|
ALLAH RIZASI
İÇİN SEFERE ÇIKMAK
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Allah'ın selâmı,
rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Yine bir cuma sohbeti
münasebetiyle size hitab etmek şerefine erdim.
a. İnsanlardan İstemenin Zararı
Birinci hadis-i şerif Peygamber SAS Efendimiz'den Ebû Hüreyre RA
tarafından rivayet olunmuş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz
buyurmuş ki:

RE. 432/1 (Men feteha bâbe mes'eletin, fetahallàhu lehû
bâbe fakrin fid-dünyâ vel-âhireh; ve men feteha bâbe atıyyetin
ibtiğàen livechillâhi, a'tàhullàhu hayred-dünyâ vel-âhireh.)
Bu hadis-i şerif istemekle ilgili, dilenmekle ilgili. Buyuruyor ki
Peygamber Efendimiz:
(Men feteha bâbe mes'eletin)"Kim isteme kapısını açarsa,
yâni isteme yoluna girerse..." Mes'ele, seele'den masdar-ı mîmî'dir.
Seele, bir soru sormak mânâsına geliyor; bir de dilenmek, bir şey
istemek mânâsına geliyor: "Kim dilenmek kapısını açarsa, yâni dilenme
yolunu tercih eder de dilenmeye başlarsa..." demek.
Yani ondan bundan, "Bana ekmek ver, peynir ver, para ver, giyim
ver, kuşam ver..." diye neyse ihtiyacı, bir şeyler istemek. Buna
dilenmek diyoruz Türkçe'de. Kim böyle bir kapıyı açarsa, bu İslâm'da
makbul değil, dilenmek doğru değil. Peygamber Efendimiz dilenmenin
uygun olmadığını beyan ediyor bu hadis-i şerifte.
"Kim isteme yolunu tercih ederse, (fetahallàhu lehû bâbe fakrin)
Allah da ona fakirlik kapısını açar." Yâni, "O dilenmek yoluna
girince, ceza olarak Allah da onu fakirleştirir." demek.
Bu fakirlik dünyada kalsa neyse ne ama, (fetahallàhu lehû bâbe
fakrin fid-dünyâ vel-âhireh) "Hem dünyada, hem ahirette fakirlik
kapısı açar." Dünyadaki fakirlik, insanın malının mülkünün olmaması,
yoksulluk çekmesi, sıkıntı çekmesi, geçim sıkıntısı çekmesi...
E pek çok insan geçim sıkıntısı çekmiş, yaşamış, ölmüş... Çeşitli
ülkeler var dünyanın üzerinde halen sıkıntı çeken. Şu Filistinli
kardeşlerimiz ne yer, ne içer? Afrika'daki, Somali'deki, Orta
Afrika'daki, suların akmadığı, yağmurların yağmadığı yerlerde insanlar
ne yerler, ne içerler, nasıl yaşarlar?.. Tabii bizim evimiz dolu,
mutfağımız dolu, buzdolaplarımız dolu, derin dondurucularımız dolu,
kilerlerimiz dolu, cüzdanlarımız dolu... Evde olmayanları da, hemen
biraz ineriz merdivenden, bir köşeyi döndük mü, ordaki büyük
dükkanlardan, çarşılardan istediğimizi küfelere doldurup, alıp
getirebiliriz. Yâni bazıları da bu halde değil dünyada, fakirlik
çekiyorlar.
Bazen de çok iyi insanlar, Allah'ın çok sevgili, mübarek kulları
fakir bir ömür sürmüşler. Peygamber SAS zamanında bu fakirlik daha da
şiddetliymiş. Böyle şehirlerarası taşımacılık olmadığı için, üretim
imkânları kıt olduğu için, tarıma dayalı, herkesin emeğine dayalı bir
ekonomi olduğu için, daha böyle bir endüstrileşme, yâni makineleşme
olmadığı için, hızlı imalat çıkmadığı için, arz az, talep çok olduğu
için, ihtiyaçlar karşılanamadığından insanlar sıkıntı çekermiş...
Bu fakirlik gelip geçer ama, Peygamber Efendimiz: "Hem dünyada, hem
ahirette fakirlik..." buyuruyor. Tabii ahiretin fakirliği çok fena...
Ahiretteki fakirlik, mal mülk fakirliğine benzemez. Allah-u Teàlâ
Hazretleri'nin rahmetinden yana fakir olmak, lütfuna ermemek, kahrına
uğramak, cezasına çarpılmak durumu olur; o çok daha fenâ... Demek ki,
dilenmemesi lâzım bir insanın.
Peygamber SAS Efendimiz böyle isteyeni boş çevirmezdi, isteyene
fazlasıyla verirdi, ne isterse verirdi. Hatta düşünün, bakın siz yapar
mısınız, yapamaz mısınız?.. Kendinizi onun yerine koyun: Bir keresinde
çok güzel bir elbise getirdiler, "Yâ Rasûlallah giy bunu!" diye
Peygamber Efendimiz'e hediye ettiler: Çok da güzel bir elbise... Giyer
giymez çok yakıştı, herkesin gözleri kamaştı. Hemen fukaranın birisi
geldi, dedi ki:
"--Yâ Rasûlallah, bana bu elbiseyi ver!"
Efendimiz hemen çıkarttı verdi, yeni elbiseyi çıkarttı verdi.
Köşede sıkıştırdılar o isteyeni, dediler ki:
"--Yâ, ayıp ettin! Peygamber Efendimiz daha yeni giyinmişti, biraz
giyseydi hiç olmazsa. Hemen giydi, arkasından sen istedin. Olur mu
böyle şey?" dediler.
O da dedi ki:
"--Ölünce kabirde ona bürünürüm diye düşündüm, o niyetle istedim."
Yâni onun o istemesi ayrı mesele. Peygamber Efendimiz isteyince
veriyor. Her isteyene veriyor, ama istemeyi sevmiyor, istemeyi tavsiye
buyurmuyor. Hatta dilenen birisine demiş ki:
"--Git bir ip al. Şehrin dışına çık. Oradaki çalılardan, dallardan
topla, sırtına iple, vur onları. Getir onları pazarda: 'Şunları ocakta
yakmak isteyenlere satıyorum...' de, ama dilenme!"
O da öyle yapmış. Hakikaten bakmış ki geçim de oluyor. Yâni
satılıyor ve satıldıkça kendisi de bir şeyler alabiliyor. Efendimiz'in
taviseyi bu. Burada da böyle buyuruyor: "Kim dilenmek kapısını açarsa,
Allah da ona dünyada ve ahirette fakirlik kapısını açar."
b. İhsân Etmenin Mükâfâtı
Pekiyi ne yapmak lâzım?.. Dilenmemek lâzım! Aksine, cömert olmak
lâzım! İsteyen değil, veren olmak lâzım!.. Bakın hadis-i şerifin
devamında, buyuruyor ki Efendimiz:
(Ve men feteha bâbe atıyyetin) "Kim cömertlik, ikram, bağış
kapısını açarsa..." Atıyye, bir kimseye verilen bir şey... Yâni elma
veriyorsun, meyve veriyorsun, yiyecek veriyorsun, ekmek veriyorsun, et
veriyorsun, kuzu veriyorsun, kuzu veriyorsun, deve veriyorsun...
Neyse... Küçük büyük i'tà edilen, verilen şeye atıyye derler. İhsan,
bağış demek.
"Kim bağış kapısını açarsa, yâni bağış yolunu tercih ederse, ona
buna cömertçe verirse..." Neden yapıyor bunu?.. (İbtiğàen
livechillâh) "Allah'ın zât-ı pâkinin kendisinden hoşnud olmasını
hevesleyerek, isteyerek, temenni ederek, kazanmak için, onu düşünerek
veriyor." Kim Allah'ın rızasını kazanmak için, cömertlik, ihsan, ikram
kapısını açarsa, yâni verme yolunu tercih ederse; dilenmek değil de
Allah rızası için vermek yolunu tercih ederse; (a'tàhullàhu hayrad-dünyâ
vel-âhireh) "Allah da o kuluna hem dünyanın, hem de ahiretin
hayırlarını ihsan eder."
Verince azalması lâzım! Verilince, insanın yanındaki şeylerin
azalması lâzım; ama öyle olmuyor. Allah ona dünyada da hayrın
kapılarını açıyor. Zaten başka hadis-i şeriflerden de biliyoruz.
Verene Allah daha çok fazlasını ihsan ediyor. Halefi, yâni verilenin
yerine başkası geliyor, başka mal geliyor, başka zenginlik geliyor.
Halef diyoruz ya, birisi bir makamdan gidince arkasından gelene. O
mal da gidince, onun yerine halefi geliyor, yâni Allah gene dolduruyor
boşluğu. Hem de fazlasıyla dolduruyor, daha fazla veriyor. (Hayred-dünyâ
vel-âhireh) Hem dünyada, hem de ahirette...
Dünyada da yoksulluk çekmez cömert insan, eli bolluk içinde olur,
kesesi rahat olur, evi bolluk olur, işi rast gider... Dünyada da rahat
eder, ganî olur, zengin olur; ahirette de... Yâni ahirette de sevap
kazanır, mükâfata erer, rahat eder.
Onun için, aziz ve sevgili kardeşlerim nasıl olalım?.. Kazanalım,
yedirelim... Hem yiyelim, hem yedirelim. Yâni hem kendimiz kimseye
muhtaç olmadan, kimseden bir şey istemeden geçinelim, yaşayalım,
yiyelim, yedirelim çoluk çocuğumuza; hem de başkalarına ihsan ve ikram
ederek, onların duasını alarak, fakirlere yardımcı olarak, oradan da
sevap kazanalım!..
Tabii sadece fakirlik meselesi yok şimdi. Bir müslümanın düşüncesi,
sadece öteki müslümanların fakirliği değil. Başka türlü yardımlara da
ihtiyaç oluyor. Paradan gayrı şeylere de ihtiyaç oluyor. Meselâ bence
en önemli iş, eğitim... En önemli şey, müslümanların istikbâle yönelik
yapması gereken en önemli iş hangisi?.. Eğitim. Eğitmek, müslümanları
müslüman eğitmek. Müslüman çocuklarının annelerinden, babalarından
daha bilgili, daha şuurlu, daha ihlâslı, daha güzel müslüman olarak
yetiştirilmesi...
Bakın bu İsveç'te, İşçi Partisi iktidarı ilk defa bundan kırk küsür
yıl önce almış. İktidarı alır almaz, hemen bir araya gelmişler
yöneticiler, demişler ki:
"--Biz İşçi Partisi'yiz, büyük sermaye sahipleri büyük imkânlarını
halkın teveccühünü kazanmak için kullanırlar; bu iktidarı bizim
elimizden bir devre, iki devre sonra çekip alırlar. Onun için biz
çalışma yapalım!" demişler.
Neye karar vermişler?.. Eğitime yönelmeye karar vermişler. Yâni
"Amaçlarımızı, yapacağımız iyilikleri eğitimle çok güzel öğretelim!"
demişler ve onun esbâbını hazırlamışlar. Yâni bu gayeye, bu amaca
ulaşmak için atılması gereken adımları atmışlar, yapılması gereken
işleri yapmışlar ve kendilerini anlatmak bakımından eğitime önem
vermişler. Ya da iktidara gelen bir fırkanın, partinin ne yapması
gerektiği iyice düşünmüşler. Tabii o da bilimsel çalışmalarla
bulunuyor, kırk sene, kırk küsür seneden beri iktidardan düşmemişler.
Demek ki ilme sarılmak, her şeyi bilimsel usüllerle düşünüp,
çözümleyip, geliştirmek uygun oluyor.
Onun için, müslümanın eli açık olacak. E herkesin karnı tok... Sen
ekmek verirsin, adam almaz. Ben hatırlıyorum, küçükken kapıya gelirdi
dilenciler, biz de bir şeyler verirdik. O daha ziyade para isterdi.
Çünkü çoğu bu işi meslek olarak yapıyor. Profesyonel deniliyor yâni. O
verdiğin yemekleri, gıdaları köşeye koyuverirlerdi. Para olursa cebine
alıyor. Zaten belki iki tane, üç tane apartmanı var, evi var. O para
istiyor, cebi böyle para dolu olacak. Senin ona verdiğin yiyecek,
giyecek gibi şeyleri köşeye koyuveriyordu, ben hatırlıyorum.
Tabii aç olanlar vardır, belki bizim ülkemizde de vardır. Ama
Avrupa'da filân bakıyoruz, devlet vatandaşlarına güzel hizmet veriyor
ve aç bırakmıyor, bir maaş veriyor, sağlığına dikkat ediyor... vs. O
zaman, yâni doyurmak çok önemli bir mesele olmuyor. Ama ruhunu
doyurmak, imanını korumak, ahiretini kurtarmak çok önemli oluyor.
Oralara da para harcanacak tabii.
Sonra istiklâlin korunması, hürriyetin korunması çok önemli.
Oralara paraların harcanması lâzım! Yâni atıyye, ihsan ve ikramın
yönlerini düşünüyoruz, onları konuşuyoruz. İşte böyle yapanlara da
Allah hem dünyada, hem ahirette hayırlar ihsan eder.
Demek ki üretici olacağız, çalışkan olacağız. Ortaya eser koyucu
olacağız. Başkasına yük olmayacağız, başkasının sırtına binmeyeceğiz.
Aksine başkalarına hayrımız, iyiliğimiz olacak. En basit anlamıyla:
Dilenmeyeceğiz, ikram edici olacağız. Daha geniş anlamıyla: Topluma
yük olmayacağız, topluma bir şeyler kazandıracağız. Hatta öyle eserler
bırakacağız ki, öldükten sonra, ahirete göçtükten sonra bile o
eserlerden faydalanılacak da, Allah bizim defterimize sevap
yazdıracak, ahirete büyük mükâfatlarla taltif edecek.
Evet, buna çok dikkat edelim. Çalışkan müslümanlar olalım ve
verimli, olumlu müslüman olalım. Yâni başkalarına fayda sağlayan
hayırlı müslüman olalım. Başkalarına yük olan, başkalarının desteğini
alarak yaşayan kimseler olmamaya gayret edelim.
Ama bazen de çeşitli sebeplerden, hayatın, kaderin yazısı, çizgisi
dolayısıyla, cilvesi dolayısıyla en ummadığın insanlar çok zenginken
çok fakir düşebiliyor, çok kuvvetliyken güçsüzleşebiliyor, yardıma
muhtaç oluyor. Daima insanlar birbirlerine yardım edecek. Yardım
kapısı her zaman açık. Ne kadar istemesek de bir zaman gelir, hiç
olmazsa çoluk çocuğumuza muhtaç oluruz. Yâni onlar, "Annedir,
babadır..." diye bakar, yatalak olur insan. Allah elden ayaktan
düşürmesin... Kimseye muhtaç etmesin. Kendi gücüyle, kendi emeğiyle,
yüz akıyla yaşamayı cümlemize Allah nasib etsin...
c. Allah Rızası İçin Sefere Çıkmak
İkinci hadis-i şerif, aynı sayfadan devam ediyorum. Ebû Mâlik el-Eş'arî
RA'dan Ebû Dâvud, Taberânî, Hàkim rivayet etmişler. Rahmetullàhi
aleyhim ecmaîn. Allah razı olsun, o alimler toplamışlar, biz de
toplanmış olan hadis-i şerifleri size okuyup anlatıyoruz. Peygamber
Efendimiz'in söylediği mübarek sözleri, çok değerli bilgileri,
hazineleri korumuşlar. Biz de o hazinelerden alıp, mücevherâtı sizlere
ulaştırıyoruz.
Mücevherâttan daha kıymetli bunlar! Dünyanın ve ahiretin saadetine,
ikramlarına, ihsânlarına erdirecek güzel bilgiler...
İkinci hadis-i şerif:

RE. 432/2 (Men fasale fî sebîlillâh, femâte ev kutile, ev
vekasahû feresühû ev baîruhû, ev ledeğathü hàmmetün, ev mâte alâ
firâşihî bieyyi hatüfin şâellàhu feinnehû şehîdün ve inne lehül-cenneh.)
Bu hadis-i şerif Ebû Dâvud'da, Taberânî'de ve diğer kaynaklarda yer
almış. Ebû Dâvud, biliyorsunuz Sıhah-ı Sitte'den. Çok dikkatle
dinleyin, ben çok zevk duyuyorum. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Men fasala fî sebîlillâh) "Kim Allah rızası için, Allah
yolunda faslederse..." Fasletmek ne demek?.. Ayrılmak demek. Yâni,
"Kendisini yerinden, yurdundan ayırırsa..." İnsan cihada gidince ne
oluyor, askere gidince ne oluyor, sefere gidince ne oluyor, hacca
gidince ne oluyor?.. Evini bırakıyor, kasabasını, yerini yurdunu
bırakıyor, sefere çıkıyor. "Kim Allah yolunda böyle bir ayrılığa
kalkışırsa... Cihad etmek için yerini yurdunu terketti. (Femâte)
Yolda eceli geldi, öldü." Çünkü uzun zaman alıyor, bu işler bir anda
olup biten işler değil.
(Ev kutile) "Yahut öldürüldü, şehid edildi."
(Ev vekasahû feresühû ev baîruhû) Vakasa, boynu kırılmak,
boynu kırmak mânâsına bir fiil. "Atı veya devesi onun boynunu kırdı."
At ve deve insanın boynunu nasıl kırar?.. Hoplar, zıplar, yere düşer
insan. Attan düşer veya deveden düşer, ters bir şekilde düşer, boynu
kırılır, ölür. Yahut teper, veyahut bir yere çarpar. Yâni, "Bir binek
kazası oldu, hayvanı, atı veya devesi onun boynunu kırdı, öldürdü."
(Ev ledegathü hàmmetün) "Yahut, zehirli bir hayvan onu
soktu." Bazı akrepler sokuyor, öldürücü oluyor. Bazı örümcekler
oluyor, sıcak ülkelerde daha çok görülüyor, Arabistan'da da öyle...
Hattâ benim kendi beldem olan Çanakkale'de de, kırmızı renkli zehirli
örümcekler hatırlıyorum, büyü derdik biz. Bunlar soktuğu zaman
öldürücü olabilir. Yahut yılan sokar. Bazı yılanların öldürücü
olduğunu biliyorsunuz. İşte böyle bir mahlûk soktu da öyle öldü. Bu da
olabilir. Yâni, savaşa gidemedi, yolda böyle şeyler oldu.
(Ev mâte alâ firâşihî) "Yahut da yattı, yatağında öldü."
Çadırında akşam yatıyor, sabaha bakıyorlar, ölmüş. İnnâ lillâhi ve
innâ ileyhi râciùn. (Bieyyi hatfin şâellàh) "Yâni Allah'ın
dilediği herhangi bir şekilde, nasıl olduysa, öldü; (feinnehû
şehîdün) muhakkak ki o şahıs şehiddir, (ve inne lehül-cenneh)
ve ona mükâfât olarak cennet vardır." Yâni cennete girecek.
Ama savaşa katılamadı, bir başarı gösteremedi, kahramanlık
yapamadı. Çünkü savaş olmadı, yolda öldü, attan düştü, yahut yılan
soktu, yahut şu veya bu şekilde öldü; yahut hiçbir şey olmadı da
yatağında öldü. Şimdi doktorlar, "Kalp rahatsızlığı olmuş, veya beyin
damarı tıkanmış..." filân diyorlar. Bir bahane... Hangi şekilde olursa
olsun, değil mi ki evden çıkarken, evden ayrılırken Allah rızası için
ayrıldı; o şehiddir ve cennetliktir. İlle savaş yapma şartı yok.
Kànûnî Sultan Süleyman son seferine çıkmış, seferde iken ölmüş.
Sadrazam, "Ordu dağılır, mâneviyatı bozulur, birtakım olaylar olur..."
diye padişahın vefat ettiğini belli etmemiş, usta bir şekilde
saklamış. Ama seferde iken vefat etmiş. Bu hadis-i şerife göre bu
padişap savaşa katılmadı, yolda öldü; yine şehiddir.
Onun için, Bâkî'nin meşhur mersiyesinde, yâni Kànûnî için yazdığı
ağıt mahiyetindeki şiirinde şöyle diyor:
Minnet Hüdâ'ya kim iki cihanda kılıp saîd,
Nâm-ı şerifin eyledi hem gàzi hem şehîd.
Yâni, "Allah'a hamd ü senâlar olsun ki, senin namını hem gàzi
eyledi, hem şehid eyledi." Çünkü, birçok seferler savaşa gitti,
Zigetvar'a kadar Balkanlarda fütühatla ömrü geçti, gàzi oldu, gazâ ile
meşgul oldu. En son seferinde de seferdeyken vefat etti. Çadırında
vefat etti, çarpışma olmadı ama, olsun, yatağında bile ölse şehiddir.
Çünkü seferdedir, çünkü Allah rızası için çıkmıştır.
Tabii burada bir önemli ibare var, onun altını çızmek lâzım,
dikkati çekmek lâzım: (Fî sebîlillâh) "Allah rızası için..."
İnsan savaşa çeşitli amaçlarla çıkar. Kalbinde, kafasında çeşitli
düşünceler vardır, menfaat hesapları vardır. Hepsi şehid olmaz, hepsi
gàzi olmaz. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 432/4 (Men kàtele litekûne kelimetullàhi hiyel-ulyâ
fehüve fî sebîlillâh) "Ancak Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sözü en
yüksek olsun, dileği yerine gelsin, dini üstün olsun, Lâ ilâhe
illallah kabul olsun, o söz yücelsin diye çarpışan, fî sebîlillâh
çarpışmış olur." buyuruyor. Başka maksatlarla olursa, olmaz.
İntikam için, yer görmek için, para için, pul için... Ne bileyim,
insanların kalplerinde türlü türlü fikirler oluyor, düşünceler oluyor.
Fî sebîlillâh olacak, Allah rızası için olacak...
Adam mü'min değil, savaşa gidiyor... Hiç bir şey olmaz, ne şehid
olur, ne gàzi olur. "Ne şehid oldu ne gàzi, haybeye gitti Niyâzi!"
dediği gibi, boşa gider. Çünkü inancı yok! İnancı olacak, mü'min
olacak, Allah için yapacak. Yaptığı işi, Allah rızası için yapacak; o
zaman o sevabı alır.
d. Canı İçin, Malı İçin Savaşmak
Üçüncü hadis-i şerif. Bu hadis-i Şerif de İbn-i Abbas RA'dan
rivayet olunmuş. İbn-i Abdilber kitabında kaydetmiş. Peygamber SAS
Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 432/5 (Men kàtele dûne nefsihî hattâ yuktele fehüve
şehîdün, ve men kutile dûne mâlihî fehüve şehîdün, ve men kàtele dûne
ehlihî hattâ yuktele fehüve şehîdün, ve men kutile fî cenbillâhi
fehüve şehîd.)
Burada bakın, nelerle karşılaşacaksınız dinleyince, konuyu ilk
duyan aziz izleyiciler ve dinleyiciler:
(Men kàtele dûne nefsihî hattâ yuktelü fehüve şehîdün) "Kim
nefsi için, nefsini korumak için, nefsi uğruna savaşırsa, ölünceye
kadar çarpışırsa, şehiddir." Ne demek dûne nefsihî, yâni nefsini
korumak maksadıyla, nefsini korumak için öne çıkıp da çarpışıyor. Yâni
kendi canını korumak için.
Demek ki İslâm'da hayat önemlidir, hayat hakkı çok büyük bir
haktır. Bir insanın hayatını korumak için savunma yapması, ve bu
savunmada mücadele ederken ölmesi güzel bir şeydir. Yâni teslim
olmayacak, kendisini koruyacak, zalime, kuru gürültüye pabuç
bırakmayacak. Kendisini korumak için ölürse, şehid olur.
Dağın başında, tarlada çalışıyorken, geceleyin, evindeyken,
yalnızken, yoldayken birisi saldırdı; o da kendisini savundu. O bir
yumruk vurdu, ötekisi bir yumruk vurdu... O altta, o üstte... Derken,
hayatta her şey olabilir. Düşman kuvvetli olur, birkaç kişi olur.
Meselâ arkadan geldi bir tanesi, bir odun vurdu kafasına, kafasını
yardı, öldürdü... Kendisini korumak için yaptığı mücadelede ölen bir
kimse şehiddir. Savaş filân yoktu, adam işe gitmişti. Akşam gelirken,
bu olay oldu. Tarlaya gitmişti, tarlada bu olay oldu meselâ.
(Ve men kutile dûne mâlihî fehüve şehîdün) "Malını korumak
için mücadele ederken öldürülen de şehiddir." Malına saldırı oldu, onu
korumak istiyordu. Haydutlar yolunu kesti, malını almak istiyor, o da
vermemek istiyor. Malını korumak için mücadele ederken, karşı taraf
bunu öldürdü. O da şehiddir.
--Canım işte malını verseydi de, hayatını kurtarsaydı...
İyi ama, kötülüklere böyle fırsat verdiğiniz zaman, evet dediğiniz
zaman, kötüler kuvvetlenir. Onun için herkesin kötülüğün karşısında
direnç göstermesi lâzım!
Karşı taraf da korksun. "Ben bunun malını alacağım ama, bu savunur
malını... Parasını yedirtmez!" diye korkması lâzım!
(Ve men kàtele dûne ehlihî hattâ yuktele fehüve şehîdün)
"Ailesini korumak için çarpışırken ölürse, o da şehiddir."
Bazen çeşitli hücumlar oluyor. Aileye, insanın eşine, çoluğuna
çocuğuna haksız hücumlar oluyor. O zaman tabii korumaya geçecek.
Ailesidir, ehlidir, onları korumak vazifesi... O esnada öldürüldü.
Karşı taraf bir kurşun attı kaçtı ama, nedir bu?.. Bu da şehiddir.
Çünkü, aile de muhterem... İslâm'da mal da muhterem, can da muhterem,
aile de muhterem. Onları korumak için yapılan savunma ve mücadelede
ölürse insan şehiddir.
Bakın malın muhteremliği çok ilginç! Müslüman kendi malını bile
tahrib edemez. Kendi malını tahrib etse, "Bu benim kendi evim, bütün
camlarını şimdi kırmak istedi canım, aldım elime sopayı, camlarımı
kırıyorum!" diyemez. Yaparsa, kadı onu yakalar, cezalandırır. Çünkü,
mala zarar vermek yoktur İslâm'da...
Meselâ, bu adamın tam ekinleri toplanmıştı, harman olmuştu. Düşmanı
geldi, geceleyin tutuşturdu, yaktı. Biliyor, gördü kaçarken... O
hırsla gidip o da onun harmanını yakamaz. Neden?.. İslâm'da zarar
vermek de yoktur, zarara zararla mukabele etmek de yoktur. Malın bir
kabahati yok, adamın kabahati var. Kanun onu yakalasın, cezalandırsın.
--Yakalayamadı, kaçtı...
O ayrı... Allah mutlaka cezalandırır. Cenâb-ı Hakk'ın adaletinden
kimse kaçamaz. Gidip de sen onun harmanını yakamazsın, sen de onun
malına zarar veremezsin!.. O senin camını kırdı, sen de onun camını
kıramazsın!... İslâm'ın anlayışı böyle...
Ve en son cümle: (Ve men kutile fî cenbillâh, fehüve şehîd.)
"Allah'ın yanında iken öldürülen, o da şehiddir." Cenb, yan
demek. Allah'ın yanında olmaktan ne kasdediliyor?.. Rahmetullàhi
aleyh, Abdül-aziz Hocamız, parantez içinde izah etmiş: "İnsan namazda
iken Allah'ın yanında oluyor."
Cenâb-ı Hak kullarının her zaman yanındadır.

(Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm) "Nerede olursanız olun ey
insanlar, Allah-u Teàlâ Hazretleri yanınızdadır." Her yaptığınızı
görüyor, her söylediğinizi işitiyor. İçinizi, dışınızı biliyor. Her
yerde hàzır ve nâzır... Çok güzel bir söz: Her yerde hàzır ve nâzır...
Ama bazen kullar, Cenâb-ı Hak kendisine bu kadar yakın olduğu halde
Allah'tan fersah fersah uzakta... Fersah ne demek?.. Bir günlük yol
demek. Kervanın bir günde aldığı mesafeye fersah derler, otuz küsür
kilometredir. Her fersahta bir dinlenme yerleri yapılırmış.
Kervansaraylar olurmuş.
Fersah fersah ne demek?.. Çok uzak demek. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın
varlığını bilmiyor, kabul etmiyor, inanmıyor. Günahkâr... Günahkâr
oldu mu, Allah sevmez. O zaman Allah'tan kul uzaklaşıyor. Evet Allah
onun her yaptığını görüyor ama, o adam Allah'tan fersah fersah uzak...
Yâni Allah'ın rızasına aykırı işler yapmış, Allah'a yakınlık sıfatını
kazanamamış, Allah'ın rahmetinden çok uzak... Allah'ın rahmeti ona
gelmeyecek, o Allah'ın rahmetine ermeyecek demek.
İnsanın Allah'a en yakın olduğu zaman ne zamandır?.. Huzuruna
gittiği zaman. Allah'ın huzuru neresidir, mü'minin mi'racı nedir?..
Namazdır. "Allahu ekber!" dediği zaman, mü'min Cenâb-ı Hakk'ın
huzuruna girmiş oluyor. Cenâb-ı Mevlâ ona nazar ediyor. Melekler,
huriler iki tarafa dizilmiş durumda, Cenâb-ı Hakk'ın divanına girmiş
oluyor. Ama namazda aklına ticaret gelirse, dünya işleri gelirse,
hattâ kötü kötü şeyler gelirse; o zaman huzura uygun olmayan işler
yapmış olur, huzurdan çıkmış olur.
Namazın içinde kulun Allah'a en yakın olduğu durum hangisidir?..
Secde halidir. Kul secdede iken Allah'a en yakın haldedir. Çünkü
tevâzuun en güzel ifade şekle secdedir. Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda
şerefli, pırıl pırıl, ak pak alnımızı yere koyuyoruz. Kendi
kulluğumuzun ikrarı, "Evet yâ Rabbi, ben senin yarattığın àciz, nâçiz
bir kulunum! Sen de yüceler yücesisin, Allàh-u ekbersin, a'zamsın,
ecelsin...
Ecell, en celil demek. En celil, en büyük, en yüksek, en ulu
Allah... Ekber, en büyük... A'lâ , en yüksek... A'zam,
en muazzam... Her şeyi en yüksektir Cenâb-ı Hakk'ın... Biz de aciz
nâçiz kullarız.
Secdedeyken en yakın hali oluyor. Ne mutlu namazda iken ruhunu
teslim edenlere... Hele secdede iken, ruhunu teslim etmek ne güzel!..
Ben Kalaba'da mahallemizin camisinde hutbe okuyordum. Hutbe
esnasında bir hareketlenme oldu, arkadan bir ses geldi. Hutbeyi
bozmadık. Hutbe bitti, ondan sonra gittik bir de baktık ki, innâ
lillâh ve innâ ileyhi râciùn... Cumaya gelmiş olan cemaatten bir
hacı efendi, ruhunu camide teslim edivermiş. Cuma vaktinde, hutbe
esnasında... Hutbe namaz gibidir tabii, hiç ses çıkartılmadan
dinlenilen bir şey... Cuma günü ruhunu teslim etmiş, ne güzel...
Sonra duydum bir hoca efendi, bir ramazan günü sahurda yemeğini
yemiş, orucu niletlenmiş, camiye gelmiş. Cüzünü, Kur'an-ı Kerim'ini
cemaate okumuş. "Allahu ekber!" diye namaza durmuşlar... Ondan sonra,
secdeden kalkmamış bir türlü... Cemaat beklemişler beklemişler, bir
şey olduğunu anlamışlar. Kalkmışlar bakmışlar ki, hocaefendi camide,
Ramazan gününde, oruçlu iken, sabah namazında, secde halinde Cenâb-ı
Hakk'a ruhunu teslim etmiş.
Neden?.. Ehl-i Kur'an, hafız, Allah'ın sevdiği bir mübarek
müslüman. Allah öyle ölüm nasib etmiş.
Allah cümlemize hayırlı, uzunlu ömürler ihsân etsin... Tabii her
ömür sona erecek. (Küllü nefsin zâikatül-mevt) Hepimiz ahirete
göçeceğiz. Hayırlı ölümler ihsân eylesin Cenâb-ı Hak... Hüsn-ü
hàtimeler ile divanına sevdiği kul olarak varmayı nasîb eylesin...
Cennetiyle cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin...
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû!.
10. 11. 2000 - İSVEÇ |