Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Aziz ve muhterem
kardeşlerim!..
Çok uzak yerlerden,
yüzlerce kilometre mesafelerden gelen kardeşlerimiz var... Yoğun,
kesif çalışmalarla dolu bir iki gün bir arada olabiliriz. Bu akşamki
toplantıların ilkini burada, Allah'ın adıyla, Kur'an-i Kerim'le açmış,
başlamış bulunuyoruz. Zaman da önemlidir; zamandan âzâmî istifadeyi ve
gereken âzâmî tasarrufu yaparak çalışmaları yürütelim. Allah-u Teâlâ
Hazretleri tevfikini cümlemize refîk eylesin...
Aziz ve muhterem
kardeşlerim!.. Bu toplantı, Anadolu'muzun doğu illerindeki hizmet ehli
kıymetli kardeşlerimizin de iştirakiyle, önemli bir toplantı
durumundadır.
Şurada bir harita
var; belki uzaktan iyi görülmez, ben açıklayayım: Türkiye'nin Kayseri
dahil, Ankara'nın aşağısından Trabzon'un aşağısına kadar düz bir çizgi
halinde ve Adana dahil, Silifke dahil aşağıya kadar olan kısmi; bütün
Irak, bütün Suriye, bütün Ürdün; Arabistan yarımadasının da Medine-i
Münevvere dahil kuzey kısmı; Sinâ yarımadasının tamamı ve Mısır'ın
kuzeyi, İskenderiye'den ileriye doğru hudutlara dahil... Yâni, bizim
şu anda içinde bulunduğumuz Malatya'nın da dahil olduğu bütün bu
kısımlar İsrail'in haritası içindedir.
Yâni İsrail'in
amacı, Amerika'da da kuvvete sahibe olduğundan, Amerika'nın yönetimine
de te'siri olduğundan, Avrupa'da da, Avrupa Birliği'nin çeşitli
milletlere ait bayraklarının dalgalandığı merkezinin bulunduğu
Strazburg'da da sahib olduğu nüfuz ile ve dünyanın her yerindeki
organize tehditleriyle, Türkiye'nin bütün su ve petrol havzaları dahil
Ortadoğuyu ve bizim topraklarımızı -- Malatya dahil-- kendi toprakları
arasına katmayı amaçlıyor. Bunu istiyor, bunu arzuluyor ve bunun
çalışmasını yapıyor. Bizim PKK olarak gördüğümüz olayların arkasındaki
kimsenin söylemediği gerçek budur.
Kimse söylemiyor.
Diyorlar ki: ''Zâten Yunanlılar düşmanımız, zaten Ermeniler
düşmanımız, bir üçüncü cephe açmayalım!'' diyorlar ama gerçek bu...
PKK'yı kışkırtan, organize eden, ayarlayan hepsi bu...
Dünyanın en mühim
üç şeyi var: Başta petrol olmak üzere enerji... Ondan sonra
yasamak için en hayatî madde olan su... Ondan sonra da ekmeğin
asil maddesi olan tahıl... O GAP projesi ve sâire, bizim
harcadığımız milyarlar, trilyonlar... İsrail bunlara göz dikmiş,
buraları elde etmenin çalışmasını yapıyor.
Neden böyle bir
şeye cesaret ediyor?.. Bizim geriliğimizden, cahilliğimizden istifade
ediyor. Bizim organize olmamamızdan istifade etmeyi düşünüyor. Bizim
kalabalığımızdan korkmuyor. Çünkü, elindeki imkânlar, silâhlar, alet,
edevat, teçhizât, uluslararası münâsebetlerdeki güçlülüğü gibi şeylere
güveniyor. Her ülkenin içindeki kendisine bağlı elemanlara güveniyor.
Amerika'nın iç politikasında, diş politikasında; Almanların iç
politikasında, diş politikasında; hattâ Vatikan'da, Vatikan gibi
hristiyan devletinde bile sahib olduğu nüfûza güveniyor. Çünkü, içinde
aslen yahudi olan papazlar var... Asil kökeni yahudi olan, siyonizme
hizmet eden papazlar var...
Simdi aziz ve
muhterem kardeşlerim!.. Biz burada bu meseleleri bilen insanlar
olarak, 2100 senesine kadar önümüzdeki programları inceleyen insanlar
olarak, o zamana kadarki dokümanlar elimizde olan insanlar olarak,
size tarihî bazı şeyleri hatırlatmak için toplanmış bulunuyoruz. Yâni
sizi ilgilendiren, sizin çocuklarınızı ilgilendiren, sizin Allah
divânında yüzünüzün ak olmasını sağlamakla alâkalı olan, Allah'ın
divanında sorumlu duruma düşmenize sebep olacak bir takım konuları
konuşmak üzere burada toplanmış bulunuyoruz.
Türkiye'nin büyük
bir kısmını ve bu menfur haritanın içindeki illeri temsil ediyorsunuz.
Oralardan hareketle, bu toplantıya gelmişsiniz. Biz bunları başka
yerlerde de söylüyoruz ama, meseleleri anlayabilmek bir seviye
meselesidir. Yâni, Türkiye'nin ve dünyanın durumunu bilmek lâzım!..
Tahsili ve görgüsü, çalışmaları, kültürü bu meselelerin, söylenilen
rakamların, konuşulan konuların ehemmiyetini anlamağa yeterli olması
lâzım!.. O olmadığı zaman, klasik usulle, eski anlayışla bu meseleleri
anlayamayabilir bazı kimseler...
Aziz ve muhterem
kardeşlerim!.. Netice itibariyle biz, Allah'ın rızâsını arayan
insanlarız. Allah'ın sevdiği, râzı olduğu bir kul olmak istiyoruz,
Allah'ın sevdiği, râzı olduğu isleri yapmak istiyoruz; hâlis niyetimiz
bu... Allah'ın sevdiği, râzı olduğu isler, sadece namaz kılmak, oruç
tutmak, hacca gitmek, tesbih çekmek değildir. Ümmet-i Muhammed'in
istikbaliyle ilgilenmek önemli!.. İslâm'ın selâmetini, bekàsını
düşünmek önemli!.. İslâm'ın bayrağının burçtan aşağı inmemesini
sağlayacak insanlara ihtiyaç var, kadrolara ihtiyaç var...
Bunu düşünen,
resmen bunu kendisine vazife edinmiş bir ülke yok!.. Osmanlı vardı.
Osmanlı devletinin basındaki yöneticiler, halife olarak dünyanın her
yerindeki müslümanlara yardim etmeye çalışıyordu. Asker gönderiyordu,
para gönderiyordu, beysel-milel toplantılarda savunuyordu. O devlet
yok olduktan sonra ortada olan devletler, böyle bir şeye sahib olmak
istemediler. Düşmanların büyüklüğü karsısında çekindiler.
Simdi biz, dünyanın
üzerindeki politikaların değişmesi, güç kuvvet merkezlerinin
değişmesi, cephelerin değişmesi meseleleri ile yakından ilgilenen
insanlarız. Bunları mütehassis uzmanlardan, profesörlerden, bakanlık
yapmış en yetkili insanlardan, milletvekillerinden konuşmacılar
celbederek, muhtelif toplantılarda câmiamıza yaygın bir bilgi halinde
tanıtmak için muhtelif çalışmalar yaptık. 1992 senesinde Ayvalık'ta
Murat Reis Oteli'nde toplantılar yaptık... Gemlik'te toplantılar
yaptık, Bursa'da toplantılar yaptık... İzmir'in Söke'sinde,
Nevşehir'de Dedemin Oteli'nde toplantılar yaptık... En güzîde
kardeşlerimizi ve hizmette cansiperâne çalışan arkadaşlarımızı
çağırarak, dünyanın değişen şartlarını inceledik.
Diş politikadaki
değişmeleri ve bu değişmelerin bize getireceği faydaları, zararları,
tehlikeleri bahis konusu ettik. Bunları dergilerimizde yazdık.
Dergilerimizi birbirlerimizle haberleşmek için bir araç olarak, bir
mektup gibi, bir mesaj gibi düşünüyoruz. Sadece dergi çıkarmış olmak
için yapmıyoruz bu neşriyatı... Bunun içindeki bilgileri
arkadaşlarımız öğrendikten sonra, çalışmalarımız müşterek çalışma
olarak devam etsin istiyoruz.
Çok net olarak,
kelimelerin mânâsını bile bile, üstüne bastıra bastıra söylüyorum: Çok
ciddî bir savaş ile karşı karşıya müslümanlar!.. Küfür müslümanlarla
çarpışıyor, ama bu ilan edilmemiş bir savaş... İlân edilmemiş muazzam
bir savaş var... Bu savaşta, bir tarafta süper devletler var; Amerika
var, Avrupa devletleri var... Başka müşrik devletler var; meselâ
Hindistan gibi, Japonya gibi müşrik, ilâhî bir dine bile sahib olmayan
devletler var... Bir tarafta da mazlum, mağdur, geri, ibtidâî, cahil,
gàfil müslümanlar var...
--Peki, niye böyle
mazlum, mağdur, cahil, gàfil müslümanları kendilerine hedef edinmişler
ve niye İslâm'la uğraşıyor bu herif-i nâşerifler?.. Dünya üzerindeki
en önemli güç odakları niye İslâm'la uğraşıyor?..
Onlar menfaatlerini
sağladıkları zaman, İslâm'ın bir takım emirlerinin yapılmasına da
müsaade ediyorlar, bir şey demiyorlar. Meselâ, Suudî Arabistan
Amerika'nın avucunun içinde mi?.. İçinde... Suudî Arabistan'ın petrolü
ARAMCO tarafından sömürülüyor mu?.. Sömürülüyor. Paraları Amerikan
bankalarında mi?.. Amerikan bankalarında... Suspayı olarak, devletin
yönetemini eline geçirmiş olanlara biraz para veriliyor mu?..
Veriliyor. Halk memnun mu vaziyetten?.. O belli değil... Eh, tamam,
namazlarını kılsınlar, oruçlarını tutsunlar, haclarını yapsınlar...
Bir şey demiyor, sömürü olduktan sonra...
Ama sömüremediği
zaman kanlı ihtilâller yapıyor, kukla hükümetler basa geçiriyor,
sömürmeyi devam ettirmek istiyor.
Dünya üzerinde biz
mü'minlerin kafa yapımız çok farklı... Biz mü'minler olarak, menfaat
hesabi yapmayız. Menfaatimizi fedâ etme hesabi yaparız. ''Ben
kazandığım paramdan ne kadar hayır yapacağım?.. Ben rahatımdan ne
kadar fedâkârlık yapacağım?.. Ben nasıl zahmetli is yaparsam, Allah'ın
rızâsını kazanabilirim?..'' Biz böyle düşünürüz.
Bu düşünce bizim
dışımızdaki heriflerde yok... Onlar neyi düşünüyorlar?.. Onlar parayı,
menfaati düşünüyorlar, büyük gelirleri düşünüyorlar.
--Büyük gelirler
nedir dünyada?..
Petrol çok büyük
bir gelirdir. Petrol yüzünden ihtilâller yapılıyor, petrol yüzünden
hükümetler devriliyor, petrol yüzünden insanlar idam sehpalarına
gidiyor, asılıyor... Petrol yüzünden ülkelerin sınırları değişiyor...
Petrol yüzünden ülkeler birbirlerine saldırtılıyor, harb ettiriliyor.
Petrol önemli...
--Başka ne
önemli?..
Dünyanın su
kaynakları çok önemli!.. Hammadde kaynakları çok önemli!.. İnsanların
yemesi, içmesi için gerekli esas malzemeler çok önemli... Allah-u
Teâlâ Hazretleri bu malzemeleri, en çok müslümanların hakim olduğu
ülkelere vermiş. Petrol, buğday, su... vs. Bu uzun yıllardan beri
Avrupalıların dikkatini çeken bir durumdur. Amerikalıların,
gayrimüslimlerin dikkatini çeken bir husustur. Müslümanların elinden
bu yerleri almaları lâzım!.. Veyâhut, o yerleri zâten sömürüyorlar
ise, o ülkelerdeki müslümanların uyanmaması lâzım, yönetimi elde
etmemesi lâzım!.. Yönetimi elde edip de bu sömürüye dur dememesi
lâzım!.. Ana çalışmaları bu tarzda gidiyor aziz ve muhterem
kardeşlerim!..
Simdi bu ana
mantıktan dolayı da, biz su Türkiye'de yasayan müslümanlar olarak, bu
heriflerin, herif-i nâseriflerin, şerefsiz insanların hedefi
durumundayız. Her ne kadar yüzümüze gülüyorlarsa, güldüklerinin de
kıymeti yok... Güldükleri de sahtedir. Gülücüklerinin arkasında
dişlerini gıcırdatıyorlardır, art niyetleri vardır. İltifat
ediyorlarsa, yardim ediyorlarsa, bir maksatla yardim ediyorlardır.
Harıl harıl çalışıyorlar...
Fazla detaya
inmiyorum, bunları bildiğinizi kabul ediyorum. Bunları bilen insanlar,
bunları biliyorlar da bilgilerinin gereği olarak ne yapmaları
gerektiğini bilmiyorlar. Biliyor, çaresizlik içinde... Biliyor ki
Bosna'da, Hersek'te, Avrupa'da kalleşlik yapılıyor. Çifte standart
yapılıyor, demokrasiye uyulmuyor. Çeçenistan için gık demezken, başka
bir yer için hop oturup hop kalkıyor. İki tane balina için dünya ayağa
kalkıyor. İki tane eroinman İngiliz kızı için, dünya ayağa kalkıyor,
ateş püskürüyor. Ama yüzlerce, binlerce insan bir yerde ölse, onların
isiyle ilgili olmadığı zaman veya ölmeleri islerine geldiği zaman
susuyorlar. Cezâyir'de olduğu gibi, Keşmir'de olduğu gibi, başka
yerlerde olduğu gibi...
Şimdi, biz bu
durumun karsısında susabiliriz, bu meselelerle ilgilenmeyebiliriz. Ama
muhatap biziz; bizim ülkemiz, bizim kendi canimiz, kendi şahsimiz,
kendi hayatimiz, kendi çocuklarımız, kendi mallarımız, kendi
diyarlarımız, kendi mülklerimiz... Burada İsrail bayrağının
dalgalanmasını ister misiniz?.. İstemezsiniz ama, Malatya bunların
hudutları içinde... Adam iste resmen bunu istiyor. Literatüre girmiş,
İngilizce kitaplarda var... Bunu biliyoruz, bilenler biliyor.
Simdi bunların
karsısında bizim tedbir almamız lâzım!.. Bu tedbiri almak için mutlaka
çok güzel organize olmak gerekir. Onun için biz kuvvetli bir şekilde
organize olmaya önem veriyoruz.
Sonra, kuvvetli
olmamız gerekir. ''Zor oyunu bozar.'' derler. Bizim bazı
kuvvetlerimiz var... Bizim kuvvetlerimizin bir tanesi nüfusumuz
fazla... Ve nüfusumuz hızla artıyor. Nüfus bakımından bizimle
yarışamıyorlar, nüfus bakımından bizden geriler. Biz nüfus bakımından
onlardan üstünüz. Fakat onlar, az nüfuslarını kalifiye eleman olarak
yetiştiriyorlar; bizim çok nüfuslarımız yığınlar halinde olduğu için,
bizden korkmuyorlar.
Bir çoban ikibin
tane koyundan korkar mi?.. Korkmaz. Üç tane köpekle onu idare eder.
''Hav hav...'' dedirtir, oraya buraya saldırtır. Çoban koyundan,
kuzudan korkmaz, tabiatı itibariyle korkmaz. Bu herifler bizden,
tabiatımız koyunlaşmış olduğu için, kuzulaşmış olduğu için
korkmuyorlar. Bizim kalabalığımız var ama, tabiatımızda bir
dejenerasyon var... Yâni, gayr-i İslâmî bir durum var...
Bunu Peygamber SAS
Efendimiz bize bildirmiş; diyor ki:
''--Ahir zamanda
ümmetler, yemek yiyenlerin tabağa üşüştükleri gibi sizin üzerinize
çullanacaklar.''
''--Yâ Rasûlallah!
Bizim o zaman adedimiz az olacak da mi, onlar üstümüze çullanmağa
cesaret edebilecekler?'' diye soruyor sahâbe-i kirâm...
''--Hayır! Çok
olacaksınız ama, değersiz bir çokluk olacak... Selin üstündeki çöp
gibi olacaksınız.'' Sel üstündeki çöpün sele bir hakimiyeti yoktur,
sel onu sürükleyip götürüyor. ''Size eski ümmetlerin iki hastalığı
bulaşmış olacak:
1. Hubbüd-dünyâ,
dünyayı sevmek...
2. Kerâhiyetül-mevt,
ölümden korkmak...''
Muhterem
kardeşlerim!.. Dünya mülkü bizim gàyemiz değildir. Dünyalık, mal,
mülk, para, pul bizim gàyemiz değildir. Biz onu sever, onun için
çalışırsak, onu Allah yolunda sarf etmezsek, iste bu hastalıktır.
İkincisi, ölümü göze alarak onların karsısında durmaya hazırlanmazsak;
bu da bir hastalıktır.
''Ben ölmeyeyim de,
yasayayım da isterse benim çocuklarım İngiliz olsun, isterse yahudi
olsun, isterse kâfir olsun...'' diyorsa bir insan; bunu bugün
Türkiye'de pek çok aile söylüyor. ''Türkiye'ye İslâmî idare gelmesin
de Avrupa ile birleşelim, onlarla rahat ederiz. Türkiye'ye İslâmî
idare gelirse, rahat edemeyiz!'' diyor. Bunu böyle düşünüyor.
''Çocuğum rahat etsin, ben öyle gericilik istemem!'' diyor. Kendi
aklına göre Müslümanlığı ters görüyor, ve bunu istemiyor. Avrupa'yı
istiyor, Amerika'yı istiyor, onunla dost oluyor, onunla kadeh
tokuşturuyor, onunla yemek yiyor... Onunla geziyor, tozuyor. Onunla
dost, bizimle düşman... Bizim memleketimizin insani... Böyle insanlar
var...
Simdi, böyle bir
durum, böyle bir kafaya geldiği zaman ne olmuş oluyor insanlar?..
''Ben ölmeyeyim, yasayayım da, İslâm ne olursa olsun!.. İslâm mühim
değil, iman mühim değil...'' gibi bir noktaya gelmiş oluyor. Bu iki
büyük kusurdan dolayı da müslümanlık şevketi kalmıyor.
Tabii, bunlarla
uğraşmak ölümden korkmamakla, dünyayı sevmemekle hemen oluverecek bir
şey değil... Ölümden korkmayarak, dünyalığı sevmeyerek, dünyalığı
Allah'ın dinine hizmete tahsis ederek, aklin gerektirdiği her türlü
çalışmayı yaparak oluyor isler. Yâni, biz de otomobil yapabilmeliyiz,
biz de uçak yapabilmeliyiz... Biz de elektronik cihaz yapabilmeliyiz,
biz de tomografi cihazı yapabilmeliyiz... Biz de uzay araştırması
yapabilmeliyiz, biz de dünya çapında orijinal araştırma yapar duruma
gelmeliyiz. Seviyemizi yükseltmeliyiz, dünya üzerindeki bilgileri
toplamalıyız. Bilginin kuvvet olduğunu bilmeliyiz, organize
çalışmalıyız.
Şimdi biz, bunların
planlarının hepsinin nerden başlayıp, nerede biteceğini biliyoruz.
Sizin içinizde de bu isi bilen kardeşlerimiz vardır. Uzmanlar vardır,
planlamacılar vardır. Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde bu konuda
çalışma yapmış kardeşlerimiz olabilir. Biz bunları biliyoruz. Bunun
için temel, ekonomik bakımdan birikim sağlamak, mahalli bir güç
oluşturmaktır. Yâni, yapılacak şeylerin yapılmamasının sebebi nedir?..
Mâlî imkânsızlıklardır. Biz şeyin nasıl olacağını biliyorsunuz da
yapamıyorsanız, neden yapamıyorsunuzdur?.. Mâlî imkânınız yoktur da,
onun için yapamıyorsunuzdur.
Onun için diyoruz
ki: ''Mâlî imkânları birleştirerek, büyük dev müesseseler kurarak,
enflasyon canavarından da paçamızı kurtararak, zarar etmeden büyük
atılımlar yaparak, kendimizi hem ekonomik yönden güçlendirelim; hem de
bu adamların karsısında neler yapacaksak, onları daha rahat
yapabilelim!.. Çok kazandığımız için ezilmeyeceğimizden, daha rahat
yapabiliriz.'' diyoruz.
.........................
Bakın Avrupa,
doğrudan doğruya Fransa ile Almanya, İtalya, İngiltere birleşecek
demedi. Fransa ile İngiltere'nin tarihî düşmanlıkları vardı.
Birbirleriyle harb etmişlerdi, saldırmışlardı, topraklarını
almışlardı. Fransa İngiltere'nin, İngiltere Fransa'nın düşmanı idi.
Almanya ile İngiltere ve Almanya ile Fransa düşmandı. İkinci Cihan
Harbi'nde birbirlerinin şehirlerine yağmur gibi bomba yağdırmışlardı.
İtalya ile öteki ülkeler arasında çeşitli problemler vardı.
Ama bunlar,
birleşmenin lüzumuna inandılar, düşmanlıklarına rağmen birleşmeye adim
attılar. Nasıl adim attılar?.. Ekonomik adim attılar. ''AET: Avrupa
Ekonomik Topluluğu'' dediler, ekonomik adımla başladılar. Ekonomik
uyumu sağladıktan sonra, ekonomik sözünü kaldırdılar, ''AT: Avrupa
Topluluğu'' dediler. Ondan sonra da, ''BAB: Bati Avrupa Birliği''
dediler. Avrupa'nın müşterek savunmasını, müşterek bir orduya
bağladılar.
Doğu bloğunu
yıktılar, Doğu bloğundan ülkeleri kendilerine kattılar. Almanya Doğu
Almanya'yı aldı, bütünleşti. Çekoslovakya'nın yarısını aldı,
bütünleşti. Estonya, Litvanya, Letonya gibi ülkeleri Sovyetler
Birliği'nden kopardı. Yugoslavya'nın Slovenya kısmini kopardı, aldı.
Bunlar Doğu bloğuydu veya tarafsız bloktu. Gittikçe büyüyor. Hattâ
simdi: ''Urallar'a kadar Hristiyan Avrupa bizim olacak!'' diyorlar.
Balkanlar'ı, Bulgaristan'ı, Romanya'yı bir zaman sonra kendi içlerine
almayı düşünüyorlar.
Onlar bu
çalışmaları yaparken, on yıl, yirmi yıl, otuz yıl sonrayı
düşünüyorlar. Biz bunu düşünmediğimiz zaman, aklımız başımıza
geldiğinde, onlar karşımızda dev gibi dikildiği zaman, yapacak bir
şeyimiz kalmıyor. Iş işten geçmiş oluyor. Simdi biz onların karşısında
ne yapmamız gerekiyorsa yapalım diye, bu toplantıyı ondan yaptık.
Toplantımızın mahiyeti budur.
...
İnşaallah
Malatya'yı İsrail'e vermeyeceğiz. Türkiye'yi Avrupa'ya
kaptırmayacağız. Balkanlar'ı hristiyanlara yutturmayacağız.
Kafkasya'yı Rusya'ya ezdirmeyeceğiz. Onlara İslâm'ı anlatacağız.
Roma'yı müslüman edeceğiz. Roma'yı Lâilâhe illallah'la müslüman
yapacağız. Allah'ın vaadi bu bize; bu olacak. Ama ne zaman olacak?..
Biz onun hazırlığını yapmakla mükellefiz.
Onlar Balkanlar'da
müslüman bırakmayıp, Anadolu'da müslüman bırakmayıp, Orta Asya'ya
sürmeyi düşünüyor. Bizim de emelimiz, Avrupa'yı, Amerika'yı müslüman
yapmak, dünyanın her yerine Allah'ın dinini yaymak; zulme her yerde
karsı çıkmak, zulmü engellemek, zulmün karşısına adaleti dikmek;
küfrün karşısına imanı koymak ve Allah'ın dinine hizmet etmek...
Çalışmamız budur.
Es-selâmü
aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtüh!..
22 Nisan 1995 -
MALATYA