Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
Akra dinleyicileri, Ak-Televizyonumuzun sevgili izleyicileri! Allah'ın
rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Cumalarınız mübarek olsun...
Allah nice mübarek günlere, aylara, yıllara, gecelere, kandillere
erdirsin... Dünya ve ahiret saadetine cümlenizi nâil eylesin...
a. Ümmette
Karışıklığın Olması
Peygamber SAS
Efendimiz'den Abdullah ibn-i Ömer RA'nın rivayet ettiği ve hadis alimi
Deylemî'nin Müsnedül-Firdevs adlı kitabına kaydettiğine göre,
Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:
RE. 456/7 (Vellezî
beasenî bil-hak, leyekûnenne ba'dî fetretün fî ümmetî, yübteğà fîhel-mâlü
min gayri hıllihî, ve yüsfekü fîhed-dimâ', ve yüstebdelü biheş-şi'ru
minel-kur'ân.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Bu sayfa yine kur'a
ile açıldı, ekseriyetle böyle yapıyoruz. Bir hoca arkadaşımıza,
meclisimizdeki yaşlı mübarek, muhterem bir kimseye, "Aç bakayım hangi
sayfa çıkacak?" diye kur'a çekmesi için hadis kitabımızı veriyoruz.
Öyle çıkmış bir sayfanın içinden benim seçtiğim üç tane hadis-i
şeriften birincisi bu.
Peygamber SAS
Efendimiz istikbalde, kendisinin zamanından sonra ümmet-i Muhammedin
üzerinde, içinde olacak bazı olayları haber vermiştir. Allah evveli
ahiri, geçmişi geleceği bildiği için, sevgili kulu Muhammed-i
Mustafâsına bildirdiği için; Peygamber Efendimiz de ibret olsun,
tedbir alalım, dikkat edelim diye bize bildirmiştir.
(Lâ ya'lemül-gaybe
illallàh) "Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. " Ama bildirdikleri
bilirler. Allah kime ihsân etmişse; peygamberlere mucizeler vermiştir,
evliyâlara da kerametler vermiştir. (Kerâmâtül-evliyâi hakkun)
Allah'ın evliyâsının kerameti de haktır, olağanüstü olaylardır; onlar
da bilirler. Nasıl bilir, kendiliğinden mi?.. Hayır, Allah bildirdiği
için biliyor. Allah bildirmişse bildirir, öğretirse öğretir.
Buyurmuş ki
Peygamber Efendimiz: (Vellezî beasenî bil-hakkı) "Beni hak bir
görevle, hak ile, peygamberlik vazifesi ile, insanlara Allah'ın
emirlerini ileteyim diye görevlendirerek peygamber tayin etmiş, seçmiş
ve insanlığa göndermiş olana and olsun ki..." Yâni Allah'a and içiyor,
vallàhi demiş oluyor, yemin ediyor. Kendisini Allah'ın gönderdiği
cümlesi ile yemin ediyor.
Onu peygamber
gönderen Allah... Allah Peygamber Efendimiz'i elbette kendi emirlerini
tebliğ etmek için, ahir zaman peygamberi olarak, hakkı tebliğ etsin
diye, Kur'an'ı bildirsin diye, Allah'ın emirlerini, yasaklarını
kullara tebliğ eylesin diye göndermiştir.
"Beni hak ile
ba'sedene, gönderene and olsun ki, (leyekûnenne ba'dî fetretün fî
ümmetî) benden sonra mutlaka ve mutlaka ümmetimde bir fetret olacak."
Fetret devri ne
demek?.. Bir gevşeme devri... Osmanlılarda da biliyorsunuz, Timur ile
Yıldırım Bayezid arasındaki savaştan sonra devlet bir şaşırdı, cihad
işleri aksadı, fütûhat bir asır geriledi, çok ziyanlar, zararlar oldu.
İki müslüman, hattâ aynı ırktan iki ordunun çarpışması bir fetrete
sebep oldu.
Biliyorsunuz
Peygamber Efendimiz de bir fetretten sonra, Hazret-i İsâ'dan sonra
uzunca zaman devam eden bir fetret devresinden sonra peygamber
gönderildi. Yâni peygambersiz bir bulanık, karışık gevşeme devresi...
Peygamber Efendimiz de bu kelimeyi kullanıyor.
"Benden sonra
ümmetimin içinde bir gevşeme, bir boşluk, bir fütur olacak." diyor.
Nasıl bir fütur, bu fütûrun şartlarını söylüyor:
(Yübteğà fîhel-mâlü
min gayri hıllihî) "İleride, benden sonra, asr-ı saadet geçtikten
sonra gelecek bu gevşeme devresinde, İslâm'dan uzaklaşma devresinde,
mal helâl olmayan kaynaklardan kazanılmağa çalışılacak, ordan elde
edilecek. O devirde helâl olmayan yerlerden, haram yerlerden,
rüşvetle, hırsızlıkla, aldatmakla, zulümle; Allah'ın yasak kıldığı
çeşitli gayrimeşru kazanç yollarıyla mal kazanılmağa başlayacak."
(Ve yüsfekü fîhed-dimâ')
"Bu fetret devrinde yine haksız yere çok kanlar dökülecek; katillikler
olacak, çarpışmalar olacak, öldürüşmeler olacak, vuruşmalar,
çatışmalar olacak...
(Ve yüstebdelü
biheş-şi'ru minel-kur'ân) "O devirde Kur'an'ın yerine millet şiiri
tercih edecek, şiir okuyacak. Kur'an'ı kenara bırakacak da şiirle
meşgul olacak. Kur'an yerine şiir geçecek, Kur'an'a şiir bedel
tutulacak." buyuruyor.
Bunların hepsi çok
kötü şeyler tabii... Haramdan mal kazanmak çok kötü, Allah'ın
cezalandıracağı çok yanlış bir şey... Yiyen de hayrını görmez. Böyle
haramdan mal kazanılan toplum da, bir çöküş içinde demektir. O da kötü
bir şey...
Kanlar dökülecek
haksız yere; demek ki insanlar Allah'tan korkmayacaklar, cana
kıymaktan çekinmeyecekler. Birbirlerine saldıracaklar, vuracaklar,
kıracaklar. Kan davası, yol kesme, haydutluk, hırsızlık, çeşitli
şekillerle... Müslüman müslümanın kanını dökemez, olmaz, haram... Ama
döküyor, öldürüyor, katillik yapıyor.
Neden?.. Çünkü
Allah korkusu kalmıyor, fetret devri çünkü... Haramdan mal alıyor,
neden?.. Çünkü Allah'tan korkmuyor. Hesabının sorulacağını, ahirette
burnundan fitil fitil geleceğini, hattâ dünyada da haramdan bir kârı
olmayacağını düşünmüyor. Kur'an'ı bırakıyor da millet, şiirle,
edebiyatla, boş şeylerle, lehviyatla, eğlencelerle, keyifli şeylerle
meşgul oluyor.
Halbuki Kur'an-ı
Kerim Allah'ın kelâmı, Allah'ın emirleri var içinde... Ciddî bir iş,
onu herkesin öğrenmesi lâzım! Allah'ın kelâmını öğrenmek her
müslümanın boynunun borcu, farzlardan önce farz... Allah'ın emirlerini
öğrenecek de emrini tutacak; yasaklarını öğrenecek de yasaklarından
kaçacak. Müslümanım diyor, İslâm'dan hiç haberi yok...
Az önce buradaki
kardeşlerimizle sohbet ediyorduk... Haramından kazanıldığı zaman, mal
hayır etmez. Ahirette Allah haram yiyeni mutlaka cehenneme atar, cayır
cayır cehennemde yakar. Ama dünyada da hayır görmez; ya çocuğunda, ya
malında, ya evinde, ya ailesinde, ya kendi vücudunda bir zarar olur
haramdan dolayı... Amansız hastalığa tutulur, yangın olur, işyeri
yanar, hırsız girer, bir zararı olur.
Şimdi bunun bir
misâli olarak, bizim kardeşlerimizin bir hatırasını az önce dinledik.
İbretli geldi, hepimiz Allah Allah dedik. Size de bilgi olarak, bu
hadis-i şeriften misâl olsun diye anlatayım. Yâni haramdan mal
kazanılınca, hem ahirette cezası olacak, ama dünyada da faydası
olmayacak, zararı olacak.
Burada hocalık
yapan bir kardeşimiz, bir zaman Türkiye'de bizim talebemizdi. Ben
buraya, "Hocalık yapsın, İslâm'ın emirlerini öğretsin, İslâm'ın
yayılmasına vesîle olsun!" diye göndermiştim.
Onlar Türkiye'de
öğrenci iken, yaz tatillerini boşa geçirmeyelim, eğlenceyle
geçirmeyelim diye... Hani Allah rahmet eylesin, Arif Nihat Asya'nın ne
kadar güzel bir şiiri var:
Yürü hâlâ ne
diye oyunda oynaştasın,
Fâtih'in istanbulu fethettiği yaştasın!..
Ne güzel bir söz!
Rahmetli aynı zamanda Mevlevî dervişi idi. kendisiyle tanışmıştık,
şerefyâb olmuştuk. Çok güzel söylemiş. Fâtih'in istanbul'u fethettiği
yaş, yirmiiki yaş... Genç olduğu bir zaman insanın ama, bizimkiler
zamanı boş geçirmeyelim, ilim öğrenelim diye; işte tefsir okunsun,
hadis okunsun, fıkıh öğrenilsin, namaz kılmayı öğrensin bilmeyen
gençler diye deniz kenarında bir yer tutmuşlar. Gençler, aynı yaşta
insanlar toplanmışlar. Genç hocalar da, "İşte namaz şöyle kılınır.
Hadisler böyle, ayetler böyle..." diye tatilzamanında, deniz kenarında
dinini güzel bir şekilde öğretiyor.
Ne güzel, ne iyi
bir şey... Bu gibi şeyleri Avustralya hükümeti burada gençlere bedava
yapıyor. Tahsisat veriyor, teşvik ediyor, derneklere yardımcı oluyor.
Bizimkiler kendiliklerinden yapmışlar. Belki bizim vakıflarımız
yapmış, derneklerimiz yapmış; Allah razı olsun sebep olanlardan...
Şimdi orda deniz
kenarında yerleşmişler. Kimsesiz, hazine arazisi, taşlık, kayalık,
evsiz barksız bir yer... Oraya gitmişler, çadır kurmuşlar. Şöyle
tabiatla başbaşa, mahrumiyetli ama tatlı bir hayat... Gençler bunu
biliyorlar.
Onların bulunduğu
mıntıkada komşu arazi, birisinin bağıymış. Bizim kardeşlerimiz
müslüman, mütedeyyin; kimsenin malına yan bakmaz, kimsenin malını
ağzına atmaz, yemez, yutmaz müslüman çocuklar. Ama bağın sahibi iftira
etmiş, "Benim bağımdan üzümleri çalıyor bu gençler!" filân diye
şikâyet etmiş. Yok öyle bir şey, kesinlikle yapmazlar. Aç kalırlar,
ama yine yapmazlar.
Zan üzerine, tahmin
üzerine, veya yapmasınlar diye engellemek için, veyahut da "Orda
durmasınlar, ben böyle bir iftira atayım da gitsinler. Neme lâzım,
bağım emniyette olsun!" filân diye jandarmaya şikâyet etmiş. "Burda
işte şöyle faaliyetler oluyor, böyle faaliyetler oluyor... Bağımdan
üzümleri çalıyorlar!" diye kimbilir nasıl yalanlar söyledi.
"Halbuki bir üzüm
almayız. Haram olduğu için almayız, zâten bizim tanıdığımız
kardeşlerimizin babaları var, onların bağları var; zâten sepet sepet
getiriyorlar. Bir ihtiyacımız yok, kıtlık, yokluk da yok..." diyor.
"Jandarma geldi,
etrafı çevirdi, 'Bakalım siz aldınız mı, almadınız mı?' diye sorgu
sual açacak tabii..." diyor.
Şu Allah'ın
hikmetli işine bakın ki, gelen jandarma bir girmiş bu şikâyetçinin
bağına, biz jandarmayız ne olacak diye bütün üzümleri koparmışlar,
harab etmişler. Sonra da bizim arkadaşların bir şey yapmadığı
anlaşılmaş ama, bağın sahibi korktuğuna fazlasıyla uğramış, üzümleri
daha çok berbad olmuş.
Yâni muhterem
kardeşlerim, kim bir kuyu kazarsa, kazdığı kuyuya kendisi düşer; kim
haram lokma yerse burnundan fitil fitil gelir. Bu bir kesin kaidedir,
benim ömrüm boyunca tecrübelerle, misallerle öğrendiğim bir husustur.
Size de kesin olarak söylüyorum, kalın harflerle böyle yazılsın,
başlık atılsın diye söylüyorum: Haram mal dünyada da fayda vermez;
insanı sonunda hapse götürür, mahkemeye götürür, yüce divana
götürür... Ya hastalık olur, ya çoluk çocuğuna tesir eder, ya evinde
yangın olur, ya işyerine hırsız girer, bir şey olur. Tecrübeler çok,
belki sizin de bildiğiniz çok misaller vardır.
Haram yemez
müslüman ama, bir gün gelecek fetret olacak, o zaman bazı insanlar
haramdan mal kazanacak. Neden?.. İslâm öğretilmediği için... İslâm
toplumun ilacıdır. İlaç verilmezse, o zaman haşerat çoğalır. İnsanları
terbiye etmezseniz, insanlar terbiyesiz olur. Terbiye edilmeyen
toplum, terbiyesiz olur. Dindar yetiştirilmeyen toplum dinsiz olur.
Allah'tan korkmayan toplum, kanundan da korkmaz, hiç bir şeyden
korkmaz, fırsatını buldu mu her türlü haramı irtikâb eder.
İslâm dünyadaki
hayatın da mutlu, düzenli ve güzel olması için şarttır. Burda
Melbourn'daki üniversiteli kardeşlerimiz beni toplantılarına
çağırdılar. Üniversite idaresi bizim burdaki müslüman kardeşlerimize
yardımcı oluyor, mescid açıveriyor. "Aman sizin adediniz çoğalsın!"
diyor. Çünkü ötekiler iyi değil. İslâm terbiyesi görmemiş öteki
öğrencilerden müslümanların çok farklı olduğunu görüyor idare...
Teşvik ediyor, "Aman sizin sayınız artsın! Buyurun, derneğinizi
destekliyorum." diyor, mâlî yardım yapıyor, mescid açıyor.
Neden?.. Çünkü,
çocuk müslüman oldu mu dersine çalışıyor. Çocuk müslüman oldu mu
birinci oluyor. Çocuk müslüman oldu mu uyuşturucu kullanmıyor. Çocuk
müslüman oldu mu düzensiz iş yapmıyor, saygılı oluyor.
Ben hatırlıyorum,
bizim Adapazarı akademisinde dersimiz olurdu. Haftada bir gün
Ankara'daki üniversiteden izin alırdı akademi, bizim orda hocalığımız
olurdu. Cumartesi günleri başka yerlerde tatil, orada ders var; ben
derse giderdim. Başka hocalar da öyle; hukuk fakültesinden, İstanbul
Teknik Üniversitesi'nden hocalar gelirdi, Sakarya DMMA'de ders
verirlerdi.
Orda bir hukuk
profesörü bizimle sohbet ederken söyledi, hiç unutmuyorum. Bunlar
bilinsin, bunlar gerçekler, vakıalar, olgular bunlar, hayal değil...
Profesör bana anlatıyor, dedi ki: "Hocam, ben Ankara'da filanca
fakültede profesörüm. Hem Erzincan'a gidiyorum, hem İsparta'ya
gidiyorum, hem Adapazarı'na geliyorum; böyle ek derslerim var. Burada
çocuk kapıyı çalıyor sabahleyin, kapıda:
'--Hocam kusura
bakmayın, tren arıza yaptı, geciktiği için dersin başlangıcında
yetişemedim. İzin verirseniz girebilir miyim?' diyor.
Ben çocuğun
kibarlığına hayran kalıyorum, 'Buyur evlâdım!' diyorum, içeri
giriyor." dedi.
Bunlar müslüman
çocuklar... Sakarya Akademisinin çocukları müslümanlığıyla tanınmış,
dillere destan... Vukuatları var, "Lâ ilâhe illallah, muhammedür
rasûlüllah" diye pankartlarla yürüyüşler yapmışlar, resimleri
çekilmiş. Akademide mescidleri vardı, biliniyordu.
"Ama ben falanca
şehre gittiğim zaman, ders esnasında kapıya bir tekme vuruluyor, kapı
açılıyor. Bir haydut, ceketi yanında... Böyle ceketini yanından
sallaya sallaya, ne selâm, ne sabah, ne saygı, ne sevgi; gidiyor,
oturuyor. Bu da anarşist..." diyor. Sonra tabii çeşitli eylemler
yaptılar.
İslâm olunca insan
müeddep oluyor, hocasına saygılı oluyor. Topluma yararlı oluyor,
çalışkan oluyor, dürüst oluyor, hırsızlık yapmıyor. İslâm gittiği
zaman oluyor bu şeyler... Kan dökülmesi, İslâm gittiği için oluyor.
Haram yenilmesi, İslâmî terbiye olmadığından oluyor.
Milletin Kur'an'ı
bırakması, şiiri daha çok sevmesi ondan oluyor. Halbuki Kur'an'ı
okusa, Kur'an-ı Kerim insanı yetiştirir, Kur'an-ı Kerim insanı doğru
yola çeker. Kur'an-ı Kerim'i okuyan insanın gözleri yaşarır. Kur'an-ı
Kerim'i okuyan insan hizaya gelir. Kur'an-ı Kerim hidayet rehberidir
çünkü... İşte onlar olmadığı için, Kur'an öğretilmediği, din
öğretilmediği için, haram helâl öğretilmediği, haram helâl fikri
verilmediği için bu kötülükler oluyor.
Bunların
verilmemesi ilericilik değil, çağdaşlık değil, çağdışılık... Ben şimdi
Avustralya'dayım. Daha önce Almanya'daydım, daha evvelki sene
Amerika'ya gittim. Her tarafı biliyorum. Bu ileri toplumlar bizden çok
daha fazla dinlerine bağlı...
Muhterem
kardeşlerim, muhterem dinleyiciler, muhterem izleyiciler, bu ileri
toplumlar vallàhi Türkiye'den dinlerine daha bağlı... Kiliseleri var,
din adamlarına saygıları var, din adamlarının toplantıları var...
Kiliselerin kreşleri var, ilkokulları var, ortaokulları var,
üniversiteleri var, geniş geniş kolejleri var... Pahalı yerlerde
paralı, yüksek, güzel eğitim yapan müesseseleri var... Hastaneleri
var, her türlü teşkilatları var.
Neden?.. Dindar
toplum, dine bağlı toplum, onun için... Yâni kendilerini ilerici
sananlar, devrimci sananlar, dine karşı olanlar çok yanlış hareket
ediyorlar. Dünyayı bilmiyorlar, ileri toplumları bilmiyorlar, batıyı
bilmiyorlar. Batıcıyız diyorlar, batıya karar verdidiyorlar, batının
ne olduğunu bilmiyorlar.
Ben içlerindeyim,
görüyorum. Üniversite hocasıyım, inceliyorum, hayret ediyorum.
Bizimkiler hiç mi Avrupa'yı görmemiş, hiç mi Amerika görmemiş, hiç mi
bunların nasıl dine saygılı olduğunu görmemiş?.. Clinton Rusya'ya
gidince niye kiliseye gitti?.. Dögol Türkiye'ye geldiği zaman niye
doğrudan doğruya Fransız kilisesine gidiyor?.. Bunların sebepleri var,
toplumu dindarlığa çekmeye çalışıyorlar. Çünkü dindarlıktan ayrıldığı
zaman esrarkeş olduğunu biliyorlar, felâkete uğradıklarını biliyorlar.
Bu toplumları ilerleten, bu toplumlarda hayır yapan, iyilik yapan
insanların büyük çoğunluğu dînî duygularla yapıyor.
Onun için, din
giderse her türlü felâket gelir, her türlü toplumsal hastalık gelir,
her türlü kişisel hastalık gelir, her türlü ahlâkî hastalık gelir,
toplum batar.
Bu hadis-i şeriften
ne anlıyoruz?.. Demek ki böyle şeyler olacakmış. Olacakmış ama, bu
sadece bir haber mi?.. Haber bile olsa, biz bundan tedbirimizi,
ibretimizi almalıyız. Dinimize sarılmalıyız, Allah'tan korkmalıyız,
çocuklarımızı Allah'tan korkan insanlar olarak yetiştirmeliyiz.
Kur'an'ı baş tacı etmeliyiz. Ahlâklı toplum kurmak için, herkes
elinden gelen bütün gayreti göstermeli, önüne koymalı; boş durmamalı,
"Neme lâzım, beni ilgilendirmez!" dememeli!..
Çünkü toplumlar,
kişilerin güzel faaliyetleriyle ilerler. Kişiler güzel faaliyet
yapmayınca, güzellik çıkmaz ortaya...
b. Kötülüğü
Engellemeyenlerin Cezası
RE. 456/8 (Vellezî
nefsî biyedihî leyahrucenne min ümmetî min kubûrihim fî sûretil-kıradeti
vel-hanâzîri bimüdâhanetihim fil-meàsî ve keffihim anin-nehyi ve hüm
yestatîn.)
Bu da Ebû Nuaym el-Isfehânî'den
nakledilmiş bir rivâyet. Abdurrahman isimli bir râvîden ama, babası,
kabîlesi yazılmamış. Ben de elimde kaynaklar olmadığı için, açıklamalı
kitaplara bakarak kimliğini geniş söyleyecek şartlara sahip
olmadığımdan, söyleyemiyorum. Abdurrahman RA'dan rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz
yine yemin ederek başlıyor sözüne. Niçin yemin ederdi Peygamber
Efendimiz?.. Sözünün önemli olduğunu belirtmek için.
(Vellezî nefsî
biyedihî) Nefsî ne demek?.. Benim canım, hayatım, nefsim demek.
Biyedihî ne demek?.. Onun elinde demek. "Şu canım, şu hayatım, şu
ruhum, şu nefsim elinde olana yemin olsun ki..."
İnsanın hayatı,
nefsi, canı kimin elindedir?.. Allah'ın elindedir. Dilerse yaşatır,
dilerse öldürür. Varlığımız ondan, hayatımız ondan, yaşamamız, her
şeyimiz ondan. "Nefsim elinde olana, yâni Allah'a yeminler olsun ki, (leyahrucenne
min ümmetî min kubûrihim) ümmetimden bazı kimseler kabirlerinden
çıkacaklar..." Öldükten sonra İsrâfil AS Allah'ın emriyle kıyamet
kopmasının işareti olan sûra üfürünce, insanlar kabirlerinden
kalkmayacak mı, mahşer yerinde toplanmayacak mı?.. (Vel-ba'sü ba'del-mevti
hakkun) Kabirlerinden kalkacaklar.
Ümmetimden bazı
kimseler kabirlerinden kalkacaklar, ama nasıl kalkacaklar?.. (Fî
sûretil-kıredeti vel-hanâzîr) Maymunlar ve hınzırlar şeklinde,
sûretinde kalkacaklar kabirlerinden... Mutlaka ve muhakkak ki bu
tarzda kalkacaklar. Benim ümmetimden bazıları, kıyamet kopup da
kabirlerinden kalkarken insan sûretinde kalkmayacaklar, maymunlar
sûretinde ve hınzırlar sûretinde kalkacaklar."
Neden?.. (Bimüdâhanetihim
fil-meàsî) Meàsî, ma'sıyetin çoğulu, yâni Allah'a isyanlar, günahlar.
"Allah'a isyanlara yumuşak davranmaları, alttan almaları, yağ
çekmeleri; Allah'a isyanlara aldırmamaları, önemsememeleri, göz
yummalarından dolayı; (ve keffihim anin-nehyi) günahlardan insanları
alıkoymaktan, nehy-i münkerden kendilerini geri çekmeleri dolayısıyla,
kabirlerinden maymunlar gibi, hınzırlar gibi, o sûrette kalkacaklar."
(Ve hüm yestatîn)
"İnsanları engellemeye güçleri yettikleri, yapsalar yapabilecekleri
halde yapmayıp geri durduklarından dolayı, günahlara gözyumduklarından,
aldırmadıklarından dolayı, günahları yapanları engellemeğe güçleri
yettiği halde onları engellemediklerinden dolayı, kabirlerinden
maymunlar sûretinde, hınzırlar, domuzlar sûretinde kalkacaklar, insan
sûretinde kalkmayacaklar."
Bu nedir?..
Allah'ın bir cezasıdır. İnsanlık en büyük şereftir; insan gibi
kalkmıyor, maymun gibi kalkıyor. İnsan gibi kalkmıyor, domuz sûretinde
kalkıyor.
Şimdi, "Maymunların
büyük özelliği nedir, domuzların büyük, bâriz, belirgin özelliği
nedir?" diye düşünelim:
Maymunlar
taklitçidir, oyun oynarlar, hoplarlar, zıplarlar, taklidi çok
yaparlar. Demek ki, bazıları Allah'ın emirleri karşısında mertçe,
insanca davranmıyor, maymun gibi oyun oynama, atlama, zıplama, başka
kavimleri taklit etme sûretinde olduklarından, "Siz misiniz öyle
maymun gibi davranan; sizi maymun sûretine soktum!" diyor Allah, öyle
kaldırtıyor. Amellerinin çirkinliğine göre sûretleri çirkinleşiyor.
Hınzırın ana vasfı
nedir?.. Çok yemesi, şehvetine çok düşkün olması, hırs küpü olmasıdır.
Onlar da dünyada iken günahlara niye göz yumdular?.. "Canım işte
yapsın, ben de yapmıştım." filân gibi hoş görüyor, engellemiyor.
Neden?.. Rahatlarına düşkün, şehvetlerine düşkün... Günahlar,
çalgılar, türküler, zinalar, kumarlar engellenmesin, içkiler
engellenmesin istiyorlar. İşte bu engel tanımaz hırstan dolayı domuz
suretinde; o taklitçili denilen şaklabanlıklarından, oyunlarından
dolayı da maymun sûretinde, kabirlerinden ceza olarak öyle
kalkacaklar.
Ama iyi insanlar
nasıl kalkacak?.. Peygamber Efendimiz'in bir hadis-i şerifini hemen
bunların karşısında, insanlar güzeli görsün, bilsin diye söyleyelim:
"Bazı insanlar
mahşer yerine yüzleri dolunay gibi parlayarak, pürnûr, mehtap gibi nur
saçarak gelecekler. Günde yüz defa Lâ ilâhe illallah diyen insan
mahşer yerine, yüzü mehtap gibi nur saçarak, dolunay gibi gelir. Kimse
onlar kadar nurlu olamaz; onlar kadar zikir yapan, ondan fazla zikir
yapan müstesnâ..." diyor.
Demek ki, günde yüz
defa Lâ ilâhe illlah demek, insanı dolunay gibi pürnûr olarak, nur
yüzlü olarak getirtiyor. Eh ne güzel, öyle yapalım!..
Günahlara göz
yummak, maymun ve hınzır suretine getiriyor. Günahları engellememek bu
duruma düşürüyor.
Demek ki müslümanın
bu hadis-i şeriften çıkartacağı, anlayacağı ders nedir?.. Müslüman
günahları yaptırtmaz; çocuğuna yaptırtmaz, hanımına yaptırtmaz,
komşusuna yaptırtmaz, kendisine yaptırtmaz, toplumuna yaptırtmaz...
Bakın, ben hayret
ettim: Burda Rassıl Adası diye bir ada var, Brisbane diye bir şehrin
karşısında. Biz ona --mahsustan ad değiştiriyoruz-- şaka lâtife yollu
"Rasûl Adası" diyoruz. Rasûl Adası, güzel büyük bir ada, tertemiz bir
ada... Rasûl Adası'nın sakinleri kendi adalarına meyhane
açtırtmamışlar. Karşı tarafta bir başka ada var, adını şimdi unuttum;
araba vapuru ilk önce o adaya uğruyor, ondan sonra bizim Rasûl adını
verdiğimiz adaya uğruyor.
Birinci adadakiler
de orada bir meyhane açılmasına rıza göstermişler. Halkın içinden
bazıları, "Açılmasın, berbat olur buraları!" demiş ama, açılsın
diyenler galip gelmiş, o adada bir meyhane açılmış.
Zaten bu
hristiyanlar biliyorsunuz, dinî bakımdan da şarabı haram görmüyorlar,
içiyorlar. Yâni dinlerinde bir yasak yok ama, akılları, ilimleri,
Yirminci Yüzyıl'ın çağı, bunun zararlı olduğunu, karaciğere,
pankreasa, mideye zarar verdiğini, siroz yaptığını, hastalık
yaptığını, sarhoşluk yaptığını, zararlı olduğunu biliyor. Bir çok
yerde içirtmiyorlar. Bazı şehirlerde, "Bu şehrin bu mıntıkasında içki
içmek yasaktır!" diye levhalar gördüm, şaşırdım.
Türkiye'de biz bunu
koyamayız. Koysak, "Vay seni, gerici seni!" derler. Burdaki,
Avustralya'daki İngilizler'in hepsi gerici demek. Şehirde, "İçki
içemezsin burada!" diyor. Çünkü içki içince kanun dinlemeyecek. Kanun
dinlemeyince, polis gelse de anlamayacak. Başından, "Burda içki içme;
içeceksen, git evinde iç!" diyor.
Öbür tarafta içki
içilmesin diye meyhane açtırtmamak isteyenler de olmuş ama, açılsın
diyenler galip gelmiş. Vapurda konuşuyoruz --eski bir hatıramı
söylüyorum, geçen seneki-- bize diyor ki:
"--Burada meyhaneyi
açtılar, her gün kaç tane vukuat oluyor. Bizim adamız güzeldir, bizim
adamıza gelin. Sizi misafir edelim!"
O Rasûl Adası
dedikleri yerde meyhane yokmuş. Bakın, yâni ibret alın! Bizim
Türkiye'nin ilericiyim diyen tutucuları, softaları, devrim softaları,
yobazları batıyı bilmiyorlar. Doğuyu da bilmiyorlar. İçki zararlıysa
içirtme, öğretme, sattırtma, azalt! Biz meselâ bu bira satışı biraz
azalsın, millet, çoluk çocuk alışmasın, alkolikliğe doğru gitmesin
diye usüller, yasaklar koymaya çalışırken; "Büfelerde satılmasın, hiç
olmazsa belli yerlerde satılsın!" derken, bazıları bunu şiddetle
engellediler. İçmeyi seviyorlar, yaygınlaştırmaya çalışıyorlar; ama
çok vukuat oluyor, çok zarar oluyor.
Demek ki müslüman
kötü olan şeyleri, günahları, isyanları yaptırtmamaya çalışacak.
Çocuğuna yaptırtmayacak, "Evlâdım içme, yapma!" diyecek. Konu
komşusuna yaptırtmayacak, talebesine yaptırtmayacak, sözü geçen
insanlara yaptırmayacak...
Meselâ ben imtihana
girerdim. Sorarlardı:
"--Hocam sigara
içmek serbest mi?.."
"--Yasak!" derdim.
"--Hocam işte
kafamızı toparlayamıyoruz da bilmem ne de..."
"--Yanındaki
arkadaşın içmiyor. Bu sefer o da senin dumanından rahatasız olur.
İçme!" derdim. "Sonra ben sana hoca olarak iç diyemem. Çünkü sigara
zararlı. Sigara zararlıysa, talebeme de sen içebilirsin demem. İçme
kardeşim, içmemeni tavsiye ediyorum." derdim, biraz gülerdim. Onlar da
ah vah edip, kalemi ellerine alıp imtihana devam ederlerdi. Benim
üniversite hocalığı hatıralarımdan...
Demek ki kötülüğü
yaptırmayacağız, bir. Bir de onları engellemeye gücümüz yetiyorsa
engelleyeceğiz. Yapamaz. Bak, İngiliz: "Burada meyhane açamazsın!"
demiş, açtırtmamış kendi adasına... Öbür adada, öteki açabilir
diyenler açtırmışlar ama, pişman olmuşlar. "Şimdi çok pişmanlar. Adada
rahat yok, huzur yok! Her gün bir kaç vukuat oluyor. Hırsızlık,
yüzsüzlük, arsızlık, kavga, gürültü, kaza vs. her gün oluyor." diyor.
Evet, aziz ve
muhterem kardeşlerim, iyilikten yana olacağız. Her yerde tarafsız
olmak iyi değildir. Hak ile batılın mücadelesinde tarafsız
kalamazsınız; haktan yana olacaksınız! Şer ile hayrın mücadelesinde
tarafsız kalamazsınız; hayırdan yana olacaksınız, şerrin karşısına
çıkacaksınız! Taraf olacaksınız. Arkadaş ben tarafgirim, taraf
tutarım. Hangi tarafı tutarım?.. Hak tarafı tutarım, güzel tarafı
tutarım, tatlı tarafı tutarım, faydalı tarafı tutarım... Merhametli
tarafı tutarım... Vatanıma milletime faydalı tarafı tutarım. Onları
kötü yollara sevketmemeye çalışırım.
Ben çirkin çirkin
mecmualar hatırlıyorum; çocuklara müstehcen şeyleri, şöyle yapılır,
böyle yapılır diye bir de tarif ediyorlardı utanmadan... Onlara ceza
yok, veya varsa bile az bir şey. Ama dinden imandan bahsedince millet
hop oturup hop kalkıyor, "Vay gerici, vay yobaz!" diyorlar. Asıl yobaz
onlar... Çünkü batıda böyle değil. Bak, Avustralya'da müslümanlığını
daha rahat yapıyor bizim kardeşlerimiz. Avrupa'da, Almanya'da,
Amerika'da çok daha rahat yapıyor. Hem de devlet yapabilir diye
serbestlik veriyor. "Kimse kimseye karışamaz. Karışanı
cezalandırırım!" da diyor. Laiklik bu, ama kimisi anlayamıyor.
c. Mü'min Altın
Gibidir
Evet, bu iki
hadis-i şeriften sonra böyle okurken yüzüme çok tebessümler
yayılmasına sebep olan, içindeki konular tatlı, ballı, kaymaklı bir
hadis-i şerifi de okuyarak sohbetimi bitirmek istiyorum, sevgili
izleyiciler, dinleyiciler!
Peygamber Efendimiz
Abdullah ibn-i Amr ibnül-Âs RA'ın rivayet ettiğine göre buyurmuşlar
ki... Bunu daha önceki bazı sohbetlerimde çok sevdiği için fırsat
buldukça söylemişimdir. Ama bu sayfada yeri geldi, üçüncü hadis olarak
bunu da seve seve size tekrar naklediyorum, dinlemeyenler dinlemiş
olur:
RE. 456/9 (Vellezî
nefsü muhammedin biyedihî inne meselel-mü'mini kemeselil-kıt'ati minez-zeheb,
yenfuhu aleyhâ sahibuhâ felem tetegayyer, ve lem tenkus vellezî nefsî
biyedihî inne meselel-mü'mini kemeselin-nahleti ekelet tayyiben ve
vadaat tayyiben ve lem tüksir ve lem tüfsid)
Ne kadar tatlı...
Keşke bunu yazsanız, ezberleseniz!..
"Şu Muhammed'in
canı elinde olana yemin olsun ki..." Kendisinin adını, kendi mübarek
diliyle telâffuz ederek söylüyor: "Şu ben Muhammed'in nefsi, canı
elinde olan Rabbül-àlemîn Mevlâm'a yemin olsun ki..." demek istiyor
yâni.
(Vellezî nefsü
muhammedin biyedihî) "Muhammed'in nefsi elinde olana and olsun, yemin
olsun ki, (inne meselel-mü'mini) mü'minin misâli (kemeselil-kıt'ati
minez-zeheb) altından bir parçaya benzer. Mü'min bir altın parçasına
benzer."
Eğri olsun, buruşuk
olsun, toprak altından çıksın, levha olsun, kırık olsun, dökük olsun,
her neyse... "Altından bir parçaya benzer." Zeheb, altın demek
Arapça'da. "Altından bir parçaya benzer."
Nasıl olur altın,
nasıl bir madendir?.. Soy madendir, soylu madendir. Öyle okside olmaz,
küflenmez, bozulmaz. (Yenfuhu aleyhâ sahibuhâ) "O altının sahibi
üzerine körükle üfler, ateşte eritir, üfler (yenfuhu aleyhâ sahibuhâ)
körükle üfler üfler, (felem tetegayyer) bozulmaz altın. Yani altın
gene sapsarı durur. Hatta içinde katışıkları varsa o ayrılır.
Sâfîleşir yâni, (lem tetegayyer) bozulmaz altınlığı, (ve lem tenkus)
miktarı da azalmaz."
Başka madenleri
ateşte erittiğin zaman, yüksek fırında ergittiğin zaman, ne olur?
Cürûfü filân ayrılır, azalır. Altın sâfî olduğundan hiç bir şey olmaz.
Ne eksilir, ne bozulur. Pırıl pırıl altındır. Yıllarca toprağın
altında durur, bozulmaz. Ama bakır dursa, bakır kırmızıyken yemyeşil
olur. Kurşun dursa bozulur, gümüş dursa bozulur... Ama altın bozulmaz.
Altın onun için kıymetli, onun için mücevher yapılıyor.
"Muhammed'in canı,
nefsi elinde olan àlemlerin Rabbi Mevlâm'a yemin ederim ki, mü'min bir
altın parçası gibidir. Sahibi onu potaya koyup da körükle üflediği
halde, kızdırıp erittiği halde ne bozulur, ne de eksilir."
Mü'min böyledir.
Yâni maddesi altın gibi olduğundan hiçbir zor şart altında erise,
ezilse, ne olursa olsun bozulmaz. Müslüman sâfî, tertemiz, işte bu
altın gibidir. Peygamber Efendimiz müslümanı altına benzetiyor. Allah
sizi altın gibi müslümanlar eylesin, sevgili izleyiciler!..
d. Müslüman Arı
Gibidir
İkinci bir söz daha
ekliyor hadis-i şerifine Efendimiz:
(Vellezî nefsî
biyedihî) "Nefsim elinde olana yemin olsun ki..." Burda ismini
söylemedi, "Benim nefsim" dedi bu sefer. "Nefsim elinde olana yemin
olsun ki, yâni canım, hayatım, ruhum --nefs, o mânâlara gelen bir
kelime-- elinde olan Allah'a yemin olsun ki..."
Bir de ikinci yemin
yapıyor sözünün ortasında. Yeminle başlıyor, ikinci bir cümleye de
gene yeminle başlıyor. Ortasında da yemin var. İşin önemine binâen.
(İnne meselel-mü'mini
kemeselin-nahleh) Mü'min bir de neye benzer: "Bal arısına benzer."
Nahle, noktasız
"ha" ile. Eğer noktalı "hı" ile olsaydı, o zaman hurma ağacı demek
olurdu. Nahle, arı demek. Sûretün-Nahl var Kur'an-ı Kerim'de de.
Allah-u Teàlâ Hazretleri arıya kabiliyet vermiş, emreylemiş: "Her
ağaçtan çiçekleri dolaş da, malzemeyi topla da bal yap!" diye onu
anlatan ayet var. Burda da nahle, tekili...
Yâni, "Mü'min bir
arıya benzer." Arının vasfı nedir?.. (Ekelet tayyiben) "Arı güzel şey
yer. Çiçekten çiçeğe dolaşır, çiçeğin içine burnunu, hortumunu sokar,
çiçeğin dibindeki balını çeker alır."
Biz de küçükken
arsalarda ballı baba diye eflâtun, pembemsi çiçekler olurdu. Onların
dibini emdiğimiz zaman ağzımıza tad gelirdi. Çiçeğin dibinde tad var.
Arılar da gelirdi aynı çiçeğe...
"Tatlı şey yer
arı." Yâni tayyib ne demek? İyi, hoş, güzel demek. "Tayyib, güzel şey
yer. Yediği şey iyidir."
--Bir de hocam,
madem arının böyle güzel şey yediğini söyledin, bir de güzel şey
yemeyen bir başka mahluk söylesene!
Söyleyeyim, arıya
benzeyen bir başka mahlûk sinek. Sinek ne yapar? Leşe konar. Hadiii...
Onun yediğine bak, arının yediğine bak...
(Ekelet tayyiben)
"Arı hoş, güzel, temiz şey yer, (ve vadaat tayyiben) o yediğinden
sonra da bal yapar. Ortaya çıkardığı, koyduğu şey de baldır; o da
güzeldir. Güzel bir şey ortaya koyar. Müslüman böyledir işte."
Sonra? (Lem tüksir)
veyahut (Lem teksir) de olabilir. Bu "s" de "sin" ile, peltek "se" ile
olsa mânâ başka olur. (Lem teksir) "Kırmaz." Neyi kırmaz?.. Bindiği
dalı, çiçeğin sapını kırmaz. Çiçek şöyle bir eğilir, arı içine konduğu
zaman şöyle bir sallanır. O da memnun olur.
Hatta arıları çiçek
davet ediyor. Bilseniz, manevî bakımdan görseniz, arıları çiçek davet
ediyor. Yalvarıyor arılara: "Ne olur gel!" diye. Çünkü arı geldiği
zaman arıdan istifade ediyor çiçek de. Ona balını veriyor ücret
olarak. Çiçek tozlarını arı alıyor, öteki çiçeğe götürüyor. böylece
tozlaşma dediğimiz çiçeklerin üremesi, meyvaların olması için gerekli
bir olay, tohumlama, aşılama olayı meydana geliyor. O da arıyı
seviyor.
Arı çiçeğin dalına
konar. Sapı uzun bile olsa çiçek, şöyle bir sallanır ama kırılmaz. Arı
kırmaz, arı güzel yer, hoş malzeme yer, hoş malzeme çıkartır ortaya,
imalâtı bal; o da hoş. Kırmaz; yâni bindiği dalı, çiçeğin sapını
kırmaz. (Ve lâ tüfsid) "Bozmaz. Yâni fesâda uğratmaz, berbat etmez,
kirletmez."
İşte mü'min
böyledir. Ne mutlu mü'min olanlara!.. Mü'min altın gibidir. Hiç bir
hâl, hiç bir olay, hiç bir vukuat, hiç bir tesir onun altınlığını
bozmaz. Som altın, pırıl pırıl, her yerde, her zaman... Mü'min arı
gibidir. Güzel yer, ortaya güzel eser koyar. Kırmaz, bozmaz.
Güzelleştirir,
bozulanı düzeltir. İnsanların bozduklarını, hatta ifsâd ettiklerini
ıslah eder. Islah ettiğini burda söylemiyor Peygamber Efendimiz ama,
ben başka hadis-i şeriflerinden hatırladığım için söylüyorum: Mü'min
ıslahçıdır, ıslah edicidir, ıslahatçıdır. Kâfir yıkıcıdır, kırıcıdır,
öldürücüdür, olay çıkartıcıdır, anarşisttir. Mü'min yapıcıdır,
acıyıcıdır, affedicidir, merhamet edicidir. Ondan ülkemiz esen
kalıyor. Yoksa müslümanın huyu kâfirlerin huyu gibi olsa, karma
karışık olur ortalık...
Mü'min bal arısı
gibidir. Mü'min som altın gibidir. Allah bizi imandan, İslâm'dan
ayırmasın... Verdi; verdiğini almasın...
Yâ ilâhî saklagıl
îmânımız,
Verelim îmân ile tâ cânımız!
Süleyman Çelebi
Efendimiz (Rh.A)'e çok hayranım. Mi'rac kandilinde de hep ruhu şâd
olsun diye dualar eyledik. Ne güzel söylemiş: (Yâ ilâhî saklagıl
îmânımız!) "Yâ Rabbi, imanımızı koru!.."
Eskiden emir
sîgasının sonuna "-gıl, -gil" takısı gelirdi. Emir takısıydı bu.
Saklagıl, sakla demek. Ama emir olduğundan "-gıl" takısı geliyor. (Yâ
ilâhî saklagıl îmânımız!) "Ey Mevlâm, imanımızı koru, muhafaza et!"
Hani "Allah saklasın!" diyoruz. Öyle bir şey olmasın, Allah saklasın,
yâni korusun demek.
Yâ Rabbi imanımızı
koru da zarara uğramasın! Kâfirler bizi aldatmasın, kafamızı çelmesin,
kalbimizi karartmasın... Şeytan bizi imandan sonra küfre çektirtmesin,
ayağımızı kaydırtmasın da; (Verelim îmân ile tâ cânımız!) Sakla da yâ
Rabbi, canımızı mü'min olarak verelim, mü'min-i kâmil olarak
verelim!..
Mü'min nasıl ölecek
muhterem kardeşlerim?.. Peygamber Efendimiz'in bildirdiğine göre:
Gözünden perdeler kaldırılacak, cennetteki makamlarını görecek...
Köşklerini görecek, hizmetçilerini görecek, hûrilerini, gılmânını
görecek... Allah'ın lütfunun kendisine mükâfat olarak verileceğinden
memnun, mesrûr...
"--Mi'rac nedir?"
diye soruyorlar Peygamber SAS Efendimiz'e... Buyuruyor ki:
"--Merdiven gibi
nurdan çok güzel bir şeydir. Mü'min vefatı anında onu görür, ona
bakar."
Çünkü ordan o da
mi'rac edecek. O göklere mü'minin ruhu da ordan gidecek. Çok güzel bir
şey tabii... Onu görür, cenneti görür, can ata ata gider. Bir gül
bahçesine girercesine şehidliğe gider. Kelime-i şehâdet getirerek
ahirete mü'min-i kâmil olarak gider.
Allah bizi imandan
ayırmasın. Mü'minlik çok güzel. Her hangi bir hileyle, her hangi bir
tuzakla, her hangi bir aldatmayla Allah bizi aldananlardan ve imanını
kaçıranlardan, elden cevherini çaldıranlardan etmesin...
"Dünyayı gezdiğin
zaman en çok ne görüyorsun hocam?" diye bana soracak olursanız:
Dünyada mü'minlerin imanını çalmak için çok tuzakların olduğunu
görüyorum... Ve bu hırsızların, iman hırsızlarının çok zengin, çok
kurnaz, çok teşkilâtlı olduğunu görüyorum. Çok teşkilâtlı; ışıklar,
reklamlar, tanıtmalar, aldatmalar, propagandalar, neler neler neler...
Hep mü'minin iman cevherini almak için şeytanın ordusu çalışıyor.
Şeytan çalışıyor. Mü'minlikten kopartıp kâfirliğe ayağını kaydırsın,
mü'minin imanın çalsın diye.
Yâ ilâhî
saklagıl îmânımız,
Verelim îmân ile tâ cânımız!
Allah bizi mü'min-i
kâmiller olarak yaşatsın... İslâm'a güzel hizmetler yapmamızı nasib
eylesin... Mü'min-i kâmiller olarak ruh teslim etmemizi nasib etsin...
Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım. Cennetine
girelim, cemâlini görelim, rıdvân-ı ekberine erelim...
Aziz ve sevgili
Akra izleyicileri, es-selâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
20. 11. 1998 -
AVUSTRALYA