|
HACCIN İNCELİKLERİ
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin selâmı,
rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı üzerinize olsun...
a. Hac Belli
Aylardadır
Bakara Sûre-i
Şerifesi'nin 197. ayet-i kerimesini ve 198, 199. ayetlerini okuyup,
onlar hakkında sohbet etmek istiyorum, bilgi vermek istiyorum. Önce
birinci ayet-i kerimeyi, 197. ayet-i kerimeyi okuyayım. Bu ayet-i
kerimeler hacla ilgili. Geçen haftaki sohbetimizde hacla ilgili
ayetlere gelmiştik. Bu hafta ve önümüzdeki hafta inşaallah devam
edecek. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Elhaccü eşhurun
ma'lûmât, femen ferada fîhinnel-hacce felâ rafese ve lâ füsûka ve lâ
cidâle fil-hacc, ve mâ tef'alû min hayrin ya'lemhullàh, ve tezevvedû
feinne hayrez-zâdit-takvâ, vettekùni yâ ülil-elbâb.) (Bakara: 197)
Sadakallàhül-azîm.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri buyuruyor ki:
(El-haccü
eşhurun ma'lûmât) "Haccetmek ma'lum olan aylardır. Yâni mâlum olan
aylarda yapılan hac ziyareti hakîkî hacdır."
Bu mâlum olan aylar
hangileridir?.. Tabii İbrahim AS Kâbe'yi binâ etti, İsmail AS
aralarında yaşadı, ondan sonra hac yapılageldi. Eskiden beri Arapların
geleneklerine yerleşmiş olan mâlûm aylar, Ramazandan sonra gelen
Şevval ayı, Zilkàde ayı ve Zilhicce ayının onuna kadar olan zamandır.
Bunlar üç ay oluyor, iki ay on gün oluyor. "Bu hac bilinen aylarda,
halkın arasında mâlum olan bu aylarda yapılandır. Hac o zaman hac
olur." denmiş oluyor bu ayet-i kerimede.
Geçen hafta da bir
ara, söz arasında nesî' denilen bir cahiliye adetinden bahsetmiştim.
Nesî', hac mevsimlerini ve haccın zamanını değiştirme adeti. Cahiliye
devrinde Araplar bunu bazen yaparlarmış. Buradan, o nesî' adetine de,
yâni haccın zamanını, mevsimini keyiflerine göre, kararlarına göre
senenin şu mevsimine, bu mevsimine, şu ayına, bu ayına kaydırma
adetine de karşı kuvvetli bir ifade var. Yâni, "Öyle değil, hac sadece
şu mâlûm aylardadır."
Tabii Arapların
cahiliye devrinde yaptıkları yanlışlık, hac mevsimini değiştirmek,
aylarını günlerini keyiflerine göre senenin muhtelif zamanlarına
kaydırmak, tarihî bir şey. Ama şimdi 21. Yüzyıl'da bazı kimseler
kalkıyorlar:
"--Hac kalabalık
oluyor. Kalabalık olduğu için haccın başka zamanlarda da yapılması
olsa, rahat hac yapsalar..." gibi sözler ileri sürüyorlarmış.
Ben dışarıdan
bunları duyuyorum. Ya bunlar hiç bu ayetleri okumuyorlar, bu ayetlerin
tefsirlerinden haberleri yok; ya da Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Hac şu
mâlûm aylardadır." dediği halde, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne karşı
geliyorlar. Ne kadar korkunç bir şey!..
Tabii bunlar
televziyonda, radyoda söylenince, bunu bilmeyen ahali de: "Ha,
mâkul..." derse; o zaman Kur'an-ı Kerime, ayet-i kerimeye ters düşmüş
oluyor. Kur'an-ı Kerim'in karşısına, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin
ifadesinin karşısına çıkmış oluyor. Ne kadar büyük bir karışıklık,
fitne ve kötü bir durum.
Demek ki mâlum
aylardadır. Hac o zamandır. Onun dışında başka zamanda olmaz.
(Femen ferada
fîhinnel-hac) Şimdi bu iki ay on gün dedim. Çünkü Zilhicce'nin
10'undan sonra haccın farzı olan Arafat'taki vakfe kaçmış olduğundan,
Arafat'ta vakfe kaçırılınca hac olmamış oluyor. Yâni bir insan, bir
gün sonra gittiğinde artık haccın zamanını kaçırmış oluyor. Namazın
vakti gibi, haccın da vakti bu.
Onun için hac
Şevval'den başlıyor. Şevval, Zilkàde, Zilhicce... Tabii muhtelif
yerlerden gelecek insanların ihramlanması, seyahatini sürdürmesi,
Mekke-i Mükerreme'ye gelmesi için. Zilhicce ayının 8'inde Mina'ya
çıkardı Peygamber SAS Efendimiz.
Mina neresi?..
Harem-i Şerif'ten uzakta, iki dağın arasında bir vadi. O zaman Harem-i
Şerif'in çevresinde evler vardı. Orası ayrı bir yerdi. Şöyle şimdiki
Aziziye'den gelinen yeri geçtikten sonra, Vadi-yi Ebtah denilen o
vadiyi geçiyorsunuz... Hacca giden kardeşlerimiz hatırlasınlar diye
söylüyorum. Cin Mescidi'nin yanından ilerliyorsunuz. Cennetül-Muallâ
var, sahabe kabirlerinin olduğu, Mekke-i Mükerreme'nin kabristanı. Onu
da geçiyorsunuz. Bir vadi ilerliyor öteye doğru.
Ondan sonra yol
çatallaşıyor, bir Medine tarafına doğru gidiyor, bir Aziziye tarafına
doğru gidiyor. Aziziye tarafına doğru vadiden kıvrılıyorsunuz. Oradan
bir yüksekçe eşiği geçtikten sonra, Aziziye'nin kuzeyindeki dağ ile
daha kuzeyindeki dağ arasında Mina vadisi var. O eşiğe Akabe
deniliyor. Akabe zaten Arapça kelime olarak da eşik demek. Yâni orası
biraz dağın yüksekçe kısmı, iki dağın arasında ama vadinin yolunun
yüksekçe bir kısmı olduğundan, oraya kadar yokuş çıkılıp, ondan
sonrada Mina vadisine doğru iniş inildiği için, oraya Akabe denmiş. O
Akabe Mina'nın dışı oluyor. Büyük şeytan dediğimiz Cemretül-Akabe
orada.
Peygamber Efendimiz
işte bu dediğimiz yerlerden geçerek, Aziziye'nin kuzeyindeki, iki dağ
arasındaki Mina'ya gelirdi. Burası 5-6 kilometrelik bir mesafe. Şimdi
tüneller açıldı. O tünellerden biraz daha yakın oldu. Öbür taraflardan
biraz daha dolambaçlı oluyor. Dağların vadisinden geçmek gerektiği
için Peygamber Efendimiz Mina'da konaklardı. Orda beş vakit namazı
kılardı.
Hangi namazları
kılardı? Zilhicce'nin 8'inde sabah namazını Harem-i Şerif'te kılardı,
öğle namazını orada kılardı. Ondan sonraki gelen namazlar; öğlen
namazı bir, ikindi namazı iki, akşam namazı üç, yatsı namazı dört...
Geceyi Mina'da geçirirdi dualarla, ibadetle, taatle... Ertesi gün
sabah vakti gelince, yâni imsak kesildikten sonra sabah namazını
kılar, Arafat'a doğru hareket ederdi.
Arafat tabii uzun
bir mesafe. Müzdelife geçilecek, ondan sonra Tâif tarafına doğru
yürünecek. Şu anda kilometresini hatırlayamıyorum ama bayağı uzunca
bir mesafe, 10-12 km olabilir, belki daha fazla. O mesafe yürünüyor,
ondan sonra Arafat denilen meydanlık kısma geliniyor. Meydanlık bir
kısım. Ortasında böyle bir kumlu, kuru nehir yatağı var. Tabii yağmur
yağdığı zaman oralarda da su olur ama, hacıların gittiği zaman orda su
filân olmuyor umumiyetle... Hiç görmedik yâni sulu devri. Bayağı geniş
bir nehir gibi, kuru nehir yatağı var. Yâni bir köprü yapıldığı zaman,
dört-beş köprü gözü olacak kadar uzunca bir nehir. Urane Vadisi
deniliyor buraya; ayn-re-nun-kapalı te... Vadi-yi Urane Arafat'ın
dışıdır.
Bu Vadi-i Urane'yi
geçtikten sonra Arafat başlar. Orada şu anda hacıların gittiği zaman
gördükleri Mescid-i Nemîre var. Mescid-i Nemîre'nin uzunlamasına
büyük, dünyanın en büyük mescidlerinden birisi. Çünkü bütün hacılar
oraya toplanıyor, hac vazifesini yapacaklar. Çok büyük tutulmuş
ölçeği. Ön tarafı, yâni imamın durduğu yer ve caminin üçte bir kadar
kısmı, bu Urane Vadisi içinde kalıyor. Orası Arafat'ın dışı oluyor.
--Bunun önemi ne?..
Bunun önemi şu:
Orada bir insan akşama kadar dursa, sonra dönse Müzdelife'ye,
Arafat'ta vakfe yapmamış oluyor, durma işlemini yapmamış oluyor.
Halbuki Arafat'ta vakte yapmak, durup niyazda bulunmak haccın farzı.
Peygamber Efendimiz
ne yapardı? Zilhicce'nin sekizinde Mina'ya giderdi. Orda beş vakit
namazı kılıp ertesi sabah dokuzunda Arafat'a hareket ederdi. Arefe
günü yâni, bayramdan bir önceki gün... Arafat'a da öğlenden önce
varmış olurdu. Arafatta öğle vakti, ikindi vakti, akşam oluncaya kadar
durmak gerekiyor. Tavsiyesi var Peygamber Efendimiz SAS'in. İlerdeki
sohbetlerimizde hadis-i şerifleri mutlaka okuyacağız.
Ama orada hac
dolayısıyla, haccın işlemlerinin hacılar tarafından yapılmasında bir
kolaylık olmak üzere, öğle namazının vaktinde öğlenin farzı kılınıyor.
Ondan sonra hemen arkasından ikindinin farzı kılınıyor. İki namaz aynı
zamana alınmış oluyor. Yâni ikindi öne alınmış oluyor. Akşama kadar
böylece hacıların geniş bir zamanda orada, Arafat'ta vakfe yapmaları,
tazarru ve niyaz ve münacaat ve dua ve sâir zikr ü tesbihat yapmaları
sağlanmış oluyor.
Şimdi bu dokuzuna
Arafat'a yetişemese bir insan, akşamdan sonraya yetişirse, gene
olabiliyor. Gecenin içinde yetişirse, gene oluyor. Ama imsak kesildiği
zaman, yâni 10. gününün artık sabah namazının vakti geldiği zaman,
haccın vakti geçmiş oluyor.
Onun için, (el-haccü
eşhurun ma'lûmât) denilince, Şevval ayı, Zilkàde ayı ve
Zilhiccenin onuna kadarki zaman kasdediliyor. İmam Şâfi, "Onuna kadar
değil, sonuna kadar." demiş. Onun ictihadı, görüşü, Zilhicce ayının da
sonuna kadar.
Bundan çıkacak
sonuç nedir? İbn-i Kesir tefsirinde diyor ki: "Bunun sonucu şudur:
İmam Şafî'ye göre hac bittikten sonra da, Zilhicce ayının sonuna kadar
umre yapmak doğru olmaz."
Ama bizim diğer
Hanefî mezhebimiz ve diğer mezhepler, "Zilhicce'nin onunda haccın
işlemleri bitmiş olduğu için, hac ayları bunlardır, Zilhicce'nin onuna
kadardır." diyorlar.
b. Hacda Dikkat
Edilecek Şeyler
Şimdi bu vakit
gelince, (Femen farada fîhinnel-hacca) "Her kim ki, bu aylarda
kendisine haccı gerekli kıldıysa..." Farada burada gerekli kılmak
mânâsına. Gerekli, mutlaka yapılması gereken ifadeye de farz deniliyor
ya.
Bu haccı kendisine
gerekli kılmak nasıl oluyor?.. İhrama niyetleniyor, "Ben hac için
ihramlandım." diyor. "Lebbeyk, allàhümme lebbeyk!" diye telbiye
ediyor, ihrama giriyor. İşte o zaman artık başlamış oluyor. Kendi
kendisine artık gerekli kılmış oluyor. Hac yapmaya niyetlenmiş oluyor.
Veyahut kurban getirmişse, kurbanını sevk ediyor kurban yerine... Bu
gibi şeylerle, kendisine haccı tamamlanması gereken bir ibadet haline
getirmiş olan, başlatan kimse.
"Bu aylarda haccı
kim kendisine gerekli kılmışsa, yâni ihramlanmışsa... Hacca
niyetlendi, artık hacı olacak, hac işlemlerine başladı ise, (felâ
rafese ve lâ füsûka ve lâ cidâle fil-hac) hac işlemini yapması
esnasında, hac esnasında refes de yoktur, füsuk da yoktur, cidal de
yoktur." Yâni refes, füsuk, cidal olmayacak hacda...
Şimdi bunlar nedir?
Bunların açıklamasını söyleyelim:
(Felâ rafese)
Refes, peltek s ile; cinsel ilişki mânâsına bir kelime. Yâni artık
cinsel ilişkiden de kendisini alıkoyacak. Tabii cinsel ilişki sair
zaman eşiyle evlâdı olsun diye yapmış olduğu, Allah'ın müsaade ettiği,
tabii bir şey. Hani "Allah'ın emriyle nikâhlıyoruz, veya kızınızı
oğlumuza istiyoruz." diyoruz ya. Allah'ın emri ve sevap ve cemiyetin
direği aile. Ve neslin devamı için şart, mutlaka olacak bir şey.
Tabiatın gereği, insanın yaradılışı gereği.
Tamam böyle bir şey
gerekli ve sevaplı ve insan evlendiği zaman dininin yarısını kurtarmış
oluyor. Bekâr kaldığı zaman tehlikeler ve kusurlar, günahlar,
flörtler, ve sâireler yapıp da günaha gireceğinden, bekârlıkta durması
doğru olmuyorlar.
Amma hacca başladı
mı, artık hac bir ibadet, önemli bir ibadet, ciddi bir ibadet, uzun
bir ibadet. Hacta refes yok. Bir; doğrudan doğruya cinsî ilişki. İki;
bu ilişkiye dair laflar, sözler, sohbetler. Bu da uygun değil. Yâni
sözünü etse, ağzında küfür gibi söylese, o da doğru değil. Yâni ağzını
bozarak müstehcen konuşsa, o da doğru değil. Veyahut bunun sohbetini
yapsa, o da doğru değil. Veyahut da o noktaya götürecek, insanın
kendisi tutamamasına sebep olacak başlangıçları da yapmaması
gerekiyor. Yâni "Sonunda dayanamadı" denecek bir duruma sürüklenmemek
için, uzak durması gerekiyor. Bunlar olmayacak. Bir, bu. Yâni
hanımıyla haccediyorsa bile, otelde aynı odada kalıyorlarsa bile,
olmayacak.
(Ve lâ füsûka)
Füsuk ne demek? Cenâb-ı Hakk'ın emrine aykırı işler yapmak, emrinin
dışına çıkmak demek. Böyle şeyler de olmayacak. Allah'ın yasakladığı
işlerden kaçınacak. Çünkü hac, muazzam bir ibadet. Onun sevabı
kaçarsa, çok büyük kayıp olur. Hem masraflı, hem uzun, hem zahmetli...
Onun için oruçta
olduğu gibi şey olmayacak, cinsel ilişki yasak. Bir de hac güzel bir,
mühim bir ibadet olduğundan, sevabı kaçmasın diye yasak şeylerde
işlemeyecek.
(Ve lâ cidâle)
"Cidal de yok." Cidal ne demek: Câdele-yücâdilü-mücâdeleten-ve cidâlen;
mufâale babından masdar. Cedel yapmak, çekişmek, mücadele etmek,
kavgalaşmak, münakaşa yapmak mânâsına... Yol arkadaşlarıyla, veya
karşılaştığı kimselerle, veyahut hizmetçileriyle, veyahut arabayı
süren insanlarla, devesini kendisine kiralayan veya çadırı kiralayan
kimselerle ve saireyle münasabetlerinde çok dikkatli olacak. Böyle
cidal, kavga, gürültü, patırtı cinsinden şeyler olmayacak. Ağırbaşlı
bir şekilde, haccın mânâsını kavramış, Cenâb-ı Hakk'ın güzel ibadetine
başlamış olmanın vakarı içinde haccı yapacak.
Ve hayır hasenat
işleyecek tabii. (Ve mâ tef'alü min hayrin) "Hayır cinsinden
işlediğiniz her şeyi, (ya'lemhullah) Allah-u Teàlâ Hazretleri
bilir." Şimdi tabii hacda neler hayır?..
Bir kere:

(El haccül-mebrûr,
leyse lehû cezâün illel-cenneh) "Mebrur, güzel bir hac yaptı mı
insan, cennetlik olacak." Cennet vaad edilen çok kıymetli bir ibadet.
Ama haccın böyle uyduruk kaydırık, eksikli bozuklu, çarık çürük bir
şeyi olmaması lâzım! Hacc-ı mebrur olursa, mükâfâtı cennet oluyor.
Mebrur ne demek:
İyi, yapılmış bir iyilik demek. Hacc-ı mebrur da, iyi yapılmış hac.
Onun için sormuşlar Peygamber SAS Efendimiz'e:
"--Haccın
mebrurluğu nasıl sağlanacak?.."
Peygamber Efendimiz
bu hususta tavsiyelerde bulunmuş:
"--Hacı tatlı dilli
olacak, gönül alıcı olacak, mükrim olacak. Yâni kesesinin ağzını
açacak, arkadaşlarına ikramda bulunacak. Çevresine ikramda bulunacak.
Herkesin hayır duasını alacak. İyilik yapacak..."
Tabii bunlar
başkalarıyla ilgili münasebetlerinde. Yâni tatlı dillilik, güleç
yüzlülük, yumuşaklık, uyumluluk; hac arkadaşlarıyla kavga yok, gürültü
yok, küfür yok, müstehcen konuşma yok, Allah'ın yasakladığı şeyler
yok... Tatlı dilli olacak, kesesinin ağzını açacak. Meşrubat
ısmarlayacak, yemek ısmarlayacak, arabayı tutuverecek... Buna benzer,
başka insanların hayır duasını almak için yapabileceği iyilikler.
Başka ibadet ve
taatler; kişisel olan, şahsî olan, kendisiyle ilgili olan namaz
kılmak, Kur'an okumak, tesbih çekmek, bazı günler oruç tutmak gibi,
neler olursa olsun Cenàb-ı Hak bunların hepsini biliyor. Hacı da
bildiğini düşünecek. (Ve mâ tef'alü min hayrin ya'lemhullah)
Allah hepsini biliyor, görüyor diye, o şuuru takınacak. Tabii Allah
her zaman her şeyimizi biliyor ama, "Ben Cenàb-ı Hakk'ın beni
gördüğünü, her yaptığımı bildiğimi düşünmeliyim!" diyerek, o mantıkla
haccını yapacak.
c. Yol Azığı
Hazırlayın!
(Ve tezevvedû)
"Ve levâzımâtınızı sağlayın!" Zâd, yol için insana gerekli olan
yiyecek, içecek, giyecek ve malzeme demektir. Tezevvüd de, yol
için gerekli levâzımâtı, araç ve gereçleri yiyecek, içecek ve saire
almak demek.
Biz karayoluyla bir
hacca gitmiştik. Seyyar yüznumaları, çadırları bile almıştık,
arabamızın üstüne koymuştuk. Ama kır tecrübemiz olmadığı için dört
dane kazık aldık. Sandık gibi kumlara sapladığımız zaman beton gibi,
bir parmak gitmiyor. Yâni betonun sertliğinden değil, kazığı siz
sokamıyorsunuz. Dört tane kazığı soksanız bile bu kazıkların dik
olarak durması mümkün olmuyor. Rüzgar yandan vurduğu zaman yelken gibi
deviriyor aşağıya. Tepelerinden iplerle uzağa bağlanması lâzım. Çadır
ipleri ve çadır kazıkları olması lâzım.
Bizim tabii
izciliğimiz, böyle seyahat tecrübemiz olmadığı için, ondan sonra bütün
kardeşlerime bu gibi şeyleri öğrenmesini tavsiye ettim. Hatta zaman
zaman beş yıldızlı otellerden de daha ileri olan çok yıldızlı yâni
gökyüzü altında çadırlı toplantılar yaptık, aile eğitim toplantıları,
çocuklara izci, oymak başkanlarını tuttuk dersler versinler, kırda
ihtiyaçlarını görmeyi öğrensin çocuklar diye yâni dört duvarın
arasında böyle tecrübesiz, bilgisiz bir şehir çocuğu olarak kalmasın
diye onları sonradan sağlamaya çalıştık.
(Tezevvedû)
"Yol için gerekli hazırlıklarınızı alın" diyor, Allah-u Teàlâ
Hazretleri emrediyor. Bu kısmın yâni bu emrin sebebi olarak
müfessirler diyorlar ki: "Yemenliler..." Yemen, biliyorsunuz Hicaz'ın
güneyinde bir ülke. Oradan kuzeye doğru yürüdükleri zaman artık 600
km, 700 km, 800 km yâni İstanbul'dan Kayseri'ye kadar, Adana'ya kadar,
Antep'e kadar daha fazla yol yürünerek Hicaz'a geliyorlar.
Onlar hiç yanlarına
hazırlık almadan yola çıkarlarmış Yemen'liler. Biz Allah'a tevekkül
ediyoruz derlermiş, yiyecek, içecek almazlarmış. Yiyecek içecek
almayınca ne oluyor: Geldikleri zaman hacılardan bekliyorlar yâni
başkaları kendilerine ikram ederse o zaman yiyecekler diye dilenme
gibi durumlar oluyor. Bu kısım onların hakkında. Öyle yaptıkları için
onlara nasihat olarak, Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle buyurmuş diye
müfessirler beyan ediyor.
(Ve tezevvedû)
Yol hazırlığı yapın, kuru yiyeceklerinizi alın yanınıza, gerekli
eşyanızı alın. Öyle kimseye yük olmadan yolculuğunuzu yapın diye
tavsiye ediyor.
Evet hacda iyilik
yapmak var, iyilik yapmak, hayırdua almak var ama yük olmak yok. Zaten
tasavvufu tarif ederken büyüklerimizden bir tanesi çok güzel bir söz
söylemiş, ben onu çok severim,
Tasavvuf yâr
olup, bâr olmamaktır,
Gül-i gülzâr olup, hàr olmamaktır.
Ne demek yâr olup,
bâr olmamak: Bâr yük demek; bâr-ı gîran, ağır yük. Bârgir, yükü
taşıyan. Bargiri biz beygir yapmışız, yük taşıyan ata beygir diyoruz.
"Tasavvuf yâr olup,
bâr olmamaktır," Yâr olacaksın, dost olacaksın, ahbab olacaksın,
ahbaplık edeceksin ama yük olmayacaksın! Maddî bakımdan yük
olmayacaksın, mânevî bakımdan yük olmayacaksın, hizmetlerini
yaptırtmaya koşturtmayacaksın. Onun bunun sırtından geçinmeye,
beleşçiliğe parazit deniliyor. Onun eski adı nedir, Arapçası
tufeylîlik.
Tufeyle, Türkçesi
asalak deniliyor. Meselâ bir ağacın üstüne bir başka otun tohumu
geliyor, orada yerleşecek bir kabuk aralığı buluyor, kökünü salıyor, o
ağacın suyunu emiyor, o ağacın kökünü kurutuyor. Ökse otu meselâ.
Asalak bitki deniliyor, yâni o ötekisinin sırtından geçiniyor. Toprağa
git, toprağa kökünü sal, kendi suyunu kendin al, kendi büyü, öbür
ağacı öldürme. Ama işte onun da hikmeti vardır. Çeşitli ibretler var.
Yâr olacak, bâr
olmayacak tasavvufta insan. Yâni iyi arkadaşlık edecek de, kimseye yük
olmayacak. Ah güzel tasavvuf... Yûnus'un, Mevlânâ'nın tasavvufu, ah
eski büyüklerin tasavvufu... O olsaydı şimdi, ülkemiz gül gülistan
olurdu. Bütün çektiklerimizi o güzel tasavvufun, o güzel tasavvufi
ahlâkın olmayışından çekiyoruz milletçe.
Şimdi, "Hazırlığını
yapsın herkes!" diyor Allah-u Teàlâ Hazretleri. Yâni yiyeceğini,
torbasını alsın, ihtiyaç malzemesini alsın, ondan bundan dilenmesin.
Kimseye yük olmasın. Bilakis başkasına ikramlarda bulunsun meselâ.
Öyle sevap kazanır.
(Ve mâ tef'alü
min hayrin ya'lemhullàh) Hurma bile verse Allah onu bilir.
Bilmekle kalmaz Cenàb-ı Hak, mükâfâtını da verir, hediyesini, ikramını
da verir. Tamam. Arkasından da duvarlarımıza yazmamız gereken bir
ibare geliyor: (Fe inne hayre zâdit-takvâ) "Çünkü azıkların,
yol hazırlıklarının en hayırlısı takvadır."
Şimdi birinci
cümleyle bunun ilişkisini düşünecek olursak ne var: "Müttakî insan
olun, Allah'dan korkun, sakının, onun bunun sırtından nasıl olsa
geçiniriz diye düşünmeyin! Öyle takvâ ehli olun da, kendi yol
hazırlığınızı yapın. Yoksa öyle onun bunun sırtından geçinirim diye
kötü niyetli, fikirli olursanız, takvâ ehli olmazsanız. O zaman
kıymeti olmaz." gibi bir mânâ çıkıyor. Daha başka nice mânâlar da var.
Biz hepimiz ahiret
yolcusuyuz. Ahiret yolunun da en önemli gereç, araç, zâd ve levâzimâtı
nedir?.. Takvâdır. Takvâ ehli olursa bir müslüman, dünyasını ahiretini
kurtarır, cennete gider. Takvâsız olursa, her şeyi kaybeder. Takvâ çok
önemli. Onun için burada o belirtiliyor. "En hayırlı levâzımât, yol
araç gereçi, en hayırlı azık takvâdır. Takvânızı takının, kimseye yük
olmayı düşünmeyin, yol hazırlıklarınızı yapın!" deniliyor.
Tabii takvânın da
böyle yiyecek, içecek cinsinden olmayıp, mânevî bir şey olması ayrıca
önemli. Çünkü biz mânevî bir yolculuk halindeyiz dünyada. Bu dünya bir
imtihandır, bu dünyada biz bir yolcuyuz. Bir yerden geldik, gidiyoruz,
ahirete gidiyoruz. Burada bize takvâ lâzım! Her işimizi müttakî kul
olarak yapmalıyız. O çıkıyor karşımıza.
d. Ey Akıl
Sahipleri, Benden Sakının!
(Vettekûni yâ
ulil-elbâb) Vettekûni, vettekûnî'nin kısaltılmışı. Böyle
kısaltmalar oluyor her dilde. Yâni "Benden sakının!" buyuruyor Allah-u
Teàlâ Hazretleri. Benden sakının ey insanlar, ey kularım benden
sakının" demiş oluyor.
Hitap kime: (Yâ
ulil-elbâb) Yâ nidâ edatı, yâni seslenme sözcüğü. Biz Türkçede ey
diyoruz. Arapçada da ey var aynı zamanda. Ulî, sahipleri mânâsına bir
kelime. Öteki kelimeyle tamlama teşkil ediyor. Ulil-elbâb, lüb
sahipleri, elbâb sahipleri demek oluyor. Ulî'nin tekili nedir, yâni
sahibi diye kısa bir kişi için söyleyeceksek, erkekse zû deriz. Zü, zâ,
zî cümledeki yerine göre olabiliyor. Zi'sini tanıyoruz. Meselâ zîşan
dersek şan sahibi demek, şanlı demek. Zîkıymet dersek, kıymet sahibi,
kıymetli demek.
Kadın olursa ne
deniliyor: Zâti deniliyor. Yâni kadına zî denmiyor, o erkek için
kullanılan bir kelime. Zâti sahibi demek. Meselâ, (zâti şevketin)
şevket sahibi bir kadın. (Zâti ilmin) ilim sahibi bir kadın.
Hani bizim ayrıca şu muhterem zât filan diye kullandığımız zât var, o
ayrı. Bu sahip mânâsına gelen, kendinden sonraki gelen isimle tamlama
yapan bir kelime.
Zû ve zâti, çoğulu
ulî geliyor. Yâni çoğulu, tekil kelimelerle hiç ilgisi olmayan bir
şekilde geliyor. Özel bir kelime, sahipleri demek. Ulî ve ulû iki
şekilde gelir. Ne zaman ulî gelir, ne zaman ulû gelir; yâni u'su da
kısa, vav olduğu halde kısa. Teferruatlı bilgi veren Kur'an-ı
Kerimler'de de kısa olduğunu belirten işaret yazılır. Çünkü elif var;
ûlî okunmasın, ulî okunsun diye kısaltma yazısı konulmuştur. Ulî niye
burada ye ile geldi? Çünkü (yâ) var. Yâ gelince muzaf ve
muzafun ileyhte, tamlamada birinci kelime üstünlü olacak. Bu mansub
hali ulî olduğundan ulîl-elbâb deniliyor.
(Vettekùni yâ
ulil-elbâb) "Ey elbâb sahipleri!" Elbâb da, lüb kelimesinin
çoğulu. Lüb ne demek? Yürek demek, gönül demek, akıl demek. Yâni, "Ey
gönül sahipleri, ey akıl sahipleri, benden korkun, sakının!" denmiş
oluyor.
Demek ki
akıllılığın şânı, insanın aklının fikrinin kâmil olmasının sonucu,
Allah'tan korkmaktır. İnsan Allah'tan kormuyor: pervâsız, günahkâr,
zalim, fasık, facir, şeytanlaşmış bir kimse... Demek ki akılsız...
Aklı olsaydı, kendisini ahirette mahvedecek olan işleri yapmazdı.
Yaptığına göre aklı yok. "Ey akıl sahipleri aklınız varsa, benden
korkun!" demek bu. Yâni aklı olan Allah'dan korkar. Çünkü yeri göğü
yaratan, yerin göğün, ins ü cinnin sahibi, bizim de yaratanımız.
Şimdi insan
yaratanına karşı gelir mi? Gelmez. Ne zaman gelmez? Gelenler var.
Akıllıysa gelmez. Akıllı, imanlı, tertemiz akıllıysa... Yâni akıl var
ama, herkesin aklı var. Şimdi kimse ben akılsızım demiyor. Hatta
delilere bile doktorlar kabul ettiremiyormuş deli olduğunu. Gel
hastaneye gidelim dediği zaman çoğu kere deliler şey diyormuş: "Ya
benim bir şeyi yok, gitmem" diyormuş, hastalığını kabul etmiyormuş.
Yâni akıllı olsa hastalığını kabul edecek. Bende bir anormallik var
diyecek. Hastaneye gideyim de doktorlar ilaç versin diyecek. Ama kabul
etmezmiş.
Akıllılık alâmeti
kusurunu bilmektir, anlamaktır, Allah'tan korkmaktır. Aklın alameti
kendisini tehlikeden korumaktır. O adam kendisini tehlikeden
korumuyor... Ne yapıyor?.. Allah'ın gazabını çekecek işler yapıyor.
Allah'ın gazabı
nasıl tecelli eder?.. Çok çeşitli şekillerde tecelli eder. Bazen
yıldırım düşürür kafasına. Bakarsın adamı, azılı kâfiri yıldırım
çarpmış. Bazen de mühlet verir, Firavun'a mühlet verdiği gibi. Mühlet
verir verir, ondan sonra suda garkeder. Bazen Nemrut gibi mühlet
verir, ondan sonra helâk eder. Yâni bir mühlet, zaman tanıması, mühlet
vermesi aldatmasın.
"--Ben günah
işliyorum da, Allah beni cezalandırmıyor."
Bekle, sen
cezalandırmıyor sanıyorsun ama, gelecek. Cezası gelecek. İnanmayan
tabii gelmiyor sanıyor. Ama sonra burnundan fitil fitil Allah
getiriyor. Aklı varsa bir insanın Allah'tan korkması lâzım!
Lübbün, bir şeyin
özü demek. Yâni meselâ bir meyvanın ve sairenin özü. Kabuğunu kırdığın
zaman, içinden çıkan özü. Ona lüb derler. İnsanın da tabii, insan
olarak kıymeti kalıbında değildir. İçindeki, gönlündeki, aklındaki,
fikrindeki meziyetlerdendir. Pehlivan gibi olsa, tuttuğu zaman demiri
bükecek gibi olsa, vurduğu zaman kapıyı kıracak gibi olsa; ama aklı
olmasa, içi olmayan çekirdek gibi oluyor. İçi bozulmuş çekirdek gibi
oluyor. Onun için akla, temiz akla lüb denmiş. İç, öz. "Ey kafasında
beyni olan, özü olan insanlar, benden korkun!" diye Cenàb-ı Hak emir
buyuruyor, tavsiye buyuruyor. Allah-u Teàlâ bizi aklı selim sahibi
eylesin...
Tabii herkesin bir
çeşit aklı var ama, bazısının aklı çok yanlış çalışıyor. Yok demek...
Var ama yok sayılır. Bazısının aklı son derece hatalı sonuçlara
götürüyor, hatalı işler yaptırıyor. Demek ki, yanlış.
Bazen insanların
akılları ters çalışır. Doğru çalışması için, aklın kuvvetli bir
eğitimi olması lâzım! Kuvvetli bir eğitim... Meselâ ben bu dış
ülkelerde gezdiğim zaman dikkat ediyorum, görüyorum bu ülkelerde aydın
kimsenin gerçeği bulması için, kanıtlaması için, bulduğu zaman da
kabul etmesi için, çok güzel temel veriyorlar. Siz ona İslâm'ı
anlatıyorsunuz; düşünüyor, kararını veriyor. Tamam haklısınız diyor,
müslüman oluyor. Ama eğer bir akıl terbiyesi, mantık terbiyesi veyahut
düşünme terbiyesi, fikir terbiyesi, güzel düşünme öğretilmemişse;
anlatıyorsun, anlatıyorsun yine ters sonuç çıkartıyor. Gerekeni
yapmıyor.
Demek ki, herkeste
birazcık akıl emâresi var ama, hastalıklı olunca işe yaramıyor. Salim
olması, tam olması lâzım, tertemiz olması lâzım! İşte öyle olanlara,
yâni içinde özü, cevheri var, içi boş değil mânâsına, ulil-elbâb
deniliyor. Yâni öz, cevher sahibi, yâni temiz akıl sahibi, mantık,
muhakeme sahibi, fikir sahibi bilge insan demek.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri hepimizin aklını akl-ı selim eylesin... Hepimizi ulil-elbâbdan
eylesin... Şöyle gönlü olan, hal ehli olan insanlardan eylesin...
Kendisini münevver sanıp da, cahillerin en cahili olmaktan; doğru
yapıyorum sanıp da, yanlışların en kötüsünü yapmaktan; ben biliyorum
deyip de, en cahil kalmaktan cümleyi korusun... Şaşıranlara da Cenàb-ı
Hak doğru yolu ihsan eylesin...
Bu sefer böyle bir
ayet-i kerimenin izahıyla bu kadar vakit geçtiği için, bundan sonraki
sohbetimizde yine hacla ilgili ayetler üzerinde devam etmek üzere,
sohbetimizi burada nihayetlendiriyoruz.
Allah hepinizden
razı olsun... Razı olduğu kul olarak yaşayıp, huzuruna sevdiği kul
olarak varmanızı nasib eylesin... Cennetiyle cemâliyle cümlenizi
müşerref eylesin... Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekàtühü!..
17. 10. 2000 -
İSVEÇ
|