|
AHİR ZAMANDA OLACAK HALLER
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi
ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve
dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti üzerinize olsun. Râmûzül-Ehàdîs
kitabımızın bir cildinden, kur'a ile çekilmiş bir sayfasından üç tane
hadis-i şerif size okuyorum.
a. Mü'minin Kendini Gizlemesi
Birincisi Câbir RA'den, İbn-i Sinnî
(Rh.A) tarafından kitabına kaydedilmiş. Bu hadis-i şerifte
Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 504/1 (Ye'tî alen-nâsi
zemânün yestahfî fîhimül-mü'minü kemâ yestahfil-münâfiku fîküm elyevm.)
Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Bu safyadaki bu hadis-i şerifler hep
aynı şekilde başlıyor. Elifbe sırasıyla olduğu için, hep aynı ibareyle
başlıyor bu sayfanın hadis-i şerifleri. İstikbâlde olacak şeyleri,
beyan buyuruyor Peygamber Efendimiz:
(Ye'tî alen-nâsi zemânün)
"İnsanların üzerine bir zaman gelecek ki, gelir ki..." Yâni
"İstikbâlde şöyle olacak..." demek. Sanki insanlar duruyor da, zaman
üstlerine geliyormuş gibi, ifade öyle: "İnsanların üzerine öyle bir
zaman gelir ki, (yestahfî fîhimül-mü'min) o zaman insanların
içinde mü'min kendisini saklamaya çalışır, gizlenir; (kemâ
yestahfil-münâfiku fîkümül-yevm) şu gün, şu anda, bu asr-ı
saadette sizin aranızda münafığın kendisini gizlemeye çalıştığı gibi,
saklandığı gibi, o zaman da mü'min saklanmaya çalışır, kendisini
gizler." buyuruyor Peygamber SAS Efendimiz.
Bu neden olacak?.. Ahir zamanda, yâni
dünyanın sonu geldiği zaman, kıyametin kopması yakın olduğu zaman,
toplum bozulacak. Ahlâkî değerler tepe taklak olacak. Ahlâk
küçümsenecek, ahlâksızlık yayılacak... İyi insanlar horlanacak,
ayaklar altına alınacak, ezilecek. Kötüler hakimiyeti ele geçirecek,
başa geçecekler... İyi şeyler aptallık, yanlışlık, kötü gibi
değerlendirilecek. Kötü şeyler, günahlar vs. de açıkgözlülük ve
iyiymiş gibi değerlendirilecek. Her türlü ahlâksızlık artacak, her şey
bozulacak.
O zaman tabii, mü'minin de kıymeti
bilinmeyecek. Mü'minin kıymeti bilinmediği için, toplum bozulduğu
için, mü'min toplumun içinde garip olarak kalacak. Bir başka hadis-i
şerifte de, Peygamber SAS, tabii bu istikbâlde olacakları, Allah
kendisine bildirdiği için yine naklediyor:
"--İslâm garip olarak başladı, garip
olarak sona erecek. Yâni tekrar garip hâle gelecek. Ne mutlu
gariplere!" buyurmuş.
Garip ne demek?.. Biliyorsunuz, kendi
vatanından, ehlinden, akrabasından uzakta diyâr-ı gurbette olan kimse
demek. Müslümanın garip olması ne demek?.. Yâni kendisinin ehlî,
ahbâbı, arkadaşı, kendisini anlayan, seven insanlar kalmadığı için
toplumda; diyâr-ı gurbetteki bir yolcu, yabancı gibi, o şehrin içinde
az ve sevilmeyen, tanınmayan bir insan durumunda kalacak.
Onun için, toplum bozulunca, kötü
insanlar hakim olunca, bu sefer mü'min saklanacak. İmanın izhar ettiği
zaman çeşitli sıkıntılara uğradığı için, veya izhar edemediği için
veya başka sebeplerden dolayı...
Neye benzetiyor Peygamber Efendimiz?
Asr-ı saadette münafıkların, yâni içi inanmayan insanların
mü'minlerden korktukları için mü'min gibi davranmalarına benzetiyor,
teşbih buyuruyor. Yâni münafık içinden inanmıyor, dışından mü'minmiş
gibi davranıyor, Allah'ın ahkâmına tam ihlâsla teslim olmuyor.
Tabii münafıklığın iki mertebesi var:
Bir: İmanda münafıklık... İmanda münafık, kâfirlerin en azılılarından
daha tehlikelidir. Kâfir çünkü, hiç olmazsa âşikâredir, biliniyor,
tedbir alınır. Münâfık insanların içindedir. Bilinemediğinden zararı
daha çok olabilir.
Bunlar hakkında buyruluyor ki
Kur'an-ı Kerim'de:

(İnnel-münâfikìne fid-derkil-esfeli
minen-nâr) "Münâfıklar cehennemin en aşağı derekesinde, yâni
tabakasındadır." (Nisâ: 145) buyruluyor. Demek ki cehennemlik
olacaklar ve hem de en aşağısında, en çok azap olunan yerinde
kalacaklar.
Bir de amelde münafıklık vardır. Yâni
mü'mindir, iyi niyetlidir de bu tip insan. Ama arada, mü'mine
yakışmayan amelleri yapıyor. Günahları işleyiveriyor. Sonra pişman
oluyor vs. filân... İhlâslı bir mü'min gibi davranamıyor.
Sahabe-i kiram, kendilerinin zaman
zaman hallerine bakıp, kusurlarını gözlerinde büyütüp de Peygamber SAS
Efendimiz'e gelip kendilerinden şikâyet ederlerdi:
"--Rasûlallah! Ben münafık mı oldum,
galiba münafık durumuna düştün yâ Rasûlallah!" diye dertlerini
açarlardı.
"--Niye?.." diye sorduğunda Peygamber
Efendimiz, durumlarını anlatırlardı:
"--Senin yanında olduğumuz zaman, ne
güzel duygular içinde oluyor. Böyle manevî hazlar, zevkler, feyizler,
bereketler içinde... Eve gittiğimiz zaman çoluğumuzla, çocuğumuzla
düşüyoruz, kalkıyoruz derken dünyaya dalıyoruz." filân diye, kendi
hallerini devam ettirememekten dolayı kendilerini münafık
sanıyorlardı.
Sonra, tabii bazı hatalı hareket
ettikleri zaman, gerçek mü'mine yakışmadığı için kendilerini
kınıyorlardı, kendi kendilerini levm ediyordu. Bu çeşit hatalı
durumlara, amelde münafıklık deniliyor. Bu tip insanlar hatalarından
döndüğü zaman, kusurları gördükleri, iyi hâle büründükleri zaman;
Cenâb-ı Hak Gaffâr-ı zünûb'tur, Settârül-uyûb'tur, günahları bağışlar,
ayıpları kusurları setreder, örter, göstermez, bildirmez, saklar.
Cenâb-ı Hak onu cennete sokabilir yine. Yâni mü'mindir çünkü,
hatalıdır.
O devirde münafık, meselâ aslında
inanmamış, Peygamber Efendimiz'e kızıyor, ashabına kızıyor. Bu
kızgınlığını ortaya vursa toplum içinde vaziyeti fena olacak;
saklıyor. Ona benzetiyor, onun durumuna benzetiyor.
Demek ki ahir zamanda da, toplum öyle
bozulacak ki, mü'min hâlini izhar ettiği zaman çeşitli hücumlara maruz
kalacak. İşte Çeçenistan, işte Rusya, işte Kosova, işte Kıbrıs'ın Rum
kesimi... Yâni şöyle düşünün: Oralarda bir zaman Devlet-i Aliyye-yi
Osmâniye'nin teb'ası olarak rahat, huzur içinde yaşarken
dindaşlarımız, kardeşlerimiz, Boşnak veya Arnavut veya Pomak veya
başka... Sonra Bulgarlar geldiler, dinini değiştirmesini, ismini
değiştirmesini istediler kişilerden. Karşı koyanları öldürdüler.
Yâni Rusya'da ihtilâl olduğu zaman
Türkistan'ı vs.yi istilâ ettikleri zaman, çok korkunç zulümler
yaptılar. Fergana vadisi diye bir vadi var şimdiki Özbekistan'da,
hafızlar diyarıymış. Hocalar yetişen, çok ihlâslı insanların olduğu
yermiş. Ruslar oralara girdikleri zaman, korkunç katliamlar yapmışlar.
Rus istilâsının şiddetli olduğu zamanlarda da tabii dindarlıklarını
yapamadılar, saklamak zorunda kaldılar.
İspanya'da yedi asır müslüman yaşadı,
Endülüs... Ondan sonra siyasî çekişmelerden, kıta katoliklerin,
hıristiyanların eline geçince, çok büyük katliamlar yaptılar. Oradaki
müslümanlar da, çok zor durumlara düştüler.
Allah hürriyetimizi, istiklâlimizi
kaybettirmesin... Çünkü hürriyet ve istiklâl olmayınca, onunla beraber
İslâm'ı yapabilme imkânları da kayboluyor ve mü'minler çok zor
durumlara düşüyorlar.
Allah, alnı açık, göğüsünü gere gere
mü'min olduğunu söyleyerek, inancını gereğini her yerde, her zaman
çekinmeden, tatlı tatlı duyarak, Cenâb-ı Hakk'a güzel kulluk ederek,
tam bir serbestlik içinde, müslümanlığı yaşamayı bize nasib eylesin...
b. Şeytanın Evlâtlara Ortak Olması
İkinci hadis-i şerif bu sayfadan,
yine aynı kelimelerle başlıyor; Ebû Hüreyre RA'dan rivayet olunmuş.
Ebuş-Şeyh kitabında kaydetmiş ki, Peygamber SAS Efendimiz şöyle
buyuruyor:

RE. 504/4 (Ye'tî alen-nâsi
zemânün yüşârikühümüş-şeyâtìnü fî evlâdihim. Kìle: E ve kâinün zâlike
yâ rasûlallah? Kàle: Neam. Kàlû: Ve keyfe na'rifü evlâdenâ min
evlâdihim? Kàle: Bikılletil-hayâi ve kılletir-rahmeh.) Sadaka
rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Ye'tî alen-nâsi zemânün)
İnsanların üzerine bir zaman gelir ki, ileride, ahir zamanda öyle bir
devir gelecek ki, (yüşârikühümüş-şeyâtînü fî evlâdihim)
evlatlarında şeytanlar insanlarla ortaklaşacaklar. İnsanların
evlâtlarının bazıları şeytan evlâdı olacak.
Biliyorsunuz, meselâ sofra kuruldu.
Sofrada yemeğe başladı bir kimse, besmele çekmeden yedi. O zaman yemek
yemesi besmelesiz olduğu için, şeytan da onun tabağından yiyor. Su
içti besmelesiz; onunla beraber su içiyor. Yâni yemesine, içmesine
ortak oluyor.
Yemeğine ortak olduğu gibi,
evlâtlarına da ortak olabiliyor. Başka hadis-i şeriflerden de
biliyoruz. Bir zaman gelecek ki, şeytanlar insanların evlâtlarına
ortak olacaklar. Yâni anne babası ile ortak olacak.
Bunu söyleyince, dinleyenler hayret
ettiler. (Kìle: E ve kâinün zâlike yâ rasûlallah?) Denildi ki:
"Bu olacak mı yâ Rasûlallah?.." (Kàle: Neam.) "Evet, olacak."
buyurdu Peygamber Efendimiz
(Kàlû) O zaman sordular:
(Ve keyfe na'rifü evlâdenâ min evlâdihim?) "O zamanki müslümanlar
olarak bizler, böyle bir durum olmuşsa, kendi evlâtlarımızı
şeytanların evlatlarından nasıl ayıracağız?.. Ortada çocuk var ama,
'Benden mi oldu, şeytandan mı oldu bu evlât?' diye bahis konusu
olunca, şeytanın evlâdını, oğlunu, kızını kendi evlâdımızdan nasıl
ayırt edebiliriz?.. Alâmeti nedir?" diye sormuşlar.
(Kàle) Buyurmuş ki Peygamber
Efendimiz: (Bikılletil-hayâi ve kılletir-rahmeti) "Utanmasının
azlığından ve merhametinin, acımasının azlığından..."
Demek ki, şeytanın çocukları hayâsız
oluyor; utanması, arlanması yok, ar damarı çatlamış oluyor ve
merhametsiz oluyor, acıması olmuyor. Kırıyor, döküyor, vuruyor,
öldürüyor, bağırtıyor, can yakıyor, can alıyor, işkence ediyor...
Arsız, yüzsüz, edepsiz, hiç bir şeyden utanması yok... Yüzü Fransız
köselesi gibi derler, yâni yüzü kızarmıyor. "O hayasızlığından ve
merhametsizliğinden, şeytanın çocuğu olduğu anlaşılır." buyuryor.
Nasıl olması lâzım, bu durumla
düşmemek için ne yapmak lâzım?.. Bir kere düğünün dînî bir düğün
olması lâzım! Dînî olmayan bir düğün, şeytanın katılacağı bir düğün;
dînî esasları çiğneyerek, günahlara dalarak, haramları yiyerek, içerek
yapılan bir düğün, tabii böyle bir şeye sebep olur.
Ondan sonra namaz niyaz olmazsa,
abdest olmazsa, besmele olmazsa, bu gibi durumlar olur. Ne yapmamız
lâzım gelir?.. Her işimizi, yememizi, içmemizi, düğünümüzü,
derneğimizi, gerdeğimizi, her işimizi besmele ile, Allah'ın adını
anarak, Allah'ın rızasını düşünerek, dindarâne duygularla, hàlis
duygularla, temiz duygularla, dualarla yapmamız lâzım ki, işimizde
hayır olsun, bereket olsun...
Hani, Avrupalılar meselâ, gemi
yapıyorlar, denize indirecekleri zaman geminin burnunda şampanya
şişesini kırıyorlar. Ne düşünürler, niçin yaparlar? Kendilerinin
örfleri, adetleri... Kendi dinlerinde bile zâten içki haram değil;
kutsal şarap filân diyorlar, şaraplı ekmek yiyorlar. Yâni halleri
öyle...
Biz bir gemiye denize indirdiğimiz
zaman, bir hayırlı açılış, bir fabrika vs. olduğu zaman, "Bismillâhi
Allàhu ekber" diyerek kurban kesiyoruz. Etini fakirlere
dağıtıyoruz, fukaranın dualarını alıyoruz. Hayırlı bir şey yaparak
başlıyoruz.
Kur'an-ı Kerimler okuyoruz,
hatimlerle başlıyoruz bazı işlere... Dükkânımızı açarken besmele ile
açıyoruz. Levha asıyorlar hattâ, bir çok dükkânlarda görüyorum, hoşuma
gidiyor:
Her sabah besmeleyle açılır
dükkânımız,
Falanca zât-ı muhterem pîrimiz, üstâdımız!
Her esnafın, her meslekten insanın
bir piri varmış. O pirinin adını yazarak dükkânına asıyor. Yâni
besmeleyle açıyorlar. "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" diyerek, "Yâ
Rabbi hayırlı rızık ver bize!" diyerek yapıyorlar. İşlerini böyle
ibadetle, tâatle yapıyorlar. Yola çıkacağı zaman iki rekât sefer
namazı kılıyor; dua ile, namazla, abdestli çıkıyor. Abdest alıp
yapıyor, yaptığı hayırlı bir işi... Gusül abdesti alıyor cumada,
bayramda; hayırlı bir iş yapacağım zaman temiz olayım diye...
O zaman, hayırla başlayan, Allah
adıyla başlayan, Allah'ın rızası düşünülerek yapılan şey hayırlı
oluyor. Bunu biz örfümüzden, tarihimizden, edebiyatımızdan biliyoruz.
Süleyman Çelebi ne kadar güzel halka öğretmiş, yaymış Mevlid'iyle:
Allah adı olsa bir işin önü,
Hergiz ebter olmaya ânın sonu!
"Bir işin önü, başlangıcı Allah adı
olursa, yâni 'Bismillâhir-rahmânir-rahîm' diye başlanırsa; asla
o işin sonu ebter olmaz, güdük olmaz, kesik olmaz, bozuk olmaz, çürük
olmaz; iyi olur." diye güzelce şiir halinde ifade etmiş.
Her işimizi besmeleyle yaparız.
Arabamıza besmeleyle bineriz, arabanın anahtarını besmeleyle
çeviririz. Her işimizi besmeleyle yaparız, o zaman hayır olur. Yemeği
besmeleyle yersin, yediğin hayreder, faydasını görürsün.
Düğünü besmeleyle, gerdeği besmeleyle
yapan, hayrını görür. Evlatları hayırlı olur, annesine babasına iyi
bakar, hizmet eder, ihtiyarlığında rahat ettirir. Çalışkan olur,
hayatta başarılı olur, anasını babasını sevindirir, yüzünü güldürür,
iftihar ettirir. Vatanına milletine faydalı olur.
Onun için, aman her yaptığınız işi
Allah'ı düşünerek, Allah'ın rızasını düşünerek, Allah'ın adıyla, Allah
namına yapın!.. Hani diyorlar ya, kapıyı çalıyor meselâ:
"--Kanun nâmına kapıyı aç!" diyor.
Kanunu ifa etmek için geldim demek
istiyor yâni. Biz de mü'minler olarak, her yaptığımız işi Allah adına,
Allah adıyle, Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla yapalım!..
c. Niyetlerin Bozulması
Bu sayfadan üçüncü hadis-i şerif.
Hazret-i Ali RA'dan, Ebû Abdurrahman es-Sülemî kaydetmiş. Hazret-i Ali
Efendimiz tarif edilmeyecek kadar, güneş gibi aşikâr bir mübarek
büyüğümüz, başımızın tâcı. Ebû Abdurrahman es-Sülemî, çok büyük bir
âlim ve s™fî. Onun kitabına yazdığına göre, Hazret-i Ali'den rivayet
edildiğine göre Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

RE. 504/7 (Ye'tî alen-nâsü
zemânün) "İnsanların başına, üzerine bir zaman gelir ki, ilerde
gelecek ki..." Ne olacak? (Hemmühüm butùnühüm ve şerefühüm metâuhüm
ve kıbletühüm nisâühüm ve dînühüm derâhimihim ve denânîruhüm, ülâike
şerrül-halkı lâ halâka lehüm indallàh.) Kıyamete yakın zamanı
anlatan bir hadis-i şerif. Neler olacağını şöyle buyuruyor Peygamber
Efendimiz: "O zamanda, (hemmühüm) insanların tasası, gayreti,
(bütùnühüm) karınları olacak." Yâni akılları, fikirleri
karınlarının ihtiyaçlarını gidermekle ilgili olacak demek. Tasaları,
karınları...
Karından maksat iki şey olabilir: bir
mide olur. Yâni akılları, fikirleri, "Ne yiyeceğim, ne içeceğim?"
diye, yemek içmek. Bir de cinsel konular kasdedilmiş olabilir. Yâni
cinsî duyguları esir almış, cinsel manyak gibi; yâni akılları,
fikirleri o... Tabii kötü bir durum.
Çünkü insanın hemminin, gayretinin,
tasasının, fikrinin, düşüncesinin, amacının yüksek şeyler olması
lâzım!.. Böyle süflî, âdî şeyler olmaması lâzım!.. Amaçlarının yüksek
olması lâzım, himmetinin âlî olması lâzım!.. Aksine insanlar
kötüleştiği için, o devrin insanları kötü olduğundan bu kötülüğü
yapıyor. Zor olacak durumları... Akılları, fikirleri belden aşağısı,
karınları.
(Ve şerefühüm metâühüm)
"Adamların şeref telakkisi, anlayışları da malları, mülkleri olacak."
Yanında ne kadar metaı varsa; yâni emtia, mal mülk cinsinden varlığı
varsa... Yâni parası kadar şerefi oluyor. Çok parası olan, çok
şerefli; parası olmayan şerefsiz.
Halbuki İslâm'da böyle değil: Takvâsı
olan şerefli, takvâsı olmayan şerefsiz. Dindarlığı, hâlis duyguları
olan Allah indinde kıymetli; günahları, hataları olan, ne kadar zengin
olursa, ne kadar makamı yüksek olursa olsun, ne kadar böyle dış maddî
imkânları çok olursa olsun, kıymetsiz İslâm'a göre.
Ama artık her şey maddîleşmiş
olduğundan o devirde adamların şeref anlayışları da değiştiğinden,
insanın malı mülkü şeref ölçüsü oluyor; insan zenginliğine göre itibar
görüyor. Halbuki zengin olmadığı halde, namuslu olduğundan; çok
kazanamadığı halde, çok iyi, melek gibi, altın gibi, som altın gibi,
elmas gibi, pırlanta gibi insanlar olabilir. Öyle düşünüyorlar. Çünkü
her şey maddiyata sarmış, her şeyi maddeyle ölçüyorlar.
(Ve kıbletühû nisâühüm)
"Kıbleleri de karıları..." Yâni Kâbe'ye dönmüyorlar, karılarına
yönelmişler. Yâni karılarına tapıyorlar, akılları fikirleri onlar
olmuş oluyor.
Bu da dindarlığın bozulması demektir.
Amaçların sapması demektir. İnsanların süflîleşmesi demektir.
(Ve dînühüm) "Dindarlıkları
da, dinleri de (derâhimihim ve denânîruhüm) yâni altın gümüş
paraları..." Dinleri imanları para, para olmuş oluyor o devirde.
Bu durum olunca, yâni maddecilik,
şehvetperestlik, mideperestlik, her şeyi maddî, materyalist ölçülerle
görmek, ölçmek... Bu durum olunca, insanlar artık her şeyi unutmuşlar.
Faziletleri, manevî değerleri, yüksek erdemleri unutmuşlar. O zaman
artık çok kötü bir durum olmuş oluyor. İnsanların bu zihniyette
olanları çok kötü olmuş oluyor. Onlar için buyuruyor ki Peygamber
Efendimiz:
(Ülâike şerrül-halk) "Bunlar
halkın en kötüleridir." Halk, dar manasıyla insanlar demek, geniş
manasıyla Allah'ın yarattığı bütün varlıklar demek. Bütün varlıkların
en kötüleri. Çünkü taşın toprağın, otun yaprağın, ağacın hiç olmazsa
suçu, günahı yoktur. Allah ne için yaratmışsa, o işte bulunuyorlar,
devam ediyorlar. Bir insana kızdık mı "Odun!" deriz ama, odunun bir
kabahati yok... Ama adam çok kötü vasıflara düşmüşse, sahip olmuşsa,
çok fena durumlara düşmüşse; o zaman tabii odundan, kütükten de daha
fena...
Bazan bir hayvan ismi söylüyoruz
kızdığımız adama; o hayvan mâsum, onun bir suçu günahı yok, nihayet
bir hayvan, yaratılışı öyle... Ama insan, kötü sıfatlarla, kötü
işlerle ondan da daha aşağılara düşüyor.
(Şerrül-halk) "Halkın, yâni
mahlûkatın en kötüleridir bunlar... (Lâ halâka lehüm indallàh)
Onların Allah yanında hiçbir nasipleri yoktur." Yâni hayır, mükâfât,
ecir, sevap gibi bir şey almaları mümkün değildir.
Nasıl olmamız lâzım?.. Himmetimizin
âlî olması lâzım! Aklımızın fikrimizin, dünya ve ahiretimizin Allah'ın
rızasına göre olmasına yönelmesi lâzım!.. Hem dünyamız Allah'ın
istediği gibi tertemiz olsun; hem de ahiretimiz azabdan uzak, tam
saadet olsun diye, himmetimizin o tarafa sarfedilmesi lâzım!.. Yâni
insanlığın selâmeti, iyiliği için; ahirette de Allah'ın rızasına erip,
cennetiyle cemâliyle müşerref olmak için gayret etmeli, insan ona tasa
çekmeli, onun için uğraşmalı!..
İnsanın şerefi ilmiyle, irfanıyla,
faziletiyle olmalı!.. Bir insan fakir olabilir. Yunus Emre hakkında
anlatılanları doğru kabul edelim; oduncu olabilir, fakir bir köylü
olabilir... Ama Yunus Emre gibi olunca en şerefli insan oluyor. İnsan
mânevî değerleriyle, gönül zenginliğiyle, iman kuvvetiyle, kalbinin
altın gibi olmasıyla kıymetli olur. Ama parası olmayabilir, kulübede
oturuyor oturabilir, dağda bir mağarada yaşıyor olabilir. İşin
doğrusu, asıl şerefin takvâda olması lâzım!..
(Ve kıbletühüm nisâühüm) Evet,
çok tabii, İslâm da teşvik ediyor; elbette insan ailseni sever,
sevmeli!.. Sevmeye de sevap veriyor Allah-u Teàlâ Hazretleri ama,
insanın kıblesi Kâbe olmalı, din olmalı; maddî, geçici, fâni bir şey
olmamalı!..
Evet, insan annesini sever, kızını
sever, hanımını sever, çoluk çocuğunu sever... İyi arkadaşlarını
sever... Ama bu sevgilerin hiçbirisi, tek başına hayatın amacı olamaz.
Çünkü onlar fâni...
Hayatın asıl amacı, insanın asıl
yöneleceği yüksek şeyler olması lâzım! Allah indinde geçerli şeyler
olması lâzım!.. Yönünün, kıblesinin ulvî şeyler olması lâzım!
Dininin, imanının para olması,
insanın iyice materyalist olması demek. Para buldu mu babasını bile
satar, vatanını satar, vatanın sırlarını satar. Tabii, çok kötü bir
şey...
Nasıl olması lâzım! Dünyaları
verseler, bazı faziletlerden, bazı güzelliklerden vazgeçmemesi lâzım;
onları vermemesi lâzım!
Ne diyor Mehmet Akif:
Verme dünyaları alsan da bu cennet
vatanı!
Ne kadar güzel!.. Dünyaları alsan
bile, dünya kadar rüşvet verseler; Amerika'dan rüşvet gelse, Rusya'dan
rüşvet gelse, Avrupa'dan rüşvet gelse, bir karış toprağı verilmez!
Onun için ölür, canını verir ama,
vatanını vermez. İşte bu, şerefli insanların, hakîkî mü'min insanların
amaçlarının çok yüksek olmasından... Maddeye tenezzül etmez, maddeyi
teper, elinin tersiyle iter:
"--Ben böyle yakışıksız teklifleri
kabul edemem! Ben böyle maddiyat için, çok değer verdiğim mübarek,
mukaddes şeyleri satamam!" diye söyleyecek sağlamlıkta olması lâzım!..
Dünyada çok zengin devletler var,
parayla herkesi alırlar. Herkese her şeyi yaptırırlar. İyi ki para ile
satın alınamayacak insanlar var... Halen de ülkemizde var, başka
ülkelerde var.
Allah onları hakim eylesin, işlerin
başına onları getirsin... Sarsılmayan, sapasağlam, dürüst, dosdoğru
insan olmak lâzım! "Öyle olmayan insanlar mahlûkatın en kötüleridir.
Allah onlara hiç bir mükâfât vermeyecek. Allah indinde hiçbir
nasipleri yoktur." buyruluyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi,
dinimizden, güzel ahlâkımızdan, sağlam imanımızdan milletimizi, çoluk
çocuğumuzu, nesillerimizi mahrum eylemesin... Ümmetimizi korusun...
Düşmanların topluca birlikler kurarak, ittifaklar kurarak yaptıkları
zulümleri karşılamayı, yenmeyi Allah nasib eylesin...
Mazlum insanların imdadına koşmamızı,
onları zulümden kurtarmamızı nasîb eylesin... Esir kardeşlerimizi
esaretten, mazlum kardeşlerimizi zulümden, mağdur kardeşlerimizi
gadirden kurtarmakta bizlere gayret versin, yardım eylesin; tevfikını
refîk eylesin...
Cümleten bizi her yönden mansur ve
müeyyed, muzaffer ve gàlib eylesin... Aziz ve sevgili izleyiciler ve
dinleyiciler!
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi
ve berekâtühû!..
12. 01. 2000 - AKRA
|