daldıracaksın, istediğin kadar
alacaksın!" demişler.
Adamın eli ayağı
karışmış, ne yapacağını şaşırmış. Küreği heyecanla almış eline bir
daldırmış, bir çekmiş... Ters tutmuş küreği, ta sapına bir tanecik
altın takılmış, bir tanecik altın... Çekmiş ki kürek ters, bir tanecik
altın var...
"--Aaa, olmadı
molmadı..."
"--Yok!" demiş,
Sultan Mahmud; "Vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud?" demiş.
Kendisi Mahmud ya;
Mâbud olan Allah-u Teâlâ Hazretleri vermeyince, Mahmud ne eylesin?..
Küreği versen eline; adam ters tutar, gene bir şey gelmez. Yâni
nasipsiz oldu mu bir insan, zor...
Allah bizi nasipsiz
etmesin... Yani her işin aslı, bizi bugün buraya getiren kim?.. Bizi
buraya getiren, Allah CC... Biz de bugün öteki gàfiller gibi gàfil
olurduk, biz de kahvehanede vakit geçirirdik, biz de eğlencede vakit
geçirirdik... Biz de televizyonun karşısında bu gece Şa'ban mı,
Ramazan mı, bayram mı, kandil mi, haberimiz olmadan geçebilirdi.
Allah'ın büyük lütfu ki, bize camiyi nasip etmiş, bizi camisine kabul
etmiş. Bu ev Allah'ın evi, biz Allah'ın kuluyuz. Davet etmiş,
gelebilmişiz ki, Allah'ın evinde oturabilmişiz. Ne büyük nimet
Allah'ın evine gelebilmek, önünde secde edebilmek... Ona el kaldırıp
dua edebilmek büyük nimet...
Onun için, her işin
başı muhterem kardeşlerim: Haddini bilmek, boynunu bükmek, Allah'ın
azametini anlayıp, kudretini bilmek... Onun karşısında tevâzù ile
boyun büküp yalvarmaya gelip dayanıyor. Bir insan esrarkeş olabilir,
sarhoş olabilir, edepsiz olabilir, katil olabilir, arsız olabilir...
Her şey olabilir amma; halini, kusurunu, anlayıp boyununu büküp
Rabbına iltica ederse, Allah affeder.
Eski ümmetlerden
zalim bir adam varmış, doksandokuz kişiyi öldürmüş. Peygamber
Efendimiz bildiriyor hadis-i şerifinde... Doksandokuz kişiyi öldürmüş
ama, "Yâhu ben ne zalim adamım! Nedir bu benim yaptığım?.." filân diye
içine bir ateş düşmüş. Yaptığı işten memnun değil, üzülüyor.
"--Benim derdime
bir çare var mı?" demiş.
Demişler ki:
"--Filânca yerde
bir rahib var, o rahib bu senin derdine bir çare bulabilir belki...
Çok ibadet ediyor, bilgisi de var, kitapları var; git ona söyle!"
demişler.
Adam kalkmış onun
yanına gitmiş:
"--Rahib efendi!
Ben şöyle haltlar karıştırdım, böyle zulümler yaptım, söyle adam
astım, böyle adam kestim..." filân demiş.
"--Ooo... Defol,
sen mahvetmişsin ortalığı, senden bir şey olmaz!" diye bir sert çıkmış
rahib buna...
Adam tutmuş onu da
haklamış. Öldürdüğü adam doksandokuzken, yüz etmiş. Demiş:
"--Bana bir doğru
düzgün bir adam, benim derdime çare olacak bir insan söyleyemez
misiniz?.."
Demişler ki:
"--Filanca diyarda
bir adam var... Git onun yanına, belki o senin derdine bir çare bulur,
söyler."
O kalkmış oraya
giderken yarıyolda eceli gelmiş, ölmüş. Başına dikilmişler azap
melekleri, demişler ki:
"--Bu adam, şu
kadar suç işledi. Bunu alıp azab etmek üzere cehenneme götüreceğiz.
Rahmet melekleri de gelmişler, demişler ki:
"--Evet bu adam
kusur işlemişti ama, tevbe etmeye gidiyordu, yolu tevbe yolu... Tevbe
etmeye gidiyordu, oraya gidecekti, tevbe edecekti. Niyeti, kalbi
temizdi. İyi niyetle tevbe etmeye gidiyordu." diye çekişmişler.
Bu çekişmeler
üzerine rahmet melekleri ile azab melekleri:
"--Yâ Rabbi! Bu
kuluna ne muamele yapacağız? Emir buyur da, ona göre muamele edelim!"
diye baş vurmuşlar Dergâh-ı İzzete...
Allah-u Teâlâ
Hazretleri demiş ki:
"--Ey meleklerim!
Ölçün bakalım hangi tarafa daha yakın?"
Ölçmüşler ki,
gideceği yere biraz daha yakın... Hattâ denilmiş ki bir rivayette,
Allah-u Teâlâ Hazretleri yerin o tarafını kısalttı. Yâni o tarafı ona
yakın gelsin diye... Onun üzerine rahmet melekleri almışlar.
Allah-u Teâlâ'nın
engin, sonsuz, hadsiz, hesapsız, sebepsiz, karşılıksız rahmetinin ne
kadar çok olduğunu, Peygamber SAS Hazretleri bu hadis-i şerifte böyle
bildirmiş.
Kul pişman oldu da
gözyaşı döktü mü; cehennem:
"--Aman, aman, sen
benim yanıma sokulma! Senin göz yaşların benim ateşimi söndürür."
dermiş.
Cehennemin ateşini,
gözyaşı söndürür. Pişmanlık, tevbe duygusu, "Bir daha yapmayacağım yâ
Rabbi, iyi kul olacağım!" diye düşüncesi insanın kalbine düştüğü
zaman, daha diliyle söylemeden Allah affediyor. "Kulun kalbine
pişmanlık düştü mü, daha diliyle 'Tevbe yâ Rabbi!' demesine kalmadan,
Allah affediyor." diye Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde
bildirmiş. Allah bize bu duyguları ihsan eylesin...
Allah-u Teâlâ
Hazretleri kullarına zulmetmiyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarının
hayrı için, rahmetinden dolayı kitaplar indirmiş, peygamberler
göndermiş, fırsatlar halkeylemiş... Kitaplar ahirette olacakları
bildiriyor, dünyanın nasıl geçirilmesi gerektiğini bildiriyor.
Peygamberler insana doğru yolları gösteriyor. Birisi yetmemiş, bir
tane daha göndermiş... O yetmemiş, bir tane daha göndermiş. Sayısını
Allah bilir. Kitaplarımız diyorlar ki, yüzyirmidört bin... Bazı
kitaplar ise, "İkiyüzyirmidört bin peygamber gönderilmiş." diyor.
Allah her beldeye,
kendi dinini bildirecek, varlığından, birliğinden onları haberdar
edecek, insanları hak yola çağıracak bir vazifeli göndermiş.
(Ve in min
ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr.) Her yere göndermiş.
Bak Avustralya
diyoruz, dünyanın beşinci kıtası diyoruz. Okyanuslarla çevrili
diyoruz, ne kadar uzakta diyoruz. Allah burasını ezansız bırakmış mı?
Allah burada da minarelerden "Eşhedu enne muhammeden rasûlüllah" diye
bağırtırtmıyor mu?.. Buranın semalarına da Allah'ın ismi mânevî
harflerle, nurlarla yazılmıyor mu?.. Burada da kâfirlerin karşısına
Allah sakallı sakallı müslüman insanları çıkartıp da, "Hak yol budur!"
diye ya lisan-ı hal ile, ya da lisan-ı kal ile duyurmuyor mu
gerçekleri?.. Duyuruyor.
Allah hiç bir yerde
insanları habersiz bırakmamış, karanlıkta komamış, ikazcı göndermeyi
ihmal etmemiş ama, insanlar gerçekleri gördükleri halde dinlemezlerse,
o başka... Edepsizliğe devam ederlerse, o başka...
Allah'ın her insana
husûsî muamelesi vardır. Her insana Allah'ın husûsî işaretleri vardır.
Sen hiç rüyanda kıyametin koptuğunu görmedin mi?.. Sen hiç kan ter
içinde uykundan uyanmadın mı?.. "Aman yâ Rabbi, tevbe yâ Rabbi!..
Canımı alma, iyi kul olacağım!" diye tevbe ile rüyadan kalkmadın mı?..
Herkes nice rüyalar görür, nice nice haller görür rüyasında... Allah-u
Teâlâ Hazretleri gerçekleri onlara gösteriyor. Ama ertesi günü olunca,
yine yapacağından şaşmıyor.
Onun için her işin
başı, Allah'ın bizi sevmesi ve bize hidayet etmesi olduğuna göre; biz
de aşk ile şevk ile, gözyaşı ile Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne tevbe
edelim, istiğfar eyleyelim!.. Hatamızı yana yakıla söyleyelim, ılık
ılık göz yaşlarını gözlerimizden dökelim!.. Secde-i Rahman'a varalım,
Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne halimizi arzedelim: "Yâ Rabbi, ben çok
perişan duruma düştüm, ne yapayım, ne eyleyeyim?.. Senin azabından
nasıl kurtulurum, senin rahmetine nasıl ererim?.. Senin cezanı nasıl
senin rızana döndürebilirim?.. Senin rızanı kazanmam için ne yapmam
lâzım; bana bildir yâ Rabbi!" diye yalvaralım, yakaralım da, Allah-u
Teâlâ Hazretleri bizi bu mübarek gece hürmetine, afv ü mağfiret
eylediği kullarının zümresine dahil eylesin...
Madem ki, bizi
evimizden kaldırmış evine getirmiş, madem ki bize bu yatsının mübarek
vaktinde camide bulunma nimetini ihsan eylemiş; mâdem ki, bizim
aklımıza kendisinin varlığını birliğini duyurmuş; mâdem ki, bizim
kendisine yöneldiğimiz zaman, gözyaşı döküp de, affımızı istediğimiz
zaman afvedeceğine dair söz verip söylettiriyor. Onun engin
rahmetinden umariz ki, bizi bu mübarek gecede afv ü mağfiret eylediği
kullarının zümresine dahil eyler.
Bu gece hakkında
beş tane fazilet, beş tane özellik, beş tane haslet zikredilmiş ki,
burada;
(Fîhâ yufraku
küllü emrin hakîm) "Her hikmetli Allah'ın emri, hükmü bu gecede
tebliğ edilir." Bu gece esrarengiz bir gecedir. Bu gece önümüzdeki
leyle-i berae'ye kadar olacakların tesbit edildiği, meleklerin eline
toptan verildiği gecedir. Bundan sonra bir sene içinde olacakların
yazıldığı gecedir. Allah-u Teâlâ Hazretleri eğer bizin adımızı şakîler
divanına yazdıysa; şakiler, kötüler, edepsizler, günahkârlar divanına
yazdıysa; Rabbimizin lütfundan dileriz ki, bizi şakiler divanından
silip saidler, halisler sınıfına dahil etsin...
Peygamber SAS
Efendimiz buyuruyor ki:
(Edduàü yerüddül
kadàu ba'de en yübramü) "Dua Allah'ın hükmünü değiştirir, lütfunu
kazandırır, duruma değişiklik verilmesine sebep olur" Biz pişman olduk
yaptığımız günahlara; Rabbimiz fazl u kereminden bizi afveylesin...
Bizi şakiler, edepsizler, günahkârlar divanından silsin... Saîdler,
bahtiyarlar, edepliler, halisler, muhlisler divanına fazl u keremiyle
kayd eylesin... Bize şu önümüzdeki yılımızı, önümüzdeki zamanımızı
hayırlı mübarek eylesin... Kaderimizi güzel eylesin, alın yazımızı hoş
eylesin... Bizi hayırlarla karşılaştırsın, şerlerden uzak eylesin.
Ümmet-i Muhammed'e
umûmen, hepimize birden rahmetini ihsan eylesin... Çarpışan mücahid
kardeşlerimizi kafirlere gàlip eylesin... İstilâya uğramış İslâm
beldelerini kâfirlerden kurtasın... Allah-u Teâlâ Hazretleri
mazlumların ahını zalimlerden alsın, mazlumlara ferahlıklar nasib
eylesin...
Allah-u Teâlâ
Hazretleri şaşıran kardeşlerimizi doğru yolda sabit kadem eylesin...
Cümlemize akıl, fikir, iz'an, irfan ihsan eyleyip kendi yolunda,
rızasını kazanmak yolunda çalışmaya muvaffak eylesin... Cümlemizi
rızasını uygun işlerle hayırlı, uzun, güzel ömürler sürmeyi, bu
önümüzdeki seneleri rızasına uygun geçirmeyi; arkamızda şöyle dönüp
baktığımızda hoşnud olacağımız hayırlı eserler bırakmayı nasib
eylesin...
Bu gecede yaplan
ibadetin fazileti çok fazladır. "Her kim bu gecede yüz rekât namaz
kılarsa, Allah-u Teâlâ Hazretleri ona yüz melek gönderir. Otuzu ona
cenneti müjdeler, otuzu ona 'Cehennem azabından kurtuldun!' diye
teminat verir. Otuzu da ondan dünya afetlerini, belâlarını,
musibetlerini def eder. Onu da, ondan şeytanın tuzaklarını, hilelerini
de def eder." diye Peygamber SAS Efendimiz'den hadis-i şerif
nakledilmiş.
Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır tefsirinde, Duhan Sûresi bölümünde (4293. sayfada)
bildirilmiş. O ciddi bir alimdir, olur olmaz her bir rivayeti yazmaz;
ancak sağlam olan şeyleri yazar. Vicdanı kuvvetli olan, bilgisi
kuvvetli olan bir alim... O öyle yazmış.
Günahlarda nasıl
hızlı hızlı koşturuyoruz... Nasıl yılmadan yorulmadan sabahlara kadar
poker oynar millet?.. Nasıl sabahlara kadar eylencelerden geri
durmazlar. Muhammed Ali'nin boks maçı var deyince, nasıl uyumayıp,
sabahlara kadar seyretmek için televizyon başlarında bekliyorlar?..
Rabbimiz bize de bu gece bu namazlarını kılıp da, bu sevapları
kazanmayı nasib eylesin...
Kılınmaz bir şey
mi?.. Kılınır. Dünyanın üzerinde sıkıntı çeken insanlar var...
Afganistan'daki kardeşlerimiz o kayaların arasında, tepelerde,
soğuklarda o kâfirlerle çarpışırken, geceleri rahat uyku
uyuyabiliyorlar mı?.. Orası kış mevsimi... Bizim yediğimiz gibi etli,
sütlü, tatlı yemekleri yiyebiliyorlar mı?.. Biz burada rahatı
bulmuşuz, karnımız tok, sırtımız pek, her türlü nimet önümüzde...
Önümüzde olmayan yakınımızda, elimizi uzatsak elli tanesini alırız.
Böyle bir durumda, Allah bize insaf versin, gayret versin, tevfikini
refik eylesin... Madem bu yazıyı burada gördük, bize de bu namazı
kılmayı nasib eylesin...
Nüzûl-ü rahmet
üçüncüsü... Bu gecenin özelliklerinden birisi, bu gecede rahmet
iniyor. Allah'ın rahmeti iniyor. Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:
"--Allah'u Teâlâ
Hazretleri bu gece benim ümetime öyle rahmet eder, öyle rahmet eder
ki, Benî Kelp kabilesinin, (onların koyunları çokmuş, koyunları
sayısınca demiyor) koyunlarının postlarının kılları sayısınca
ümmetime rahmet eder." diyor. Yâni, Allah'ın rahmetinin enginliğini
böylece anlatmış. Rabbimiz o engin rahmetinden bizleri de hisse mend ü
hissedâr eylesin... Bize de o engin rahmetinden paylar ihsan eylesin
Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri...
Dördüncü özelliği,
nüzûl-ü mağfiret diyor. Nüzûl-ü mağfiret demek; kul bu
gecenin kadrini kıymetini bilir de, divan-ı ilâhîde durur, istifade
etmesini bilirse; Allah-u Teâlâ Hazretleri mağfiret eder kulu...
Günahı ne kadar çok olursa olsun...
--Ama hocam,
bildiğin gibi değil! Ben kendimi biliyorum hocam, sana söyleyemiyorum,
utanıyorum. Ben öyle nâneler yedim, öyle cevizler kırdım ki, sana
anlatamam!..
Tamam hepsini
affeder. İsterse on misli daha fazla olsun, Allah-u Teâlâ
Hazretleri'nin rahmeti daha geniştir. Allah affedeceğini bildiriyor;
yeter ki bugün tevbe et, bundan sonra yapma!.. "Tevbe yâ Rabbi!" de,
bundan sonra yapma; bir dönüm noktası oluversin...
Receb geldi geçti,
Şa'ban geldi, ortasına geldik; Ramazan geldi. Yâni gelip de geçsin mi,
biz adam olmayacakmıyız?.. Bunca seneler geldi geçti, ne zaman adam
olacağız?.. Kervanlar göçtü, biz ne zaman menzil-i maksudumuza
varacağız?.. Allah bize insaf versin...
Peygamber SAS
Hazretleri buyurmuş ki sevgili kardeşlerim: "Allah-u Teâlâ Hazretleri
bu gece bütün müslümanları afv u mağfiret buyurur." Biz de müslümanız.
"Lâ ilahe illallah muhammeden rasûlüllah... Eşhedu en lâ ilahe
illallah ve eşhedu enne muhammeden abdühû verasûlüh... Amentü billâh,
ve bimâ câe min indillah... Amentü birasûlillâh ve bimâ câe min indi
rasûlüllah..." Rabbimizin muradı neyse, Rabbimiz bize ne
gönderdiyse, onun muradı üzere inandık. Kendi fikrimize göre değil,
eğerek bükerek değil... Rasûlüllah SAS Efendimiz bize ne bildirdiyse,
onun anlatmak istediği şekilde ona inandık; bizim anladığımız şekilde
değil...
Çünkü bizim millet
kaytarıyor. Duyduğu lafı kıvırtıyor, tersine döndürüyor, kendi aklına
uyduruyor; öyle yapıyor. Öyle değil... Rabbimizin istediği gibi,
Rasûlüllah SAS Efendimiz'in anlatmak istediği şekilde inandık:
"Amentü billâhi
ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî vel yevmil âhiri ve bil kaderi
hayrihî ve şerrihî minallàhi teâlâ, vel ba'sü ba'del mevti hakkun,
eşhedü en lâ ilâhe illallàh ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve
rasûlühû."
Nasıl istiyorsa
öyle inandık kendisine... Biz de müslümanız, biz de mü'miniz. Rabbimiz
bizi affeylesin, mağfiret eylesin... Herkesi affedecekmiş, bizi de
affetsin, biz yüzü karalıları da affeylesin Rabbimiz...
"Ancak, bazıları
müstesna!.." diyor Peygamber Efendimiz... Eyvah, bütün müslümanları
affedecek amma, bazı kimseler müstesna... Eyvah ki eyvah!.. Biz
onlardan olmayalım!..
--Kimmiş onlar?..
--Kâhinler,
sihirbazlar...
Elhamdü lillâh,
kehanetle, sihirle ilgimiz yok... Tamam, bundan geçtik elhamdü
lillâh... Var mı sihirle ilgisi olan?.. Elhamdü lillâh, ne sihir
isteriz, ne büyü isteriz, ne muska isteriz, ne şunu isteriz, ne bunu
isteriz... Hiç sihirle, kehânetle, gaybdan haber vermekle ilgimiz
yok...
Millet gazeteye
ilân vermiş; şöyle yaparım, böyle yaparım diye... Tevbe, estağfirullah
tevbe; bizim öyle şeylerle ilgimiz yok...
İkincisi, müşâhin...
Müşâhin ne demek?.. Eskiden buharlı gemilere şâhine
derlerdi. Arapçada kızgın demek... Su kızıyor buhar oluyor, cuf cuf,
cuf cuf makineyi çalıştırıyor; gemi öyle gidiyor. Buharlı gemiye
şâhine derler. Müşâhin de aynı kökten; yâni içi kızgın, fokur fokur
kaynıyor, kulaklarından, burnundan dumanı çıkmıyor. Kızgın, kindar,
başka müslümanlara karşı kini, gazabı, kızgınlığı olan kimse...
Eyvah, eyvah!..
Bizim birbirimizle halimiz berbat... Hiç birimiz ötekisini beğenmeyiz.
Var mı yanındaki arkadaşını beğenen?.. Herkeste bir kusur buluruz,
kimseyi beğenmeyiz. Bizim beğendiğimiz insan, sadece hayalde var...
Hayalimiz de var, hakikatte yok... Herkesin kusuru var, ancak böyle
hayal aleminde kusursuz insan var... Herkeste bir kusur buluruz; o
fena... Bazı kimselere kızarız. Kimisine haklı olarak kızarız,
kimisine haksız yere kızarız.
Demek ki
kalbimizden bu buğzu, bu kini, bu adaveti çıkartacağız, kardeşlerimizi
seveceğiz.
--Nasıl sevelim?..
Onun sakalı şöyle, bıyığı şöyle, giyimi böyle, kumaşı böyle, hali
böyle, huyu böyle, bilmem nesi şöyle, bilmem nesi böyle... Şu kusuru
var, bu kusuru var, bilmem ne... Sevemem ki!..
Kusuruyla sevmeyi
öğreneceğiz. Şair çok güzel söylemiş:
Yârsız kalmış
cihanda, ayıpsız yar isteyen!
Hiç kusursuz yar mı
istiyorsun; bekle ki gele... Bekâr kalırsın alimallah... Bulamazsın.
Boyu şu kadar olsun, eni bu akdar olsun, çapı bu kadar olsun... Rengi
şöyle olsun, gözleri böyle olsun, kirpikleri şöyle olsun... Bulamazsın
gitti; bekâr kaldın bekâr... İhtiyarlayıp yalnız gidersin ahirete...
Ayıpsızını aradın mı, bulamazsın! Her güzelin bir kusuru olur, ayıpsız
olmaz.
Bir kere sen şimdi
yanıma yanaş, kulağını ağzıma yanaştır. "Fıs fıs, fıs fıs..." sana bir
şey söyleyeceğim, kimse duymayacak gibi: "Senin kusurun yok mu?" Dünya
kadar... Benim kendi kusurum dünya kadar, ben kendimi biliyorum. Ben
kendimden memnun değilim ki... Herkesin kusuru var... Senin o kadar
kusurun varsa, öbür kardeşinin de kusuru var... Allah düzeltmek nasib
etsin...
Ne yapalım? Hepimiz
birbirimize benzeriz. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş; al birini
vur ötekine... Hepimizin kusuru var... kusurumuzla seveceğiz, iyi
tarafını göreceğiz, seveceğiz.
--Onun nesini
seversin?..
--Müslümanlığını
severim, mertliğini severim. Kızar filân ama, sonunda gene arkadaşlığı
iyidir, cömerttir, bilmem ne...
Bir güzel tarafını
bulacağız, orasını seveceğiz.
Hazret-i İsâ AS
ashabıyla bir yerden gidiyormuş, yolda bir köpek leşi görmüşler. Köpek
ölmüş, kokmuş, patlamış. Sahabesi burunlarını kapatmışlar, öyle
geçmişler. Hazret-i İsâ AS demiş ki --Peygamber Efendimiz naklediyor
onun halini:
"--Aaa bak, dişleri
ne kadar bembeyaz, muntazam!"
Demek hayvanın ağzı
da böyle gerilmiş, dişleri çıkmış meydana, inci gibi dizili dişler...
Dişleri ne güzel!.. Yani baktığı bu manzarada dahi güzel bir şey
görmüş.
Bir şair diyor ki:
Her ne yüzle
baksa göz, âyinede kendin görür,
Vechini pâk eyle kim, mir'âte bühtan olmasın!
Bu yüksek beytin
mânâsı: İnsan nereden bakarsa, ne türlü bakarsa baksın, aynada
kendisini görür. Herkes kendisini görür aynada... Sen yüzünü temiz et
de, aynaya iftira etme!.. Aynada kusur yok, sen yüzünü temizle! Ayna
sana, olduğu gibi seni gösterir.
Psikiyatrist
doktorlar alıyorlar hastayı, bir karışık şekil çıkartıyorlar
karşısına:
"--Bak şu şekle, ne
görüyorsun?" diyorlar.
Şekilde bir şey yok
ama, böyle bir takım çizgiler var, "Ne görüyorsun?" diyorlar.
Adam diyor ki
meselâ:
"--Her tarafı
baklava görüyorum." diyor.
Haa, bu adam
obur... Bunun aklı fikri baklava olduğundan ufak tefek çizgilerden,
köşeli bir şey gördü mü, onun baklava olduğunu söylüyor. Neden?..
Obur, aklı fikri baklavada... Doktor oradan onu anlıyor. "Haa, bunun
zihnine bu takılmış; o zaman bunu ben buradan düzelteyim." diyerek ona
göre tedavi ediyor.
Neyse, sözü
uzatmayalım muhterem kardeşlerim! Biz birbirimize buğuzkâr, kızgın,
dergın, küskün olursak, bu gecenin hayrından, bereketinden istifade
edemeyeceğiz. Bu çok fena!.. Bizim bu kalbimizi temizlememiz çok
zor...
--Hocam, yâni şimdi
ben, yıllar yılı düşmanlık ettiğim insanı nasıl seveceğim birden?..
Elbise değiştirir
gibi, mendil çıkartır gibi çıkacak bir şey değil ki, çok zor... İşte
burası gerçekten zor... Allah bizi içimizdeki kinlerden temizlesin,
birbirini kardeş olarak candan sevenlerden eylesin...
Hepsi Allah'ın
kulu, hepsinin kendine göre bir hali var... Gülün dikeni var, güzel
kokusu var, tatlı rengi var... Sümbülün salkım salkım, küçük küçük
çicekleri var, nefis kokusu var... Lâlenin rengi ateş gibi, bilmem
yaseminin kokusu güzel... Kendisi küçük ama hoş... İşte her şeyin
böyle kendine göre bir güzel tarafını bulacağız. Kardeşlerimizi
afvedeceğiz, içimizdeki kinleri atacağız, birbirimizle dost olacağız,
seveceğiz.
Buraya geldim
geleli, her fırsatta bu konudan bahsediyorum. Hâlâ daha yola
gelemedik, mükün değil.. Birazcık ayrıldık mı, başlıyor gene fokur
fokur içimizdeki kazanlar kaynamaya... Allah biz bu kinden, adavetten
kurtasın...
Yunus Emre ne güzel
söylemiş. Söylemiş ama onu yapmak için ne lâzım bilmiyorum ki:
Yaradılanı hoş
gör,
Yaradan'dan ötürü!..
Yaradılanı hoş gör,
Yaradandan ötürü!.. Hoş göremiyoruz, ondan kaybediyoruz. Hoş görmeyi
öğreneceğiz. Pazarlığı toptan yapacağız.
Nazar eyle itürü,
Pazar eyle götürü,
Yaradılanı hoş gör,
Yaradan'dan ötürü!..
Demek ki, bu kin ve
buğzu atacağız içimizden...
Sonra, içkiye
düşkün olanları, ayyaşları affetmiyor Allah... İçkiyi bırakacağız, bir
damlasını ağzımıza almayacağız, o tarafa, o semte varmıyacağız. Allah
alışanları kurtarsın... Çocuklarımızı öyle yetiştirmemeye gayret
edelim!..
Efelik,
delikanlılık, erkeklik filân diye arkadaşları çocukların kollarına
girerler, sigaraya alıştırırlar. Ardından kötü yollara alıştırırlar,
meyhaneye alıştırırlar. Çocuklara sahip çıkacağız. Çocuklara iyi
arkadaşlar sağlıyacak iyi işler, iyi meşguliyetler göstereceğiz.
Yanımızda olmalarını, veyahut gözümüzün önünde olmalarını
sağlayacağız.
Yahut ebeveynini
incitenler... Yani anne babasının rızasını almamış, kalbini kırmış,
incitmiş; onlar affolunmayacak. Anne ve babanın rızası olmadan
olmuyor. Annesini, babasını hoşnut edecek, memnun edecek, razı edecek.
Yahut zinaya
ısrarlı olanlar... Demek ki, bazı büyük günahlara devam edenleri Allah
bu gece affetmiyor. O günahların çoğu bizde yok amma, biraz kıyısından
köşesinden bulaşığı olanları da Rabbimiz affeylesin... Bundan sonra
yapmamalarını nasib ve müyesser eylesin...
Bu gecenin beşinci
özelliği hakkında da bu kitapta deniliyor ki: Rasûlüllah SAS Efendimiz
sağlığında, Şa'banın onüçüncü gecesi Allah'a dua eyleyip ümmetinini
selâmetini diledi. Yâni, "Yâ Rabbi, ümmetime hayırlar ihsan eyle..."
diye dua etti. Hani ümmetim, ümmetim diye diye ömrü geçmiş. Her yerde,
her zaman ümmetini kollamış. Mi'raca çıktığı zaman da Rabbimiz
kendisine: "Dile benden ey rasûlüm, ne istersen iste!" dediği zaman:
Ol zayıf
ümmetlerin hali n'ola,
Hazretine nice anlar yol bula?
diye yine ümmetini
düşünmüş; "Yâ Rabbi, ümmetimi bağışlamanı dilerim!" diye niyaz
eylemiş. Mi'rac'da ümmetini dileyen Peygamber Efendimiz, işte bu
Şa'ban ayının onüçünde şefaat istemiş; Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden
üçte birine şefaat bahşedilmiş. Ondördüncü gece de yine şefaat niyaz
eylemiş; üçte biri daha verilmiş. Üçte ikiye düşürülüyor. Bu gece de
şefaatını tekrar istemiş, ümmeti hakkında şefaat dilemiş; bütün ümmeti
kendisine bağışlanmış Peygamber Efendimiz'in...
Allah bizi de
şefaatine erenlerden eylesin... Yâni bu gece, şefaatin de kazanıldığı
bir gece olmuş oluyor.
Yine burada ancak
diye bir istisna daha var: "Ancak Allah'tan deve kaçar gibi kaçanlar
müstesna!" demiş Peygamber Efendimiz... Deve nasıl kaçar?.. Yularını
elinde iyi tutmazsan, bir vurur, kaçar gider. Bir adamı senin üç
adımın gibi büyük, pat, pat, pat, kaçar gider; yakalayamazsın. Yani,
Allah'tan bazı insanlar deve kaçar gibi kaçıyor, deve gibi kaçıyor.
"Namaza gel!"
diyorsun, gelmiyor. Bizim Sydney'deki hoca kardeşimiz --Allah razı
olsun-- anlatıyor: "Bir komşum vardı. Komşuluk hakkına dayanarak ısrar
ediyorum:
'--Haydi yarın
hazırlan, gusül abdesti al da cumaya beraber gidelim!' diyorum.
Hemen, 'Tamam...'
diyor. Cuma günü bakıyorum, yok olmuş, sabahtan kayıp... Benim onu
cumaya götüreceğimi anladığı için kaçıyor." diyor.
İşte bak, devenin
kaçtığı gibi kaçıyor. Hoca kardeşimiz diyor ki: "Bu sefer sabahtan
tedbir alıyorum; 'Filân cumaya...' diyor. 'Tamam hocam,
hazırlanacağım!' diyor. Tam cuma namazına giderken hoop yine bir
kayboluyor, yine cuma namazına gelmiyor." diyor. Deve kaçar gibi, gene
kaçtı. Neden?.. Allah huzuruna kabul etmiyor, başka bir mânâsı yok...
Allah bir insanın
hidayetini istese, kaçması mümkün olur mu?.. Vallàhi de billàhi de
mümkün olmaz! Allah yakaladı mı, ne isterse onu yapar.
İbrahim İbn-i Edhem
padişah imiş, yatakta yatarken ikaz gelmiş. Salonda otururken ikaz
gelmiş, avdayken ikaz gelmiş. Allah-u Teâlâ "İntebih!.. İntebih!..
Uyan yâ İbrahim!.. Uyan yâ İbrahim!.. " diye diye ikaz etmiş. Gönlünü
istemiş, sevgili kulları arasına katmayı istemiş. Kaçmak mümkün mü?..
Padişahlığı
bırakmış İbrahim İbn-i Edhem, yollara düşmüş, ailesini terk etmiş.
Varlığını, saltanatını, hazinelerini sen terk edebilirmisin?.. Hepsini
terk etmiş ama, keramet almış, Allah'ın velî kulu olmuş, sevgili kulu
olmuş. Allah istedi mi, çeker alır. Allah istemiyor ki, camisine
gelemiyor. Allah istese, istetmez mi?.. İçine bir ateş, aşk ateşi
verir, kıvranır, kıvrandırır. Gece duramaz, gündüz duramaz, göz
yaşları pınar gibi akar, Allah'ın yolunda ne yapacağını şaşırır
insan...
Allahu Teâlâ
Hazretleri'nin kulunu kendisine bir çekmesi, "Gel yâ kulum!" demesi,
dünyadaki insanların, cinlerin, cümlesinin ibadetlerinin, taatlerinin
elde edeceği neticeden yüksek neticeleri kazandırır insana birden...
Çekerse, evliyasından eder. Ümmi insanı sabaha evliya eder, alim eder;
Kur-an'ı bildirir, hadisi bildirir.
Diyorlar ki
evliyaullahdan birine bir şey okuyorlar. Sonra soruyorlar:
"--Bu hadis mi,
değil mi?.."
"--Değil..." diyor.
Başka bir şey
okuyorlar:
"--Bu hadis mi?.."
"--Evet bu
hadis..." diyor.
Denemek için bir
söz daha söylüyorlar. Ümmi adam, hiç mektep medrese görmemiş. Elifi
bile tanımaz bir insan... Yarısını hadisten alıyorlar cümlenin,
yarısını kendileri katıyorlar, bir cümle tanzim ediyorlar, okuyorlar
ve soruyorlar:
"--Bu hadis mi?.."
"--Şuraya kadar
olanı hadis, ondan sonrası hadis değil..." diyor, biliyor yine...
Diyorlar ki:
"--Nereden
biliyorsun?.."
"--Hadis-i şerif
söylenirken, ağzından bir yeşil nur çıkıyor. Hadis-i şerif olmadığı
zaman, çıkmıyor." diyor.
Onu görebiliyor
musun sen?.. Görmüyorum. Tamam sen göremezsin. Allah ona nasib etmiş
ona gösteriyor. "Dün akşam ne yaptın? Orada ne yapıyordun?" diyor
müridine... Akşam bir gece evvel yaptığı şeyi, niye onu öyle yaptın
bunu böyle yaptın diye soruyor. "Nereden biliyorsunuz efendi diyor.
Ben senin yanındaydım diyor o zaman, Allah nasib etti mi, öyle
yapıyor. Amma o kulların kalpleri tabii pırıl pırıl oluyor, altın gibi
oluyor, lekesiz oluyor, safi oluyor.
Allah-u Teâlâ
Hazretleri bizi de böyle Peygamber Efendimiz'in şefaatine nail
eylesin... Affına, mağfiretine, rahmetine erdirsin... Deve gibi,
kendisinden kaçanlardan eylemesin...
Bir şeyi size
söylemek istiyorum muhterem kardeşlerim: Şimdi bir kadıncağız geldi,
gözü yaşlı ağlıyor, kocasından bahsediyor. Kadın mübarek bir kadın,
belli; namazında niyazında... Kocası bir acayip adam, alnı secdeye
gelmemiş, her şeye bir bahane buluyor. Bu bizim hocanın komşusu gibi,
Allah'dan devenin kaçtığı gibi kaçıyor.
Şimdi böyle
kimselere muhterem kardeşlerim, sizler kancayı takın, yardımcı olun,
yanına gidin sohbet edin, konuşun, anlatın!.. Bildiğiniz kadar,
hissettiğiniz kadar gerçekleri söyleyin, doğru yola çekmeye çalışın!..
Bakın, kardeşimiz hastahaneye yatmış, karşısına gelen gayri müslime
İslâm'ı anlatmış. "Sen Lâ ilâhe illallah de!" demiş, Lâ
ilâhe illallah demesine sebep olmuş. Onu o noktaya getirmiş.
Çalışalım biraz!..
Türkiye'de anarşi
hadiseleri olduğu zaman, fakültelerden biri azılı anarşistlerin
karargâhı... Bizim arkadaşlarımızdan birisine:
"--Aman girme, seni
vururlar asarlar, keserler!" demişler.
O da,
"Bismillâhir rahmânir rahîm." demiş, girmiş elini kolunu sallaya
sallaya... Anarşistlere orada, belleri silahlı otuyorlar. Kurşunlar
yağmur gibi, cuvvv, cuvvv... Polis gelemiyor oraya... Polis girerken
kurşun yağdırıyorlar; geri kaçıyor.
Öyle bir durumda,
fakülteye o girmiş, "Selâmün aleyküm!" demiş. Bakmışlar, bir
acayip adam karşılarında, kendilerinden hiç korkmayan bir kimse...
Ötekilerin yüreği patlıyor, polisler gelemiyor.
"--Yâhu, sizin bu
yaptığınız iş mi? Siz buraya Lenin'in, bilmem kimin resmini
koymuşsunuz. Hiç başka bir insan resmi bulamadınız mı yâni?.. Fatih
Sultan Mehmed Han'ın nesi eksik? Onun resmini koysaydınız kıyamet mi
kopardı?.. Yâhu sizin bu yolunuzun ne özelliği var? Ne diye gidip
başkaların bel bağlıyorsunuz?" demiş.
Yarım saat kırkbeş
dakika konuşmuş; kimse bir şey dememiş. Yâni tatlı konuşunca, veyahut
insan Allaha dayanınca, sözü de tatlı oluyor, tesiri de oluyor. Karşı
taraf da gık diyemiyor. Gık dedirtmiyen de Allah...
Çünkü bir insan
Allah'dan korkarsa, her şey ondan korkar. Bir insan Allah'dan
korkmazsa, o her şeyden korkar; ödü patlar, çifte tabancayla dolaşır.
Aman şuradan bir şey olsa, tık yapsa; hemen o tarafa döner. Acaba
buradan birisi bana bir kasıt mı ediyor diye, korkudan dalağı patlar.
Şeker hastası da olur. Karaciğeri normal çalışmaz heyecandan...
Gangsterlerin
ekseriyeti şeker hastası olurlarmış. Neden?.. Gergin bir sinirle
yaşıyor, çifte tabancayla... Acaba hasmım nerede beni tepeleyecek,
nerede pusu kuracak?.. Ömrünü böyle geçiriyor. Ama Allah yolunda
yürüyen insan, "Öldürürlerse öldürsünler." diyor.
Allah'ın ecelini
öne almaya güçleri yeter mi bu biçarelerin?.. Karınca kadar kıymetleri
yok... Allah'ın bana verdiği ömrü bunlar geri alabilir mi?.. Alamaz!
Allah'ın nasib ettiği zamanda öleceksem, cihanın cümle tabipleri bir
araya gelseler, beni bir an daha fazla yaşatabilirler mi?.. Vallahi
yaşatamazlar! Dünyanın ilacını içirseler, Amerikan reisicumhuru gelse,
İngiltere kraliçesi gelse, bütün doktorları seferber etse; bitti iş...
Bitti mi bitti, çaresi yok...
Onun için, korkmaya
lüzum yok! Bir kere öleceğiz, bir sefer öleceğiz; yeri belli... O
zamana kadar da yaşayacağız, çaresi yok... Onun için doğru düzgün
olalım, ölümden korkmayalım! Ölümden kaçmayalım, Allah yolunda
çalışalım, Allah'ın istediği kul olalım!.. Korkacaksak, Allah'tan
korkalım!..
(Ve tahşen nâs,
vallàhu ehakku en tahşâhu) [İnsanlardan korkuyordun, asıl korkmana
lâyık olan Allah'tır.]
İnsanlardan
korkulmaz, korkulursa Allah'dan korkulur. Çünkü Allah bir kimseye azab
edecek oldu mu, kimsenin yardımı olamaz. Allah bir kimseye lütfetti mi
de, kimse ona zarar veremez!
Biz Cevat Rıfat
Atilhan'ı ziyaret ettik. İstiklâl Harbi gazilerinden, masonluk
aleyhinde kitaplar filan yazmış bir kimse... Hadi bayram günü
ziyaretine gidelim dedik, gittik. Kızıltoprak'ta oturuyordu, Kadıköy
tarafında... Baktık ki alt katta, apartmanın alt katında oturuyor. Her
taraf cam, balkon da toprağa yakın, bahçeye yakın... Camlarda da hiç
demir parmaklık filân yok...
Bizi götüren bir
arkadaş vardı, hukukta okuyan; biz de o zaman üniversite talebesiydik.
O arkadaş:
"--Üstad! Sizin
parmaklığınız yok, her taraf cam... Birisi bahçeye bir pusu kursa,
şakır şakır kurşunları boşaltsa... Sizin düşmanınız çok... Herkesi
tenkit ediyorsunuz, bir sürü düşmanınız var... Sizi öldürürler,
tedbirsizlik ediyorsunuz." filân gibi sözler söyleyince, dedi ki:
"--Çocuklar! Allah
insanı öldürmedi mi, ölmez insan... Ben Birinci Cihan Harbi'nde
Filistin cephesinde assubaydım. Bir kıtadan öbür kıtaya haberleri
meşin çantama koyar, ben götürürdüm. Her tarafımdan kurşunlar cıv cıv
diye geçerdi. Ben o kurşun yağmuru altında bir kıtadan öbür kıtaya
giderdim, mektubu verirdim. Oradan haberi alırdım, öbür tarafa
getirirdim. Bak hâlâ sağım!" dedi.
Cihan Harbi geçmiş,
İstiklal Harbi geçmiş, Bindokuzyüzelli'li seneler olmuş, Altmış'lı
seneler olmuş. İşte bak, yaşattı mı Allah yaşatıyor.
Onun için, Allah'a
kul olalım, Allah'a kul olmayı öğrenelim! Bilmiyorsanız, "Yâ Rabbi!
Sana kulluk etmeyi bana öğret!" diye isteyin! İstenecek şey o...
"--Ben sana kulluğu
nasıl yapacağımı bilmiyorum yâ Rabbi! Edeb erkân bilmez, usül bilmez
bir yabanın biriyim. Senin dergâhına nasıl girilir, senin huzurunda
nasıl durulur, sana nasıl kulluk edilir; bilmiyorum yâ Rabbi!...
Cahilliğimi affet, bana öğret!" deyin; öğretir Allah...
Allah-u Teâlâ
Hazretleri'ne yalvarmayı öğrenin, iltica etmeyi öğrenin ki, Allah'ın
mağfiretini göresiniz.
Rabbimiz Teâlâ ve
Tekaddes Hazretleri cümlenizi, cümlemizi şu gecenin sonsuz
feyizlerinden istifade ettirsin... Bu gecede ne gibi mânevî işler
olacaksa, hepsini lehimize eylesin... Her türlü tehlikeden,
sıkıntıdan, kötü durumdan cümlemizi korusun... Bizi bu Şa'banın
yarısına eriştirdiği gibi, Ramazana da sıhhat ve afiyetle
ulaştırsın...
Bu Şa'ban ayı,
Rasûlüllah Efendimiz'in ayıdır. Rasûlüllah Efendimiz'i tanımaya, ona
salât ü selâmı çok etmeye, ümmetine güzel hizmet etmeye niyetlenelim!
Ramazan da bizim ayımızdır, ümmetin ayıdır; biz de meyvaları toplamaya
gideceğiz. Millet Mildura'ya üzüm toplamaya gidiyor, biz de Ramazanda
sevap toplayacağız. Ramazan hasat mevsimi, hepsi olgunlaşacak
sevapların; ibadetlerin karşılığını orada toplayacağız inşallah...
Ramazan bizin hasat
mevsimimiz... İbadet edeceğiz, teravih kılacağız, sahura kalkacağız,
oruç tutacağız; harama bakmıyacağız, dilimize sahip olacağız, kimseyi
incitmeyeceğiz. Oruç tutacağız, Allah için kendimizi sıkacağız,
günahlara karşı direneceğiz. Şurada kadın varsa, başımızı bu tarafa
çevireceğiz. Burada varsa, şu tarafa çevireceğiz. Orada varsa, buraya
çevireceğiz. Orada da varsa, gözümüzü kapatacağız. Haramı
yapmayacağız, günaha dalmayacağız, şeytana uymayacağız.
O şeytan bizi
kendisiyle beraber cehenneme sürüklemeye çalışıyor. Yaka paça
yakalamış, çek babam çek... Uçuruma yuvarlamak istiyor. "Gel beraber
yanalım!" diyor. Kendisi yanacak ya, "Gel beraber yanalım!" diyor. Biz
şeytana uymayacağız.
Rabbimiz bizi
şeytandan korusun, nefisten korusun... Dünyanın fâni zevklerinden,
lezzetlerinden korusun... İçkiden, kadından, kumardan korusun...
Buranın bildiğim bilmediğim daha ne gibi mel'anetleri, tehlikeleri
varsa, onlardan korusun... Bizi kendisine has kul eylesin...
Bizi bu gece
mağfiret olanlardan eylesin, Rasûlüllah'ın şefaatına erenlerden
eylesin... Bizi kendisine kul eylesin, Habibine ümmet eylesin... Bizi
has, halis müslüman eylesin...
Bundan sonraki
ömrümüze, hayır ve bereket ihsan eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun
geçirmeyi, Peygamber Efendimiz'in yanında haşrolmayı, cennetiyle
cemâliyle müşerref olmayı nasib eylesin...
Bihürmeti esrârı
sûretil-fâtihah!..
1. 4. 1988 -
Coburg Camii
Melbourne /
AVUSTRALYA