|
CİHADIN FAZÎLETİ
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi
üzerinize olsun...
a. Mücâhidin
Cennetteki Derecesi
İmam Müslim
(Rh.A)'in Sahîh'inde Ebû Saîd el-Hudrî Hazretleri'nden rivayet
ettiğine göre, Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:

RS. 1306
(Men radıye billâhi rabben ve bil-islâmi dînen ve bimuhammedin rasûlen
vecebet lehül-cenneh. Feacibe lehâ ebû saîdin fekàl: Eidhâ aleyye yâ
rasûlallah! Feeàdehâ aleyhi sümme kàle: Ve uhrâ yerfeullàhu bihel-abde
miete derecetin fil-cenneh, mâ beyne külli dereceteyni kemâ beynes-semâi
vel-ard. Kàle: Vemâ hiye yâ rasûlallah? Kàle: Elcihâdü fî sebîlillâh!
Elcihâdü fî sebîlillâh!)
Mübarek metnini
okuduğumuz bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(Men radıye
billâhi rabben) "Kim Allah'a Rab olarak, memnunluk duyarak, razı
olarak inanırsa; (ve bil-islâmi dînen) İslâm'ı da memnunluk
duyarak, severek din olarak kabul ederse; (ve bimuhammedin rasûlen)
Muhammed-i Mustafâ SAS Efendimiz'i de Allah'ın rasûlü olarak canla
başla benimser, kabul ederse; (vecebet lehül-cenneh.) kendisine
cennet vacib olur, kesin olur. Muhakkak böyle severek Allah'a inanan,
severek İslâm'a sarılan, severek Peygamber Efendimiz'i bağrına basan,
gönlünün tahtına oturtan insana cennet vacip olur."
(Feacibe lehâ
ebû saîdin fekàl) Hadis-i şerifi rivayet eden Ebû Saîd el-Hudrî RA
Hazretleri'nin hoşuna gitmiş, bu sözleri duyunca bundan memnun kalmış.
(Feacibe lehâ) "Bu sözlere hayran kaldı, memnunluk duydu, sevdi
bu sözleri... (Eidhâ aleyye yâ rasûlallah!) 'Aman yâ
Rasûlallah, ne olur bu sözleri bir kere daha söyler misin mübarek
ağzınla?' diye tekrarını istedi." Yâni ezberlemek için, hatırında iyi
kalsın diye, kesin olarak, tereddütsüz bu mesele ayan beyan ortaya
çıkmış olsun diye, aynı şeyleri tekrarlamasını taleb eylemiş Peygamber
SAS Efendimiz'den.
(Feeàdehâ
aleyhi) Peygamber Efendimiz de onun arzusunu kırmamış, aynı
cümleleri tekrar söylemiş." Yâni hatırını kırmamış, ricasını kırmamış,
tamam, anladığın kadarı yeter dememiş; bir kere daha aynı sözleri
tekrar etmiş. Ama arkasından da buyurmuş ki:
(Sümme kàle)
"Sonra da dedi ki Efendimiz SAS: (Ve uhrâ) Bir başka şey daha
vardır ki, (yerfeullàhu bihel-abde miete derecetin fil-cenneh)
Allah o başka şeyle kulun cennette derecesini yüz derece arttırır,
daha yukarılara, cennette çok daha yüksek mevkîlere kulu çıkartır.
Öyle ki, (mâ beyne külli dereceteyni kemâ beynes-semâi vel-ard)
her iki derece arası gökle yerin arası kadar muazzamdır, yüksektir,
geniştir. Böyle yüz derece daha yukarıya çıkartır Allah..."
Yâni çok büyük bir
fark, çok güzel bir şey... (Kàle: Vemâ hiye yâ rasûlallah?)
Râvî Ebû Saîd el-Hudrî merakla, aşk ile şevk ile:
"--O nedir yâ
rasûlallah?" diye sormuş.
(Kàle: Elcihâdü
fî sebîlillâh! Elcihâdü fî sebîlillâh!) Peygamber Efendimiz de
buyurmuşlar ki:
"--Allah yolunda
cihad etmek! Allah yolunda cihad etmek!.."
Aziz ve muhterem
kardeşlerim! Cihad kelimesi cehd kelimesi ile ilişkili bir kelime. O
kökten geliyor, o kökten türemiş. Cehd etmek, gayret etmek, biraz daha
gayret sarfetmek demek. Cihad da o kökten ama, onun işteşlik mânâsı
var dilbilgisi tabiriyle; yâni bir işi müştereken karşılıklı yapmak
mânâsı var.
Cihad da iki taraf
gayret sarfediyor, cehd sarfediyor. Kimler?.. Taraflardan birisi
müslüman. Müslüman cehd sarfediyor, İslâm'ı korumak için, müslümanları
korumak için, tecavüzü, saldırıyı engellemek için... Karşı taraf da
cehd sarfediyor; saldırmak istiyor, müslümanı yenmek istiyor, diyarını
almak istiyor, canına kasdetmek istiyor. İki tarafın uğraşması var,
karşılıklı bu işi yapması var. Karşılıklı cehd sarfetmek.
Bu çok önemli bir
şey. Çünkü her şeyin korunmaya ihtiyacı var. Bir güzel bitkiyi bile
dikiyorsunuz; ilaçlanması gerekiyor, korunması gerekiyor, etrafının
çevrilmesi gerekiyor. Etrafı bir mahfaza altına alınmadığı zaman çoluk
çocuk geliyor, kırıyor. Keçi koyun geliyor, koparıyor, tahrib ediyor.
Tamam, ondan
korusanız, bu sefer böcekler musallat oluyor. Hadi yapraklarını
böcekler, kurtlar yemesin diye ilaçlamak gerekiyor. Meyvaları oluyor,
bu sefer gene ilâçlamak gerekiyor. Çünkü bu sefer meyvalara başka
haşerât musallat oluyor; parazitler, asalak mahlûklar... Hep korumak
gerekiyor.
İslâm'ın da
korunması lâzım, müslümanların da korunması lâzım, ülkelerin de
korunması lâzım!.. Bunlar hep gayretle olur. Çünkü dünya hayatı
imtihan olduğu için, Cenâb-ı Hak her şeyin hasmını da yaratmış; bir
mücadeledir gidiyor dünyada... Hem de bir tarafta iman var, bir
tarafta küfür var... Bir tarafta, peygamberler hak yola davet etmiş;
öbür tarafta, azılı kâfirler onlara karşı çıkmış, zulüm yapmış... Bir
tarafta iyilik isteyen insanlar var, bir tarafta kötü niyetli insanlar
var... Bir tarafta merhametli insanlar var, karıncayı bile ezmek
istemez; öbür tarafta da toplumları, şehirleri mahveden zalimler var,
gaddarlar var, hunharlar var, korkunç kimseler var...
O zaman ne
gerekiyor?.. Korunmak gerekiyor, çalışmak gerekiyor, savunmak
gerekiyor. İcabında da saldırmak gerekiyor. "En iyi müdafaa hücumdur."
demiş, kim söylediyse, güzel bir söz. Bekleyeyim de gelsin demektense,
en iyisi hazırlık yaparken bastırmak; daha hazırlanamadan, saldırıya
geçemeden, beklerken, gàfil olduğu bir esnada, başka bir işle
meşgulken, ummadığı bir zamanda bastırmak... Bu çok önemli bir şey,
baskın basanındır. En iyi savunma hücumdur. Hücum ettin mi, darmadağın
dağıtıverirsin. Gerekirse o olur.
Amaç ne?.. İslâm'ın
korunması, müslümanların korunması, imanın korunması... İşte bu çok
önemli bir hizmet, çok ciddî bir hizmet... Çünkü ucunda hayatını
kaybetmek de var. Bu dünya hayatında, bir insanın öncelikli olarak
korumayı istediği şey nedir?.. Hayatıdır. Sağ kalmak ister, sağlıklı
kalmak ister, esen kalmak ester, her türlü tehlikeden korunmak ister.
Ama Allah yolunda bunu verebiliyor. Onun için, derecesi çok yüksek;
cennette öteki insanlara göre yüz derece daha fazla... Her derecenin
arası da gökle yer arası kadar büyük.
Onun için, İslâm'a
yardım etmeyi her müslümanın ana gayesi olarak zihnine, gönlüne,
aklına, fikrine yerleştirmesi lâzım!.. "Ben bu güzel dini, imanı,
Allah'ın razı olduğu dini; başkasını kabul etmediği, sadece onu kabul
ettiği tek geçerli dini korumalıyım, yaymalıyım, öğretmeliyim,
anlatmalıyım! Saldırılardan, iftiralardan korumalıyım!" demesi
lâzım!..
Yalan yanlış şeyler
söylüyorlar, tarihimize iftira atıyorlar. Daha başka neler neler, nice
haksızlıklar yapılıyor.
Şimdi burada,
Avustralya'da bulunduğumuz için, bugün dedesi Çanakkale'ye gelmiş,
savaşmış bir Avustralyalı ile kahvaltıda beraberdik. Ama bu
Avustralyalı müstesnâ bir insan. Müslüman olmuş, mü'min; bizimle
beraber camiye geliyor, namaz kılıyor, hem de samîmî... Samîmî
olduğunu bir çok davranışından biliyoruz, yapmacık değil. Aramıza
gelip de bizden bilgi toplamak vs. amacında değil. Rüyada Peygamber
SAS Efendimiz'i görmüş, müslüman olmuş bir kimse...
O dedesinden
naklediyor. Savaşmış dedesi, yaralanmış. Bizim mücahidler, mübarekler
onu almışlar, yarasını sarmışlar, bakmışlar, çay ikram etmişler;
hayran kalmış. Tabii, ecdadımızın ahlâkı böyle... Savaş meydanında
çarpışıyor ama, insânî değerleri çok yüksek. Düşmanını bile zayıf
anında görünce, işte kolunu sarıyor, hayran bıraktırıyor kendisine...
Berlin'de yine
ihvânımızdan bir kimse anlattı. Onun babasının bir savaş arkadaşı
varmış Gàlibâ Yemen'de çarpışmışlar. Babamın arkadaşını göreyim diye,
Almanya'daki işçi kardeşimiz kalkmış, isminden cisminden aramış,
adresini bulmuş, babasının Yemen'de beraber çarpıştıkları Almanı
şehrinde ziyaret etmiş. Adam bizim ihvanımızın, kendisinin savaş
arkadaşı bir Türkün oğlu olduğunu anlayınca, gözyaşları içinde boynuna
sarılmış, ağlamış. Demiş:
"--Baban çok çok
iyi bir insandı. Beni günlerce yaralı olarak omuzunda çuval gibi
taşıdı, beni düşmana bırakmadı, ölümden kurtardı. Ben ona hayatımı
borçluyum. İşte şu ziyaret ettiğin ev senin, buyur! Ey benim
arkadaşımın oğlu, bu evi sana veriyorum." demiş.
O da demiş ki:
"--Ben ev, hediye
filân almağa gelmedim; babamın dostudur diye seni ziyarete geldim.
Evin sana mübarek olsun!" demiş.
Ama Alman hayran...
Alman tabii bizimle
müttefik olarak çarpışmış, silah arkadaşı. Onu taşıması biraz daha
tabii... Ama Çanakkale'de karşısındaki hasmını yakaladığı zaman, esir
aldığı zaman, onun yarasını sarması, ona çay ikram etmesi, ona güzel
muamele etmesi; bu tabii çok güzel bir şey!..
Bu Avustralyalı
torun da Türklerden çok memnun. Türklerin asâletinden, ahlâkından çok
çok memnun... Çok iyi bir müslüman. Türkiye'ye de gelmiş, görmüş.
Bizim halkımızın İslâm'a sarılışının samîmiyetine hayran... Yâni çok
içten, çok derinden, çok candan olduklarını çok takdir ediyor.
Büyüklerimizin ahlâkını derinlemesine anlamış yâni... Allah o
mübareklerin şefaatine cümlemizi erdirsin, aziz ve muhterem
kardeşlerim!
b. Bir Gaziye
Yardımcı Olmak
İkinci hadis-i
şerife geçiyorum. Peygamber SAS Hazretleri Zeyd ibn-i Hàlid RA'ın
naklettiğine göre buyurmuş ki:

RS. 1311
(Men cehheze gàziyen fî sebîllillâh fekad gazâ, ve men halefe gàziyen
fî ehlihî bihayrin fekad gazâ.)
Bu hadis-i şerifi
hem İmam Buhàrî ve hem İmam Müslim sahih kitaplarında kaydetmişler.
Sağlam, senedi kuvvetli bir hadis-i şerif. Peygamber SAS Efendimiz
demin okuduğumuz hadis-i şerifte, cihadın sevabının çok yüksek
olduğunu, mücahidlerin cennette yüz derece daha fazla yüksekte
olduğunu belirtmişti. Burada da, Efendimiz'in hadis-i şerifinden bir
başka şeyi öğreniyoruz:
(Men cehheze
gàziyen fî sebîllillâh fekad gazâ) "Allah yolunda gazâ etmek,
cihad etmek isteyen bir gàziyi techizatlandıran, kendisi gazâ etmiş
sevabını alır."
Burda tabii, gazâyı
Allah için yapan bir kimseyi techiz eden mânâsı da var. Bu fî
sebîlillâh sözü, fî sebîlillâh gazâ eden insan, yâni savaşan kimsenin
niyetini gösteriyor. Veyahut da, bir gàziyi Allah rızası için techiz
eden mânâsına, techiz edenin niyetini ifade ediyor olabilir. İkisi de
önemli. Zâten ameller niyetlere göredir. Gazâyı yapan da Allah rızası
için yapmazsa, sevap alamaz; techizatı veren de onu Allah rızası için
yapmaz, başka art niyetler beslerse, yine sevap alamaz.
Demek ki İslâm'da
bir hayra vesile olmak da, o hayrı kazanmağa, o sevabı elde etmeğe
vesîle oluyor. Bu umûmî bir kuraldır. Herhalde cuma hutbelerini
dinleyen kardeşlerim, Arapça kısımlarında bu cümleyi duymuşlardır:

RE. 207/5
(Eddâllü alel-hayri kefâilihî) "Bir hayrın yapılmasına
klavuzluk eden, öncülük eden, rehberlik eden, onu sağlayıveren, o
noktaya o hayrı yapacak kimseyi getiriveren kimse de, o hayrı yapan
kimse gibi sevap alır. Klavuzluk ettiği için, yönlendirdiği için, onu
sağlamakta aracı olduğu için.
Burdan da tabii,
gazânın yapılması kolay değil. Bazı kimseler Peygamber Efendimiz'e
geliyorlardı. Diyorlardı ki:
"--Yâ Rasûllah! Ben
gazayı, cihadı seviyorum, sevabını biliyorum, katılmak istiyorum ama,
ne atım var, ne kılıcım var, ne zırhım var, ne okum var..."
O zaman Peygamber
Efendimiz:
"--Bunu
techizatlandıracak kimse var mı?" diye soruyordu.
Öyle insan olabilir
ki, zengindir; babasından, amcasından malzeme de kalmıştır kendisine;
kılıç, zırh vs. Ama kendisi gidecek durumda değildir, hastadır,
ihtiyardır, özürlüdür. Birisini techiz etmek de, o ecri sağlıyor.
Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş.
(Ve men halefe
gàziyen fî ehlihî bihayrin fekad gazâ.) Bir de ikinci bir hususu
söylüyor Peygamber Efendimiz: Bir adam gazâ için cihada gitti; geride
ailesi kaldı, çoluk çocuğu kaldı. İşte bu gàzinin geride kalan, başsız
kalmış olan aile fertlerine, hanımına, çocuklarına iyi niyetle iyilik
yapan, onlara yardımcı olan da, gaza etmiş gibi sevap alır.
Meselâ ekmeği yok,
gıdası yok; çuvalı getiriyor, pirinci getiriyor... O zaman hurma
getiriyor, daha başka yiyecek, içecek ihtiyaçlarını sağlıyor. O gàzi
cihada gitmemiş olsa, o evi geçindirmek için neler yapacaksa,
yapıveriyor. O evi gözetiyor, kolluyor ve ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu
da gazâ etmiş gibi sevap alır.
Demek ki, bir
müslüman kalkar, kendisi bizzat cihada giderse; gazâ etmiş oluyor,
tamam... Böyle bir kimseyi techizatlandıran, malzemesini, silahını
alıveren; o da gazâ etmiş oluyor. O da güzel... Giden kimsenin arkada
bıraktığı kimseleri gözeten, kollayan, geçindiren de, o sevabı alıyor.
Yâni İslâm'da, hayrın oluşması için kimlerin emeği geçiyorsa, Allah
onları mükâfâtsız bırakmıyor.
Bunun karşıtı da
doğrudur: Bir şerrin oluşması için aracı olan herkes de, vebali
yüklenir. Bir insanın kanının haksız yere dökülmesine, yarım bir
ağızla, yarım bir kelime ile yardımcı olan bile onu öldürmüş gibi
olur.
İçkiyi satan da,
taşıyan da, sunan da günaha girer. Faizin kâtibi de, şahidi de, o
işlemleri yapan da, aynı şekilde faiz almış gibi sorumlu olur diye
hadis-i şeriflerde kesin olarak bildiriliyor.
Demek ki: Hayra
delâlet eden, aracı olan, veya iştirak eden, yardımcı olan hayrın
sevabını alıyor; şerre aracı olan da şerrin cezasını, vebâlini
yükleniyor. Onun için şerre aracı olmamak, şerliye yardımcı olmamak
çok önemlidir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki bir hadis-i şerifte:
"Bir müslüman
kalkar da bir münafığa, yâni imanı bozuk, içi bozuk kimseye (Yâ
seyyidî) 'Efendim!' derse, Allah gazaba gelir. Onun için Arş-ı
A'lâ da titrer. 'Eyvah! Cenâb-ı Hak gazaba geldi, kimbilir ne felâket
yağacak bu kimsenin başına?' diye, o bile korkar."
Onun için iltifat
bile etmek doğru değildir. Dobra dobra hakkı söylemek, nasihat etmek
ve şerri yaptırtmamak lâzım gelir. Dalkavukluk edip desteklerse,
vebali yüklenir.
c. Şehidin
Hatàları Affolur
Ve nihayet bugünkü
sohbetimizin üçüncü hadis-i şerifini okuyarak, sohbetimi tamamlamak
istiyorum. Ebû Katâde RA'dan Sahîh-i Müslim'de rivayet edilmiş:
Peygamber SAS Efendimiz, onların bulunduğu bir toplantıda ayağa kalkıp
anlatmağa başlamış:

RS. 1318
(Ennel-cihâde fî sebîlillâh, vel-îmâne billâh, efdalül-a'mâl.)
"Allah yolunda cihad etmek ve Allah'a iman etmek amellerin,
icraatların, faaliyetlerin en faziletlisidir, en üstünüdür, en
sevaplısıdır." buyurmuş. Yâni cihadın çok sevap olduğunu anlatmış.
Allah'a inanıp da, Allah'ın emirlerini tutmanın da çok fazîletli, çok
üstün, çok değerli olduğunu anlatmış.
(Fekàme racülün
fekàle) "Bir kişi kalktı, dedi ki: (Yâ rasûlallah! E raeyte in
kutiltü fî sebîlillâh, e tükefferu annî hatàyâye?)
"--Ne dersin, ey
Allah'ın elçisi, rasûlü, habîb-i edîbi; ben Allah yolunda savaşa
girsem de, öldürülsem savaşta, şehid düşsem; benim savaştan önce, o
ana kadar hayatımda işlediğim günahlarımı, hatalarımı Allah affeder
mi? Hatalarım bağışlanır mı?.."
(Fekàle
rasûlüllah SAS) Bu soruya Peygamber SAS cevap olarak demiş ki:
(Neam)
"--Evet,
bağışlanır! (İn kutilte fî sebîlillâhi ve ente sàbirun muhtesibün
mukbilün gayru müdbirin) Allah yolunda sabr u sebat etmiş olarak,
düşmanın önünden kaçmadan, geri dönmeden, cepheyi bırakmadan,
terketmeden, düşmana yönünü dönmüş olarak, sırtını çevirip de
kaçmadan, sevabını Allah'tan bekleyerek çarpışırsan ve öyle
öldürülürsen, günahların affedilir." buyurmuş.
Savaştan kaçmak çok
büyük günahtır İslâm'da. (Elfirâru yevmez-zahfi) Savaş günü,
savaş meydanında savaştan, çarpışmaktan korkup kaçmak çok büyük
günahlardan birisidir. Ancak askerî bir manevra için böyle bir şey
yapılabilir. Komutan der ki:
"--Orta taraftaki
askerler, yavaşça arka tarafa doğru kaçıyormuş gibi yapsın!
Kenardakiler de açılsınlar. Düşman onları kovalamağa kalkışınca,
arkadan çevirsinler."
Bu bir askerî
oyundur. Düşmanı muhasara altına almak ve daha kolay yenmek için bir
çaredir. O ayrı... Savaşın icabı olan manevralar hariç, korkup da
savaşı bırakıp, düşmana arkasını dönmüş kaçarken değil; yüzünü
dönmüşken, sevabını Allah'tan bekliyorken, sabır ve metanet gösterir
vaziyette iken ölmüşse, cennete girer.
(Sümme kàle
rasûlüllah SAS) Sonra Peygamber Efendimiz bunun böyle cevabını
verdikten sonra, yine o zata döndü: (Keyfe kulte?) "Nasıl
demiştin?" diye sordu bir daha.
Efendimiz bazen
sözlerini tekrar ettiriyor. Bu eğitim amaçlı... Dinleyenler iyice
ezberlesinler, olayı iyice anlasınlar, yanlış anlama olmasın,
zihinlere nakş olsun, hakkolsun, taşın üzerine kitabe yazılır gibi
yazılsın diye.
(Keyfe kulte?)
"Nasıl demiştin ey filânca?"
(Kàle) O
şahıs dedi ki: (E raeyte in kutiltü fî sebîlillâh, e tükefferu annî
hatâyâye?)
"--Yâ Rasûlallah!
Allah yolunda öldürülürsem, günahlarım afv u mağfiret olur mu?" diye
sormuştum.
(Fekàle
rasûlüllah SAS) Efendimiz tekrar dedi ki: (Neam) "Evet,
günahların afv u mağfiret olur ama, (ve ente sàbirun muhtesibün
mukbilün gayru müdbirin) eğer sen düşmanın karşısında sebat
göstermişsen, arslanlar gibi sabırla çarpışmışsan, sevabını Allah'tan
bekleyerek, tertemiz bir iyi niyetle Allah rızası için yapmışsan bu
işi; yüzün düşmandan geriye dönüp kaçarken değil de, düşmanla mertçe
çarpışıyorken öldürülmüşsen, hataların affolur. (İlled-deyne)
Ancak borç hariç... (Feinne cibrîle AS kàle lî zâlike) Çünkü
Cebrâil AS bana şimdi bu noktayı açıkladı. Hataların afv ü mağfiret
olur, ama birilerine olan borçların hariç!" buyurdu Peygamber SAS
Efendimiz.
d. Borçlarınızı
Zamanında Ödeyin!
Şimdi burada bir
noktaya geliyoruz. Sohbetimiz umûmiyetle Allah yolunda cihad etmenin
önemine dair oldu ama, başka şeyleri de bu önemli konunun çevresinde
öğrenmiş oluyoruz.
Şimdi bazı insanlar
bazı insanlara borçlanıyor. Tabii, mümkün olduğu kadar borçlanmamak
lâzım! Ama, "İşte sıkıştım!" diyor, borç alıyor; "Çocuğumu
evlendireceğim!" diyor, borç alıyor; "İşimi genişleyeteceğim!" diyor,
borç alıyor; "Senedim geldi, ödeyemedim, haciz gelecek, evimi,
mallarımı satacaklar!" diyor, borç alıyor. Birisi de veriyor.
Evet, borç vermenin
çok sevabı var. Hattâ insanın kardeşine, arkadaşına borç vermesi,
fukaraya sadaka vermesinden önde geliyor ve sevabı daha fazla... Çünkü
arkadaşının gerçekten muhtaç olduğu kesin. Ama öteki fukaranın,
dilencinin bu işi meslek olarak mı yaptığı, hakîkaten muhtaç mı olduğu
belli değil... Çünkü onu tanımıyorsun, berikisini tanıyorsun.
Borç vermek iyi...
Fakat bu devirde enflasyonun olduğunu bilenler, zaman geçince paranın
değerinin azaldığı bilenler, borcu çabuk ödememeyi kâr sayıyorlar.
Yalvara yalvara aldıkları borcu öderken, borcu veren insanı
yalvarttırıyorlar, yaka silktiriyorlar, borç verdiğine pişman hale
getiriyorlar. İki sene sonra, üç sene sonra borcunu vermeğe kalkıyor.
Üniversitede, yaşça
bizden büyük ağabeyler zümresinden bir profesör anlatmıştı. Birisi
İstanbul'da Beyazıt'ta kendisini görmüş:
"--Aman efendim,
vay efendim, yıllardır görüşemediğim aziz kardeşim!" demiş, boynuna
sarılmış, tatlı tatlı konuşmuş. "Yâhu senden bilmem kaç sene önce --on
sene önce, onbeş sene önce-- beşyüz lira para almıştım. O zamandan
beri de seni görmedim. Şunu vereyim aziz kardeşim!" demiş.
O da demiş ki:
"--Olmaz! Seninle
gel gidelim, 15 sene önce beşyüz liranın ne kıymet ifade ettiğini
ilgili yerlerden soralım, öğrenelim! O zamanın, onbeş sene öncenin
beşyüz lirasıyla, şimdinin beşyüz lirası bir olur mu?.." demiş.
Tabii, bunu herkes
biliyor. En çok borcu alanlar biliyor. Onun için, "Borcu ne kadar geç
verirsem, o kadar iyi olur." diyor ama, hak yiyor. Borcu yalvara
yalvara aldı, acil bir durumu izale etmek için faydalandı. Kendisine
iyilik yapan insana, bu sefer kendisi iyilik yapmıyor, kötülük
yapıyor. Borcu sallıyor, sallıyor, vereni verdiğine bin kere pişman
ediyor.
Burda da geçen gün
birisi telefon açtı bana. Hiç ummadığım bir kimse, bir yerden bir borç
almış ödememiş, ödememiş... Parasızlıktan mı?.. Hayır! parasını öbür
işe yatırmış, başka işe yatırmış, yeni bir şeyler almış, ev almış,
işini genişletmiş; parayı kullanıyor bir yerlerde... Ama beri tarafta
aldığı kimseyi yalvartıyor, parayı vermiyor.
Arada bir de, o
borcu alırken kefil olan kimse var. O telefon açtı bana, o da çok
üzgün. "Bu sefer benim mallarımı haczedecekler; benim ticaretim,
şirketim mahvolacak, ona kefil oldum için." diye o da dert yandı.
Tabii Cenâb-ı hak
kalblere baktığı için, niyetlere baktığı için, böyle insanları
cezalandırır. Bu bir zulümdür. Kime zulümdür?.. Borçlunun alacaklıya
zulmüdür.
Onun için aziz ve
muhterem kardeşlerim, böyle haksızlıklar yapılmasın! O adam, bu sefer
bir başkası geldiği zaman kendisine:
"--Yâhu zengin
adamsın, bana biraz borç ver, şu işi yapacağım!" deyince;
"--Kardeşim,
durumum müsait değil, param yok!" diyor.
Parası var. O da
yalan söylüyor, onu da günaha sokuyor. O da, "Var param ama, veremem!"
diyemiyor. Böylece toplum çok yönlü ahlâkî bakımdan iyi olmayan
durumlara düşüyor.
Düşmüş durumda...
Artık kimse borcuna sadık değil. Sahte iflaslar, sahte faturalar...
Her şey böyle çığırından çıkıyor ticârî hayatta... Senetler dönüyor,
ödenmiyor, borçlar yerine getirilmiyor.
Biz böyle
yapmayalım; mert olalım, dürüst olalım! Bize iyilik yapana kötülük
etmeyelim, kan kusturmayalım! Borcumuz varsa, sahibine ödeyelim, rahat
etsin o da... İyiliği için de teşekkür edelim!..
Allah-u Teàlâ
Hazretleri, her şeyi güzelce insafla, iz'anla düşünüp her şeyi güzelce
yapmayı nasîb eylesin...
Bakın şehid olacak
ama, ahirette borcunun sahibi, alacaklı hakkını alacak! O affolmuyor,
kul hakkı affolmuyor. Tabii bunun istisnaları var. İnşaallah onları da
başka sohbetlerde, yeri gelince anlatırız.
Aman borçları hemen
ödeyelim! Mümkünse borç almayalım, aldıysak ödeyelim, veyahut
hakkaniyetli bir esasa bağlayalım ki, borcu veren mağdur olmasın!
Toplum da çeşitli yönlerden böyle bir ahlâkî çöküntüye uğramasın.
Allah hepinizden
razı olsun...
Allah ahlâkımızı
güzelleştirmeyi nasîb etsin... Kötü huyları atmayı nasîb etsin... Bizi
her yönden temiz ecdadımız, selef-i sàlihînimiz gibi İslâm'ı iyi
bilen, iyi uygulayan, has, hàlis, mücahid, iyi niyetli kullar eylesin,
ihlâslı kullar eylesin... Sevdiği kul haline getirsin, sevdiği kul
olarak yaşatsın... Huzuruna sevdiği kul olarak, yüzü ak, alnı açık,
tertemiz bir şekilde varmayı, iltifatına ermeyi, cennetine girmeyi,
cemâlini görmeyi Allah-u Teàlâ cümlemize nasîb eylesin...
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
21. 01. 2000 -
AVUSTRALYA
|