|
RAMAZAN'DAN SONRA
YAPILACAK ÇALIŞMALAR
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!
Çok sevinçli, kat kat bereketli, katmerli mübarek bir günde size
hitap ediyorum. Hem bayramınız mübarek olsun, hem cumanız mübarek
olsun!.. Cenâb-ı Hak sizleri dünya ve ahiretin her türlü hayırlarına,
lütuflarına erdirsin... Sevdiği kullar eylesin... İki cihanda aziz ve
bahtiyar olun...
a. Bayram Sevinci
Güzel, mübarek, sevaplı, feyizli, tariflere sığmaz hoşlukta bir
mânevî mevsim olan Ramazan geride kaldı. Bir bakıma hüzünlüyüz ama,
Allah herhalde hüzünlü olmamızı da istemediğinden, Ramazanın sonunda
bayram eylemiş. Elhamdü lillâh bayram ediyoruz.
Kullarının halini, tabii Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri
biliyor. Demek ki, orucun böyle her an devam etmesini emretmemiş.
Böyle Ramazanda bir ay oruç tutuluyor, ondan sonra başka günler
tutulmuyor. Yâni bütün senenin Ramazan olmasını uygun görmemiş. Bir
aylık bir oruç, iyi. Tabii arada oruç tutulmadığı zamanlar olacak ki,
orucun zorluğu olsun ve sevabı olsun; alışkanlık olmasın.
Hatta çok sıcak, çok zorlu günlerde oruç tutmak hakkında, çok
sevaplı diye hadis-i şerifleri var Peygamber Efendimizin. Onun için,
sahabeden bazı mübarekler, yılın en sıcak günlerini arayıp o günlerde
oruç tutup, o sevabı kazanmaya gayret ederlermiş.
Tabii Allah-u Teàlâ Hazretleri müsaade buyursaydı, Peygamber
Efendimiz işaret etseydi, bütün sene oruç tutardı Allah'ın aşık-ı
sadık kulları, her türlü fedâkârlığa hazır kulları ama; bazen olup,
bazen olmadığı zaman orucun tesiri daha fazla oluyor. Ve olmadığı
zamanların da faydası var, olduğu zamanların da faydası var.
Peygamber Efendimiz, Allah'ın en takvâlı, Allah'tan en çok korkan,
Allah'a en güzel ibadet eden kulu olduğu halde, hem oruçlu olduğu
zamanlar olurmuş Ramazanın dışındaki hayatında, hem oruçsuz geçirdiği
günler olurmuş. Oruç tutuğu zaman, sabır sevabını alıyor; oruç
tutmadığı, nimetleri yediği zaman, şükür sevabını alıyor.
Gecenin bir bölüğünde uyurmuş. İstirahat ediyor, vücudun hakkı var,
bedenin gelişmesi için dinlenmesi lâzım, verimli çalışması için
dinlenmesi lâzım! Ama kalkıp da geceleyin o mübarek bereketli
saatlerde, uzun uzun ibadet edermiş.
Sonra, hani dünyayı terkedip de dünyaya hiç aldırmamak, bakmamak
yolunu göstermemiş; dünyaya da ahirete de değer verip, dünya için de
ahiret için de çalışmayı meşrû saymış. Hatta hadis-i şeriflerde
geçiyor ki:
"Allah'ın en sevdiği kullardan birisi doğru sözlü, emin, güvenilir
tüccardır." diye geçiyor. Ticaret mübarek bir meslek. Çünkü mal
getiriliyor bir yerlerden, halkın istifadesine sunuluyor. Getiren de
kâr ediyor ama, halk da o ticaret dolayısıyla kendi beldesinde olmayan
metaa, gıdalara kavuşuyor.
Şimdi düşünün ki, Akdeniz'in güzel yörelerinin hoş meyvaları, en
soğuk günlerde karlı buzlu günlerde soğuk diyarlara geliyor. Sıcak
yerlerde, seralarda yetişen taptaze meyvalar, sebzeler, domatesler,
salatalar... soğuk yerlerde yeniliyor. Hep böyle çeşitlilik, Cenâb-ı
Hakk'ın ikramı... Her şey yerli yerinde, hepsi güzel.
Demek ki çalışmak da iyi, ibadet etmek de iyi... Uyumak da lâzım,
kalkıp uykuyu bölüp, fedâkârlık yapıp, ibadet etmek de lâzım!.. Oruç
tutmak da lâzım, bazı günlerde iftar edip şükretmek de lâzım!..
İşte böylece dengeli, mâkul, insan tabiatına, fıtratına uygun,
yaşamın bütün ihtiyaçlarını karşılamaya bütün yönleriyle hazır, güzel
bir dinimiz var. Elhamdü lillâh, alâ ni'metil-islâm.
İşte böyle bir güzel dinin bozulmamış, tertemiz ahkâmı içinde
üçaylara başladık. Gittikçe miktarı artan derûnî hazlar ile, zevkler
ile, lezzetler ile ibadetler ettik, Ramazana ulaştık. Ramazanda da
daha coşkulu ibadetlerle, daha àşıkàne, daha sàdıkane, daha muhlisâne
ibadetler ettik.
Hele hele Ramazanın sonunda bazı kardeşlerimiz i'tikâflara
girdiler. Artık evden de ayrılıp tamamen camide, tamamen kendisini
ibadete vererek, ibadetin doruğuna ulaşmış oldular. Everest'in
zirvesine çıktılar, bayrağı diktiler, elhamdü lillâh... Fütûhat
bayrağını, zafer bayrağını...
Elhamdü lillâh, bayramı Allah ihsan eyledi. "Ey kullarım! Bu kadar
benim için yemenizi, içmenizi, arzularınızı engellediniz. Size bayramı
ihsan eyledim!" diye. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle bayram ediyoruz. O
bakımdan da çok sevinçliyiz.
Allah-u Teàlâ Hazretleri nice Ramazanlara, nice Kadirlere, nice
feyizli gecelere, günlere, nice bayramlara hem dünyada erdirsin, hem
de rızasına vâsıl eyleyip ahirette asıl büyük bayrama ulaşmayı nasib
eylesin...
Tabii Ramazanı çok çeşitli yönlerle size anlatmağa çalıştık,
nakletmeğe çalıştık Peygamber Efendimiz'in talimatını, hadis-i
şeriflerini çeşitli konuşmalarımızda... Ramazanın çeşitli yönlerden
veciz tariflerle, kısa özlü tariflerle iyi anlatalım diye, anlatmak
istediğimiz zaman çeşitli yönlerden tarif ettik.
Meselâ: Ramazan dervişlik ayıdır dedik. Ramazan bir bakıma Kur'an
ayıdır dedik; çünkü Kur'an'la çok meşgul olunuyor. Ramazan sabır
ayıdır hiç şüphe yok; sabrın her çeşitleri uygulanıyor. Ramazan bir
bakıma da bir mâneviyat üniversitesidir, mâneviyat mektebidir. Çok
yüksek bir mânevî eğitim görüyor insanlar bu Ramazan içinde... Çok
güzel alışkanlıkları bir ay boyunca uyguluyorlar. Ondan sonraki onbir
ayda, bu alışkanlıklarını inşallah koruyacaklar. O alışkanlıklarıyla
daha faziletli, daha erdemli, daha sevaplı, daha mübarek insanlar
olarak yaşayacaklar.
b. Şevvalde Altı Gün Oruç
Şimdi Peygamber Efendimiz SAS bir hadis-i şerifinde buyurmuşlar ki:

RE. 425/11 (Men sâme ramedàne ve etbeahû sitten min
şevvâl, kâne kesavmid-dehr.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ
kàl.
Bu hadis-i şerif, mübarek kabri İstanbulumuzu şereflendiren Ebû
Eyyûb el-Ensarî Hazretleri tarafından da rivayet edilmiş. Bazı
kaynaklarda Sevban RA'dan da rivayet edilmiş. Mühim kaynaklarımızda
var. Ahmed İbn-i Hambel'in Müsned'inde, Tahavî'de, Ebû Dâvud'da,
Neseî'de, Tirmizî'de, İbn-i Mâce'de var, Müslim'de var. Sahih bir
hadis-i şerif, râvileri kuvvetli.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(Men sâme ramedàn) "Kim Ramazanı oruçla geçirirse,
Ramazandaki oruç vazifesini yaparsa; (ve etbaahû sitten min şevval)
Şevvalde de altıyı buna eklerse..." Şevval nedir? Ramazandan sonraki
aydır. Bayramın ilk günü, Şevvalin biri olmuş oluyor. Ramazan biter
bitmez başlayan ay Şevval ayıdır.
"Şevval ayında altı günü eklerse bu Ramazan ayına; (kâne
kesavmid-dehr) tüm seneyi, bütün hayatını oruçlu geçirmiş gibi
olur." Dehr, zaman demek. Savmud-dehr de, bütün zamanını
oruçlu geçirmek demek ama, senenin bütün günlerinde oruç tutmak
mânâsına kullanılıyor.
Tabii, bu savmud-dehr, Peygamber Efendimiz tarafından
tavsiye olunmamış. O zaman insan orucu günlük adeti haline getirmiş
olur. Öyle olmayacak; bir gün tutacak, bazı günler tutmayacak ki,
açlığı da tokluğu da vücud tatsın ve aç kaldığı zaman zorlansın da,
oradan bir eğitim olsun, sevap olsun, meşakkatten dolayı mükâfaat
olsun diye, usül böyle.
Hiç bir gün bırakmıyor, her gün oruç tutuyor... Bu makbul değil!
Ama insan bu bütün seneyi niçin oruç tutar?.. Sevap kazanmak için:
"--Orucun sevabı çok. Ben de bütün sene hergün oruç tutarım,
böylece her gün sevaplı geçirmiş olurum."
Böyle yapmak doğru değil ama, o arzu edilen sevaba ulaşmanın bir
yolu var. İşte bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş:
"--Ramazan'dan sonraki ayda, Şevval ayında altı gün kim oruç
tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur."
Bu hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz böyle söylediğine göre,
tamamdır. İnşallah biz de bayramdan sonraki günlerde altı gün oruç
tutarak, böylece Ramazandan sonra altı gün daha tutup bütün seneyi
oruçla geçirmiş olmanın zevkini, sevabını, mükâfâtını yakalayalım.
Allah ihsan eylesin...
Şimdi tabii, bir de bunun çeşitli bilgilerimizle te'yid ve
takviyesi babında, şu açıklamayı yapabiliriz: Biliyorsunuz, (El-hasenetü
biaşri emsâlihâ) "Yapılan iyi bir hareket, ibadetin mükâfâtı --en
aşağı-- bire ondur."
O zaman Ramazanın otuz gün orucu, bire on hesabıyla olursa 300
eder. Altı gün oruç da bire on hesabıyla, 60 eder; ikisi 360 olur.
Zaten kamerî sene 354 gün, yâni 360 bile değil. Hicri sene, aya göre
olan sene, yâni Ramazandan Ramazana, hacdan hacca, dinî hayatta
kullandığımız sene 354 gündür, biraz da saatlerle küsüratı var. Bu
güneş takviminden farklı. Arada 11 gün kadar fark var.
Bizim kullandığımız güneş yılı 365 gün. Her sene de aynı olmuyor
da, dört senede bir Şubat 29 oluyor. Biliyorsunuz, bu işlerin böyle
bazı incelikleri var, veya tam kurala uymaz gibi görünen yönleri var.
Demek ki, 300 + 60 = 360; bütün seneyi oruç tutmuş gibi oluyor. Ama
buradan şu anlaşılmasın:
--Allah oruca bire on verecek...
Hayır! Bire on değil, bire yetmiş değil, bire yediyüz değil, ondan
da fazla vereceğini, bigayri hisab vereceğini hadis-i şeriflerden
biliyoruz. Çünkü oruç sabır ibadetidir. Güzel yapıldığı zaman, sabrın
mükâfâtı:

(İnnemâ yüveffes-sabirûne ecrahüm bigayri hisâb)
"Sabredenlerin mükâfâtı hesaba sığmayacak kadar yâni rakamlarla
söylenemeyecek kadar, daha yüksek, daha fazla olur."
Demek ki mükâfat bakımından, belki çok çok çok daha büyük
mükâfâtlar alacak Ramazanı ve Şevvalin altı gün orucunu tutanlar; ama
sanki bütün sene de oruçla geçirilmiş gibi olacak.
Onun için bu sohbetimde bu hadis-i şerifi aradım, kaynaklardan
buldum, size okudum. Hatırlatıyorum ki: Bayramdan sonraki günlerde
altı gün orucunu isterseniz peşpeşe tutun, isterseniz ikişer, üçer
Şevval ayı içinde tamamlayın! Bu oruçları böylece tutarak, bütün
seneyi oruç tutmuş olma noktasına ulaşın!..
Şimdi tabii Ramazan bir mektep, o mektepte okuduk. Mektepte
okuduktan sonra, insan öğrendiklerini tatbik etmeli... İslâm'da en
önemli olan iş, iyi bilgilerini uygulamaktır, ilmiyle amil olmaktır,
öğrendiklerini tatbik etmektir. Tatbik etmezse, biliyor ama yapmıyor
denilir. Hem dini bakımdan kusurlu duruma düşer; hem de dünyevî
bakımdan, böyle insanlar pek makbul değildir. Yâni sözü var, hareketi
yok... Palavracı derler, atıyor derler, sözünü tutmuyor derler. O
bakımdan, insanın öğrendiğini de uygulaması lâzım!
Ramazanda oruç tutmayı öğrendik, Şevvalde de altı gün devam
ediyoruz. Ondan sonra da, haftanın pazartesi perşembe oruçları var,
sünnet olan... Her Arabî ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmak
var... Ortasındaki 13-14-15'i eyyâm-ı biyz oruçları var, mehtaplı
gecelerin gündüzlerindeki oruçlar... Tabii bunların da devam etmesi,
Ramazanda öğrendiğimiz oruç ibadetini senenin uygun günlerinde,
Allah'ın rızasına, Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun olarak
uygulanması olacaktır.
O halde mektebi mezun olanlar, bitirenler, başarıyla bitirenler,
ona devam ederler. Biz de, Ramazan mektebi mezunları olarak bütün
müslüman kardeşlerimize, bu Şevval orucunu da tavsiye ediyoruz.
c. Bir Gün Orucun Sevabı
Ayrıca her hafta, Şevval geçtikten sonra da pazartesi perşembe
oruçlarını tavsiye ederiz, Efendimiz'in tavsiyesidir. Farz değildir
ama farz olmayan oruçların da çok sevabı var. O hususta da Enes RA'den
İbnün-Neccar ve İbn-i Asâkir'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifi
okuyuvereyim:

RE. 426/3 (Men sàme yevmen tatavvuan felev u'tiye mil'el-ardı
zeheben mâ vefâ ecrehû dûne yevmil-hisâb.)
"Kim tatavvu' olarak, yâni ibadet ve taat duygusuyla Allah'tan
sevap umduğu için, sevap kazanayım diye, farz olmadığı halde,
kendiliğinden, Allah'ın sevdiği kul olayım diye bir gün oruç tutsa;
eğer o kimseye, yeryüzü bir boş kap olsa da, onun dolusunca altın
verilse, bu yine, hesap gününde o tuttuğu bir günlük nafile orucun
ecrini karşılayamaz."
Demek ki, dünyalar dolusu altınlardan daha büyük sevap oluyor. O
bakımdan bu oruçları tutmanızı tavsiye ederim!
Bir de kulağınızda kalsın, zihninizde kalsın, defterinize, bir
takviminizin kenarına yazın: Hacca gitmeyen kardeşlerimiz Kurban
Bayramının arafesinde oruç tutarsa, o da çok sevap. "Hem geçmiş
senenin günahları affolunacak, hem de gelecek senenin günahları
affolunacak!" diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Bu da çok önemli bir şey. Demek ki, bir sene daha yaşatacak
Allah... Hem de günahları affedecek. Yâni, belki de günah
yaptırmayacak, iyi bir kul olarak yaşatacak. Hem ömür veriliyor, hem
de salih bir insan olarak ömür geçirmesi nasib oluyor demektir.
Demek ki, Ramazan mekteb-i âlîsinde, yâni yüksek mektebinde
Ramazanın mânevî mektebinde öğrendiğimiz orucu, Ramazandan sonra da,
bu Şevvalin altı gün orucuyla beraber başlayarak tutacağız.
Sonra zâten ayet-i kerimeden, Ramazanın ana amacının, hedefinin ne
olduğunu biliyoruz. Hatırlayacaksınız:

(Yâ eyyühellezîne âmenû) "Ey iman edenler, (kütibe
aleykümüs-sıyâm) oruç sizin boynunuza farz olarak, bir ibadet
olarak farz kılındı, ödevleriniz arasına yazıldı, farz vazifeler
arasına yazıldı; (kemâ kütibe alellezîne min kabliküm) sizden
önceki peygamberlerin ümmetlerine de yazılmış olduğu gibi, Allah'ın
emretmiş olduğu gibi, size de yazıldı, size de farz kılındı; (lealleküm
tettekùn) tâ ki, takvâ ehli olasınız."
Demek ki, hedef takvâyı öğrenmek, takvâ ehli olmak, müttakî bir kul
haline gelmek... Demek ki, orucu çok şifalı, çok kıymetli bir ilaç
olarak düşünürsek, benzetmeyi öyle yaparsak; amansız olan, çok zor
tedavi edilecek olan bir hastalığa iyi geliyor. Hangi hastalığa iyi
geliyor?.. Takvâsızlığa, Allah'tan korkmadan bildiğini işlemek gibi
böyle gafil, câhil, küstah, bîhaber yaşama durumuna; veyahut
haramlardan, günahlardan kaçınmadan, kendisini mahvedecek bir dolu
dizgin, tehlikeli gidiş ile gitme durumuna, ilaç oluyor.
Demek ki, Ramazan takvâyı kazandırıyor insana... (Fe innet-takvâ
hayruz-zâd) Takvâ da ahiret yolcusunun en önemli azığıdır, en çok
lâzım olan malıdır. Yanında en çok bulunması gereken haslettir takvâ
ehli olmak.
d. Rasûlüllah'ın Dostları
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

RE 162/1 (Evliyâî minküm el-müttekùn) "Ey mü'minler,
sizin içinizden benim dostlarım, takvâ ehli kimselerdir."
Peygamber Efendimiz'in dostları, onun sevdiği kimseler kimlermiş?..
(El-müttekùn) "Takvâ ehli olan kimseler."
Demek ki, biz Ramazan mekteb-i âlîside, Ramazanın yüce ihtisas
mektebinde, lisans üstü, doktora, veyahut böyle üstaz olma mektebi
diyelim artık, kıymeti çok yüksek çünkü; o mektepte öğreneceğimiz en
önemli şey takvâ olacak. Günahlardan korunmak, sakınmak, Allah'tan
korkmak, cehenneme düşmemek için dikkatli olmak; Allah'ın rızasını
kaybetmemek için dikkatli olmak; titiz müslüman olmak, kulluğunu pür
dikkat güzel yapmak... İşte o hâli alacaktık Ramazanda...
Oruçla da iradeyi kuvvetlendirme eğitimi aldık, irademizi
kuvvetlendirdik. Otuz gün, su karşımızda olduğu halde, su içmedik
sıcak günlerde... Karnımız acıktığı, midemiz burkulduğu halde yemek
yemedik. Diğer arzularımızı tutabildik. Hah, tutulabiliyormuş, sigara
içilmiyormuş, alışkanlıklar kenarda durabiliyormuş. İnsanın en tabii
içgüdüleri bile, icabında sabırla yenilebiliyormuş. Onları öğrendik.
İşte Ramazan'dan sonra da, artık o öğrenilen takvânın uygulanması
lâzım! Yâni kulların günahlardan kaçması lâzım, günahlara yanaşmaması
lâzım!.. Ramazan'dan önceki kötü alışkanlıklarına düşmemesi lâzım! Ve
iyi kul olarak devam etmesi lâzım!..
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: (Fein küntüm ülâike fezâlike)
"Eğer siz takvâ ehli insanlar olabilmişseniz, ne âlâ, çok iyi; o
zaman, benim dostlarım olursunuz." O zaman Rasûlüllah'ın dostları
sınıfına yükselirsiniz, o yüksek sınıfa girersiniz.
(Ve illâ feebsirû, sümme ebsirû) "Eğer müttakî kullar
olamadıysanız; haramlardan, günahlardan sakınan, Allah'tan korkan,
Allah'ın sevgisini kazanmaya, gazabına uğramamağa gayret eden, attığı
adımları dikkatli atan, gözüne sahip olan, diline sahip olan, eline
sahip olan bir müslüman olamadıysanız; bekleyin o zaman, bakın bakalım
başınıza geleceklere!.." diye buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Bir de tavsiye buyuruyor: (Lâ ye'tînen-nâsü bil-a'mâl, ve
te'tûne bil-eskàl) "İnsanlar güzel güzel ibadetler yapmış,
sevapları kazanmış olarak Allah'ın huzuruna, ahirete gelirken; siz de
böyle dağlar gibi günah yüklerini yüklenmiş olarak gelmeyin! Böyle bir
duruma düşmeyin!"
(Feyu'radu anküm) "O zaman Cenâb-ı Hak size nazar eylemez,
kimse sizin yüzünüze bakmaz, yüzünüze bakılmaz." Rasûlüllah bakmaz;
şefaatçi olabilecek alim, fazıl, mübarek, kâmil kimseler bakmaz. Allah
sevmedi mi, Allah'ın sevmediği kimseye hiç başkasının bakacağı olmaz.
Allah'ın sevdiğine, müsaade ettiğine bakarlar. Onun için takvâyı da
mutlaka ve mutlaka öğrenmeli, müttakî kul olmayı da sağlamalıyız.
Allah-u Teàlâ Hazretleri o takvâ hasletine sımsıkı sarılmayı,
müttakî kullar olmayı hepimize nasib eylesin...
e. İnsanların En Cömerdi
Diğer bir hadis-i şerifte de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 163/5 (Elâ uhbiruküm anil-ecved: El-ecvedü allàh, el-ecvedü
allàh, el-ecvedü allàh, ve ene ecvedü veled-i âdem, ve ecvedühüm min
ba'dî racülün alime ilmen feneşera ilmehû yüb'asü yevmel-kıyâmeti
ümmeten vahdehû, ve racülün câde binefsihî fî sebîlillâh, hattâ yuktel.)
Enes RA'ten İbn-i Abdil-Berr rivayet etmiş bu hadis-i şerifi.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(Elâ uhbiruküm anil-ecved) "Dikkat edin, pür dikkat beni
dinleyin, bütün dikkatinizi toplayın, iyice dinleyin ki, ben size en
cömerdi haber vereceğim!" buyurduktan sonra, uyardıktan sonra,
dinleyicilerin dikkatlerini toplamalarını ikaz olarak söyledikten
sonra buyuruyor ki:
(El-ecvedü allah) "En cömert Allah'tır! (El-ecvedü allah)
En cömert Allah'tır! (El-ecvedü allah) En cömert Allah'tır!"
Allah-u Teàlâ Hazretleri ekber'dir, en büyüktür; a'zam'dır, en
uludur; ekrem'dir, en kerem sahibidir; ecved'dir, en cûd u sehâ
sâhibidir. Her şeyi en büyüktür, hem de hiçbir şeyle mukayese
edilmeyecek gibi... Lütfundan, cûd u kereminden herkese rızıklar ihsan
ediyor. Nice nice nimetlerle insanları perverde ediyor.
(Ve ene ecvedü veledi âdem) "Ben de Cenâb-ı Hakk'ın
peygamberi, habîbi olarak, benî Âdem'in, yâni insan cinsinin,
âdemoğullarının en cömerdiyim."
Peygamber SAS Efendimiz hayatında bunun sayısız misallerini
göstermiştir, kitaplara girmiştir. Gözleri açık bırakacak, ağızları
hayretten açık bırakacak bollukta, çoklukta verirdi. Yanına dağlar
kadar mal, mülk, para gelse, onu hemen akşama bırakmadan dağıtırdı.
Akşam gelirse, sabaha çıkmadan dağıtırdı. Verdiğini öyle bir doyururdu
ki, bir kişiye bir sürü verirdi. O kadar bol bol verirdi Peygamber
Efendimiz.
Veled, vüld diye de okunabilir. O zaman çocuklar mânâsına gelir,
daha iyi. (Ve ene ecvedü vüldi âdem) "Ben Adem AS'ın
çocuklarının en cömerdiyim." olur.
Evet, Peygamber Efendimiz maddeten, mânen, ilmen, irfanen her
yönden insanların en cömerdiydi.
(Ve ecvedühüm min ba'dî) "Müslümanların benden sonra en
cömerdi..." Kimdir? (Racülün alime ilmen feneşere ilmehû) "Bir
adam ki ilmi bildi, ve o bildiği ilmi neşretti, yaydı, öğretti."
Evet, demek ki ilmi bilip de insanlara ilmi öğreten bir müslüman
alim kişi, alim ve muallim kişi; biliyor, bildiğini de öğretiyor. O da
insanların en cömertidir.
Çünkü para verse; o aldığı parayla insan gider çarşıdan, pazardan
bir şeyler alır ama; alimin verdiği ilimle kazandığı manevî faydalar,
hatta maddî ve dünyevî faydaların yanında, o alacağı yiyecek, giyecek,
eşya, metâ çok cüz'î kalır. Çünkü insan bazen bir alimden bir söz
duyar, hayatı değişir, görüşü değişir, yönü değişir. Bir sözden, bir
alimin bir mübarek sözünden, bir mübareğin irşadından cennete doğru
yönünü değiştirir, cennetlik olur. Demek ki, en cömert onlardır.
Manevî bakımdan hazineler veriyorlar insanlara.
(Yüb'asü yevmel-kıyâmeti ümmeten vahdehû) "Kıyamet gününde
tek başına bir ümmet olarak haşrolur bir alim." Ümmet kalabalık demek.
Böyle bir sevk edicinin etrafında toplanmış, ona bağlı insanlar
topluluğu demek... Tek başına bir ümmet şerefini kazanır. Yâni
topluluğa, yığınla insana bedel olmuş oluyor. Bu Rasûlüllah'tan sonra
en cömert insandır.
O halde muhterem kardeşlerim! Lütfen Ramazan mekteb-i âlîsinde
öğrendiğiniz güzel bilgileri etrafınıza yayın; bu lütfu, bu cömertliği
gösterin!.. Ramazan'da neler öğrendiyseniz, çoluk çocuğunuza öğretin,
komşunuza öğretin, arkadaşlarınıza öğretin, etrafa öğretin; İslâm
yayılsın!..
Ben, dünyayı gezen bir kardeşiniz olarak görüyorum: Başka dinlerin
mensupları yanlış inançlarına rağmen çok ustaca çalışıyorlar, çok
milletleri kendi tarafına çekiyorlar, ilerleme kaydediyorlar. Hak
dinin mensubu olan müslümanlar, kendi ülkelerinde kan kaybediyor;
kendi çocuklarını iyi yetiştiremiyor, sahip çıkamıyor; hatta
kendilerine sahip olamıyorlar.
Onun için, ilmi öğrenmek ve neşretmek, öğretmek, yaymak,
benimsetmek bu devirde çok büyük önem kazanmış bulunuyor. Lütfen
Ramazanda öğrendiklerini öğretmeye başlayarak, siz de İslâm'ın
tanıtılması, öğretilmesi gayreti içindeki hissenizi alın, yerinizi
alın, çalışmaları yapın!..
(Ve racülün câde binefsihî fî sebîlillâh hattâ yuktele) "Bir
de en cömert insan kimdir?" Ama, alimden sonra söylüyor Peygamber
Efendimiz: "En cömert diğer bir insan da, hayatını feda ediyor,
hayatını bahşediyor, Allah yoluna harcıyor. Allah yolunda savaşıyor,
sonunda şehid oluncaya kadar... Nihayet şehid oluyor, hayatını
veriyor." E bu da tabii büyük fedâkârlık... İnsanın hayattan kıymetli
nesi var? Hayatını veriyor, daha nesini versin?..
Elbette bu da çok cömert ama, dikkat ederseniz hayatı vermekte
savaşmakta, ya kendisi feda oluyor, ya da karşı taraftaki insanlar
hayatlarından oluyorlar. Yâni savaş istenilen bir şey değil. Olduğu
zaman iki taraftan da zayiat veriliyor.
Ama alimin yaptığında, alimin çalışmasında ölen yok;
kaybedilenlerin kazanılması var. Kaybedilecek olanların, belki
öldürülecek olanların kazanılması var. Belki başının kesilmesi
gerekenlerin kazanılması var. Onun için, ilim çok önemli...
f. İlim İslâm'ın Hayatıdır
Peygamber Efendimiz'in bir hadis-i şerifini burada mutlaka yeri
gelmişken bir daha hatırlayalım:

RE. 223/10 (El-ilmü hayâtül-islâm) "İlim İslâm'ın
canıdır, hayatıdır. İlim varsa İslâm vardır." demek ama, demek ki ilim
aynı zamanda insanlığın da hayatıdır, insaniyetin de hayatıdır. Yâni
İslâm'ın da hayatıdır, insanoğlunun da hayatıdır ilim. Çünkü ilim
öğrendiği zaman, bir insan kurtuluyor; maddeten de, manen de, dünyada
da, ahirette de kurtuluyor. Demek ki hayatı kurtuluyor. Öteki türlü
hayatı sönecekti. Hem bu dünyada sönecekti, hem de kâfir olarak öldüğü
zaman ahirette sönecekti.
Onun için ilmi, alimin derecesini öne almış Peygamber Efendimiz.
Hakîkaten de, dinimizin emri, bildirmesi böyledir. Alimin derecesi
daha üstündür. Alim cennetin kapısında durur, "İstediğine şefaat et!"
denilir kendisine, şefaat eder. Şehidden dahi daha üstündür. Alimin
mürekkebi şehidin kanıyla tartılır ve daha üstün gelir.
O bakımdan çoluk çocuğunuzdan en akıllı olanını İslâmî ilimlere
sevkedin! Kur'an'ı öğretin! Sünnet-i seniyyeyi, dinin ahkâmını
öğretin!.. O da Allah rızası için, maddî fayda beklemeden, vicdanının
sesinden başka bir baskıya kulak asmadan Kur'an'ı öğretsin
insanlara!.. O çocuğunuz öğretsin, size de sevaplar gelsin.
Tabii, zamanı gelince de bazan ilim de artık yetmez; ülkenin
korunması için, müslümanların korunması için savaşmak gerekebilir.
Düşman saldırır. O zaman da kurtuluş ihtimalı yok, nihayet şehid
oluncaya kadar çarpışıyor. Ama Allah-u Teàlâ Hazretleri de ona en
büyük sevapları veriyor. O cömertlik de çok güzel.
Demek ki, Ramazan mekteb-i âlîsinde öğrendiklerimizi Ramazandan
sonra tatbik edeceğiz.
Başka söylememiz gereken neler var?.. Sabır denilen şeyi öğrendik
Ramazanda. Sabrı Allah çok seviyor ve Peygamber Efendimiz çok tavsiye
ediyor.

(İnnallàhe meas-sàbirîn.) "Allah hiç şüphe yok ki,
sabredenlerin yanındadır. Onları seviyor, onlarla beraberdir."
Kendimizi, arzularımızı dizginlemeyi öğrendik, tutmayı öğrendik;
irademizi kuvvetlendirdik. Bu sabırdan çok sevaplar kazanır insan.
Sabredin, sabredin, sevapları kazanın!
Sonra Ramazanda Kur'an-ı Kerim'i aşk ile, şevk ile camilerde
okuduk, mukabelelerde dinledik. Kendimiz evimizde hatimler sürdük.
Ramazandan sonra da o sevgili kitabımıza, Kur'an-ı Kerimimize
bağlılığımızı gevşetmeyelim! Sevgimiz gevşemesin! Var gücümüzle
Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeye, öğrenmeye, çoluk çocuğumuza öğretmege
gayret edelim!
Şimdi benim elimde imkân olsa, ben şu sırada tek söz sahibi insan
olsam, müslümanların hepsine ilkönce Kur'an-ı Kerim'i öğretirim.
Kur'an-ı Kerim'i ezberletirim, Kur'an-ı Kerim'i öğretirim. Kur'an-ı
Kerim'i öğrettikten sonra da, öteki ilimleri öğretirken, öteki
ilimlerin eğrisini, doğrusunu o Kur'an bilgisiyle öğrenebilir. En
sağlam yerden anafikirleri almış olduğu için, ana kaynağı bulmuş
olduğu için, o zaman çok başarılı olur.
İnsanların böyle bir taraftan kendisini müslüman sanıp da, bir
taraftan İslâm'a çok aykırı işler yapması, tersten başlamalarından
oluyor. Kur'an-ı Kerim'den başlarsa; "Bak bu Kur'an-ı Kerim Allah'ın
kelâmıdır. Muhammed-i Mustafâsına, Habîb-i Edîbine bunu vahiy ile
indirmiş. Kur'an-ı Kerim bunları emrediyor, bunu iyi ezberle evlâdım!"
derse, ona göre yetiştirirse; çocuğuna "Hayatında senin amacın
Kur'an-ı Kerim'i öğrenip, öğrendiğin Kur'an'a göre hayatını sürmektir,
geçirmektir." diye öğretirse; ona göre yürürken, karşılaştığı her
olayda Kur'an terazisinde olayı tartar, ölçer, doğruyu eğriden ayırır.
Kur'an-ı Kerim'in nuruyla, kılavuzluğuyla doğru yolu bırakmaz, yanlış
yollara kaymaz.
Kur'an-ı Kerim'in kıraatini de, hatmini de, tefsirini de,
öğrenilmesini de çok daha ciddî bir şekilde, Ramazandan sonra devam
ettirmenizi tavsiye ederim.
Geceleyin yemek yemek için sahura kalktığınız gibi, bu sefer de
mânevî ziyafet sofralarında, o mânevî ikramları almak için, gece vakti
teheccüde kalkmanızı tavsiye ederim. Çünkü:

(Rek'atâni minel-leyli) "Geceleyin kılınan iki rekât bir
namaz..." Farz değil bu da, yatsıdan sonra, vitirden sonra, sabah
namazından önce, arada kılınan iki rekât namaz, (hayrun mined-dünyâ
ve mâ fîhâ) dünyadan da dünyanın içindeki her şeye sahip olmaktan
da hayırlıdır." Bu sevabı da kaçırmayın!
Bir hadis-i şerif daha söyleyerek, sohbetimi bitirmek istiyorum.
Peygamber SAS Efendimiz'in en çok sevdiği şey, hadisi şerifte geçiyor.
Onun metnini de okuyarak Peygamber Efendimiz'in arzusunu, zevkini,
isteğini, işaretini size bildirmiş olayım:
Peygamber SAS hakkında Aişe-i Sıddîka Vâlidemiz naklediyor ki,
Buhàrî'de ve İbn-i Mâce'de var:

RE. 521/13 (Kâne ehabbüd-dîni ileyh) "Peygamber
Efendimiz'in nazarında, peygamberâne isabetli görüşüne göre, en
sevimli dindarlik, en güzel dindarlık; (mâ dâveme aleyhi sàhibühû)
yaptığı ibadete, o ibadeti yapan kimsenin devam ettiği dindarlıktır."
Yâni bir insan dindarlığına göre yaptığı güzel ibadeti devam
ettiriyorsa, muvakkat bir zaman yapıp da bırakmıyorsa; işte Peygamber
Efendimiz o kimsenin dindarlığını seviyormuş. Aişe-i Sıddîka
Vâlidemizin bu rivayetinden anlaşılan bu.
O halde Ramazandaki güzel halinizi, Ramazandan sonra da aynen, daha
güzel bir şekilde devam ettirin. Ramazandaki o meleklik, o safiyet
aynen devam etsin, artsın, eksilmesin, daha ziyade olsun...
Cenâb-ı Hakk'ın sevgisini kazanmayı, Allah-u Teàlâ Hazretleri
cümlemize nasîb eylesin... Hem dünyada sevdiği kul olarak yaşayıp, hem
de ahirette huzuruna vardığımız zaman en büyük mükâfâtlara ermeyi
nasib eylesin...
Rabbimiz cümlemizi, cümlenizi cennetiyle cemâliyle müşerref
eylesin... Sevdiği, razı olduğu kullarından eylesin... Rıdvân-ı
ekberine vâsıl eylesin... Selâmına erenlerden, cemâlini görenlerden
eylesin...
Allah hepinizden razı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
29. 12. 2000 - İSVEÇ |