|
BELÂLAR KARŞISINDA MÜ'MİNİN DURUMU
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Cumanız mübarek olsun... Cenâb-ı Hak
Teàlâ sizi hem dünyada hem ahirette hayırlara erdirsin, hayırları
işletsin, sevdiği kul eylesin, mutlu ve bahtiyar eylesin...
a. Hasta Ziyaret
Etmenin Sevabı
Peygamber SAS
buyuruyor ki:

RE. 380/4
(Mâ minimriin müslimin yeùdü müslimen illebteasellàhu seb'îne elfe
melekin yüsallûne aleyhi fî eyyi sâàtin-nehâri kâne hattâ yümsiye ve
eyyi sâàtil-leyli kâne hattâ yusbiha)
Hazret-i Ali RA ve
KV Efendimiz'den rivayet edilmiş bir hadis-i şerifin metnini okuduk.
Hasta ziyareti ile ilgili. Bu konuda zaman zaman hadis-i şerifler
geçiyor, hasta ziyaret etmenin sevabını anlatıyoruz, söylüyoruz.
Özellikle cuma günü hasta ziyaret ederse, kabir ziyaret ederse, sadaka
verirse, oruçlu olursa, cumayı kılarsa, ne kadar büyük mükâfâtları
olacağını hadis-i şerifler müjdeliyor.
(Mâ minimriin
müslimin) "Hiçbir müslüman kul yoktur ki, (yeùdü müslimen)
bir müslüman kulu ziyaret etmiş olsun da, (illebteasellàhu seb'îne
elfe melekin) Allah yetmişbin melek görevlendirmiş, göndermiş
olmasın o kimseye..."
Àde - yeùdü; hasta
ziyareti mânâsına da gelen, geri dönmek mânâsına da gelen bir kelime.
Hasta ziyareti mânâsına geldiği zaman, masdarı iyâdet oluyor. Yâni bir
müslüman, hasta bir müslüman kardeşini ziyaret etti mi, Allah o
ziyaretçi kimseye yetmişbin melek gönderir. (Yusallûne aleyhi)
O melekler, bu ziyaret eden kimseye dua ederler. (Fî eyyi
sâàtin-nehâri kâne hattâ yümsiye) Günün hangi saatinde ziyaret
etmişse, akşamlayıncaya kadar ona dua ederler. (Ve eyyi sâàtil-leyli
kâne hattâ yusbiha) Gece hangi saatte ziyaret etmişse, sabaha
kadar bu yetmişbin melek, bu hasta ziyaret eden kimseye dua ederler."
Demek ki,
vazifelerimizden bir tanesi, müslümanın müslümana karşı güzel
kardeşlik, sevgi, muhabbet nişanesi olan vazifelerinden bir tanesi, o
hastalanınca ziyaretine gitmek, gönlünü almak, şifa dilemek, onu
teselli etmektir. Bunun sevabı çok. Özellikle cuma günü yapılırsa,
daha da büyük mükâfâtı var. Onun için hasta ziyaretine bir zaman
ayıralım! Haftalık yapacağımız işlerin tasarımında, yazdığımız
kâğıdımızda veyahut aklımızda, niyetimizde bir bölüm olsun, hasta
ziyaretlerini ihmal etmeyelim!
Hasta olan insan
ziyaretçiyi çok seviyor. Ben çok hasta olup hastanelerde yattığım
için, biliyorum. Fevkalâde memnun oluyor. Hattâ bir koğuşta birkaç
hasta yatıyor. Birisini birileri ziyaret eder de ötekisini ziyaret
eden olmazsa, ziyaret edilmeyen de çok üzülüyor, mahzun oluyor. O
bakımdan hasta ziyaretini ihmal etmeyin!
Hem hastaneleri
ziyaret etmekte ibret de vardır. İnsanlar maalesef günlük telâşlar,
alışkanlıklar ve hayatın hızlı olaylarının akışı içinde maalesef
ahireti unutuyorlar. Temenni ederiz ki sıhhatleri, afiyetleri hiç
bozulmasın, dâimâ sağlıklı yaşasınlar ama, iş de öyle olmuyor. Yâni
biraz hasta ziyaret edip de, işin öbür tarafını da görmekte fayda var.
İnsan hastaneleri
ziyaret ettiği zaman, hem o hastalara teselli oluyor, hem de kendisi
sağlığının ne kadar önemli, büyük bir nimet olduğunu anlamış oluyor.
Bu da çok önemli... Yâni insan içinde yaşadığı nimetin farkına
varmayabiliyor. "Ol mâhîlerdir ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler."
İnsan bazen nimetler denizinin içinde yüzüyor da, nimette olduğunu
düşünemiyor, nimetler elden gidinceye kadar anlamıyor.
Sağlık çok büyük
bir nimettir, sağlığın kadrini kıymetini bilmek lâzım! Onun için de
hastanelere gidip, hastaların neler çektiğini görüp, onlara da acıyıp,
"Cenâb-ı Hak bana bu hastalığı vermemiş, çok şükür... Ben Cenâb-ı
Hakka şükredeyim, bir de sağlığımın kıymetini bileyim." demesi lâzım!
Bir de maalef,
bizde bir millî gelenek haline gelmiş, sağlığımıza pek aldırmıyoruz.
Biraz da efelik tarafımız gàlip geliyor. Halbuki insan sağlığını, daha
sağlığı bozulmadan hem iyi korumalı, hem de sağlığı korumak için
tedbirleri almalı! Doktorlara muayene olmalı! "Ben sağlıklıyım, hiçbir
şikâyetim yok ama, ne yapmam lâzım?" diye, şöyle bir tepeden tırnağa
kendisini muayene ettirmekte çok çok büyük faydalar var.
İşte insan o zaman
anlıyor. Çok kere erken teşhis dediğimiz, yâni bir amansız zorlu
hastalık bile olsa, erkenden o anlaşılırsa, o zaman tedavisi kolay
oluyor. Ama ilerlemiş olduğu zaman, doktorlar "İkinci derece, üçüncü
derece..." filân diyorlar. "Geç kalmışsın! Şimdiye kadar nerdeydin
kardeşim?" diyorlar.
Şehirdeydi ama, hiç
düşünmedi bu durumları, işte birden başına bu hal geldi. Onun için, bu
sağlık meselelerinde biraz uyanıklığa da vesîle olur diye de
düşünebiliriz. Hasta ziyaretinin çok yönlü faydaları var, bir de
sevabı var. Hasta ziyaretini tavsiye ederiz.
Hasta
kardeşlerimizi ziyaret yaparsınız, gönüllerini alırsınız. Bir de
onların dualarını talep edin, "Bize dua edin!" diye dua isteyin. Çünkü
hastanın duası makbul olan dualardandır. Mazlumun duası makbuldür,
hastanın duası makbuldür... Onların duasını almakta fayda var.
Elini tutarsınız,
şefkatle yüzüne bakarsınız. Siz ona dua edersiniz, ondan sonra gönlünü
alırsınız. "Bize de dua edin!" dersiniz. O da size dua eder böylece
karşılıklı istifade edersiniz.
İki müslüman bir
araya geldi mi, birisi ötekisini tertemiz yapar, yıkar; iki elin
birisi ötekisini yıkadığı gibi... Onun için müslümanların ictimâî
görevlerini yapmakta çok titiz, dikkatli ve gayretli olması lâzım!
Öyle gevşek olmaması lâzım! Bu hadis-i şerif bu hususta hepimizi
tekrar ikaz etmiş oluyor, göreve davet etmiş oluyor.
b. Musîbete
Uğrayan Kimse
İkinci hadis-i
şerif, açtığımız sayfadaki hadis-i şeriflerden.

RE. 380/6
(Mâ minimriin müslimin tusîbühû müsîbetün tuhzinühû feyerciu illâ
kàlellàhu azze ve celle limelâiketihî: Evca'tü kalbe abdî fesabera
vahtesebe, ic'alû sevâbehû minhel-cennete ve mâ zekera musîbetehû
feraccea illâ ceddedallàhu ecrehâ.)
Bu hadis-i şerif de
bir başka hususta bize faydalı bir şeyi, söylememiz gereken bir sözü
hatırlatıyor. Diyor ki Peygamber Efendimiz:
(Mâ minimriin
müslimin tusîbühû müsîbetün) "Musîbete mâruz kalmış hiçbir
müslüman kul yoktur ki, (tuhzinühû) musîbet onu üzmüş, mahzun
etmiş... Kendisini mahzun eden bir musîbete mâruz kalmış hiçbir
müslüman kul yoktur ki, (feyerciu) diyor ki: "Ne yapalım,
Allah'tan geldi. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciùn. Biz Allah'ın
kullarıyız, ona döneceğiz. Bu Allah'ın kaderi..." diyor. Bu mânâya
gelen bir kelime.
İstercia, "İnnâ
lillâhi ve innâ ileyhi râciùn" demek. (Yerciu) veyahut (yürciu)
"Allah'tan geldiğini düşünüyor ve bunu ifade eden Arapça sözü
söylüyor." Yâni, musîbete uğramış kişi "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi
râciùn" diyor. Ne olur?.. (Kàlellàhu azze ve celle limelâiketihî)
"Pek aziz olan, çok celil olan Cenâb-ı Hak, Allah-u Teàlâ buyurur ki
meleklerine: (Evca'tü kalbe abdî) 'Ben kulumun gönlünü acıttım.
Yâni musîbeti ben gönderdim ona.'
Musîbet tabii tatlı
bir şey değil, acı bir şey, üzücü bir şey... İnsanın gönlünü perişan
ediyor, gözünü yaşlara boğuyor. Saç baş yoldurtuyor, diz döğdürtüyor.
Tabii, bunları tabir olarak söylüyoruz ama, İslâm'da saç baş yolmak,
diz döğmek yok. Sabırla karşılamak var.
İnsan üzülüyor
tabii, malına bir noksanlık gelse, vücuduna, bedenine bir hastalık
gelse, çoluk çocuğuna, eşine akrabasına bir musîbet gelse, hemen
telefona sarılıyor: Eyvâh, aman, bilmem ne... Bir telâş, bir hüzün,
bir üzüntü...
Karşısına arkadaşı
bir gelip,
"--Ne var yâ, seni
bugün çok üzüntülü gördüm?" diye sorsa;
"--Sorma işte,
başıma şu musîbet geldi." diyor.
Bunun Allah'tan
geldiğini bilip de, kendisini üzen bu olayın karşısında iyi kulluğunu
koruyabilen bir kimse için, aziz ve celîl olan Allah-u Teàlâ
Hazretleri der ki: "Ben kulumun gönlünü acıttım, içini yaktım ama,
(fesabera) o sabretti; (vahtesebe) ecrini sevabını da
benden bekledi."
Tabii, bir mü'min
bir musîbete niye bir inançsız gibi, bir kâfir gibi feryad figan
etmiyor. Çünkü Allah'tan geldiğini biliyor. Sabredince Allah'ın
mükâfât vereceğini, sevap vereceğini biliyor. Onun için sevabı
bekliyor, dişini sıkıyor. Halbuki başka insanlar böyle yapmıyorlar.
(Men âmene
bil-kader, ve emine minel-keder.) "Kadere inanan insan kederden
uzak oluyor." En çok intihar olayları inanmayanlar arasında oluyor.
Müslüman ülkelerde halkın inancı kuvvetli olduğu için, intihar
olaylarına çok az rastlanıyor. Hattâ bunun için incelemeğe yapmağa
gelmişler ülkemize, İsveç'ten.
"--Biz halkımıza
her türlü rahatı, konforu hazırlıyoruz. Sosyal devlet olarak
çalışıyoruz, çabalıyoruz. İntihar olayları dünyada en çok bizim
ülkemizde görülüyor. Sizin ülkenizde sıkıntılar var, yol yok, su yok,
ilaç yok, doktor yok, maaş yok, iş yok... Halk daha sıkıntıda... Fakat
burda intihar olayları çok az. Bunu rakamlar gösteriyor. Bu neden?"
diye tedkike geliyorlar.
Neden olacak?
İslâm'dan dolayı, imandan dolayı mü'min sabrediyor. Mü'min biliyor ki
sabrıh çok büyük mükâfâtı var; sabrediyor ve sevabını Allah'tan
bekliyor. Hattâ dinin, yâni dindarlığın, sevap kazanmanın yarısı
şükürdür, yarısı da sabırdır. Nimetlere şükredersin, mihnetlere de
sabredersin. Tamam, dini bütün bir müslüman olarak yaşayıp Allah'ın
lütfuna erersin.
(Vahtesebe)
"Sevabını benden bekledi bu kulum. (İc'alû sevâbehû minhel-cenneh)
Bu musîbetten dolayı onun sevabını cennet yapın ey meleklerim! Yâni
kul cennetlik olsun, emrediyorum onu cennetlik eyleyin, cennete
sokun!" der Cenâb-ı Hak.
Evet, musîbet
gelmeseydi iyi olurdu ama, sonuç da güzel oluyor. Sonunda, sabreden
kul cennete giriyor.
(Ve mâ zekera
musîbetehû feraccea illâ ceddedallàhu ecrehâ.) "Hattâ, o musîbet
geçse, aradan yıllar geçse, o musîbeti tekrar hatırlasa, biraz üzülüp
de 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciùn' diye tekrar istircâ eylese,
'Ne yapalım, biz Allah'ın kullarıyız, olur böyle şeyler, kaderin
cilvesidir.' diye tekrar söylese, Allah onun ecrini tekrar bir kere
daha verir. Yâni musîbeti hatırlayıp Allah'a bağlayınca işi, Allah
sevabını, mükâfâtını bir daha veriyor, bir daha veriyor... "Bir defa
verdim, artık yeter!" demiyor, her seferinde sevabını Cenâb-ı Hak
tazeliyor.
O halde,
musîbetlere sabredelim, musîbetlerin karşısında, bunun Allah'tan
geldiğini bilelim!..
İki sebepten
gelebilir. Allah'tan kula musibetin gelmesinin iki sebebi vardır:
1. İmtihanı
kazansın, derecesi artsın, mükâfâtı çok olsun diye. Onun için
peygamberlere ve evliyâullaha musîbetler çok gelmiştir. Eyyûb AS'ın
biliyorsunuz ne kadar uzun hastalığı olmuş, ne kadar sıkıntılar
çekmiş. Tarihe geçmiş olan bir olay. Peygamber, Allah'ın sevdiği bir
kul, ama öyle sıkıntıları çekmiş.
Demek ki, sevap
kazansınlar diye Cenâb-ı Hak dünyada, sevgili kullarını böyle imtihan
ediyor. Onların da hàlisliklerinden, muhlisliklerinden dolayı imtihanı
başarmalarının karşılığında, onlara çok büyük ecirler sevaplar
veriyor. bir sebep budur.
2. Kul bir kabahat
işlemiştir, bir suç işlemiştir. Yapmaması lâzımdı. Onun için Allah bir
ceza vermiştir. O ceza o suçuna dünyada bir karşılık olur, keffaret
olur. Ahirette kurtulur hiç olmazsa. O bakımdan insan, "Bu belâ benim
başıma sıkıntı neden geldi?" diye düşünmeli, sebebini bulmağa
çalışmalı!
Bazen anlayabilir
kendisi de, "Hà, ben böyle yaptım, şöyle söyledim; bak ondan dolayı
Cenâb-ı Hak bana bunu verdi. Bir daha öyle kabahat, yanlışlık
yapmayayım. Bak edince, ettiğini insan buluyor. Yanlış iş yapınca da,
böyle ceza geliyor. Bundan sonra böyle yapmayayım!" diye hatasını
anlar insan.
Bu iyi bir şey,
insanın hatasını anlaması güzel bir şey. Hatası görünmüyorsa, "Belkim
hatam vardır ama ben anlayamadım. Belki Cenâb-ı Hak fazla sevap vermek
için, imtihan için böyle yapıyor." deyip, o belâya sabredip, ecrini
sevabını Allah'tan beklemeli!
Şu fikir yanlış:
"--Allah'ın
sevgili, mübarek kulları balla kaymakla rahat yaşayacaklar; Allah'ın
kötü kulları da çok sıkıntı çekecekler..."
Hayır, dünyada
böyle değil! Dünyada aksine Firavunlar, Karunlar, zalimler, cebbârlar,
arsızlar, yüzsüzler muhakkak bir iyi yaşam sürüyorlar. Ama bu bir şey
değil; çünkü dünya hayatı ahiret hayatının yanında sıfırdır, kıymetli
değildir, önemli değildir, çok değildir, azdır, önemi yoktur.
Cenâb-ı Hakk'ın
yanında dünya, bir sineğin kanadı kadar değer ifade etmediğinden böyle
şeyler oluyor. Onlar onu kâr sanıyor ama, bir göz yumup açıncaya kadar
geçen dünya hayatından sonra, ebedî azaba uğrayacaklar. O çok fenâ bir
şey, onu anlayamıyorlar.
Cenâb-ı Hak
peygamberlerle, indirdiği kitaplarla bunun böyle olduğunu bildiriyor
ama, insanların anlayanları var, anlamayanları var; uygun hareket
edenleri var, yanlış hareket edenleri var...
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizim basîretimizi açsın... Kur'an'a göre, Peygamber
Efendimiz'in hadis-i şeriflerine göre gerçekleri, ilâhî adetullahı,
imtihanları anlayıp, ona göre hareket etmeye muvaffak eylesin...
İmtihanları kazanmayı nasîb eylesin cümlemize...
c. Müslümanın
Yardımına Koşmak
Üçüncü hadis-i
şerif:

RE 380/7
(Mâ
minimriin yahzülümreen müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî,
ve yüntehekü fîhi min hurmetihî, illâ hazelehullàhu fî mevtınin
yuhibbu fîhi nusratehû.
Ve mâ min ehadin
yansuru müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî, ve yüntehekü
fîhi min hurmetihî, illâ nasarahullàhu fî mevtınin yuhibbu fîhi
nusratehû.)
Ahmed ibn-i Hanbel,
Taberânî, Ebû Dâvud, Buhàrî gibi kaynaklarda ve İbn-i Ebid-Dünyâ'nın
eserinde rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Bu da bir ilâhî kanunu
anlamamıza yardımcı olacak bir hadis-i şerif, bilgileniyoruz:
(Mâ minimriin)
"Hiç bir adam yoktur ki, müslüman bir kula yardım etmiyor. (Fî
mevtınin) Öyle bir yerde ki, (yüntakasu fîhi min ırdıhî)
onun haysiyetine, ırzına saldırı olan bir yerde; (ve yüntehekü fîhi
min hurmetihî) kendisine hürmet edilmesi gereken yerde, bir
müslümana lâyık olmayan bir muamele yapılıyor. Bu da onu görüyor, ona
yardım etmiyor, onu yardımsız bırakıyor."
Bu yardıma
koşmayan, yardıma muhtaç müslüman kardeşinin yardımına koşmayan
kişinin durumu ne olur?.. (İllâ hazelehullàhu fî mevtınin yuhibbu
fîhi nusratehû) "Allah'ın yardımının gelmesini istediği bir
zamanda, bir yerde de Allah onu yardımsız bırakır. Hem dünyada
yardımsız bırakır, hem ahirette... Bir de bakar ki umduğu yardımlar
kesilmiş, hiçbir yerden yardım gelmiyor ve gelen belâsının altında
ezilmiş."
Neden?.. Çünkü bir
zamanlar kendisi böyle bir durumda yardıma muhtaç olan müslüman
kardeşinin yardımına koşmamıştı da, bu onun cezası... Ondan böyle
oluyor.
Allah saklasın,
Allah kusurlarımızı affetsin... Bizi böyle musîbetlere uğratmasın...
Bir zamanlar idare ettiğimiz ülkelerdeki bizim canımızdan, kanımızdan
parçamız olan ciğerpâremiz, kardeşlerimiz Bosna'da, Kosova'da,
Kırım'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da, Keşmir'de, Cezayir'de, Mısır'da,
dünyanın her yerinde çeşitli bütün milletlerin gözü önünde haksız
muamelelere mâruz kalıyor. Büyük devletlerin de göz yummasıyla,
herkesin gözü önünde, herkesin bildiği, insaflı insanların, "Bu böyle
yapılır mı?" diye itiraz ettiği, vicdanlarının kabul etmediği zulümler
yapılıyor.
Şimdi bu zulümler
yapılıyor, ötekilerinin kılı kıpırdamıyor. Bir tepki oluşmuyor, bir
yardım gelişmiyor. Ne olur?.. Sonra ona benzer bir belâ, bu yardım
etmeyen kimseye gelir, ona da yardım olmaz. nedir? İlâhî kanundur.
"Sen bir zamanlar müslüman kardeşine yardım etmedin, şimdi sen benden
yardım istiyorsun ama, sana yardım etmiyorum!" diye ceza olarak
yardımını vermez.
Bu mukàbil, bunun
aksine, (Ve mâ min ehadin) "Hiçbir kişi yoktur ki, (yensuru
müslimen) bir müslümana yardım ediyor, imdadına yetişiyor. (Fî
mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî) Haysiyetine, ırzına, namusuna
saldırı olan bir yerde onun yardımına koşuyor. (Ve yüntehekü fîhi
min hurmetihî) Hürmetine aykırı, onu hor, zelil etmeğe çalışan bir
tecavüz yapılmak isteniyor kendisine; bu da onun yardımına koşuyor.
(İllâ
nasarahullàhu) Allah da o kimseye muhakkak yardım eder. (Fî
mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû.) Allah'ın nusretini umduğu, Allah
bana yardım etse diye beklediği bir yerde, Allah da ona yardım eder."
Demek ki sevgili,
değerli izleyiciler ve dinleyiciler! Cenâb-ı Hak kulları bu dünyada
imtihan ediyor. Davranışlarının şekline göre, bu dünyada onlara yardım
ediyor veya yardımsız bırakıyor.
Bir müslüman
kardeşinin bir yardıma ihtiyacı olduğunu gördüğün zaman, yardımına
koşacaksın ki; ileride sen hayatın cilvesi, kaderin çizgisi
dolayısıyla, yazgısı dolayısıyla yardıma muhtaç bir duruma gelirsen, o
zaman;
"--Yâ Rabbi bu
belâyı başımdan def et!.. Yâ Rabbi, beni kurtar! Aman yâ Rabbi,
gemimiz batmasın! Aman yâ rabbi uçağımız düşmesin!.." diye Cenâb-ı
Hakk'a dua ettiğin zaman;
"--İyi ama, sen
böyle dua ediyorsun ama, sen falanca zamanda yapman gereken görevi
yapmamıştın, o zaman kardeşinin yardımına gitmemiştin!" diye Allah o
zaman yardım etmiyor.
Onun için
yardımsever olalım, uyanık olalım, gayretli olalım, dikkatli olalım!..
Çevremize bakalım, iyi işler yapalım, kötülüğü engellemğe çalışalım!
İyi işleri yapmanın bir şekli de, kötülükleri engellemektir.
--Falanca adam var,
hiç etliye sütlüye karışmıyor. Evinden camiye, camiden eve gidiyor. Bu
adam iyi huylu bir insan mı?..
Hayır! Toplumun
meseleleriyle ilgilenmeyen, yanındaki müslüman kardeşinin durumuyla
ilgilenmeyen; komşusu aç mı, tok mu, ilgilenmeyen; kötülüğü
engellemeyen, emr,i ma'ruf nehy-i münker yapmayan, iyiliği teşvik
etmeyen, çalışmayan çabalamayan bir müslümanda hayır yoktur. Hattâ
bizden değildir diye, SAS Efendimiz kendisinin bulunduğu mübarek
zümrenin içine bile kabul etmiyor. İtiyor, dışında sayıyor.
Onun için elimizden
geldiği kadar her hayrı işlemeğe ve yaptırmağa çalışacağız. Her şerri
de yaptırmamağa, engellemeğe gayret edeceğiz.
Hadis-i şerifler
böyle... Sen bir hastayı ziyaret edersen Cenâb-ı Hak seviyor. Sen bir
açı doyurursan, Cenâb-ı Hak seviyor. Sen bir çıplağı giydirirsen,
Cenâb-ı Hak seviyor. Sen birisinin yardımına koşarsan, Cenâb-ı Hak
seviyor. Sen ihlâslı olursan, Cenâb-ı Hak seviyor. Aksini yaparsan,
Cenâb-ı Hak da senin muamelenin cinsinden sana ceza veriyor. Sana
yardım etmiyor, sana hastalık veriyor, seni o duruma düşürüyor. Senin
ayıpladığın şeyi senin başına getiriyor... vs.
O bakımdan, âdetâ
kişiler dünyadaki imtihanlarda karşılarına gelen durumlarda,
davranışlarının iyi olmaması dolayısıyla, ileride başına gelecekleri
sanki kendileri hazırlamış gibi oluyorlar. Onun için bu hususta çok
dikkatli olalım, gayretli olalım!..
Allah-u Teàlâ
Hazretleri cümlemize hakkı hak olarak görüp ona uymayı, hayrı yapmayı
nasî etsin... Haktan yana olmayı nasîb etsin..
Bâtılın bâtıl
olarak görüp, boş olduğunu, yanlış olduğunu görüp, ondan uzak durmayı
nasîb etsin... İyi işler yapıp, kötü işlerden uzak durup, iyilikleri
teşvik edip, kötülükleri engelleyip, yardıma muhtaca yardım edip,
hayırlı, verimli, olumlu ömür sürmeyi nasîb etsin...
Huzuruna böylece,
emirlerini tutmuş bir kul olarak, imtihanı kazanmış olarak varmayı
nasib etsin...

(Ve izibtelâ
ibrâhîme rabbühû bikelimâtin feetemmehünne) [Bir zamanlar Rabbi
İbrâhîm'i birtakım kelimelerle sınamış; onları tam olarak yerine
getirince...] (Bakara-124) ayet-i kerimesinin izahında, tefsir
derslerimizde geçmişti. Peygamberleri bile Cenâb-ı Hak çeşitli
musibetler gönderiyor, imtihan ediyor; başarınca taltif ediyor. O
hususta hatâlı davranınca da, te'dib ediyor, öyle yapmaması
gerektiğini beyan ediyor.
Onun için hayatın
ilâhi imtihan olduğunu hiç unutmayalım! Gayreti bir an bile kenara
koymayalım, gayûr müslüman olalım! İyi insan olalım, iyilikleri
destekleyelim, kötülükleri engellemeğe çalışalım!
Allah hepinizi
hayırlara muvaffak etsin... Dünyanız ahiretiniz mâmur olsun...
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû, sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..
11. 02. 2000 - AVUSTRALYA |