Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Esselâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Mi'rac kandiliniz
mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..
Allah'ın üzerimizde
lütfu çok, nimetleri sonsuz, nimetlerine şükrederiz, hamd ü senâlar
olsun... Elimize imkânlar bahşetti, Avrupa'dan Kafkasya'ya, Orta
Asya'ya kadar kardeşlerimize böyle güzel günlerde güzel duygularımızı
iletme imkânımız oluyor, Akra vasıtasıyla... Allah-u Teàlâ Hazretleri
bizi nimetlerinden ayırmasın, rahmetine mazhar eylesin, iki cihan
saadetine erdirsin... Peygamber SAS Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine
hüsn-ü ittibâ nasib eylesin... Cennette de Peygamber SAS Efendimiz'e
komşu eylesin, sevgili Akra dinleyicileri!..
Ben bu Mi'rac
kandili münasebetiyle, Buhârî'den ve Müslim'den rivâyet edilmiş olan
uzun bir hadis-i şerifi biraz hızlı bir şekilde okumak istiyorum.
Râvisi Mâlik ibn-i Sa'saa RA...
a. İsrâ ve
Mi'rac
Tabii önce Mi'rac
hakkında bilgi vermek lâzım. Dinleyicilerin seviyesi farklıdır.
İslâm'ı çok derinden yakından bilenler olduğu gibi, İslâm'a muhabbet
edip bilgisi az olan insanlar, yeni yeni bilgilenen gençler olabilir,
hanımlar olabilir...
Biliyorsunuz İsrâ
ve Mi'rac, iki kelime... Peygamber SAS Efendimiz'e, Arabî aylardan
Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan bir mübarek gecede, hicretten üç
yıl önce, Mekke-i Mükerreme'de Allah-u Teàlâ Hazretleri nasib
buyurmuş. Mekke-i Mükerreme'den, Mescid-i Aksà'ya kadar bir yeryüzü
yolculuğu, buna İsrâ deniliyor. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten yedi
kat semâyı, Sidretül-Müntehâ'yı geçip, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne
kavuşup, Allah-u Teàlâ Hazretleri'yle mülâkî olup, ondan emirler
alması, Allah'la buluşması olayı; buna da Mi'rac deniliyor.
Yâni, iki türlü
olay var, iki bölümlü olay var... Birisi İsrâ; Peygamber Efendimiz'in
hicretinden üç yıl önce yaşamakta olduğu Mekke-i Mükerreme'den Receb
ayının 26'sını 27'sine bağlayan gece Kuds-ü Şerif'e varması...
İkincisi Mi'rac; Kuds-ü Şerif'ten de semâvâtı geçerek, Sidretül-Müntehâ'yı
geçerek Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna varması, Allah-u Teàlâ
Hazretleri'nin kendisine nice ikramlar ve iltifatlarda bulunması...
İsrâ Arapça'da
geceleyin yolculuk yapmak demek. Arabistan gündüzleri çok güneşli, çok
sıcak, tahammül edilmeyecek, tahammül fersâ, meşakkatli olduğu için,
Araplar umûmiyetle yolculuklarında geceleri değerlendirirlerdi,
geceleyin yola çıkarlardı. Ay olsun olmasın, gece yolculuğu güzel
olurdu, serin olurdu. Kervanlar, yolcular gündüzleri dinlenir,
geceleyin varacakları yere giderlerdi. Gece yolculuğuna isrâ
deniliyor; isrâ - yüsrî - isrâen, gece yolculuk yapmak mânâsına gelen
bir kelime. Arapların sevdiği bir yolculuk zamanı gece... Peygamber
SAS Efendimiz, Mescid-i Haram'dan, yâni Kâbe'nin etrâfını teşkil eden
mübarek mahalden, mescidden, Mescid-i Aksâ'ya o gece gitti.
Ordan sonra da
göklere çıkması olayına Mi'rac deniliyor. Mi'rac da kelime olarak urûc,
yükselmek kelimesinden çıkmış olan bir tâbir, o da ismi alet sigasıyla...
Meselâ; feteha, açmak kökünden miftah, açma aleti, yâni anahtar
mânâsına geliyorsa; Mi'rac da uruc, yükselmek mânâsından, yükselmeye
yarayan vasıta, alet, yâni merdiven veya bazıları da yakıştırıyorlar
asansör diyorlar. Tabii o zaman asansör yoktu, sonradan o da yükselme,
yüksek katlara çıkma vasıtası olarak kullanıldı. Araplar mes'ad
diyorlar, yâni suud, sadla kullanılan bir kelime... Evet Mi'rac
merdiven gibi bir şey ama süratle çıkılıyor.
Peygamber Efendimiz
İsrâ eylemiş, ondan sonra urûc eylemiş semâlara; hadis-i şeriflerde
urice bî diye geçer: "Ben çıkartıldım, göklere yükseltildim." mânâsı
ile... İsrâ kısmı, Peygamber Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den,
Medine-i Münevvere'ye varması kısmı Kur'an-ı Kerim'de İsrâ Sûresi diye
bir sûre var, 15. cüz başı; orada açıkça geçiyor. Allah-u Teàlâ
Hazretleri:
(Sübhànellezî
esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî
bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr)
Âyet-i kerimesinde açıkça bunu beyan ediyor.
(Sübhànellezî)
diye başlıyor, yâni: "Her türlü noksandan münezzehtir, her türlü
kemâlâtın sahibidir, kudretin sahibidir o Allah ki, (esrâ biabdihî)
kulunu seyahat ettirdi, (leylen) geceleyin..." Gece olduğunu
bundan anlıyoruz. Allah'ın bir yerden bir yere gece yolculuğu
yaptırdığını anlıyoruz, âyet-i kerimenin ifadeleri açık: (Leylen)
"Geceleyin, (minel-mescidil-harâm) el-Mescidil-Haram'dan...
Yâni ortasında Kâbe bulunan, Mekke'deki o mübarek mescidden, (ilel-mescidil
aksâ) el-Mescidül-Aksâ'ya bir gecede götüren, kulunu seyahat
ettiren..."
Neden?.. (Linüriyehû
min âyâtinâ) "Nice nice ayetlerimizden bazılarını,
delillerimizden, mucizevî manzaralardan, temâşâlardan bir kısmını
müşahade etsin, gözüyle görsün, temâşâ eylesin diye..." Yâni, "Mübarek
kulu Muhammed-i Mustafâ'sını götüren Allah-u Teàlâ Hazretleri ne
kudret sahibidir, şanı ne kadar yücedir, ne kadar hayran kalınacak,
hayret edilecek kudreti vardır!" demek. Sübhanellezî bunu ifâde
ediyor.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri, böyle bir takım olağanüstü olayları, yerleri, bilgileri,
sahneleri müşahede etsin diye, Rasûlünü Mescid-i Haram'dan Mescid-i
Aksâ'ya götürdüğünü bu âyet-i kerimede bildiriyor.
Tabii insanların bu
konuda çeşit çeşit yazdıkları, araştırmalar yaptıkları çalışmalar var.
Onlara göre söyledikleri sözler kanaatleri var. Bir gecede insan,
Mekke gibi bir yerden, Kudüs gibi o zaman için fevkalâde uzak sayılan,
binlerce kilometre uzaktaki bir şehre, bir gecede gitmek, o zamanın
imkânıyla insanların normal olarak yapabileceği bir şey değil... Ama
burda mucize var, yâni Allah yaptırıyor.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya
götürdüğünü ve bunun büyük bir kudret ve şayân-ı hayret bir şey
olduğunu da beyan ederek: "Onu ordan oraya götüren Allah'ın şanı her
türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâta sahiptir." diye âyet-i
kerimede bildiriyor. Kolay bir şey değil... Zaten kolay olmadığı için,
şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir şey olduğu için mucize... İsrâ ve
Mi'rac mucizesi, kolay bir iş değil... Kimsenin yapamayacağı bir şey
ama, Allah nasib etmiş.
Tabii, Peygamber
Efendimiz bu sözü söyleyince inkâr etmişler. Müşrikler demişler ki:
"--Olmaz böyle
şey!.."
Normal olarak olmaz
ama, peygamber olunca olur. Yâni, kendin gitmeğe kalksan sen
gidemezsin. Amma habîb-i edîbi, Muhammed-i Mustafâ'sını götürdü.
Amennâ ve saddaknâ, kesin, çok açık bir bilgi... Tabii Peygamber
Efendimiz, Allah bildir diye emrettiği için bu olayı bildirdi.
Mekke'nin müşrikleri hop oturdular, hop kalktılar:
"--Olmaz böyle şey,
inanmayız." dediler.
Hattâ, Ebubekr-i
Sıddìk Efendimiz'e koşarak geldiler:
"--Buyur, bak, işte
duydun mu senin arkadaşının en son söylediği sözü?.."
Peygamber
Efendimiz'i kasdediyorlar, arkadaşı diye...
"--E, ne söylemiş?"
"--Güyâ, Mekke'den
kalkmış Kuds-ü Şerif'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış."
"--Öyle söyledi mi?
Siz uydurmuyorsunuz, söyledi değil mi?"
"--Evet o söyledi,
kulaklarımızla duyduk."
"--Tamam. Eğer siz
uydurmuyorsanız, o söylediyse, doğrudur. Biz daha daha nice olağanüstü
şeyleri gördük, o Habîbullah'tan, o Rasûlullah'tan, her gün görüyoruz
nice mucizelerini..."
Yâni Ebubekr-i
Sıddìk Efendimiz cevap verdi, o sıddîklık lakabını ordan aldı,
sıddîklık sıfatını, ününü kazandı. Tereddütsüz kabul etti;
(Ve mâ yentiku
anil-hevâ) "Rasûlullah SAS boşuna konuşmaz ki... Mâdem öyle
söylemiş, iman ettim." dedi. Sonra dan tabii, Rasûlullah'ın yanına
gitti, ondan da dinledi, tamam...
Peygamber SAS
Efendimiz bu olayı nasıl anlatmış, size şimdi bu hadis-i şeriften izah
edeceğim. İnkâr mümkün değil, mü'minlerin bildiği bir şey... Hattâ,
şimdi Yirminci Yüzyıl'da kâfirler bile inkâr edemezler. Mekke'nin
müşrikleri câhil olduğundan inkâr edebilirlerdi. Neden?.. Zavallılar,
medeniyetten haberleri yok, Allah'ın kudretine imanları yok, dünyadaki
olağanüstü olayları inceleyip anlayacak iz'anları, irfanları yok;
inkâr ederler. Ama Yirminci Yüzyıl'ın insanı nelerin olabileceğini çok
iyi biliyor. Yâni şimdinin müşrikleri, şimdinin kâfirleri bunu inkâr
edemezler. Çünkü o kadar olağanüstülükler var ki, çevremizdeki
hadiselerin içinde...
Tabii, biz
mü'minler de biliyoruz ki oldu, Rasûlullah SAS Efendimiz Kuds-ü
Şerif'e vardı. Ertesi gün inkâr etmişler;
"--Söyle bakalım,
Mescid-i Aksà'nın kaç kapısı vardı, kaç penceresi vardı?.. Hadi
bakalım, doğru mu gördün, yanlış mı gördün?" diye başlamışlar, imtihan
yoluyla Peygamber SAS Efendimiz'e soru sormağa...
Peygamber Efendimiz
diyor ki: "Terledim, onların bu inkârlarından, inatlarından sıkıldım,
ama Allah o zaman da lütfeyledi, gözümden perdeleri kaldırdı, Mescid-i
Aksâ gözümün önüne getirildi..." o da bir başka olağanüstü durum.
Allah, Kuds-ü Şerif'teki Mescid-i Aksà'yı, Mekke'de oturan kulunun göz
önüne getirir, gösterebilir.
Rasûlullah
Efendimiz:
"--Ne soruyorsunuz,
sorun bakalım!"
"--Kaç kapısı var?"
"--Bir, iki, üç,
dört, beş, altı... Şu kadar."
"--Kaç penceresi
var?"
"--Bir, iki, üç,
dört, beş..."
Söyledi. Ne
sordularsa detayını söyledi. O zaman tabii sustular, kaldılar.
Hattâ, Allah'tan
bir olay meydana gelmiş. Bu Kuds-ü Şerif'e giderken, böyle hızlı bir
süratle gittiğini söylüyor Peygamber Efendimiz. Bir kervan geliyormuş,
Mekke'i Mükerreme'ye doğru... O kervanın da bir devesi kaybolmuş,
bulamıyorlar. Arada tepeler var, dağlar var, göremiyorlar. Peygamber
Efendimiz yukardan giderken gördüğü için, o arayanlara seslenip,
işaret edip, şuradadır diye devenin yerini bildirmiş. Onlar da gidip
bulmuşlar. Şimdi, bu da tabii Allah'ın bir hikmeti...
Mekke-i
Mükerreme'ye döndüğü zaman;
"--Söyle bakalım,
sen böyle iddia ediyorsun, İsrâ ve Mi'ra mucizesi oldu diyorsun ama
delilin ne?" demişler.
Peygamber Efendimiz
demiş ki:
"--Ben giderken
yolda falanca kervan devesini kaybetmişti, deveyi arıyorlardı.
'Şuradadır!' diye seslendim, isterseniz gidin sorun!"
Hakîkaten sonradan
o kervana sormuşlar. Onlar da:
"--Bir ses geldi
gökten, 'Deveniz şu taraftadır!' diye; gittik, bulduk."
İşte bu da, bu işin
maddeten olduğunu gösteriyor.
Kuds-ü Şerif'i
gördüğünü ifâde ediyor Peygamber SAS'in. Ondan sonra da Kuds-ü
Şerif'ten, peygamberlerin hepsiyle buluşup, onlara imamlık edip, o
manevî Mi'rac denilen merdiven, asansör, göğe yükselme vasıtası, her
ne ise tabii; Peygamber Efendimiz'in bildiği, bilmeyenin de
havsalasına, aklına sığmayacak bir şey... Ama çok güzel bir şeymiş.
Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde o Mi'rac'ın çok
görkemli, çok güzel bir şey olduğunu da söylüyor. Çok hoş bir şey
demek ki... Ordan göklere çıktığını bildiriyor.
b. Göğsünün
Yarılması
Şimdi biz Buharî ve
Müslim'in hadis-i şerifini tebberrüken okuyalım, vaktin kısalığı
nisbetinde biraz da hızlı geçelim. Tabii, Buharî ve Müslim, bizim için
hadis kaynaklarının en kıymetlilerinden birisi, en kıymetli, en sahih
hadisleri ihtivâ eden iki mübarek hadis kitabı. Peygamber Efendimiz'in
ifadelerini, Buharî ve Müslim'in rivâyetinden size okuyorum:
(Beynemâ ene
fil-hatîmi mudtacian) "Ben Hatîm'de şöyle yaslanmış iken..."
diyor. Peygamber Efendimiz. Hatîm dediği yer neresidir? Kâbe'de yarım
daire şeklinde, at nalı şeklinde çevrili bir alçak duvar var. İki
tarafından girilebiliyor. Güneyinde Kâbe var. Orası şöyle bir salon
kadar mekân. İşte oranın adı Hatîm... "Ben orada yaslanmış iken, (izâ
etânî âtin) birden bana gelen bir şey geldi..." Yâni bir melek...
(feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî, festahraca kalbî) "Benim
göğsümü şuradan şuraya kadar yardı, açtı ve kalbimi çıkardı, (sümme
ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) sonra önüme içi îman
dolu bir leğen getirildi, (fegusile kalbî bimâi zemzem) kalbim
orada zemzem suyu ile yıkandı. (Sümme huşiye sümme üîde) Sonra
tekrar dolduruldu, yerine konuldu..."
Demek ki,
Rasûlullah Efendimiz mânevî bir muameleden geçiyor. İsrâ ve Mi'rac
mucizesinden önce, şöyle Hatîm'de uzanmışken melek geliyor, göğsünü
yarıyor, kalbini îman dolu altından bir tasta, zemzem suyu ile
yıkıyor. İmanı sapasağlam, dopdolu... Sonra kalbini yerine
yerleştiriyor.
(Sümme ütîtü
bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek
getirildi. Bu katırdan biraz küçükçe ama merkepten biraz daha büyükçe,
(ebyad) beyaz renkli bir binek. (yukàlü lehül-bürâku)
Ona Burak deniliyordu. Bu boyda, merkepten biraz büyük, katırdan biraz
küçük mahluk getirildi, binek getirildi. (Yedau hatvehû inde aksâ
tarfihî) Öyle bir mahlûk ki, evet ben böyle ata biner gibi ona
bindim ama, bir adımı gözünün gördüğü en uzak noktaya atıyordu, öteki
adımını tekrar en uzak noktaya atıyordu." Yâni öyle hızlı adım atan,
öyle hızlı giden bir manevî varlık, binek.
c. En Yakın Semâ
ve Adem AS
(Fehumiltü
aleyhi) Ben ona bindirildim, yâni kalbi temizlenmiş, îmanla
doldurulmuş, zemzem suyuyla yıkanmış Peygamber Efendimiz, ona
bindirildiğini anlatıyor. (Fentaleka bî cibrîlü hattâ etes-semâed-dünyâ)
Cebrâil beni onu üstüne bindirdikten sonra yanımda aldı, götürdü,
nihayet en yakın semâya geldik..."
(Es-semâed-dünyâ)
En yakın semâ demektir, Dünya semâsı demek değildir. Arapça bilenlere
burada kısa bir açıklama yapayım. Bazıları öyle yanlış tercümeler
yapıyorlar.
"En yakın semâya
Cebrâil'le geldim. (Festehteha) Semânın açılmasını istedi..."
Biliyorsunuz;
(Fekânet ebvâbâ)
"Semanın kapıları vardır." Manevî kapıları vardır.
Şimdi biz burda
neyi anlıyoruz, neyi dinliyoruz, neyi anlatıyoruz?.. Bizim şimdiye
kadar görmediğimiz bilmediğimiz şeyleri gören, bilen Rasûlullah'ın
lisanından anlamağa çalışıyoruz. Olayın esrârengizliğini,
manevîliğini, ihtişâmını sezmeye çalışıyoruz, zevkine varmağa
çalışıyoruz.
Cebrâil AS'la
Peygamberimiz geldiler, en yakın semânın kapısına... Demek ki geçiş
yok, kapısı var. Birinci semâda kapısının açılması istedi Cebrâil AS.
(Fekîle: Men
hâzâ?) Denildi ki:
"--Kim o?"
Hani kapı
vurulunca, içerden denilir ya "Kim o?" diye.
(Kàle: Cibrîl)
Cebrâil dedi ki:
"--Cebrâil"
Ben Cebrâilim demek
istiyor yâni. (Kîle: Ve men meake?) Yine ordan Cebrâil'e
soruldu:
"--Peki, seni
yanındaki kim?"
Tabii soran birinci
semânın, yâni en yakın semânın kapısını bekçisi olan melek... Bu
semânın kapıları nedir, nasıldır? Melekler nasıldır? Görmeyen bilmez,
anlamağa çalışın, o kadar...
"--Yanındaki kim?"
(Kàle:
Muhammedün) Cebrâil dedi ki:
"--Muhammed,
yanımdaki de..."
(Kîle: Kad
ürsile ileyhi)
"--Ona davet
gönderildi mi, gelmesine, geçmesine müsâade var mı?.."
(Kàle: Neam)
Cebrâil AS:
"--Evet." dedi.
(Kîle: Merhaben
bihî) Melek o zaman:
"--Ona selâm olsun,
merhaba!.." dedi.
Merhaba, hoş
geldin, sefâ geldin mânâsına, Arapça bir tâbir...
(Feni'mel-mecîü
câe) Yâni:
"--Ne hoş bir
gelişle geldi."
Hoş geldi, sefa
geldi demek yâni... (Fefütiha) "Semânın kapısı açıldı.
(Felemmâ halastü
feizâ fîhâ âdem) Kapı açılınca, ordan geçince bir de baktım ki..."
diyor Peygamber Efendimiz; "Karşımda Âdem atamız AS..." Ebul-beşer,
insanlığın babası Hz. Âdem atamızı gördü, birinci semânın kapısı
açılınca...
(Fekàle:)
Cebrâil diyor ki:
"--(Hâzâ ebûke
âdemü) Bu senin ceddin, baban Âdem!"
Yâni, insanların
hepsinin babası olduğu için, "Bu senin baban Âdem" diyor, Peygamber
Efendimiz'e...
"--(Fesellim
aleyhi) Ona selâm ver!"
(Fesellemtü
aleyhi fereddes-selâm) "Ben Âdem AS'a selâm verdim, o da selâmımı
aldı. (Sümme kàle:) dedi ki Peygamber Efendimiz'e:
"--(Merhaben
bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih) Ey sàlih Peygamber, sana
merhaba olsun; ey sàlih evlat, oğul, sana merhaba olsun!.." diye
"Merhaba!" dedi Peygamber Efendimiz'e, Âdem atamız AS...
d. İkinci
Semâ'da Yahyâ AS ve İsâ AS
(Sümme saide
hattâ etes-semâes-sâniyeh) "Sonra beni tekrar yükseltti..." Yâni
kendisi Burak'ta, Cebrâil yanında, birinci semâda Âdem AS'la
görüştükten sonra geçtiler.
Muhterem
dinleyiciler, ne güzel değil mi? Sahneler gözünüzün önüne geliyor mu
bilmiyorum...
İkinci semâya
geldiler. (Festefteh) "Açılsın ikinci semânın kapısı" diye yine
açılmasını istedi Cebrâil AS. Mihmandar ya, yâni Peygamber Efendimiz'i
götürmekle görevli.
(Fekîle: Men
hâzâ?) Yine soruldu:
"--Kim o?"
(Kàle: Cibrîl)
Dedi ki:
"--Ben Cebrâil'im"
(Kîle: Ve men
meak?)
"--Yanındaki kim?"
(Kàle:
Muhammedün)
"--Yanımdaki de
Muhammed-i Mustafâ, Allah'ın Rasûlü..."
(Kîle: Ve kad
ürsile ileyhi?)
"--Ona davet
gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu, izin gönderildi mi?"
(Kàle: Neam)
"--Evet"
(Kîle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe)
"--Ona merhaba
olsun, ne hoş geldi, ne hoş gelişle geldi."
(Fefütiha)
İkinci semânın kapısı da açıldı.
(Felemmâ halastü)
"O kapıdan da içeri geçince, üste çıkınca (İzâ yahyâ ve îsâ ve
hümebnel-hàlete) bir de baktım ki, Yahya ve İsâ aleyhimes-selâm..."
Hem Yahyâ AS var, hem İsâ AS... Bunları da açıklıyor: (Hümâ) "O
ikisi, (ibnâ el-hàleh) teyze çocukları, iki kız kardeşin
çocukları bu ikisi...
(Kàle: Hâzâ
yahyâ ve îsâ fesellim aleyhimâ) Cebrâil AS yine hatırlatıyor
Peygamber Efendimiz'e:
"--Bak bu Yahyâ ve
İsâ'dır bunlara selâm ver!"
(Fesellemtü
fereddâ) Ben onlara selâm verdim onlar da selâmımı aldılar, iade
ettiler.
(Sümme kàlâ:)
Sonra dediler ki: (Merhaben bil-ahis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)
"--Merhabalar olsun
bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!.." dediler.
Kardeş çünkü, bütün
peygamberler birbirlerinin kardeşleridir. Ah, kardeş demek...
e. Üçüncü
Semâ'da Yusuf AS
(Sümme saide bî
iles-semâis-sâliseh) İkinci semâyı da geçince Cebrâil AS beni
üçüncü semâya getirdi. (Festefteha) Kapısının açılmasını
istedi.
(Kîle: Men
hâzâ?)
"--Kim?" diye
soruldu,
(Kàle: Cibrîl)
"--Ben Cebrâilim"
dedi.
(Kîle: Ve men
meak?) Melek tekrar:
"--Yanındaki kim"
diye sordu. Cebrâil:
(Kàle:
Muhammedün)
"--Yanımdaki
Muhammeddir." dedi.
(Kîle: Ve kad
ürsile ileyhi?)
"--Ona izin
gönderildi mi, gelmesine müsaade var mı?"
(Kàle: Neam)
"--Evet" deyince:
(Kîle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe)
"--Hoş geldin, hoş
gelişle geldin, merhabalar olsun sana!" dedi. (Fefütiha) Kapı
açıldı, üçüncü semâda bu...
(Felemmâ halastü)
Orayı geçince, (izâ yûsufu) Peygamber Efendimiz karşısında
Yusuf AS'ı gördü.
(Kàle: Hâzâ
yûsüfü fesellim aleyhi) Cebrâil AS:
"--Bu Yusuftur, ona
selâm ver!" dedi.
(Fesellemtü
aleyhi fereddâ) Peygamber Efendimiz selâm verince o selâmı aldı.
(Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!)
Sonra:
"--Merhabalar olsun
salih kardeşe, merhabalar olsun salih peygambere!" diye Peygamber
Efendimiz'e böyle merhaba eyledi, Yusuf AS da...
f. Dördüncü
Semâ'da İdrîs AS
(Sümme saide bî
hattâ etes-semâr-râbiah) Sonra beni tekrar aldı götürüyor, devam
ediyor, dördüncü semâya getirdi; (festefteha) semânın kapısının
açılmasını istedi
(Kîle: Men
hâzâ?) Ordan:
"--Kim o?" dendi.
(Kàle: Cibrîl)
"--Ben Cebrâil"
dedi.
(Kîle: Ve men
meake?)
"--Yanındaki kim?"
diye soruldu,
(Kàle:
Muhammedün) Cebrâil AS:
"--Yanındaki de
Muhammed" dedi.
(Kîle: Ve kad
ürsile ileyhi)
"--Ona izin
gönderilmiş miydi?"
(Kàle: Neam)
Cebrâil AS:
"--Evet
gönderilmişti" dedi.
(Kîle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe fefütiha)
Hep aynı şeyler
oluyor, bütün melekler vazifeli, hepsi "İzin var mı?" diye soruyorlar.
İzin olduğunu anlayınca da, "Hoş geldin, ne güzel gelişle geldin,
merhabalar olsun!" diyorlar...
Tabii muhterem
kardeşlerim, bunu ben başka vaazlarımda da söylüyorum, burada yeri
gelmişken yine söyleyeyim: Semâ böyle bomboş değil, manevî tabakalar
hâlinde, bekçileri var, melekler var, kapıları var... Her şey
müsaadeli geçiyor. Hattâ Cebrâil AS'a soruluyor, "Ben Cebrâilim"
diyor. Hattâ Peygamber Efendimiz için, "Müsâade var mı onun geçmesine,
Allah'dan izin gönderildi mi?" diye soruluyor da öyle geçiyor.
İbadetler de böyle. Yâni, yapılan ibadetler, oruçlar, sadakalar,
haclar... onlar da semâda melekler tarafından kontrol edilir,
durdurulur. Eğer yukarı çıkmaya lâyık değilse geri gönderilir muhterem
kardeşlerim!
Devam edelim:
(Felemmâ halastü
izâ idrîs) Dördüncü semâda kiminle karşılaştı Peygamber
Efendimiz?.. İdris AS'la... Cebrâil AS tanıtıyor:
(Kàle: Hâzâ
idrîs, fesellim aleyhi)
"--Bu İdris'tir,
selam ver!" dedi.
(Fesellemtü
aleyhi feredde) Selâm verdim selâmımı aldı. (Sümme kàle:
Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih)
"--Merhaba olsun
salih kardeşe, salih peygambere!" dedi.
g. Beşinci
Semâ'da Hârûn AS
(Sümme saide bî
hattâ etes-semâel-hàmiseh) Böyle samâları çıkıyoruz muhterem
dinleyiciler, "Sonra beşinci semâya çıktım, (festefteha)
kapının açılması istedi Cebrâil.
(Kîle: Men
hâzâ?)
"--Sen kimsin?"
diye soruldu.
(Kàle: Cibrîl)
"--Ben Cebrâilim"
dedi.
(Kîle: Ve men
meake?)
"--Yanındaki kim?"
diye soruldu.
(Kàle:
Muhammedün)
"--O da
Muhammed'dir." dedi Cebrâil AS.
(Kîle: Ve kad
ürsile ileyhi)
"--Ona müsâade
olunmuş mu, izin gitmiş mi?"
(Kàle: Neam)
"--Evet gitmiş."
(Kîle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe)Yine melek tarafından:
"--Merhaba ne hoş
geldi, sefa getirdi." denildi.
(Felemmâ halastü)
Beşinci semânın kapısını da geçince kiminle karşılaştı? (Feizâ
hârûn) Hârun AS'la karşılaştı.
(Kàle: Hâzâ
hârûnü fesellim aleyhi) Cebrâil:
"--Bu Harundur,
buna selâm ver!" dedi, öğretti.
(Fesellemtü
aleyhi) Ben de Harun AS'a selâm verdim, (fereddes-selâm) o
da selâmı aldı, yâni "Aleyküm selâm" dedi. (Sümme kàle: Merhaben
bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih) Sonra:
"--Salih kardeşe
--peygamberlerin hepsi birbirinin kardeşi-- salih peygambere
merhabalar olsun!" dedi.
h. Altıncı
Semâ'da Mûsâ AS
(Sümme saide bî
hattâ etes-semâs-sâdisete) Altıncı semâya geliyoruz. (Festefteha)
Cebrâil AS semânın da kapısının açılmasını istedi.
(Kîle: Men
hâzâ?)
"--Kim o?" dendi.
(Kàle: Cibrîl)
"--Ben Cebrâilim."
dedi.
(Kîle: Ve men
meake?)
"--Yanındaki kim?"
dendi
(Kàle:
Muhammedün)
"--Muhammed..."
(Kîle: Ve kad
ürsile ileyhi) Denildi ki:
"--Ona izin gitmiş
miydi, izin verilmiş miydi?"
(Kàle: Neam)
"--Evet"
(Kàle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe)
"--Merhaba ne hoş
geldi, sefa getirdi." denildi.
Ravîler bunları
niye böyle detaylı anlatıyorlar? Sebep şu sevgili kardeşlerim,
Rasûlullah'ın ağzından nasıl çıkmışsa öyle yakalamışlar fotoğraf gibi
aynen...
--Tekrar kısa
söylese olmaz mı?
Hayır! Aynen
söylemenin bir başka bereketi var, hem aynı söylemekte doğruluk var, o
bakımdan aynen söylerler...
Altıncı semâda da
melek tarfından "Hoş geldin!" dendi.
(Felemmâ halastü
feizâ mûsâ) Kapıdan geçilince, orada Musa AS'la karşılaştı.
(Kàle: Hâzâ mûsâ
fesellim aleyhi)
"--Bu Musa AS'dır
ona selâm ver!" dedi Cebrâil.
(Fesellemtü
aleyhi) Ona selâm verdim, (feredde aleyyes-selâm) o da
selâmı bana iade eyledi.
Selâmın iadesi ne
demek?.. Yâni, "Esselâmü aleyküm!" deyince, "Ve aleyküm selâm..."
demek. Selâma karşılık vermek demek. Yâni, "Kabul etmiyorum, al geri!"
demek değil; yanlış anlaşılmasın.
(Sümme kàle:
Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!) O da:
"--Salih kardeşe,
salih Peygambere selâmlar olsun, merhabalar olsun!" diye Peygamber
Efendimiz'e merhaba eyledi.
Muhterem
kardeşlerim salih ne demek? Salih iyi demek, her bakımdan uygun,
müsâid demek.
(Felemmâ
tecâveztü bekâ) Bakın şimdi bir olay oluyor: Peygamber Efendimiz
Musa AS'ı geçerken, ağladı Musa AS... (Kîle lehû: Mâ yübkîke?)
Soruldu:
"--Seni ne ağlattı,
yâni durup dururken niye ağladın, seni ağlatan sebep ne?.."
(Kàle: Ebkî
lienne gulâmen buise ba'dî yedhulül-cennete min ümmetihî ekseru mimmen
yedhulühâ min ümmetî.) Dedi ki:
"--Şundan ağlıyorum
ki, benden sonra peygamber gönderilmiş bir delikanlı, bir genç,
--Peygamber Efendimiz'i kasdediyor-- onun ümmetinden cennete, benim
ümmetimdekilerden daha fazlası girecek."
Yâni ümmetine
acıyor, ondan ağlıyor Mûsa AS... Tabii, her peygamber kendi ümmetini
evlâtları gibi seviyor, hiç birisinin cehennemde yanmasına gönülleri
razı değil, hepsi cennete girsin diye istiyorlar: "Hay Allah! Yine
beceremediler hepsi cehennemlik oldular." diye üzülüyor peygamberler.
i. Yedinci
Semâ'da İbrâhim AS
(Sümme saide bî
iles-semâis-sâbiah) Son semâya geldik. Cebrâil AS beni aldı,
yedinci semânın kapısına getirdi, (festefteha) açılmasını
istedi.
(Kîle: Men
hâzâ?)
"--Kim o?" dendi.
(Kàle: Cibrîl)
"--Ben Cebrâilim."
dedi.
(Kîle: Ve men
meake?)
"--Yanındaki kim?"
dendi; melek soruyor tabii...
(Kàle:
Muhammedün)
"--O Muhammeddir."
dedi.
(Kîle: Ve kad
buise ileyhi)
"--Ona elçi
gönderilmiş miydi?"
Burda buise ileyhi
diyor, daha önceki cümlelerde ursile geçiyordu. Bakın aynen koruyorlar
hadis ravîleri. Hiç kelimesini bile değiştirmiyorlar.
(Kàle: Neam)
"--Evet." deyince;
(Kàle: Merhaben
bihî feni'mel-mecîü câe)
"--Ne güzel gelişle
geldi, merhabalar olsun ona!" dendi.
(Felemmâ halastü)
Yedinci semâda bakın kimle karşılaşıyor Peygamber SAS Efendimiz: (feizâ
ibrâhîm) Bir de baktım ki, İbrâhim AS karşımda...
(Kàle: Hâzâ
ebûke ibrâhîmü fesellim aleyhi) Cebrâil dedi ki:
"--Bu senin deden,
baban..." Yâni baba derler ama çok eski, babasının babasının babasının
babası, çok eski; size göre dede demek: "Bu senin ecdadından ceddin
İbrâhim AS, ona selâm ver!" dedi. Cebrâil takdim etti, tanıttı,
Peygamber Efendimize...
(Fesellemtü
aleyhi fereddes-selâm) Ben de İbrâhim AS'a selâm verdim, o da
selâmıma karşılık verdi.
(Fekàle:
Merhaben bil-ibnis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)
"--Ey salih oğul,
merhaba sana! Ey salih peygamber merhaba sana!" dedi.
Evlat diye, oğul
diye hitab etti İbrâhim AS...
j. Sidretül-Müntehâ
(Sümme rufiat lî
sidretül-müntehâ)
Sonra bana Sidretül-Müntehâ'nın
önündeki perdeler kaldırıldı, o gösterildi.
Sidretül-Müntehâ'yı
gördü. Sidre Arapça demek, sedir ağacı dediğimiz, böyle boylu poslu
büyük ağaç demek; Sidretül-Müntehâ, yâni en uzak mekandaki sidre
demek. Tabii o ağaç nasıl bir ağaçsa, gökte nasıl bir mahiyeti varsa,
yaprakları böyle, dalları böyle diye çok tarif edilmiş Sidretül-Müntehâ
gösterildi.
(Feizâ nebikuhâ
mislü kılâlil hecera ve izâ verakuhâ mislü âzânil-fîleh)
"Yaprakları filin kulakları kadar" diye böyle tarif etti Peygamber
Efendimiz... Cebrâil AS diyor ki:
(Kàle: Hâzâ
sidretül-müntehâ)
"--Bu Sidre-i
Müntehâdır."
(Ve izâ erbaatü
enhârin) Bir de baktım ki dört tane nehir var. (nehrâni bâtınân
ve nehrâni zàhirân) İki tane bâtın nehri, iki tane zâhir nehri...
(Fekultü: Mâ
hâzâni yâ cibrîl?) Dedim ki:
"--Bu ilk ikisi ne,
bunlar nasıl nehirler yâ Cebrâil?"
"--(Kàle: Emmel-bàtınân)
Bâtında olan, içte olan iki nehir, (fenehrâni fil-cenneh)
bunlar cennette iki nehirdir. (Ve emmez-zàhirân) Dıştaki iki
nehir; (fen-nîlü vel-furâtü) birisi Nil'dir, birisi Fırat'tır."
k. Beytül-Ma'mur
(Sümme rufia
liyel-beytül-ma'mûr) Sonra bana Beytül-Ma'mur gösterildi,
perdeleri kalktı.
Gökyüzünde Beytül-Ma'mur
nerdedir? Kâbe'nin tà yukarısına rastlayan, yedi kat semâdan yukarda
Beytül-Ma'mur... Meleklerin Allah'a tesbih ederek etrafında
devrettikleri, bir giren meleğin bir daha girmesine sıra olmayacak
şekilde meleklerin girdiği, ziyaret ettileri el-Beytül-Ma'mur, manevî
bir mekan...
(Kultü: Yâ
cibrîlü ma hâzâ?)
"--Bu nedir?"
dedim, diyor Peygamber Efendimiz.
(Kàle: Hâzel-beytül-ma'mûr)
"--Bu el-Beytül-Ma'murdur.
(Feizâ hüve yedhulühû külle yevmin seb'ne elfe melekin) Bu eve
her gün yetmiş bin melek girer, (izâ haracû minhu) dışarı
çıktıkları zaman (lem yedû ileyhi) sonra bir daha ona
giremezler."
Sıra gelmez yâni,
her gün yetmiş bin melek geliyor da, sıra gelmiyor; ilk girene, bir
daha girmek nasib olmuyor. Öyle bir Beytül-Ma'mur burası...
l. Sütü Alması,
Fıtratı Tercih Etmesi
(Sümme ütîtü
biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: "Bana üç tane kap
getirildi; (inâin min hamr) cennet şarabından bir kap, (ve
inâin min leben) cennet sütünden bir kap, (ve inâin min asel)
cennet balından bir kap... Bal süt ve meşrubat. Hamr, yâni cennet
şarabı, meşrubatı... (Feehaztül-leben) Süt kabını aldım."
(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî
ente aleyhâ ve ümmetüke) Cebrâil dedi ki:
"--Bu senin ve
ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır"
Yâni, Rasûlulah'nı
sütü alması fıtratı tercih etmesi demek. Tabii bu da ne demek muhterem
kardeşlerim: İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu demek. Fıtrata,
yaradılışa müsâid, ahkâmı yaradılışa ters değil...
--Bir misal ver
hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir
anlayayım!..
Bakın meselâ
İslâm'da nikâh Peygamber Efendimiz'in sünnetidir, evlenmek sevaptır,
evlilik bir çok sevaplar kazandırır insana... Evine yiyecek içecek
getirdiği zaman, yediyüz misli sevap alır; çoluk çocuğunu yetiştirince
sevap alır, hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihad etmiş gibi ecir
kazanır. Karı koca birbirleriyle güzel muamele ettikleri zaman sevap
kazanırlar. Yâni bir sürü sevap kazanırlar. Bu, insanın tabiatı
işte... Erkek ve dişiden yaratılmış, aile kuruyorlar, çocukları
oluyor. Bu böyle...
Fıtrata aykırılık
nedir? Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış
gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık... Bizim dinimiz insan
tabiatına, çevreye en uygun dindir. Yâni, çevrenin korunması için de
İslâm'ın ayakta olması, İslâm'ın devreye girmesi lâzım, müslümanların
çalışması lâzım!.. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da
İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir,
her şey tabii, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış
istikametine uygun, akış istikametine ters değil...
Bizim
arkadaşlarımızdan bir albay ateşe olmuş --hadisi bölüyorum ama--
Fransa'da. Fransızlarla da tanışmış tabii... Bir gün tanıştığı bir
Fransız, morali çok bozuk bir şekilde yanına gelmiş demiş ki:
"--Sayın filanca
--bizim ateşeyle konuşuyor-- intihar edeceğim."
"--E niçin intihar
ediyorsun?"
"--Karım beni
başkasıyla aldatıyor."
"--Boşan!"
"--Hayır, bizim
Katoliklik'te boşanmak yoktur."
Bak, boşanmak
İslâm'da var. Evet, boşanmak iyi bir şey değil:
(Ebğadul-halâl
ilallàh) "Allah'ın en sevmediği helâl, (et-talâk.)
boşanmaktır." Ama bazen de gerekiyor, bak adam intihar etmesin. Madem
ötekisi bununla yaşamak istemiyor, boşansın. Yâni normali bu... Adam
boşanamıyor, dininin yasaklaması dolayısıyla, intihar edecek. İntihar
insanı ebediyyen cehennemlik yapıyor. Zaten kâfir olunca cennetlik
olmuyor da... Ama böyle bir hükmün yanlışlığını beyan etmek istiyorum.
Peygamber Efendimiz
sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince
de Cebrâil AS'ın: "Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin."
demesinden sonra devam ediyor. Bizim için büyük bir şeref tabii. Bizim
dinimiz fıtrat dinidir. Çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye
doğru kıyamate kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir.
İnsanın tabiatına uygun olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı
şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Böyle sütle
sembolize edilmiş olarak bu rivâyette karşımıza geldi.
m. Elli Vakit
Namaz'ın Beş Vakte İndirilmesi
Sonra diyor ki
Peygamber Efendimiz:
(Sümme füridat
aleyyes-salevâtü hamsîne salâten külle yevmin) "Sonra bana her bir
günde elli namaz farz kılındı." Elli vakit demek istiyor yâni. (Feraca'tü)
"Ben de bu farzı telâkkî ederek, Allah'ın bu emrini aldıktan sonra,
döndüm, geri yolculuk başladı. (femerartü alâ mûsâ) Musa AS'a
uğradım.
Musa AS'ın yeri
neresiydi?.. Altıncı semâ idi, hatırlayalım! Altıncı semâda Musa AS'la
karşılaşınca, (Fekàle: Bime ümirte?) Musâ AS soruyor Peygamber
Efendimiz'e:
"--Rabb'inin
huzuruna vardın, onunla mülâkî oldun, görüştün, konuştun, sana hitab
eyledi, emirler bahşeyledi, lütfetti; ne emretti sana, sen neyle
emrolundun?"
(Kultü: Ümirtü
bihamsîne salâten külle yevmin) Musa AS'a ben dedim ki:
"--Her gün elli
namazla emrolundum."
(Kàle: İnne
ümmeteke lâ testatîu hamsîne salâten külle yevmin ve innî vallàhi kad
cerrabtün-nâse kableke ve àlectü benî isrâîle eşeddel-muàleceti ferci'
ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe liümmetike) Böyle demiş Peygamber
Efendimiz'e Musa AS... Ne buyurmuş, dinleyelim, merakla, şevkle:
"--Bak, senin
ümmetin her gün elli namaza tahammül edemez, güç yetiremez. Vallàhi
ben senden önce insanları tanıdım, denedim ve benî İsrâil'e, onları
doğru yola çekmek için çok çareler yaptım, yâni çok yollardan onları
islâh etmeye çalıştım, onları doğru yola çekmek için çalışma yaptım
peygamberliğim sırasında... İnsanları tanıyorum, hâlet-i rûhiyelerini
biliyorum. Günde elli vakit namaza tahammül edemezler. Rabbine geri
dön, bu miktarı hafifletmesini, azaltmasını iste!" dedi Mûsâ AS.
(Feraca'tü
fevedaa annî aşren) Ben de geri döndüm, Mevlâma arz ettim. Allah-u
Teâlâ Hazretleri benden on tanesini kaldırdı. Kırk vakit namaza inmiş
oluyor. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Tekrar geri dönmeğe
giriştim ama, Mûsâ AS'la yine karşılaşınca, yine tahammül edemezler
diye evvelki sözlerini söyledi.
(Feraca'tü
fevedaa annî aşren) Yine Rabbime geri dönüp, müracaat ettim; on
daha indirdi, yâni otuz vakit oldu. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle
mislehû) Dönüşte Mûsâ AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar
dedi, eski sözleri gibi tekrar etti.
(Feraca'tü
fevedaa annî aşren) Tekrar döndüm Rabbime, tekrar on daha indirdi,
kaldı yirmi... (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Dönüşte Mûsâ
AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar dedi, eski sözleri gibi
tekrar etti.
(Feraca'tü
feümirtü biaşrin salevâtin külle yevmin) Tekrar döndüm Rabbime,
nihayet on salât kaldı. (Feraca'tü fekàle mislehû) Mûsâ AS ona
da itiraz edip, "Git azaltmasını iste!" deyince; (feraca'tü)
tekrar döndüm Rabbime, dilek diledim, istedim ki azaltsın.
(Feümirtü
bihamsi salevâtin külle yevmin) Allah-u Teâlâ Hazretleri her gün
beş namazı emretti. (feraca'tü ilâ mûsâ) Mûbâ AS'a tekrar geri
dönünce, (Fekàle: Bime ümirte?) Mûsâ AS sordu:
"--Ne oldu sonuç,
ne emretti Allah sana, ne ile emrolundun?" dedi.
(Kultü: Ümirtü
bihamsi salevâtin külle yevmin)
"--Her gün beş
vakit namaz kılmakla, sonuç olarak emredilmiş oldum." dedi.
(Kàle: İnne
ümmeteke lâ testatîu hamse salevâtin külle yevmin)
"--Senin ümmetin
günde beş vakit namaz kılmaya da güç yetiremez yâ Muhammed!" dedi.
(ve innî kad cerrabtün-nâse kablek) Ben bu halkı senden önce
denedim, biliyorum bunların huylarını, hallerini..." dedi. (ve
alectü benî isrâîle eşeddel-muàleceti) "Benî İsrâil'i doğru yola
getirmek için çok çalışmalar yaptım. Mânevî ilaçlarla onları tedâviye
çalıştım. Olmaz, yapamazlar!" dedi. (ferci' ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe
liümmetik.) "Yine Rabbine dön, bu beşi de indirsin ümmetin için."
diye söyledi.
(Kàle:) O
zaman Peygamber Efendimiz o zaman buyurmuş ki: (Seeltü rabbî hattâ
istahyeytü) "Rabbimden o kadar istedim ki, utandım artık
Rabbimden." dedi. (Velâkin erdà ve üsellim.) "Artık bu sonuca
razıyım ve selâmetlik diliyorum." dedi. Mûsâ AS'a böyle cevap verdi.
Yâni, "Beşi de indir demeğe utanıyorum artık." dedi. Ona razı olduğunu
söyledi. Sonra da Mûsâ AS'a, "Hadi Allah'a ısmarladık, Allah sana
selâmet versin! Ben razıyım." demiş oluyor.
(Kàle: Felemmâ
câveztü) "Yanından geçince, (nâdânî münâdin:) Bir münâdî
seslendi. Yâni bir melektir bu Allah tarafından veya bir sestir:
--(Emdaytü
farîdatî ve haffeftü an ibâdî.) Farîzamı, emrimi yerine getirdim,
tahakkuk ettirdim. Kullarıma da meşakkati hafiflettim, zahmeti az
verdim!" diye bir nidâ geldi.
Yâni Mevlâ farzını
ibkà ediyor, yerine getirtmiş oluyor, emrini buyurmuş oluyor ve
kullarına da azaltmış oluyor. Benim okuduğum kitapta, rivayet burda
kesilmiş. (Revâhül-buhàrî ve müslimün an mâlik ibn-i sa'saa)
diye burda bitiyor.
Tabii, bu hadis-i
şeriflerin başka rivayetleri vardır. Hadis kitaplarında başka başka
rivayetler vardır. O rivayetlerden biliyoruz ki, bir müslüman, bir
mü'min, Peygamber Efendimiz'in ümmetinden bir kul, bu beş vakti
kıldığı zaman, Allah ona elli vaktin sevabını verecek.
Bunu başka nerden
biliyoruz?.. Her iyiliğin en aşağı mükâfatı bire on olduğundan
biliyoruz. Beşin on katı elli ettiğinden, elli vaktin sevabını Allah-u
Teàlâ Hazretleri verecek demektir.
Şimdi bu uzun
hadis-i şerifi size niçin okudum?.. Çünkü Peygamber SAS efendimiz'in
kendi ifadesinden Mi'rac'ı nasıl anlattığını size bildirmek istedim.
Efendimiz nasıl görmüş, Mi'racdaki olayları, vakıaları nasıl yaşamış,
onu kendi mübarek lisânıyla, kelimeleriyle sahabe-i kirâma nasıl
anlatmış?.. Onlar da dinlemişler, bize rivayet etmişler.
Bu çok güzel bir
şey, çok önemli bir şey, çok tatlı bir şey... Onun için size bu Mi'rac
kandilinde Peygamber SAS Efendimiz'in ifadesiyle Mi'racı anlatmaktan
mutluyum, çok zevk duyuyorum.
Tabii, burada
görülüyor ki, bizim Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bu hadis-i şerifleri
okumuş, Mevlid kitabını bilgi dolu bir gönül ile, kafa ile yazmış.
Öyle hani şairler hayal güçlerini çalıştırırlar, akıllarına geleni
yazarlar, şairlik namına yalan yanlış şeyleri söylerler. Süleyman
Çelebi öyle değil... Ben görüyorum ki, hayranlığım günden güne
artıyor; Allah şefaatine erdirsin, cennette makamını yüceltsin,
rütbesini a'lâ eylesin... Mübarek, hep hadis-i şeriflerden okuduğu
bilgileri Mevlid'e geçirmiş.
Onun için Mevlid
kitabının Mi'rac bölümü de çok güzel yazılmış, çok müeddibâne, aynı
zamanda çok müteeddibâne; yâni bize güzel âdâbı öğreten, hem de edepli
bir insanın ifadesiyle yazılmış, çok güzel bir bölüm...
Biliyorsunuz
ecdadımız şair ruhlu insanlardı, hassas insanlardı iç alemleri çok
zengin insanlardı. Mevlânâ gibi şöhreti dünyaya taşmış insanlardan,
Yunus gibi herkesin sevdiği insanlardan bunu biliyorsunuz. İç
dünyaları çok renkli, çok zengin insanlardı. Din de onlar için
şi'riyyet doluydu, yâni hassaslık ve güzel duygular doluydu. Onun için
onlar, bu konuları böyle şiir halinde yazmışlar, mevlidler halinde
yazmışlar. Bu Mi'racla ilgili konuları da mi'râciyye denilen
eserlerle; yâni Mi'raca dair kasidelerle, manzumelerle anlatmışlar.
Sonra başka hassas kimseler de çıkmışlar, bu mi'râciyeleri
bestelemişler, şâhâne güzel bestelerle tekkelerde okunmuş. Böylece bu
güzel geceler son derece derin duygularla, ibadetlerle, göz
yaşlarıyla, çok tatlı bir şekilde ihyâ edilmiş. Bu eğitimlerin
sonucunda sevgi dolu, Allah aşkıyla dolu yürekler, birbirlerini seven
insanlardan oluşmuş çok güzel bir toplum, bütün insanlığa sıcak
bakışlarla bakan bir ümmet meydana gelmiş.
Şimdi bu hadis-i
şerifi burda bitirmiş olduk. Bir de "Sübhânellezî esrâ..." ayetini
okumuş olduk. Bugünkü sohbetimizde, Mi'racla ilgili bu seneki
sohbetimizde -- çünkü evvelki senelerde de başka şeyleri anlattığımı
hatırlıyorum; seneler geçiveriyor-- bir ayet, bir hadis okumuş olduk
Mi'rac'la ilgili...
Bir de tabii,
yanımda getirdiğim kitaplardan Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz'den size
bir mesaj iletmek istiyorum: Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz,
biliyorsunuz bizim bağlı olduğumuz pirlerimizden birisi... Bizim
şeyhlerimiz en aşağı beş tarikata bağlı olmuş, daha fazla tarikatlara
da sanradan bağlanmışlar. Birisi de Kàdirî Tarikatı... Kàdirî
Tarikatı'nın piri Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz'in, böyle dînî
günleri, geceleri çok tatlı tatlı rivayetlerle anlatan güzel bir
kitabı var. Oradan bir hususu anlatıp da, size bir misal vermek
istiyorum. Yâni açıkçası, size bir hayırlı işi yaptırıp sevap
kazandırmak istiyorum sevgili Akra dinleyicileri!..
n. Recebin Yirmiyedisinde Oruç
Abdülkàdir-i
Geylânî Efendimiz bir hadis yazıyor, bu Recebin yirmiyedisi ile
ilgili... Ebû Hüreyre RA'den rivayet olunmuş ki, Peygamber SAS şöyle
buyurmuş:
(Men sàme yevmes-sâbii
vel-ışrîne min receb) "Receb ayının yirmiyedisini kim oruçlu
geçirirse, (kütibe lehû savâbü sıyâmü sittîne şehren) altmış ay
oruç tutmuş gibi sevap yazılır." diye buyurmuş. Kısa bir hadis-i
şerif.
Altmış ay oruç ne
eder?.. Yâni beş sene devamlı oruç tutmuş gibi sevap kazanacak bir
insan... Efendimiz'den böyle bir rivayet var. Ebû Hüreyre RA rivayet
etmiş.
--Ne zaman
tutulacak bu?..
Recebin
yirmiyedisinde... Şimdi bugün, konuşmayı yaptığımız şu zaman Recebin
yirmialtısındayız. Recebin yirmialtısını yirmiyedisine bağlayan bu
gece, akşam namazından sonra Mi'rac gecesidir. Bu geceyi herkes,
camilerde aşk ile şevk ile ihyâ etmeğe çalışacak, ibadetler edecek,
dualar edecek; bu güzel gecenin sevaplarından istifade etmeğe
çalışacak.
Bir de yarınvar...
O bakımdan size yarın için size şimdiden bir mesaj iletmiş oluyorum,
hem de Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri'nden... Bu hadis-i şerife göre
yarın oruç tutacağız demek ki... Sevabı da altmış aylık oruç tutmuş
olmanın sevabına denk... Bir ay otuz gün olduğuna göre, altmış ay =
1800 gün oruç tutmuş olmak gibi bir sevap bahis konusu oluyor.
Demek ki sevgili
kardeşlerim, biz burda, Akra'da size konuşmalar yaparken metodumuz bu
bizim, sevaplı bir şeyi size önceden haber veriyoruz, dinliyorsunuz.
Dinleyince yapın, o sevabı kazanın diye çok öncelerden haber veriyoruz
böyle sevaplı şeyleri... İşte bugünden de, yarın oruç tutmanın sevaplı
olduğuna dair bir hadis okuyarak, size yarın oruç tutabileceğinizi
hatırlatmış oluyoruz. Onun için durumunuz müsaitse yarın oruç tutun,
sevgili Akra dinleyicileri...
Tabii, hanımlar
meselâ mâzeretli günlerinde oruç tutamazlar. Hastalar oruç tutamaz,
ihtiyarlar, çocuklar, mâzeretli olanlar tutamaz. Ama sağlam olup da
sevap arayan binlerce, milyonlarca kardeşimiz var. Onlara
hatırlatıyoruz, hem de Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri'nin kitabından
bir hadis okuyarak... Yarın, Recebin yirmiyedisinde oruçlu olun!...
Yâni bu gece Mi'rac
gecesi, Mi'rac gecesinin ertesi günü oruç tutmak sevap diye bu da
hatırınızda kalsın, defterinize yazın! Etrafınıza da söylersiniz,
önümüzdeki senelerde de dinleyenler belki bu oruçları tutar, bu
sevapları kazanırlar.
Zâten size bu
Üçaylar gelmeden önce de konuşmalarımızda belirtmiştik. Bu Üçaylar,
Receb, Şa'ban, Ramazan çok sevaplı aylardır. İşte Receb artık bitiyor,
yirmialtısına geldik, üç gün kaldı. Ondan sonra Receb gidecek, Şa'ban
ayı gelecek. O da mübarek bir ay... Ondan sonra muhteşem Ramazan ayı
gelecek.
Receb ayı tevbe ayı
idi, bu ayda oruç tutmak çok sevaptı. Onun için oruçlarınızı
arttırmağa çalışacaktınız. Bakın bu yarınki oruç, altmış aylık sevaba
sahib bir oruç olmuş oluyor. Böyle güzel ibadetleri yapın! Oruç çok
sevaplı bir ibadettir. Mükâfatını tutuluşunun güzelliğine göre Allah
verir.
Allah o sevaplara
erdirsin... Sonuç olarak rahmetine mazhar eylesin... Sevdiği razı
olduğu kul eylesin.. Hem dünyada mutlu yaşayın, sıhhatli, afiyetli,
huzurlu, saadetli, hür, kimseye muhtaç olmadan yaşayın. Hem de
ahirette Allah, cennetiyle, cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref
eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..
Hepinizin tekrar
Mi'rac kandillerinizi tebrik ederim. Nice böyle mutlu, mübarek
günlere, sevaplı gündüzlere, gecelere erişmenizi; sevaplı ibadetler
yaparak Allah'tan bol mükâfâtlar, ecirler kazanmanızı; Allah'ın
rahmetine ermenizi, rızasına vâsıl olmanızı dilerim, temenni ve niyaz
ederim.
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
19. 12. 1995 - AKRA