Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Size Avustralya'nın Melbourne
şehrinden hitab ediyorum. Tabii burada sizden dokuz saat ilerdeyiz,
cuma namazını kıldık. Size cumadan sonra, ikindi vaktinde hitap
ediyorum. Ama siz henüz daha cumayı yapmadınız bile...
a. Kulun Vazifesi
Biliyorsunuz, insanların vazifesi yaratılmışların, kulların
vazifesi âlemlerin Rabbi olan Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne itaat
etmektir. Kulun vazifesi yaradanına, Rabbine itaat etmesi, emrini
dinlemesidir. İtaat etmeyen âsî olur. Allah'ın varlığını, birliğini
tanımayan kâfir olur. Buna kesin olarak karşı çıkanlar, ebediyyen
cehennemde kalacaklar. İtaat edeceğim deyip de, müslüman olup da
Allah'ın varlığını birliğini, peygamberini, indirdiği kitabı kabul
edip de; ondan sonra da nefsine uyup, şeytana uyup, dünyaya kapılıp,
çeşitli sebeplerden, kusurlardan dolayı Rabb'inin emirlerini
tutmayanlar da, âsî mücrim kullar olur. Yaptığı suçun büyüklüğüne
göre, ahirette cezasını çeker.
Ama mü'min bir kulun, kâinatın mahiyetini, dünya hayatının
mahiyetini, ne olduğunu anlamış, kendisinin faniliğini hissetmiş,
kendisinin yaradıcısını, Rabb'ini anlamış, bulmuş; şu kâinata bu güzel
bediî, şahâne, sanatlı, mükemmel nizamı veren, çiçekleri açtıran, yazı
kışı, geceyi gündüzü peş peşe getiren, kâinatı yöneten, olanları
olduran, ölenleri öldüren, her şeyi yapan kàdir-i mutlak Rabb'ini
tanınmış olan insanlar, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin emrini tutmaya
çalışacaklar.
Bu nasıl anlaşılacak, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne itaat nasıl
olacak?.. Gayet basit.. Allah-u Teàlâ Hazretleri, Hazret-i Adem AS
zamanından beri peygamberler göndermiştir. Hazret-i Adem, ondan sonra
Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberler ve en son bizim
Peygamberimiz, ahir zaman peygamberi... (Men lâ nebiyye bağdeh)
Kendisinden sonra başka bir peygamber gelmeyecek olan, hükmü kıyamete
kadar devam edecek olan; evvelki peygamberlerin getirdikleri şeriati
neshetmiş olan, yâni hükmünü kaldırmış olan peygamber... Allah'ın yeni
kanunu İslâm şeriati; Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz'in emirleri,
yasakları...
İşte onu tanıyan ve onlara itaat eden insanlar, Allah'a kullak
vazifesini nasıl yapacaklar?.. Kur'an-ı Kerim'i öğrenerek yapacaklar.
Peygamber SAS Efendimiz hayatını nasıl geçirmiş, Kur'an ona nasıl
inmiş?.. Kur'an-ı Kerim'i nasıl anlatmış, nasıl açıklamış, kendisi
nasıl uygulamış, nasıl uygulanmasını buyurmuş?.. İnsanlar da öyle
yapacaklar.
Allah'a kulluk etmenin yolu, şekli Rasûlullah'a tâbi olmaktır. Onun
için çok haklı ve çok mâkul olarak, çok mantıklı olarak biz,
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah" diyoruz. Arkasından, "Ve eşhedü
enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" diyoruz. Yâni onun gönderdiği
ahir zaman peygamberi, onun Kur'an'ını, emirlerini açıklayan elçisi,
peygamberi, nebisi, habîbi Muhammed-i Mustafa'sına tâbiyiz." diyoruz.
Şehadet kelimesinin içinde onu da zikrediyoruz.
Yanlış anlaşılmasın diye de bastıra bastıra söylüyoruz: "(Abdühû)
Abdidir, kuludur; (ve rasûlühû) ve elçisidir. Çünkü, Allah-u
Teàlâ Hazretleri vâhid ü ehad ü ferd ü samed'dir, şerîki, nazîri
yoktur. Allah inancında en mühim nokta budur. Allah'ın bir oluşu,
yegâne oluşu, eşsiz oluşu, şerîki, nazîri, misli, misâli, küfüvü,
dengi, benzeri olmayışı meselesidir. İşte bunu ifade ediyoruz. Ona
göre yaşayacağız, gayet kolay... Allah'a güzel kulluk edip de hem
dünyada hem ahirette saadete ermek isteyen, dünyada huzurlu, güzel bir
ömür süren...
Çünkü kâinatı yaratan, âlemlerin Rabb'i Allah, kâinatta güzel
yaşamanın reçetesini de göndermiştir insanlara. Bu dünyada mutlu
olmanın reçetesi de İslâm'dadır. Yâni bir ilâcı alıyorsunuz veya evin
içine güzel bir cihazı, size rahatlık getirecek olan pahalı bir cihazı
getiriyorsunuz; onun kullanma talimnamesi var, ona göre
kullanıyorsunuz.
Ben çok güzel bir çamaşır makinesi getirmiştim. Fişe taktım
çalıştırdım muazzam gürültüler, zangır zungur sesler geldi. Makina
hopladı zıpladı... Tabii hemen kapattım. Eyvah, dedim, bu makina bozuk
mu, nedir? Hemen bir uzmanını çağırdım. Doğru okumamışız
talimnamesini, Almanca olduğu için... Meğer onun içinde şöyle uzunca
bir demir parça varmış; paketlemek için, ambalaj için konulmuş bir
parça... Onun, çalıştırılmadan önce mutlaka çıkartılması lâzımmış, o
zaman çalışırmış.
İşte kâinatın sahibi, hàlıkı, bizim Rabbimiz, âlemlerin Rabbi,
Arş-ı Azîm'in sahibi, her gücün kuvvetin sahibi Allah-u Teàlâ
Hazretleri, şu dünya hayatını imtihan olarak yaratan, insanları
imtihan için bu âleme gönderen Allah-u Teàlâ Hazretleri, bunun nasıl
kullanılacağını, bu hayatın nasıl yaşanacağını da bize bildirmiş. Onun
reçetesi İslâm!.. Ona göre yaşayan bu dünyada da mutlu olur. İyi bir
aile kurar, sıhhatli yaşar, huzurlu yaşar. Uzun ömür sürer, --Allah'ın
lütfuyla, izniyle-- bedenini yıpratmaz. Ailesi mutlu olur, çoluğu
çocuğu hayırlı olur. Parmakla gösterilen, imrenilen, beğenilen bir
yuva kurar, temiz bir işi olur, huzurlu yaşar... Ak pak bir pîr-i fâni
oluncaya kadar, nurlu bir ihtiyar oluncaya kadar yaşar, sonra huzur
içinde Mevlâsına kavuşur.
Dünyada da mutlu olur. Ama asıl mühim olan dünya mutluluğu değil...
Çünkü bazen insan dünyayı feda etmesi gerekiyor, Allah öyle istiyor.
Meselâ şehid olmak gerekiyor. Dünya hayatı esas değil, onu anlıyoruz
burdan... Bazen insan burda her şeyi feda eder, hayatını bile feda
eder. Allah rızası için canını bile feda eder, şehid olur. Şehid
olmaya gider. Malını verir, canını verir... Asıl ebedî hayatın ebedî
saadeti de tabii İslâm'la kazanılıyor.
O halde hepimizin ne yapması lâzım muhterem kardeşlerim?!. Kur'an-ı
Kerim'i çok iyi bilmemiz lâzım ve Paygamber SAS Efendimiz'in sünnet-i
seniyyesini çok iyi öğrenmemiz lâzım! Niçin?.. Kulluğu çok güzel
yapmak için, Allah'a en güzel kulluk yapmak için... Hem bu dünyada hem
ahirette mutlu olmak için ve mutluluğa ermek için... Dirliğimizin ve
düzenliğimizin olması için, huzurumuzun, saadetimizin, refahımızın,
ferahımızın, iflâhımızın, salâhımızın olması için bu lâzım!..
b. Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılması
Kur'an-ı Kerim ayı olan mübarek Ramazan ayı geçti. Kur'an-ı Kerim'i
Ramazanda hepimiz okuduk. Hafız efendiler camide okudular, ötekiler de
Kur'an-ı Kerim'i açtılar, karşıdan dinlediler, bantlara aldılar. Zaten
hafızların okudukları, çok güzel okunmuş Kur'an-ı Kerimler artık
satılıyor. Herkesin evinde var, dinleyebiliyorlar. Doğru telâffuzu
nasıldır, güzel okunuşu nasıldır; herkes aşağı yukarı biliyor.
Kur'an-ı Kerim'i hatmettiler, sevindiler, sevap kazandılar, hatimden
sonra dualar ettiler.
RE. 320/6 (İnde küllü hatmetin da'vetün müstecâbetün)
buyurmuş Peygamber SAS Efendimiz. Yâni, "Hatim indirildi mi, Allah o
zaman hatim indiren kulunu sever, yaptığı duaları kabul eder. Hatim
edildiği esnada yapılan dualar makbul ve müstecab olur." diye müjde
var.
Onun için hatim duası yapıyoruz. Bitirdik mi açıyoruz elimizi,
"Hatim duası var!" diye uzun boylu çağırıyoruz konu komşuyu... Veyahut
bildiğimiz bir hocaefendiye diyoruz ki:
"--Ben Kur'an-ı Kerim'i hatmetmiştim, lütfen bunun duasını
yapıverir misiniz camide!.. Ağzı dualı ihtiyar mübarek cemaat de amin
desin de, benim duam daha iyi kabul olsun..." filân diye düşüncelerle
Kur'an-ı Kerim'i okuyoruz.
Tamam okuduk bitti. Ramazan gitti. Ramazan gideli dokuz gün oldu,
bir haftadan fazla zaman oldu. Şimdi ne olacak?.. Kur'an-ı Kerim
hafızlardan dinlenmek için, güzel sesli hafızlar okusunlar da biz de
tatlı tatlı dinleyelim, mest olalım, memnun olalım filân diye, böyle
sırf bir ses olayı olarak inmedi ki... Kur'an-ı Kerim yirmiüç yılda
indi. Böyle toptan okunsun da sayfalar birden geçilsin, yirmi
dakikada, yirmibeş dakikada bir cüz tamamlansın diye inmedi. Kur'an-ı
Kerim'in âyetleri hazmedilsin, anlaşılsın, bilinsin, herkes Kur'an-ı
Kerim'e uysun diye Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber gönderdi,
yirmiüç yılda ona indirdi.
Kadir gecesinde birden inmiş. Yirmiüç yılda tafsilen, âyetler
yıldızlar gibi, yıldız kümeleri gibi küme küme, olaylar üzerine inmiş.
Yâni inzal ve tenzil şeklinde... Toptan semâ-yı dünyâya indirilmiş;
ondan sonra yirmiüç yılda yavaş yavaş, sindire sindire, öğrete öğrete,
hazmettire ettire, anlata anlata inmiş.
O halde anlaşılması esastır. O halde onu anlatan insanlara ihtiyaç
vardır. Kur'an-ı Kerim'i Peygamber SAS Efendimiz gibi anlayan, kendi
hayatında yaşayan, başkalarına hem söz olarak, "Kur'an-ı Kerim budur,
böyledir. Aman siz de böyle yapın!" diye söyleyen; hem de sözden
anlayamayan insanların uzaktan bakmasıyla da, "İşte Kur'an-ı Kerim
böyle yaşanır!" diye yaşantısıyla örnek olan insanlara ihtiyaç vardır.
İnsanlar Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini unuttukça, insanlara Kur'an-ı
Kerim'in âyetlerini hatırlatacak ikazcılara, hatırlatıcılara ihtiyaç
vardır. İnsanlar şaşırdıkça insanları doğru yola irşad edecek mürşid-i
kâmillere ihtiyaç vardır. İnsanlar terbiyesini kaybettikçe, eğitimsiz
kaldıkça, insanları terbiye edecek rabbanî mürebbîlere, terbiyecilere
ihtiyaç vardır.
O halde ne olması lâzım?.. İnsanın öğrenebilirse kitapları açıp
ordan okuması lâzım. Amma Kur'an-ı Kerim'e ömrünü vererek öğrenmiş,
Kur'an-ı Kerim'i hazmetmiş, dinin inceliklerini anlamış, teferruatına
aşina olmuş, sınırlarını bilen, her hükmün nerde başlayıp, nerde
bittiğini bilen mürşid-i kâmillere, büyük alimlere, ilmiyle amel eden,
ilmini uygulayan samimi mübarek insanlara, gözü yaşlı âlimlere büyük
ihtiyaç vardır.
Tekkemizin yetiştirdiği büyük âlimlerden ve sonra Mısır'a gitmiş,
orada da çok büyük nam ve şöhret kazanmış, çok sevilmiş, çok takdir
görmüş olan Muhammed Zâhid-i Kevserî Hazretleri var ki, bizim
büyüklerimizden bir kimse... Hakkında da biz bir kitap yayınladık,
hafta düzenledik. Düzce'de konuşmalar, toplantılar yapıldı, Düzceliler
tanısın diye...
Onun yetiştirdiği bir Arap âlimi vardı --Allah rahmet eylesin-- ben
kendisiyle de konuştum, tanıştım. Abdülfettah ebû Gudde, âlimlerle
ilgili bir kitap yazmış, baştan sona okumuştum senelerce önce. Gayet
güzel dipnotlarla zenginleştirilmiş bir eseri neşretmiş. Zevkle okudum
ve hüngür hüngür ağladım... Çok samimi, içten yazıldığı için
dokunuyor, ağlıyor insan.
Bir de bugünkü hutbede --Allah razı olsun-- Türkiye'den buraya
gelmiş olan Zühdü Hoca kardeşimiz, yine âlimlerle ilgili, âlimlerin
İslâm tarihinde nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını anlatan çok
güzel bir hutbe okudu. Ordan da çok duygulandım, bir de bugün ağladım.
Bunlar sevinç gözyaşı gibi bir şey oluyor, tatlı ağlamalar oluyor.
Allah başka türlü kötü olaylarla karşılaştırıp ağlatmasın ama, böyle
kalp inceliğinden veya söylenen sözlerin doğruluğundan, haklılığından
dolayı insanın hassaslaşıp, duyguları coşarak, duygusallığından dolayı
ağlaması güzel bir şey tabii... Allah seviyor. "Allah rızası için,
Allah korkusu için, havfullahtan, haşyetullahtan veya aşkullahtan,
muhabbetullahtan ağlayan göze, cehennem ateşi değmeyecek!" diye
hadis-i şerifler var.
c. Ramazandaki İyi Halin Devam Ettirilmesi
Yâni bu kitap da, bu hutbe de âlimlerin medhiyle ilgili idi. Ben de
düşündüm şimdi Ramazan geldi, geçti. Kendimize bakıyorum, çevreme
bakıyorum, Ramazandaki halleri kaybetmemenin önemini düşünüyorum.
İnsanlar kaybederse yazık olur diye, insanların Ramazanda kazandığı
güzellikleri, Ramazandan sonra devam ettirmesi lâzım! Güzel huylu
olduysa Ramazanda, Ramazandan sonra niye kötü huylu olsun?.. Devam
ettirmesi lâzım! Ramazanda Kur'an-ı Kerim'i okuyor idiyse, Ramazandan
sonra da okuması lâzım! Ramazandan sonra niye rafa kaldırsın, niye
torbaya koysun, niye duvara assın, niye yüzünü kapatsın?..
Ramazanda camiye gidiyorsa, Ramazandan sonra da gitmesi lâzım!
Ramazanda oruç tutuyorsa, Şevval ayında da bazı günler tutsun. Altı
gün Şevval orucu var... Her haftanın pazartesi perşembe oruçlarını da
Efendimiz tavsiye etmiş, tutardı kendisi de... Demek ki haftada iki
gün sünnet olan oruç var. Ayın başında, ortasında, sonunda oruç
tutulabilir. Ya da ayın ortasında, mehtabın olduğu gecelerin
gündüzlerinde, yâni 12'si, 13'ü, 14'ü diye açıklama yapılmış veyahut
13'ü, 14'ü, 15'i diye... Yâni 14 ortada olarak veya 14 sonuncu olarak
iki yorum var "Eyyam-ı biyz şudur veya şudur" diye. Yâni mehtaplı
gecelerin gündüzleri diyelim kısaca... Rabb'imiz, hangi yorumu kabul
edersek, uygularsak ona göre ecrimizi versin... O mehtaplı gecelerin
gündüzleri de oruç tutmak var. Böylece oruca devam edelim!
Ramazanda kazandığımız güzel şeylerden sadaka vermeye, hayır
yapmaya, İslâm'a faydalı işler yapmaya devam edelim!.. Yâni Ramazanda
kazanılanları niçin kaybediyoruz? Dükkânda kazandıklarımızı niye
cebimizden düşürüyoruz? Niye eve getiremeden yolda hırsızlara
çaldırıyoruz?..
Dinin imanın da hırsızı şeytandır. İnsanoğlunun aç kurdu, koyunları
parçalayan dağdaki kurtlar gibi, insanoğlunun kurdu da şeytandır. O da
onun etrafında dolanır, bağırır, çağırır, kandırır, vesvese verir,
yanlış şeyleri yap diye aklına getirir, teşvik eder, tahrik eder ve
sonra günaha bulaştırınca, geçer karşısına güler şeytan... Niye böyle
şeytanı güldürecek duruma düşsün müslümanlar?.. Niye kazandıklarını
ahirete götüremesin, niye yarıyolda kaybetsin, niye düşürsün, niye
tekrar zarara, ziyana uğrasın?..
Hayırlara, güzel işlere devam etmek lâzım!.. Ramazandan sonra,
müslümanların düşüneceği en mühim şeylerden birisi, Ramazanda
kazandığı sevapları kaybetmemek, kazandığı güzel alışkanlıkları
bırakmamaktır. Ramazandan sonraki ikinci cumada, bunu böyle önemle
belirtiyorum.
Peki nasıl olacak insanın böyle İslâm'ı bırakmadan devam
edebilmesi?.. Ramazanda elbirliği ile, toplum olarak Ramazanı ihya
ettiğimiz için kolay oluyordu. Herkes iftar yapıyordu, herkes teravihe
gidiyordu... Beraberce kolay oluyordu.
Evet bu çok önemli, çok güzel... Bunu böyle düşünen kardeşlerimiz
doğru düşünüyorlar. İslâm'ı yaşamak için müslümanların imrenilecek
ortamlar meydana getirmesi lâzım! Yâni İslâm'ı yaşamayan öteki
insanların imreneceği, yanaşıp gelebileceği, geldiği zamanda memnun
olacağı, katıldığı zaman da bir daha ayrılamayacağı ortamlar
oluşturmalı!..
Ben Danimarka'dayken müslüman olmuş Danimarkalılarla konuştum dedim
ki:
"--Nasılsınız? Nasıl müslüman oldunuz?"
Anlattılar.
"--Şimdi nasılsınız? Çünkü hristiyan idiniz, İslâm'ın hak din
olduğunu anladınız, İslâm'a girdiniz..."
"--Hocam, İslâm'a girdik, bir şey değil. İslâm'a girecek çok insan
var Avrupa'da. İslâm'ın gerçek olduğu kesin. İslâm'ın hak din olduğunu
anlayıp İslâm'a girecek insanlar var... Fakat biz İslâm'a girdikten
sonra, 'Siz müslüman oldunuz, hristiyanlığı bıraktınız' diye sanki
hainlik yapmışız gibi, bizi eski toplumumuz dışladı." dediler.
Aslında hainlik yapmıyor. Çünkü Allah'a vefa göstermek vefanın en
üstünüdür. Batıla vefa göstermek hüner değildir. Batıldan dönmek
lâzım. Şeytana bağlı kalmak hüner değildir. Yanlıştır tabii. Onların
yaptıkları doğru ama gel de anlat.
"--Bizi eski toplumumuz dışladı, yeni topluma da lisan uymadığı
için kaynaşamıyoruz." dediler.
Bir de, işte bunlar müslüman olmuş diye bizim kardeşlerimizin yakın
ilgi göstermesi lâzım, elinden tutması lâzım! Onu göstermedikleri
için, adamcağız iki toplum arasında yapayalnız kalıyor. Müslüman
olunca çok büyük bir zorlukla karşılaşıyor. Çünkü insanoğlu toplumsal
bir yaratıktır. Tek başına yaşamak herkesin harcı, kârı değildir,
kolay değildir. Zorluk çekiyor.
Nasıl olması lâzım?.. Kolayca içine girebileceği, ibadetleri
kolayca yapabileceği, kendisini seven, kendisinin sevdiği insanlardan
kurulu toplulukların içine girmesi lâzım. O toplumdan bu topluma
geçivermek lâzım. Yâni batmak üzere olan bir kayıktan, yara almış,
batacak olan bir kayıktan, sağlam bir gemiye binmek lâzım.
Fırtınalarla boğuşan bir filikadan kurtarma gemisine çıkmak gibi bir
şey. Bunu sağlaması lâzım müslümanların...
İşte bu yok, Danimarka'da yok meselâ... Bizim orda kardeşlerimiz
var ama, cami alın dedik, daha çalışma safahasında, onu yapamamışlar.
Daha başka çalışmalar yapılması lâzım... Türkiye'de de öyle... Yâni
insanların bir takım tatlı, sevimli devam edebilecekleri topluluklar
oluşturulması lâzım!..
Ben küçükken ortaokuldayken, lisedeyken hatırlıyorum. Babamın
girdiği dinî grup ne kadar güzeldi. Her akşam babam --Allah ömür
versin, selâmet versin-- işten gelince, gerek ticaret yaptığı zaman
dükkândan gelince, gerek müftülükte çalıştığı zaman müftülükten
gelince, akşam yemeğini yerdik. Akşam yemeğinde mutlaka evin fertleri,
herkes evde bulunurdu. Yatsı namazına babam, mutlaka o camiye giderdi.
Abdül'aziz Hocaefendi'nin olduğu, bu Râmûzül-Ehàdis'in mealini Osman
Bey'in, ağzından yazdığı, Hocamız'dan önceki hocaefendi, postnişin...
Onun camiine giderdi.
Her akşam onun evinde, salonunda sohbetler olurdu, çaylar içilirdi,
ikramlar olurdu. Yâni bir muhabbet ocağıydı. Nice nice güzel hayırlar
oldu, nice nice insanlar yetişti, geldi geçti, eğitim gördüler,
faydalananlar faydalandılar. Böyle samimi topluluklar oluşturmak
gerekiyor.
Amerika'da gördüm, Avrupa'da gördüm, Avustralya'da gördüm. Onlar bu
ihtiyacı gördükleri için toplumsal kuruluşlara, derneklere, vakıflara
çok önem veriyorlar. Her çeşit kuruluşa... Hatta bir insan işe
gireceği zaman, Avustralya'da iş müracaat kâğıdına bir soru
eklemişler:
"--Hangi derneklere üyesiniz? Nerelere kayıtlısınız? Ne gibi
zevklerinizi var, neler yapıyorsunuz?" diye soruyorlar.
Bu çok önemli bir madde onlar için. Adam diyor ki meselâ:
"--Yüzme kulübüne üyeyim, şu spor kulübüne, derneğine kayıtlıyım,
şu işi yapanlarla beraberim..."
"--Tamam! Bu toplumun içinde, toplumsal çalışmalara katılan uyumlu
bir insan, toplumda öteki insanlarla uyumu olan bir insan..."
diyorlar.
O zaman işe daha öncelikle alıyorlar. Aksi halde;
"--Ben hiç bir derneğe kayıtlı değilim, kendi başıma yaşarım!"
derse;
"--Haa, bu toplum kaçkını..." diyorlar.
Bu durum işe almama sebebi olabiliyor buralarda... Ve bu dernekler
çok güzel çalışıyor, çok canlı çalışıyor. Her yerde bunun izlerini
görüyoruz. Hayır yapıyorlar. "Filânca dernek köşedeki parkı yapmış,
çocuk bahçesini yapmış, filânca dernek şurayı tanzim etmiş." diye
levha koyuyorlar. "Bu anıtı filânca dikti, filânca dernek yaptı." diye
imza atıyorlar. Yâni yaptıkları eserleri görüyoruz. İşte müslümanların
da böyle topluluklar oluşturması lâzım! Muhabbetli topluluklar,
birbirini seven, topluca çalışan, topluca güzel toplumsal amaçları
sağlamak için çalışan kümeler teşkil etmesi lâzım!..
d. Alimlerin Önemi
Tabii bu kümelerin çekirdeği, mihveri, direği, merkezi nedir?..
Kur'an-ı Kerim'i, İslâm'ı, imanı, irfanı, ihlâsı, ihsanı, ahlâkı çok
iyi bilen bir kimse olacak, o öğretecek ötekilere... Biz bunu sağlamak
için ilk iş olarak ne yaptık? Hadis Enstitüsü dedik, hadise dayalı,
Kur'an-ı Kerim'e dayalı bir özel eğitim kuruluşu kurduk.
Kardeşlerimize maaş verdik. Üniversiteden mezun olduktan sonra altı
sene besledik... Yâni yetişsinler. Yetiştikten sonra, Kur'an-ı
Kerim'i, hadis-i şerifi öğrendikten sonra o şehre gitsinler, öbür
tarafa gitsinler. Nereye giderlerse gitsinler, orada insanlara İslâm'ı
öğretsinler dedik; önemli...
Kur'an-ı Kerim'in inmesi çok büyük bir olay, çok büyük bir nimet...
Peygamber Efendimiz'in gönderilmesi çok büyük bir nimet... Âlemlere
rahmet olarak gönderilmiş. Peygamber Efendimiz'den sonra ne olacak?..
Alimlerin etrafında toplanılacak. Alim yetiştirmek ve onların
etrafında halkın toplanıp, onların işaret ettiği şeylere yönelmesi çok
önemli...
Tabii alimin kendi kişisel, kendi maddî bedenine yönelinmiyor;
İslâm'ı bildiği için, İslâm'ı uyguladığı için onun etrafında
toplanılıyor. Eğer öyle değilse, o zaman alimin de kıymeti kalmıyor.
Sırf bilmek önemli olmuyor; bildiğini uygulamak ve Allah'ın sevdiği
insan olmak önemli oluyor. İşte onun sağlanması lâzım! Onun etrafında
muhabbetli bir topluluk oluşması lâzım!..
Burada elhamdü lillâh --burada derken şimdi konuştuğum yeri,
Avustralya'yı kasdediyorum; Melbourne, Sydney, Brisbane, Volongong,
Mildura çeşitli şehirler-- kardeşlerimizi yerleştiriyoruz, topluyoruz.
Bir vakıf, bir cemiyet etrafında topluyoruz. Her yerde böyle
muhabbetli bir küme oluşturmalarını sağlıyoruz. Elhamdü lillâh, bugün
kendi kendime dedim ki hutbeyi okurken:
"--Ölsem gam yemem, çok şükür! Çünkü işi anlamış ve insanları
Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine çağırmanın çok
önemli olduğunu kavramış öğrencilerimiz var... Onlar artık toplumun
başında halka hitab ediyorlar, cemaati irşad ediyorlar."
Çok memnun oldum, mutmain oldum. Tabii yapılacak işler çok fazla
ama, fevkalâde sevindim. Onun için bu münasebetle Peygamber SAS
Efendimiz'in bu konudaki bazı hadislerini söylemek istiyorum.
Tabii bunu karşısında kimler çıkmış? Meselâ lâik düşünceli, dini
kenara itmek isteyen bazıları --aslında lâik düşünce de dini kenara
iten düşünce değildir, her dinî kuruluşa saygı gösteren düşünce
demektir ama, Türkiye'deki uygulamadan kötü bir nam kazanmış bu
kelime-- meselâ dine karşı olanlar, "Din afyondur, din gereksizdir"
diyen komünist ülkeler, ateist olanlar, Allah'ın varlığını birliğini
inkâr edenler... Onların bir kısmını da ben kısmen anlıyorum, mâzur
görüyorum. Çünkü toplumlarındaki dinler ve dindarlar İslâm olmadığı
için, bozuk dinler olduğu için, okumuş adam tabii onun doğru
olmadığını görünce her halde bütün dinler doğru değildir sanıyor.
İslâm'ı incelememişse, tanımamışsa karşı çıkıyor. Bu karşı çıkanlar
diyorlar ki:
"--Biz dünyada yaşayacağız, yapacağımız işler var."
Evet, insan dünyada yaşamak için de, başarı kazanmak için de ilme
sarılmak zorunda... İslâm dini bunu böyle emrediyor. Onu özellikle
belirtmek istiyorum. Yâni bizim dünyadaki başarımız için de ilme
sarılmamız lâzım!
Bakın Pîrî Reis, Amerika'yı haritasında işaretlemiş, kıyıları,
kuzey güney Amerika gayet güzel görünüyor. Amerika'yı keşfetmiş yâni.
İslâm coğrafyacılarının Kiristof Kolomb'dan asırlarca önce gittiğini
kitaplar yazıyor, biliyoruz. Pîrî Reis'in haritasında var... Meselâ
niye oraya gitip Avrupalılar'ın yaptığı işi biz yapmamışız?.. Niye
daha sonraki devirlerde bu dünyanın keşfedilmemiş öbür yerlerine
gitmemişiz?.. Niye yarısını yeşil Afrika yaptığımız müslüman
Afrika'nın, aşağısına inmemişiz?.. Neden elimizdeki şeyleri
koruyamamışız?..
Tabii bunlar hep ilimden geri kalmanın sonucu. Yâni insan ilimde
geri kaldığı zaman dünyası da gidiyor, ahireti de gidiyor.
e. Süleyman AS'ın İlmi Tercih Etmesi
Onun için, Peygamber Efendimiz SAS'in bir hadis-i şerifini okumak
istiyorum. Sohbetlerimiz hadis sohbeti gibi, daha ziyade âyet de
okuyoruz hadis de okuyoruz. Bir hadis-i şerifin kendi Arapça metni de
bulunsun, dinleyenin kulaklarına ve ortama ve zamana bereket yağsın
diye okuyorum.
Efendimiz bazen, şu devirde şöyle olmuştu, filânca peygamber
zamanında şu olmuştu diye eski ümmetlerin olaylarını anlatırdı. Hem
Kur'an-ı Kerim'de var bu bilgiler hem de Peygamber Efendimiz'in
hadis-i şeriflerinde... Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki,
Suyûtî'nin El-câmiüs-sağìr'inde olan bir hadis-i şerifinde:
RE. 282/10 (Huyyira süleymân, beynel-mâli vel-mülki vel-ilm
fahtârel-ilm feu'tıyel-mülke vel-mâle lihtiyârihil-ilm.)
Bu hadis-i şerifin üzerinde biraz açıklama yapmak istiyorum.
Süleyman AS bizim ismini bildiğimiz, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen
sevdiğimiz peygamberlerden birisi... Sevdiğimizin bir delili, çoluk
çocuğumuza bu ismi koyarız. Padişahlarımızın içinde Kanûnî Süleyman
var, kaç tane Süleyman var... Çevrenize baksanız karşılaşırsınız. Biz
Süleyman AS'ı severiz. Çünkü Allah'ın sevgili mübarek
peygamberlerinden biri olarak tanıyoruz. Saygımız vardır, aleyhis-salâtü
ves-selâm.
Süleyman AS hakkında diyor ki Peygamber Efendimiz:
(Huyyira süleymân, beynel-mâli vel-mülki vel-ilm) "Süleyman
AS peygamberin önüne üç ihtimal konuldu: Mal mı istersin; saltanat,
hükümranlık, hükümdarlık, devlet başkanlığı, yöneticilik mi istersin,
ilim mi istersin?.."
Mal, çeşitli dünya şeylerine sahip olmak. Eşya olsun, hayvan olsun,
arazi olsun, bağ bahçe olsun, hazine olsun, çeşitli mal... Mülk de
bizim Türkçe'deki manasından farklı. Arapça'daki mülk demek egemenlik
demek, hüküm sürmek demek. Yâni meliklik demek, yâni hükümdarlık
demek... Yâni, "Hükümdarlık mı yapmak istersin, mal sahibi mi olmak
istersin, yoksa ilim mi öğrenmek, ilim irfan sahibi mi olmak
istersin?.." diye muhayyer bırakılmış. "Seç seçtiğini, beğen
beğendiğini!" denilmiş Süleyman AS'a...
Ben burda şimdi seyahat hâlinde olduğum için yapamıyorum ama,
Türkiye'de olsaydı ansiklopedileri karıştırırdım, eski kitapları,
kütüphanemdeki derin açıklama mahiyetinde olan başka kitapları
karıştırırdım; Süleyman AS'ın hayatını okurdum. Hangi zamanda, nasıl
bir şekilde bu tercih yapma önüne getirildiğini de anlayıp, size daha
geniş bilgi vermeye çalışırdım ama, şu anda hadis-i şerifte gördüğüm
kadarıyla söylüyorum.
"--Mal mı istersin yâ Süleyman, zengin mi olmak istersin? Hükümdar
mı olmak istersin? Bak devlet senin elinde olsun, padişah ol, sen
hükmet... Bunu mu istersin, yoksa ilim irfan mı istersin? Allah'ın
sevdiği, şöyle ilmiyle âmil, edepli âbid, zâhid, ilim erbâbı, mübarek
alim mi olmak istersin?" diye bu üç şey önüne konuldu.
Seç bakalım hangisini istersin, diye muhayyer bırakıldı. Seçme
hakkı Süleyman AS Hazretleri'nin... (Fahtârel-ilm) Süleyman AS
demiş ki:
"--Yâ Rabbi ilim isterim, ilim irfan isterim. Hakkı bileyim, hayrı
bileyim, senin rızan yollarını bileyim!" demiş. "Allah'ın sevdiği
yolları bileyim de, cahil olmayayım da, gàfil olmayayım da, bilgili
bir mü'min olayım da bilgili olarak yaşayayım. Bilgimin icabını
yapayım da, senin razı olduğun işleri yapıp, rızanı kazanayım,
imtihanı başarayım, huzuruna sevdiğin kul olarak geleyim; bunu
istiyorum yâ Rabbi!.. Mülk istemem, yâni egemenlik, hükümdarlık,
meliklik, devlet başkanlığı istemem, mal da istemem, zenginlik de
istemem, onların peşinde değilim; ilim istiyorum!" demiş.
(Fahtârel-ilm) "İlmi tercih etti." Tabii çok güzel yapmış.
Biz peygamberlerin tercihlerinden ibret almak için dinleriz. Demek ki
bizim de öyle yapmamız lâzım! Yâni insan dünya parası kazanmak için,
vurgun vurmak için, servet kazamak için bazen ömrünü ona harcıyor,
ahiretini mahvediyor. Demek ki öyle yapmayacak.
"Siyasette yükseleyim, iktidar olayım da, Allah'ın emirleri isterse
çiğnensin, isterse ahiretim mahvolsun, isterse lânete müstehak olayım,
mühim değil! Hele bir başkan olayım, hele bir reis olayım, hele bir
yönetici olayım... Hele bir hakim-i mutlak olayım, hele bir despot
olayım, hele bir diktatör olayım..." diye tarih boyunca böyle
çalışanlar olmuş.
Ordular çarpışmış, "Orası senin, burası benim!" filân diye... Taht
kavgaları olmuş, kardeşler birbirlerini öldürmüşler. Cinayetler
işlenmiş... Bunlar niçin?.. Padişahlık, hükümranlık, başkanlık benim
olsun diye yapılmış. Demek bu da olmayacak, demek bunlar da yanlışmış.
İnsanın neyi seçmesi lâzım? İlmi, irfanı, hem maddî ilmi, hem manevî
ilmi, Allah'ın rızasını kazanmaya sebep olacak bilgileri öğrenmesi
lâzım!
Sonuç ne olmuş?..
(Feu'tiyel-mülke vel-mâle liihtiyârihil-ilm) "Allah onun
ilmi seçmesinden onu sevdi, memnun oldu. İsabetli bir seçiş yaptı
diye, ona hem ilim verdi, peygamber oldu..." Çok şeyleri bilirdi
Süleyman AS, Kur'an-ı Kerim şahit:
(Ullimnâ mantıkat-tayri ve ûtînâ min külli şey') [Bize
kuşdili öğretildi ve bize her şeyden nasîb verildi.] Karıncaların
konuşmalarını duyardı, anlardı. Kuşların konuşmasını bilirdi.
(Kàlet nemletün: Yâ eyyühen-nemlüdhulû mesâkineküm!) "Ordusu
giderken bir karınca: 'Ey karıncalar, yuvalarınıza girin; Süleyman ve
ordusu geliyor, aman farkına varmadan sizi ezmesin!' diye seslenince;
(Fetebesseme dàhiken min kavlihâ) Süleyman AS onun konuşmasına,
'Aman ezilmeyin, kenara kaçın!' deyişine güldü."
Bunları biliyordu. Ondan sonra rüzgârlara hakim idi, tasarrufatı
vardı, yâni hükmü geçiyordu. Nasıl bir bilgiyle bunu sağlıyorsa,
sağlıyordu.
Belkıs isimli Yemenli Saba melîkesi, uzun bir yolculukla Süleyman
AS'ı ziyarete geliyordu. Kendisi değil kendisini veziri, Belkıs'ın
tahtını onun sarayından göz yumup açıncaya kadar alıp karşısına
getirdi, koydu. Işınlama yoluyla, keramet yoluyla Süleyman AS'ın
veziri Âsaf yaptı bunu. Ondan sonra da aylarca süren yolculuktan
sonra, Belkıs Süleyman AS'ın yanına geldiği zaman, dediler ki:
(Kîle: E hâkezâ arşük?) "Senin tahtın bu mu?"
Şöyle baktı şaşırdı:
(Kàlet keennehû hû) "Sanki ta kendisi o!"
Tabii ta kendisi o. Baktı ki tahtı getirilmiş. Ancak bir peyamberin
yapacağı, bir evliyaullahın yapacağı şeyler, hak yolda olanların
yapacağı şey... Gelmiş görünce, müslüman oldu. O devirde peygamber
Süleyman AS olduğundan, Süleyman AS'a tâbi oldu.
Bir takım ilimleri biliyor. Cinlere hakim, cinlere başka insanların
yapamadığı olağan üstü şeyler yaptırabiliyor. Onların başında...
İnsanlara, cinlere hakim, rüzgârlara hakim... Kuşların, karıncaların
konuşmalarına hakim... Yâni ne kadar geniş ilim verildiğini, Kur'an-ı
Kerim'in âyetlerinden anlıyoruz.
İlmi seçmiş. Tabii o, bunlar, keyifli zevkli şeyler diye, bunlar
kendisine verilsin diye istemedi ilmi... İrfanı istedi, Allah'ın
sevdiği kul olmanın yolunu öğrenmek istedi. Allah'ın sevgili kulu
olunca da, Allah ona bunları ihsân ediyor. Peygamberlere mûcize,
evliyâullaha da keramet olarak bunları ihsân ediyor. Peygamber
Efendimiz'in zamanındaki ashabından da biliyoruz, Kur'an-ı Kerim'den
de biliyoruz, daha sonraki çağlarda ciddî kitaplarda yazılanlardan da
biliyoruz. Bu devirde de tanıştığımız büyük evliyaullah, rahmetli
hocalarımız, büyüklerimizin hayatlarında da gözlerimizle gördük.
Onlara da keramet olarak bu gibi şeyler veriliyor. Ahireti isteyince,
Allah'ın rızasını isteyince, takvâ ehli olunca Allah onları öğretiyor.
Allah cahili cahil bırakmıyor evliyâ olduğu zaman; ümmî de olsa,
oduncu da olsa ârif yapıyor, bir şeyler öğretiyor.
Süleyman AS (Fahtârel-ilm) ilmi tercih etti. (Feu'tiye)
Bunun üzerine Allah tarafından kendisine (el-mülk) mülk de
verildi, Süleyman AS hükümdar da oldu, devlet başkanı da oldu.
Hazineleri oldu, devleti oldu, ordusu oldu, hakimiyeti oldu... Geniş
bir devlet, ta Yemen'e kadar yayılmış, Orta Doğu'da büyük bir devleti
de oldu. Mülk, yâni meliklik, egemenlik, hükümranlık, hükümdarlık da
verildi. (Vel-mâl) Çok da mal sahibi oldu, çok para sahibi
oldu."
Tabii peygamberler malları ne yapacaklar?.. Allah yolunda
kullanmışlardır. O devirdeki insanların mutluluğu için ferahı, refahı,
rahatı, huzuru, ızdırablarının dindirilmesi için çalışmışlardır.
f. Ahireti Tercih Eden Mahrum Kalmaz
Aziz ve sevgili kardeşlerim! İlmi seçince, Allah ötekilerini de
verdi. Bu büyük bir kanun-u ilâhîdir, Allah'ın imtihanıdır. Ama bir de
lütfudur. Allah insanları kendisinin karşısında imtihan eder. Önüne
ihtimaller çıkartır:
"--Bakalım dünyayı mı tercih edecek, ahireti mi tercih edecek;
hangisini seçecek?.. Bakalım gönlü kayacak mı? Bakalım imtihanı
kazanacak mı, kaybedecek mi?.." diye.
Ahireti seçerse, Allah ahireti seçtiği için sevap da verir ama,
dünyalığı da verir. Dünyalıktan da mahrum bırakmaz! Hem dünyadan
nasibini alır hem sevabı kazanmış olur. Dünyayı tercih ederse ahireti
mahvolur, imtihanı kaybetmiş olur.
Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, aman Ramazandan çıktık,
takvânın ne demek olduğunu az çok öğrendik. Büyük büyük kitaplarda,
meşhur alimlerin Ramazanda güzel güzel konuşmalarını, vaazlarını,
nasihatlerini dinledik. Aman yanlış tercih yapmayalım! Aman fâni
dünyayı tercih edip ahireti mahvetmeyelim! Aman günahı tercih edip,
şeytanı memnun edip Allah'ın gazabına uğrayacak duruma kimse düşmesin!
Aman cenneti bırakıp da cehenneme düşmesine sebep olacak yanlış işler
kimse yapmasın. Kim Allah'ın rızasını düşünüyorsa, Allah yine ona
dünyadan nasibi neyse veriyor.
Bakın Süleyman AS peygamber olmuş. Bakın Peygamber SAS Efendimiz
Kureyşliler'in ne kadar zulmüne uğradıktan sonra, koca İslâm
devletinin başkanı olmuş. Yönetim Ebû Bekr-i Sıddîk'a devrettiği
zaman, Efendimiz ahirete irtihâl ettiği zaman, Arabistan yarımadası
bütünleşmişti, şirk kalmamıştı, fütuhat başlamıştı. Ömer RA zamanında
fütuhat ne kadar ilerledi. Bu Diyarbakır vs. Doğu Anadolu tarafları
hemen o zamanda fethedildi.
Doğu Anadolu'daki bu ırkçı çalışmalara, düşüncelere, asabiye,
kavmiye çalışmalarına acıyarak, gülerek bakıyorum. Yâni acı bir
tebessümle bakıyorum. Orda kendisin şu ırktan, bu ırktan sanan
insanların çoğu sahabe torunu... Belki oralara gelen mücahidlerin
torunları... İslâm için çarpışmış insanlar.
Silvan kasabamızda, ki eski adı Meyanparikin'di; orda Selâhaddin-i
Eyyubî gibi muazzam bir mücahidin camisi olunca ne kadar
duygulanmıştım. Oraları ta ilk İslâm fütuhatında fethedildi.
Diyarbakır Kalesi'nde sahabe kabirleri var. Bu barajların, bentlerin
suları altında kalan arazilerde nice sahabe kabirleri var, ziyaret
ediliyor. Ta o zamanlar oraları İslâm beldesi oldu da, şimdi İslâm'dan
başka duygular için çarpışmalar oluyor. İslâm'ın kendisini
koruyamaması, müslümanların sahip oldukları derecelerden aşağı düşmesi
çok fena!..
Yâni Ramazandan sonra insanların şaşırması gibi, o güzel günlerden
sonra kötü günler, o güzel duygulardan sonra kötü duygular, o cennete
götürecek cihad çalışmalarından sonra cehenneme götürecek ayrılık
çalışmaları... Bunların hepsi garip şeyler. Kimisi, "Hazret-i Ali
Efendimiz'in yolundan gidiyorum!" diyor. Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Hz.
Ali Efendimiz'e aykırı işler yaparsa nasıl olur?
Allah-u Teàlâ Hazretleri yanlış yapmaktan herkesi, hepimizi
korusun! Hepimiz yanlış yapabiliriz. Nereye sarılacağız?.. Kur'an-ı
Kerim'e sarılacağız. Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılacağız.
Onları bilen alimlere sarılacağız. Sevimli toplumlar, gruplar, kümeler
oluşturacağız. Herkes, "Aman bizi de aranıza alın, ne olur biz de
gelelim!" diyecekler. Hanımlara hitap eden, beylere hitap eden,
çocuklara hitap eden, gençlere hitap eden güzel çalışmalar yapacağız.
Ahireti tercih ettik mi, irfanı tercih ettik mi, ma'rifetullahı
tercih ettik mi, sevabı tercih ettik mi, Allah hem dünyasını hem
ahiretini iyi yapıyor insanın... İşte, Osmanlılar'ın ilk devrinde
küçük bir uç beyi iken, koca bir Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye olması
gibi. Bizim tarihimizden bir ibret... Daha önce sahabe-i kiram
zamanında başlamış. Mazlum ve mağdur, işkenceden şehit olan
sahabelerden, her birisi bir ilin valisi olan sahabelere zamanla işler
dönüştü. Neden? Allah ilmi tercih edenlere hem mülk hem mal verir.
Yâni hem egemenlik, yönetim hakkı verir, onları destekler; hem de
zenginlik verir. Ama onlar yine zenginliği kendi şahsî işleri için
kullanmazlar, hayra hasenâta harcarlar.
Son bir şeyle sözümü tamamlamak isterim. Buralarda gördüğüm bir şey
var. Bunu yöneticilerimize, Türkiye'deki yöneticilere duyurmak için
söylüyorum. Bir şey çok dikkatimizi çekiyor.
"--Avustralya'ya gittiniz. Hocam, Avustralya'da en çok dikkatinizi
ne çekti?"
Yâni belediyecilere söylüyorum, milletvekili muhterem kimselere
söylüyorum; tabii onlar duyarlar mı, duymazlar mı bilmiyorum. Burada
benim dikkatimi bir şey çekiyor: Avustralya'nın nüfusu bizim
nüfusumuzun üçte biri kadar, ama toprakları bizim topraklarımızın on
misli fazla... O kadar güzel alt yapı kurmuşlar ve o kadar güzel
hizmetler götürmüşler; halkın rahatı, mutluluğu için, huzuru için,
temizliği için, su bulması için, rahat yaşaması için, yemesi içmesi
için, aç açık kalmaması için o kadar güzel tedbirler almışlar ki,
herkes buraya gelmeye can atıyor. Bunlar da gelenleri süzmeye gayret
ediyorlar. Yâni herkesi almıyorlar. "Dur bakalım!" diyorlar, uzun
boylu inceliyorlar. Halka hizmet ne kadar güzel...
Ben istiyorum ki bizim yönetici kardeşlerimiz gelsinler ama,
buralara gelip de kalabalık bir şekilde gelmesinler; ibret gözüyle,
âdeta padişahın tebdil-i kıyafet yaptığı gibi gelsinler, ibret gözüyle
şöyle bir gezsinler kendileri... Biz burdan kendilerine rehberlik
edecek, mihmandarlık edecek arkadaş buluruz. Şöyle ibretle
baksınlar!.. Bir belediye başkanı gelsin, "Burda belediyeler nasıl
çalışıyor? Burda alt yapı nasıl sağlanıyor?" görsün. Bir milletvekili
kardeşimiz gelsin, "Burda meclis nasıl çalışıyor?" görsün. Daha başka
kimseler gelsin! Böyle merasimin, resmiyetin dışında; protokol
diyorlar ya onun dışında, gerçekleri görebileceği sakin bir kafayla,
âdeta tebdil-i kıyafet gelsinler, buradaki refahın, ileriliğin, mutlu
yaşamın, güzelliğin, temizliğin sırrını çözsünler götürsünler!..
Almanya'da da öyle... Almanya'da işlenmemiş bir karış toprak
görmedim. Dağlardaki, orman arasındaki yollar bile asfaltlanmıştı.
Bizim su ihtiyacımız halledilmemiştir, yol ihtiyacımız
halledilmemiştir. Temel hak ve hürriyetler sağlanmamıştır. Dinî
müesseseler, eğitim müesseseleri, insanların sağlık işleri... Çok
şeyler var yâni. Buralarda çok güzel hizmet yapılıyor.
Halka hizmet etmek, o da Allah'ın sevdiği bir şey... Ama o da işte
ilimle oluyor. Bunların hepsi din ilmiyle oluyor. İnsafla, imanla,
ihlâsla oluyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri herkese bunları versin. Yâni
yöneticilere, sorumlulara ilim versin, irfan versin. Allah onun
arkasından tabii güzel şeyler de veriyor. İmanlı olarak, Allah'ın
rızasını kazanmak için güzel şeyler yapmayı, hayır hasenat yapmayı
nasib eylesin... Böyle insanların mutlu olduğunu göre göre, memnun
olmayı Allah hepimize nasib eylesin...
Sevdiği kul eylesin... Kazandığı güzel vasıfları kaybetmeyen
sevgili kullarından olmayı nasîb eylesin... Evlâtlarımızı,
torunlarımızı da iki cihanda, sevdiklerimizle beraber bahtiyar
eylesin... Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili
Akra dinleyicileri!..
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
06. 02. 1998 - Melbourne / AVUSTRALYA
.