Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A
Esselâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri! Allah hepinizden
razı olsun... Elhamdü lillâh, büyük bir nimet, televizyonumuz ve
radyomuz ve böyle uzakları yakın eden, konuşmamızın ve sohbetlerimizin
naklini sağlayan imkânlar Allah'ın büyük lütuflarından. Çok şükür,
nimetlerine sonsuz hamd ü senâlar olsun; Rabbimiz nimetlerini
üzerimizde dâim eylesin...
a. Ramazanda
İ'tikâfın Sevabı
Bugün okumak
istediğim birinci hadis-i şerif, İsmâil kardeşimizin açtığı sayfadan,
yâni kur'a ile, besmeleyle tesadüfen çektiği sayfadan birinci hadis-i
şerifi okuyorum. Râmûzül-Ehàdîs'in, 1. cildinin 74 sayfasıymış
karşımıza gelen sayfa.
Taberânî kaydetmiş.
Hazret-i Ali Efendimiz'in oğlu Hazret-i Hüseyin Efendimiz'in
babasından rivayet ettiğine göre, Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:
RE. 74/1
(İ'tikâfü aşrin fî
ramedàn kehacceteyni ve umrateyn.)
Karşımıza çıkan bu
hadis-i şerif, çok müjdeli bir hadis-i şerif. Kur'a ile karşımıza
çıktı ama çok hikmetli ve anlamlı; çünkü hacdan ve umreden bahsediyor.
Hac ve umre ne kadar sevaplı, kıymetli bir ibadet, herkes can atıyor.
Müslümanlar, gelmenin çeşitli çarelerini arıyor. Para biriktirsem,
gitsem diye temenni ediyor. Hacı teyzeler, hacı olamamış teyzeler
yanıyor, yakılıyor, yürekler güp güp atıyor. "Ah nasib olsa da o
mübarek yerlere gitsem, görsem; o ziyaretleri yapsam!" diye insanlar
temenni ediyorlar.
Hac çok kıymetli,
umre çok kıymetli... Hadis-i şerifte de buyuruyor ki Peygamber SAS
Efendimiz:
(İ'tikâfü aşrin fî
ramedàn ) "Ramazanda on günlük i'tikâf, (kehacceteyni) iki hac
gibidir, (ve umrateyn) ve iki umre gibidir." Bu çok büyük bir müjde!..
Biliyorsunuz,
Ramazan orucu farz... Ramazanda oruç tutuyorduk, geçti. İki ay önce
Ramazanı edâ etik, bayram oldu, bitti. Ramazan müslümanların oruç
tutma ayı, bunu herkes biliyor. Minarelerde kandiller yanıyor,
İstanbul'un sokaklarında, camilerinde, geceleri, gündüzleri manzara
Ramazanlaşıyor, değişiyor. Güzel bir hal oluyor; insanlar ibadetine
düşkün oluyorlar, Kur'an'a sarılıyorlar, camilere koşuyorlar,
teravihler kılıyorlar, vaazlar dinliyorlar... vs.
Bir de Ramazanın
son on gününde Efendimiz hep devam etmiş, i'tikâf eylemiş. İ'tikâf
etmek ne demek?.. Bir insanın ibadet kasdıyla camiye gelip, gece
gündüz orada kalkması, hattâ yatması; camiden dışarıya çıkmaması,
kendisini ibadete tam bağlaması... Artık evine de gitmiyor, hep camide
kalıyor; buna i'tikâf deniliyor. İbadet maksadıyla camide kalmak,
hattâ camiden dışarı çıkmamak, uyuyacaksa bile camide uyumak...
Ramazanın son on
gününde Peygamber Efendimiz'in i'tikâf etmesi ve tavsiye etmesi
hadis-i şeriflerle kesin, kuvvetli bir sünnet. Ama sünnet-i kifâye...
Herkesin i'tikâf etmesi lâzım ama, bir beldede birkaç kişi bu i'tikâf
sünnetini yaparsa; tamam, Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyuluyor,
emri tutuluyor, tavsiyesi mûteber, geçerli, müslümanlar uyanık,
Efendimiz'in yolunca yürüyorlar; tamam, kimseye sorumluluk yok...
Ama kimse i'tikâf
yapmazsa; yâni Ramazanın son on gününde evini bırakıp da camiye gelip,
camide yatıp kalkmak, ibadet etmek sûretiyle i'tikâf vazifesini
yapmazsa, ne oluyor?.. Bütün o beldenin müslümanları sorumlu oluyor.
"Sizi gayretsizler, sizi tenbeller, sizi kusurlular sizi!.. Siz
Peygamber Efendimiz'in sünnetini yapmıyorsunuz, Ramazanda i'tikâf
etmiyorsunuz!" diye, oradaki bütün müslümanların hepsi sorumlu oluyor.
Ama bir kişi kalkar
yapar da i'tikâfa girerse, o beldenin bütün öteki müslümanlarından
sorumluluk kalkıyor. Sünnet-i kifâye olduğu için, birkaç tanesinin
i'tikâf etmesi kifâyet ediyor, kâfî geliyor. Ötekiler de sorumluluktan
yakayı kurtarmış oluyorlar.
Tabii, herkesin bu
güzel ibadeti tatması güzel bir şey. Şimdi buradaki, Hazret-i Ali
Efendimiz'den, oğlu Hazret-i Hüseyin'in rivayet ettiği bu hadis-i
şerif de, işi bir kat daha gözümüzde canlandırdı. Gerçi Ramazan geçti
ama, şimdi de hac mevsimi ama, ikisini bağlıyor birbirine...
"Ramazanda on günlük i'tikâf, iki hac ve umre yapmak kadar sevaptır."
buyurdu Peygamber SAS Efendimiz bu hadis-i şerifinde...
O zaman ne
yapacağız?.. Hemen kâğıdı kalemi elimize alacağız, yazacağız:
"Önümüzdeki sene Ramazanın son on gününde ben de Peygamber
Efendimiz'in bu çok tavsiye ettiği i'tikâf sünnetini yerine
getireyim!" diye şimdiden niyetleneceğiz.
--Daha çok var,
sekiz ay var...
Olsun, sekiz ay da
olsa, niyeti önceden yaparsa insan, "Ben inşaallah böyle yapacağım!"
diye gönlüne yazar, yerleştirirse, iyi olur.
Ben bu dış
ülkelerde gezerken, çok ibretler alıyorum, çok yeni bir şeyler
görüyorum, istifade ediyorum. Tabii, Türkiye'de de yayılmıştır. Yıllık
bir kartona veya bir kâğıda, veyahut ajanda şeklindeki takvim
defterlerinin başında bir-iki sayfasına (year planning) senenin
planlaması diye, bütün ayları ve günleri bir bakışta görebileceğiniz
bir sayfa oluyor. Yılın hangi gününde ne yapacağını önceden oraya
yazıyorsun, o dâimâ asıl ana meseleleri senin gözünün önünde tutuyor.
"Yılın şu ayında
hacca gideceğim! Şu zamanda şunu yapacağım, şu zamanda filâncaya
tebrik yazacağım; hanıma söz vermiştim şu olacak..." diye senenin
ilerideki günlerinde ne yapacaklarının planını, tasarımını yazdığı
sayfalar oluyor. Hattâ ben gördüm, kocaman büyük kartonlara basıp,
harita asar gibi duvarlara asıyorlar. Müesseselerde müdürler filân
oraya kocaman kocaman yazıyor. İcabında bazı yeri yeşil, bazı yeri
kırmızı boyuyor önemine göre...
Böyle duvarda
karton şeklinde de oluyor. Veya masasının üstüne, camın altına
koyuyor; orada her zaman bakıp görebiliyor.
Yâni öyle veya
böyle, önümüzdeki Ramazanın son on gününde i'tikâfa gayret edin, niyet
edin, aklınıza yerleştirin! Çünkü, iki hac ve iki umre sevabı var diye
Peygamber Efendimiz söylemiş de, Hazret-i Hüseyin Efendimiz de
Hazret-i Ali RA Efendimiz'den duymuş ve Taberânî kitabına yazmış; ne
kadar güzel!..
Bunu böyle bir
güzel levha haline getirip, bastırıp dağıtmak lâzım ki, millet
Ramazanın son on gününde şöyle bir evinden ayrılıp, camilerde yatıp
kalkıp, biraz garibanlığı tatsın, biraz ibadetin zevkini alsın. Biraz
geceleyin Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyaz etmenin, münâcaat etmenin,
yalvarıp yakarışın, ağlayışın, gözyaşı döküşün lezzetini kavrasın; bu
sevapları kazansın!
İki hac ve iki
umre; (hacceteyni ve umrateyn) sanki iki hac ve iki umre yapmış gibi
sevap kazanır.
Aziz ve muhterem
kardeşlerim! Bir şeyi hatırlatmak istiyorum size: Cenâb-ı Mevlâ bir
insanın bir güzel jestini, tavrını, amelini, davranışını, çıkışını,
sözünü beğenirse, razı olursa, severse; sırf ondan bile cennete
sokabilir.
Ama sevmediği
tarzda olursa; kulun bazan bir ömrünün ibadetini bile hiçe sayar.
Ramazanını kabul etmez, haccını kabul etmez, ömründeki ibadetleri
kabul etmez... Çünkü bir kusuru vardır, bir çürük tarafı vardır;
kafasında bir yamukluk vardır, çarpıklık vardır; itikadında bir
bozukluk vardır; bunun gibi şeyler olabilir.
Onun için,
yaptığımız ibadetlere gurur duymamalıyız, aldanmamalıyız, mağrur
olmamalıyız. "Bizi kurtarırsa Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti kurtarır, lütfu
kurtarır, merhameti kurtarır, acıması kurtarır. Lütfederse kurtuluruz.
Yoksa bizim bu ibadetlerimizi teraziye koysak, hiç para etmez. Veya
terazide, bir göz nimetinin, bir kulak nimetinin, bir akıl nimetinin
bedeli olamaz. Ömrümüzce yaptığımız ibadetleri bir kefeye koysak,
Allah'ın bir nimetinin karşılığı olmaz." diye tevâzuyu elden
bırakmamalıyız. Ama ibadete de aşkımız, şevkimiz çok olmalı!..
Ne güzel insanın
sevdiği ile başbaşa olması... Ne kadar güzel bir şey!.. İşte Ramazanın
son on gününde de, kul sevdiği ile başbaşa oluyor.
Tabii Ramazanda on
gün i'tikâf, herkesin yapabileceği bir şey... Hac ve umre herkese
nasib olmuyor. Fukaraya nasib olmuyor, çünkü parası yetmiyor... Ondan
sonra, hacca gidebilmek için hükümetin koyduğu şartlar var, onları
aşamayan parası olsa bile gidemiyor. Veyahut hac yapılacak diyarların
yönetimini elinde bulunduran Suud hükümetinin koyduğu sınırlar var,
şartlar var; Suud vize vermezse gidilmiyor.
Demek ki hac ve
umre kolay olmuyor. Masraf istiyor, zahmet istiyor, zaman istiyor.
Haccın yılın belli bir zamanında oluşu, her zaman olmayışı var. İnsan
o kadar ay daha ileriye kadar yaşayacak mı, yaşamayacak mı meselesi
var. Amma Ramazanın son on günü garibanların da, fukaranın da,
herkesin elinde bir fırsat...
Demek ki o i'tikâfı
yapmağa çalışmalı! Biraz ma'rifetullàhı, nefisle cihad etmeyi, mânevî
halleri, zikrin, ibadetin lezzetini tanımalı!..
Bu kadarla
bırakıyorum. Hac mevsiminde, hac diyarında böyle i'tikâfla bağlantılı
bir hadis çıkması, bana çok lezzet verdi, tatlı geldi. Bunu da böylece
size aktarmış oldum.
b. Allah'ı
Zikredenlerin Derecesi
Aynı sayfanın aşağı
tarafında bir hadis-i şerif var. İlgisi dolayısıyla ona geçiyorum. Çok
kısa bir hadis-i şerif. Ebû Saîd el-Hudrî RA Hazretleri'nin rivayet
ettiğine göre, Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:
RE. 74/13
(A'zamün-nâsi
dereceten ezzâkirûnallàhe)
A'zam, en büyük
demek. (A'zamün-nâsi dereceten) "Derece cihetinden, derece yönünden,
mânevî rütbe ve derecesi bakımından insanların en büyüğü, (ezzâkirûnallàh)
Allah'ı zikredenlerdir. Allah'ı zikredenlerin derecesi en yüksektir."
Yâni en yüksek
dereceli olanlar Yunus Emrelerdir, Mevlânâlardır, İbrâhim-i Hakkı
Erzurûmîlerdir, İsmâil-i Bursevîlerdir, Abdül'ehad-ı Nûrî
Hazretleri'dir, Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleridir... vs. Neden?.. İşte
hadis-i şerifte böyle buyruluyor da ondan.
Yâni erbâb-ı
tarikat, erbâb-ı tasavvuf... Yâni nefsi terbiye etmek, sâfîleşmek,
edepli bir müslüman olmak, ihlâslı bir müslüman olmak yoluna girmiş
olan, buna önem veren insanlar... Yâni Allah'ı çok anıp, hatırından
çıkartmayıp, Allah'ın rızasını kazanmak için dili zikirli, eli
tesbihli, gece gündüz Cenâb-ı Hakk'ı zikredenlerdir
Görüyorsunuz, Aziz
ve sevgili kardeşlerim, zaman zaman bizim inançlarımızdaki
çarpıklıkları, halkımızdaki yanlış kanaatleri dile getiriyorum. Ne
münasebetle?.. Kur'a ile hadis kitabından bir sayfayı açıyoruz,
karşımıza bir hadis-i şerif geliyor; onu izah ederken... Yâni doğrudan
doğruya herhangibir sözü söyleyen insana düşmanlığımız yok. Kendi
kendimize de bir şeyi iddia ettiğimiz, bir şeyi boş yere savunmamız da
yok... Açıyoruz hadis kitabını, karşımıza hadis-i şerifler geliyor;
Peygamber Efendimiz'in sözleridir diye okuyoruz.
Bunları okurken de,
kim rivayet etmiş diye râvîsini de bazan zikrediyoruz, o da tatlı
oluyor. Hazret-i Ali Efendimiz rivayet etmiş, Hazret-i Hüseyin
Efendimiz rivayet etmiş deyince, o mübarek insanların adını duyunca,
sevincimizden yüreğimiz ağzımıza geliyor. Onu seven nice insan var
Türkiye'de... Ben Alevîyim diyen nice kardeşler var.
Tamam, şimdi
bunları okurken bir de karşımıza geliyor ki, insanların, müslümanların
derece bakımından en yükseği, Allah'ı zikredenlerdir. O halde, demek
ki, zikretmek sevapmış. Demek ki, zikredenler en iyi müslümanlarmış.
Bu, halkın üzerindeki yanlış bir kanaati siliyor.
Halk tesbihliye
kızıyor, zikir erbabına kızıyor, tasavvuf erbabına kızıyor, nefisle
cihad edene kızıyor... Gerçi hepsine kızmıyor, eskileri seviyor.
Yunus'u herkes seviyor; alevîsi de, sünnîsi de, bütün kardeşlerimiz
hepsi seviyor. Mevlânâ'yı herkes seviyor... Tabii çeşitli yönlerden
ufak tefek muhalifleri olanlar çıkabiliyor. Ama sonuç itibariyle onlar
seviliyor da, Yirminci Yüzyıl'a gelince iş bitti diyorlar. Gazeteler,
dergiler, televizyonlar hep aleyhte yayın yapıyor.
Dengeli ölçülü
tenkid her zaman yapılır. İyi bir insanın da kusurlu tarafları olur,
"Şu kusurunu düzelt!" diye söyleriz; düzeltir. Ama kusuru olmadan,
veyahut küçük kusuru büyütüp büyük göstererek, büyük meziyetleri
küçültüp gözden saklayarak konuşmak doğru değil. İnsaflı konuşmak
gerekirse, nefsinin arzularını engellemeğe çalışan, Allah'ı anan,
Allahta korkan, takvâ ehli olan, günahlardan kaçınan, sevapları
işlemeğe çalışan, insanlara iyilik etmeye çalışan insanlar daha
kıymetli olmalı!..
Ama öyle değil...
Sanki hasım, sanki düşman, sanki çok yanlış yoldalar, sanki İslâm'ı
bozmuşlar... Böyle diyenler var. Kendisi lise mezunu, İslâm'la ilgili
bilgisi yok, Arapçası yok... Bir elinde sigara, bir elinde kalem...
"Tasavvuf başka şeydir, İslâm başka şeydir. Bunlar İslâm'ı bozmuşlar,
İslâm'ın dışındalar..." filân deyiveriyorlar.
Buyursunlar,
hadis-i şerifleri okusunlar! Hadis-i şeriflere de itiraz ediyor bir
kısmı; buyursunlar Kur'an-ı Kerim'i okusunlar!..
--Kur'an-ı Kerim'e
de itirazın var mı?..
Ona itiraz edemez,
çünkü müslümanım diyor. İtiraz ederse, İslâm'da çıkar. Kur'an ne
deniliyor ayet-i kerimelerde; "Allah'ı çok zikredin!" deniliyor.
Meselâ, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Yâ eyyühellezîne
âmenüzkürullàhe zikran kesîrâ. Ve sebbihhu bükraten ve esîlâ.) "Ey
iman edenler Alah'ı çok çok zikredin! Sabah akşam Allah'ı tesbih
edin!" (El-Ahzâb: 41-42) buyruluyor.
Demek ki zikretmek
bid'at değilmiş. İslâm'a sonradan girmiş bir şey değilmiş. Hint'ten,
Yemen'den veya İskenderiye felsefesinden, neoplatonizmden, yeni
Eflâtunculuktan, veyahut Hint budizminden, veyahut şurdan burdan
girmiş değilmiş. Hadis-i şeriflerden çıkma, Peygamber Efendimiz'in
sözlerinden alınma, dinin özü, esasıymış. Kur'an'ın ayetleriymiş,
Peygamber Efendimiz'in mübarek sözleri, hadis-i şerifleriymiş.
Buna seviniyorum
ben. Neden?.. Yaygın yanlışlıklar böylece, bizim sözümüzü dinlerlerse,
"Haa, bu hadis-i şerifmiş, demek böyleymiş." diye belki hatâlı
olanlar, kendisini düzeltirler diye hoşuma gidiyor.
Bizim maksadımız
onu bunu tenkid etmek değil. Tabii haksız bir sözü de karşılıksız
bırakmak uygun olmaz, onu da gidip söylemek lâzım, "Sen yanılıyorsun!"
demek lâzım!
Bazan Ramazanda,
mübarek günlerde herkesin dînî duygular içinde mest yaşadığı zamanda,
müslümanın Ramazanını zehir ediyorlar. Böyle İslâm'a hücum, imana
hücum, itikada hücum, tarihimize hücum, mezhebimize hücum, İmam-ı
A'zamımıza sataşma... vs. Peygamber Efendimiz'e çöl bedevîsi filân
tarzında dil uzatma... Dine imana sığmayan, insanı küfre götüren
şeyler tabii bunlar.
Duyuyorum ben,
hayretler içinde kalıyorum. "Allah Allah, böyle insanlar da varmış!"
diye ağzım açık kalıyor, hayret ediyorum. Allah şaşırtmasın insanı...
Şaşırttı mı,
gerçekleri tamâmen çarpıtıyor. Şeytan ona kötü şeyleri iyi gösteriyor;
kumarı iyi gösteriyor, içkiyi iyi gösteriyor. Flörtü, kötü yollarda
eğlenmeyi iyi gösteriyor. İbadeti, zikri, Kur'an'ı, tesbihi,
seccâdeyi, Ramazanı, haccı ve sâireyi kötü gösteriyor.
--Hacca ne
gidiyorsun, pis Araba paranı niye vereceksin?..
Meselâ bu sözler
yazılmıştır, çizilmiştir, söylenmiştir, hepimiz duymuşuzdur. Öyle
değil...
--Canım ne diye her
sene hacca gidiyorsun?.. Gitme, şurda mektep yaptır!
Zâten mektepleri
yaptıranlar, çeşmeleri yaptıranlar, hayırları yaptıranlar hacı
babalar. Hepsini incelersen, memleketimizdeki hayrât ü hasenâtın
sahipleri hep zâten hacca gitmiş dindar insanlar... Onun için bu
fedâkârlıkları yapıyor.
Ötekinin milyarları
oluyor trilyonları oluyor, elli tane altmış tane dairesi oluyor; bir
tanesini hak yola veremiyor. Allah elli daire vermiş; bir tanesini
hayra veremiyor, fakir çocuklara vermiyor, filânca hayır vakfına,
hizmet vakfına veremiyor. Yapan gene dindar insan...
Bu da çok hoşumuza
gitti, bu da çok kısa bir hadis-i şerif... Bunu da hattat
kardeşlerimiz ne güzel yazabilirler. Duvarlara güzel zînet olur.
Herkesin gözünün önünde:
(A'zamün-nâsi
dereceten ezzâkirûnallàh)
Gàyet kısa...
Râmûzül-Ehàdîs'in 74. sayfasının 13. hadis-i şerifi diye de arkasına
yazarlar. Güzelce istifini yaparlar, hat sanatının inceliklerine uygun
kompozisyonunu, düzenlemesini yaparlar, güzel bir levha olur.
Bana bir hattat
kardeşim sormuştu, senelerce önce benden taleb etmişti:
"--Hocam böyle
levha haline getirilebilecek güzel sözleri biriktirip bize
bildirirseniz, memnun oluruz." demişti.
İşte buyurun, iki
tane hadis-i şerif, ne kadar güzel:
(İ'tikâfü aşrin fî
ramedàn kehacceteyni ve umrateyn.)
Bitti, yarım satır.
(A'zamün-nâsi
dereceten ezzâkirûnallàh)
Üçtebir satır,
gayet güzel. Bir de bu istif edildi mi, daha küçük olur. Ne kadar
güzel bir levha... Duvarda durur. Bakan da, "Bu ne demek?" diye
sorduğu zaman; "İşte bunun mânâsı şuymuş. Es'ad Hoca bir vaazında
söylemişti, hadis-i şerifmiş." derken, o da onu öğrenir, o da "Allah"
demeye başlar. "Lâ ilâhe illallah" demeye başlar, "Sübhànallah,
Estağfirullah" demeye başlar, "Hasbünallàh" demeye başlar. İmanı
kuvvetlenir, nefsini yener, iyi bir insan olur, güzel ahlâklı bir
insan olur.
c. Çocuklar
Arasında Adalet
Şimdi diğer bir
hadis-i şerife geçiyorum, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
RE. 74/2
(İ'dilû beyne
evlâdiküm fin-nihali kemâ tuhibbûne en ya'dilû beyneküm bil-birri vel-lutfi)
En-Nu'mân ibn-i Beşîr RA'den Beyhakî, Taberânî rivayet etmiş, başka
kaynaklarda da var.
Bu hadis-i şerif
neyle ilgili? Ebeveynin, yâni anne-babanın çocuklarına adaletle, yâni
eşit muamele, hepsine aynı muamele etmesiyle ilgili bir tavsiye.
Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
(İ'dilû) "Adalet
ediniz, hakkàniyetli davranınız, eşit davranınız (beyne evlâdiküm)
evlâtlarınızın arasında."
"--Seni daha çok
seviyorum. Bu biraz haylaz, onu sevmiyorum. Şuna çok vereyim, buna az
vereyim..."
Öyle şey yok...
Hangi konuda? (Fin-nihal) Yâni hediye, atıyye, bağış, ikram; annenin,
babanın evlâtlarına vereceği şey neyse. Birisine bir tarla verdi mi,
ötekisine de verecek; birisine bir şey verdi mi, ona da verecek.
"Onlara bir şey
vereceğiniz zaman, evlâtlarınızın arasında adalet yapınız! (Kemâ
tuhibbûne) Sizin sevdiğiniz, istediğiniz nedir? (En ya'dilû beyneküm)
Siz ve onların arasındaki muamelede, onların adaletle hareket etmesini
istemez misiniz, sevmez misiniz?.. Sizinle onlar arasındaki
muamelelerde onların insaflı, eşit hakkàniyetli, adaletli
davranmalarını sevdiğiniz gibi; siz de evlâtlarınıza ikramı yaparken
eşitlikle, adaletle davranın, hepsine aynı verin!"
(Bil-birri vel-lütf)
Birr, özellikle iyilik demek ama evlâdın anne, babaya saygılı
davranması, iyi evlâtlık yapması mânâsına kullanılıyor. Lütuff da
lütfetmek, ikramda bulunmak demek. Evlâdın ana-babaya itaati, evlâdın
ana-babaya lütuf ve ikram muamelesinde evlâdının böyle davranmasını
istemez mi anne-baba?.. İster. Âsî olmasını istemez, itaatli olmasını
ister. Saygısız olmasını istemez, saygılı olmasını ister. İlgisiz
olmasını istemez, ilgili olmasını ister. Bırakıp gitmesini istemez,
gelip hizmet etmesini ister... vs. "Onların itaatli olmasını, anne,
babasına karşı mükrim, ikramcı, lütufcu olmasını istediğiniz gibi, siz
de onlara eşit davranınız!" diyor Peygamber SAS Efendimiz.
Burda, Mekke-i
Mükerreme'de Hanefî fıkhını okutan Mısırlı, Ebüs-Sünneh isimli bir
profesör, çok büyük bir âlim vardı. Çok sevimli, mübarek bir insan,
Allah ömür versin. "Hayyâhullah, hayyâkellah" derler Araplar. Onu
ziyarete gitmiştik. Biliyorsunuz, İslâm hukukunda mirasın taksimine
göre, erkeğe iki hisse, kıza bir hisse; veyahut erkeğe bir
veriliyorsa, kıza onun yarısı kadar veriliyor. Allah'ın emri, Kur'an-ı
Kerimde yazılı olan böyle:
(Yûsikümullàhu fî
evlâdiküm liz-zekeri mislü hazzil-ünseyeyn) [Allah size çocuklarınız
hakkında, erkeğe kadının payının iki misli miras vermenizi emreder.]
(En-Nisâ:11) Mirasın taksiminde böyle...
Ben dedim ki Ebüs-Sünneh
Hocaefendi'ye, yâni sohbette böyle soru olsun diye:
"--Hayatlarındaki
durumlarda da mı böyle olacak?"
"--Evet!" dedi.
Yâni, "Sağlığında
da, kızına verdiğiyle oğluna verdiği arasında nisbet, gene bu
mirastaki nisbet gibi olacak!" diye cevap vermişti. Ben de böyle
duraksayınca:
"--Ne o, razı
olmadın mı?" diye bana sordu.
"--Estağfirullah,
Allah'ın hükmüne râzı olmamak diye bir şey yok! Öyle, bilgi almak için
sormuştum." dedim.
O adalet oluyor.
Çünkü İslâm, ailenin sorumluluğunu erkeğe vermiştir, yâni eşit
paylaşmamıştır. Ailede sorumluluk, yönetim sorumluluğu, kazanç
sorumluluğu erkektedir. Yük onun üstünde ağırdır. O kazanacak, o
yedirecek, o giydirecek, o barındıracak. Yâni yedirme, içirme,
giydirme, barındırma, terbiye erkeğin omuzunda görev olduğu için, ona
maaşını ona göre veriyor; yâni daha fazla veriyor Cenâb-ı Hak. Kız
evlendiği yerde kocası sorumlu olduğundan, bunlarla yükümlü
olmadığından ona yarım veriliyor. Hikmeti bu olmalı. Cenâb-ı Hakk'ın
emri tabii.
Şimdi ölçü böyle
olacak. Yâni adalet ölçüsü nedir, Allah'ın emirleridir. Allah neyi
emretmişse, adaletli olan odur.
--Aaa bu
haksızlık...
Olmaz! Allah ve
Rasûlü haksızlık etmez. Haksızlık saymak yanlış bir düşünce olur.
Hatta insanı dinden, imandan çıkartır, yanlış noktalara götürür.
Allah'ın hükmüne razı olmak, İslâm'dır. Allah'ın hükmünü icrâ etmek.
adalettir.
--Efendim, bu
hırsız, bu katil ama, işte bunu affedelim, bağışlayalım!
Yook, öyle şey
olmaz; suçlu cezasını çeker. İslâm öyledir. Peygamber Efendimiz:
"--Kızım Fâtıma
hatâ etse, onu da cezalandırırım." diyor.
İslâm'da adalet,
adalete riâyet o kadar önemli. "Babanızın, ananızın, yakınlarınızın,
akrabanızın aleyhine bile olsa, onların menfaatleri zedelenecek bile
olsa hakkàniyetten, adaletten ayrılma!" diye Kur'an emrediyor.
Evet, hakkàniyete
riâyet etmesi lâzım. Bu da bizim için güzel bir şey oldu.
d. Kocanın ve
Annenin Hakkı
Gelelim, bir
yukardan bir aşağıdan gittiğimize göre, sayfanın aşağısından bir
hadis-i şerife... Burda da Hàkim Müstedrek'inde Hazret-i Âişe-i
Sıddìka Validemiz'den rivayet etmiş. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
RE. 74/12
(A'zâmün-nâsi
hakkan alel-mer'eti zevcühâ, ve a'zamün-nâsü hakkan aler-racüli ümmühû)
Sadaka rasûlüllah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl...
Bu hadis-i şerifte
ne buyuruyor Peygamber Efendimiz: (A'zâmün nâs) "İnsanların en
büyüğü..." Ne cihetten? (Hakkan) "Hak cihetinden, haklı olmak
bakımından insanların en büyüğü; (alel-mer'eti) kadının üzerinde hakkı
olması bakımından insanların en önde geleni, en büyüğü..." Kimdir? (Zevcühâ)
"Kocasıdır."
Bir kadın evlendi.
Anası, babası sağ; kardeşleri var... vs. Şimdi bu kadının üzerinde
hakkı en büyük olan kim?.. Kocası...
--Babası var, işte
bak...
Ama evlendirdi.
Artık yuva kurdu, babası değil. Kocasıyla hayat arkadaşlığı kurdu,
refîka-yı hayatı oldu; kocasının emrinde olacak. İslâm böyle söylüyor:
"Kadın üzerinde en büyük hakkı olan insan, (zevcühâ) eşi, kocasıdır."
Tabii yuvanın
selâmeti bakımından, yuvanın sıhhatle yürümesi bakımından, yuvanın
mahremiyeti bakımından, böyle koymuş kuralı Rabbimiz. Baba kızına
kocası kadar mahrem değil. En mahremi kocasıdır. Hastalandıkları zaman
birbirlerine onlar bakacaklar, bir yastığa baş koyuyorlar, bir yatakta
yatıyorlar. Yaralansa yarasını pansumanını, tedavisini, temizlenmesini
o yapıyor... Yâni en büyük hak sahibi kocasıdır kadının üzerinde.
Tabii bu hak sahibi
olmaktan ne anlaşılıyor? Yâni kadın itaat edecek, sözünü dinleyecek,
sözünden dışarı çıkmayacak. Bir de tabii kadına bakıyor, koruyor,
rahat ettiriyor; sultanlar gibi evinde tutuyor, çalıştırmıyor, zahmete
sokmuyor... Elbette, tabiî hakkı oluyor. Çünkü kazanmak mecburiyeti
erkeğin boynunda...
Bir başka yerde
hadis-i şeriflerde geçiyor, bunu duyunca tabii bir çoğumuz
şaşıracağız. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"--Adama dükkânında
karısının yardımcı olması, kıyamet alâmetidir, âhir zaman alâmetidir."
diyor.
Yâni eskiden
tamamen adam çalışırdı, hanımı hiç böyle iş hayatına gitmezdi, mecbur
etmezdi. Ama şimdi geçim zor filân deniliyor. Efendi de çalışıyor,
hanım da çalışıyor. İkisi de sabahleyin çıkıyorlar. Birisi bir iş
yerine gidiyor, ötekisi de öbür iş yerine gidiyor. Akşam beraber
geliyorlar. Ev buz gibi, yemek yok... Hanım da mutfağa giriyor, erkek
de mutfağa giriyor. İkisi de önlükleri takıyorlar; birisi salata
yapıyor, öteki bilmem ne yapıyor... Alelacele, pür telâş...
Çocukları olunca,
çocuklara bakamıyorlar. Birisi o tarafa gidiyor, birisi öbür tarafa.
Dadı tutuyorlar... vs. Evde bir çok işler aksıyor. Bunun misallerini
çok gördüm hayatta...
Bizim fakültede
oturuyorduk. Konuşurken bir arkadaş şöyle dedi:
"--Tabii, kadın
mutlaka çalışacak, çalışması lâzım, mecbur!" filân dedi.
Ben de dedim ki:
"--Aziz kardeşim,
yâni kadın çalışmıyor mu? Kadının evde evin işlerine bakması, çocuğa
bakması bir iş değil mi? Çocuk bakımı bir iş değil mi başlıbaşına...
Eve bakmak, evi temizlemek, yemeği yapmak, evinde bir sürü iş var.
Yâni üç tane, dört tane insanın yapacağı iş var evde. Onlar iş değil
mi?"
Onlar güzel
olmuyor. Onların yapılması için, dadı tutuyor, hizmetçi tutuluyor. O
zaman gene değişen bir şey yok. Yâni kadın dışarda çalışmış oluyor
sadece. Başkasının hizmetinde olmuş oluyor. Öteki türlü evin içinde...
Tabii bir de
geçimde sıkıntı filân varsa, benim görüşüme göre evde üretim mümkün.
Yâni ben üretimsiz kalmalarını, tüketici olmalarını tasvib etmiyorum.
Hanımlarımız zaten üreticidir. Eskiden beri köyde olsun, kentte olsun
hanımlar çok çalışırlar. Hem ev işlerini yaparlar, hem de tarlada,
bağda, bahçede çalışırlar. Dokuma, örme vs. işleri yaparlar. Bir çok
işleri yaparlar. Erkeklerden üç dört kat daha fazla çalışırlar ve
yıpranırlar.
Tabii son
zamanlarda bu işler böyle değişe değişe, erkek vazifesini tam
yapmadığı için, bu sefer kadın ona yardımcı olmaya başlıyor, yâni
dengeler bozuluyor. Tabii kadın da evden çıkınca, evin düzeni
bozuluyor; sonunda başka şeyler oluyor. Yâni onu kıyamet alâmeti
olarak söylemiş Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte. Bu da
hatırınızda bulunsun.
Bu hadis-i şerifin
başlangıcında, (A'zâmün nâsi hakkan alel-mer'eti zevcühâ) "Kadın
üzerinde en büyük hak sahibi olan kişi kocasıdır." buyruluyor; bu bir.
Hadis-i şerifin devamında ne geçiyor:
(Ve a'zamün-nâsü
hakkan aler-racüli) Bu sefer adam üzerinde en büyük hak sahibi kişi
kimdir?.. Ötekisinde kadın üzerineydi ve kadın üzerinde en büyük hak
sahibi kocasıydı. Şimdi adam üzerinde en büyük hak sahibi kim? (Ve
a'zamün-nâsü hakkan aler-racüli) "Adam üzerinde, bey üzerinde en büyük
hak sahibi kim?" Masustan söylemiyorum, biraz bekliyorum. Böyle
düşünün, merak edin.
Peygamber Efendimiz
buyuruyor ki: (Ümmühû) "Anası, en büyük hak sahibi..." Racül diyor,
yâni veled demiyor, çocuk demiyor. "Adam üzerinde en büyük hak sahibi
anasıdır." diyor.
Bu da bir çok
sorunu çözer. Bir çok aile sorununda bu ana ölçü olursa, herkes bunu
bilir de Peygamber Efendimiz'in böyle söylediğini hatırında tutarsa, o
zaman kaynana-gelin zırıltısı, dırıltısı, kavgası, ihtilâfı ve sâiresi
olmaz. Adamın da başı sıkışmaz, daralmaz. Neyi ne yapacağını, adam da
gayet iyi bilir.
Adam üzerinde en
büyük hak sahibi anasıdır, anasının hakkı çiğnenmeyecek!
--E ne olacak şimdi
karısı?..
Karısı da bir zaman
gelecek, o da birisinin anası olacak. O da onu düşünmeli. "Ben kaynana
istemiyorum evde!" diyorlar ama, ondan sonra bir zaman gelecek kendisi
de kaynana olacak. Kendisi de aynı duruma düşebilir. Muhabbet olması
lâzım! İslâm muhabbeti, sevgiyi, saygıyı emrediyor.
Bu da levhalık
hadis-i şeriflerden birisi:
(Ve a'zamün-nâsü
hakkan aler-racüli ümmühû) "Adam üzerinde hakça en büyük hak sahibi
olan kişi de anasıdır" diyor Peygamber SAS Efendimiz.
Eğer annelerimiz,
babalarımız sağsa; Allah sağlık, afiyet, sıhhat, huzur versin...
Allah, uzun zaman başımızda yaşatsın, ömür versin, başımızdan eksik
etmesin; onların duasını kazanmayı bize nasib etsin...
İnsanın anasının
babasının sağ olması, çok güzel, çok önemli bir şey... Onun için,
Peygamber SAS Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"--Anasının
babasının sağlığına yetişip de, anası babası bir adamı cennete
sokamamışsa; onun burnu yerde sürünsün, o adama yazıklar olsun!" diyor
Peygamber Efendimiz.
Yâni anasına,
babasına hizmet edecekti, duasını alacaktı, Allah da, ana-babasının
duasıyla onu cennete sokacaktı. Öyle yapamamış, tüh yazıklar olsun
mânâsına geliyor.
Onun için, anneler
babalar başımızın tâcıdır; onların kıymetini bilelim, onlara güzel
hizmet edelim! Dengeleri güzel kuralım; aile içinde birinin hatırına,
keyfine ötekisini incitmeyelim! Aile huzuruna ait ölçüleri bilelim,
davranışlarımızı ona göre yapalım, aziz ve sevgili Akra
dinleyicileri!..
İnşaallah kimseyi
incitmemişizdir. İnşaallah herkes, "Aaa, ben bunun böyle olduğunu
bilmiyordum!" deyip; "Haa, madem böyleymiş, o halde Rasûlüllah
Efendimiz'in tavsiyesine uyayım!" diye düşünür... İnşaallah herkes
kendi haddini, hakkını bilir, vazifesini de bilir, ödevini de bilir.
Ona göre hareket ederler, sevapları kazanırlar. Hem dünyada huzurlu
olurlar, hem ahirette cennete girerler, iki cihan saadetine nâil
olurlar.
Cenâb-ı Hak bizi
sevdiği kul eylesin... Sevdiği kul olarak yaşamayı, sevdiği işler
yapmayı nasib eylesin... Özellikle dinimizi sağlam kaynaklarından,
yâni Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden güzelce öğrenip, bütün
hayatımızı o Kur'an-ı Kerim'in altın kurallarıyla, Peygamber
Efendimiz'in inci tavsiyeleriyle düzenlemeyi nasib eylesin...
Rabbimiz'in
rızasını, Peygamber SAS Efendimiz'in rızasını ve şefaatini kazanmayı
nasib eylesin... Hem dünyada hem ahirette, her yönden başarılı
eylesin... Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin... Allah hepinizden
razı olsun...
Esselâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri
ve Ak-Radyo dinleyicileri!..
12. 03. 1999 -
MEKKE.