|
BELÂLAR VE ALLAH'IN YARDIMI
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Ramazanınız hoş
geçmeye devam etsin... Cenâb-ı Hak Ramazan'da bahşettiği hayırları,
lütufları, feyizleri, mükâfatları cümlenize bol bol ihsan eylesin...
Hepinizi sevdiği, razı olduğu kullar zümresine dahil eylesin...
Ramazandan âzamî istifade etmiş olarak, Ramazanı bitirmeye muvaffak
eylesin... Cümlenizi cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...
Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 214. ayet-i kerimesi.
Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Em hasibtüm en tedhulül-cennete ve lemmâ ye'tiküm meselüllezîne
halev min kabliküm, messethümül-be'sâü ved-darrâü ve zülzilû hattâ
yekùler-rasûlü vellezîne âmenû meahû metâ nasrullàh, elâ inne
nasrallàhi karîb.) (Bakara: 214) Sadakallàhül-azîm.
a. Mü'minlere Belâların Gelmesi
Bu ayet-i kerimede bir soru edatıyla başlanıyor: (Em hasibtüm)
"Siz sandınız mı ki, (en tedhulül-cennete) cennete
gireceksiniz? (Ve lemmâ ye'tiküm meselüllezîne halev min kabliküm)
Sizden önce gelmiş, yaşamış, göçmüş insanların hallerinin benzerleri,
emsâli sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?..
(Messethümül-be'sâü ved-darrâü) Onlara fakirlikler,
hastalıklar isabet etmişti, (ve zülzilû) ve fenâ şekilde
sarsılmışlardı. (Hattâ yekùler-rasûlü vellezîne âmenû meahû metâ
nasrullàh) Hattâ, peygamber ve yanındaki mü'minler, 'Allah'ın
yardımı ne zaman gelecek?' diyecek kadar böyle sarsılmışlardı.
(Elâ inne nasrallàhi karîb) "Biliniz ki, âgâh olunuz,
mütenebbih olunuz, uyanınız ki, şu gerçeği görün ki, Allah'ın yardımı
yakındır; yakında olacak!"
Şimdi bu, bir kanun-u ilâhîyi gözümüzün önüne seriyor. Allah-u
Teàlâ Hazretleri, dünya hayatı imtihan yeri olduğu için, mü'min
kullarını çeşitli sıkıntılara mâruz tutuyor, tâbî tutuyor, çeşitli
sıkıntılara uğratıyor, üzücü olaylarla karşılaştırıyor. Halbuki mantık
olarak şöyle düşünebiliriz:
"--Kişi sevdiğini korur, sevdiğini kollar, sevdiğine bir zarar
gelmemesini ister. Allah da sevdiği kulları dünyada zarara
uğratmamalı, uğratmaz herhalde.." diye düşünebilir kanun-u ilâhîyi
bilmeyenler.
Ama, dünya hayatı imtihan olduğundan, Allah-u Teàlâ Hazretleri
çeşitli imtihanları, sıkıntıları herkesin başına getiriyor da, bu
imtihanın tabiatında olduğundan, özünde, kendinde mevcut olduğundan,
mü'min kullarının da başına getiriyor.
Hattâ hadis-i şeriflerden biliyoruz ki: "Musibetlerin, belâların,
sıkıntıların, üzücü olayların, dertlerin en ağırları, en yüksek
şahıslara gelir. Önce peygamberlere gelir, en çoğu peygamberlere
gelir. Ondan sonra derecesi çok yüksek kullara gelir. Ondan sonra daha
aşağıdakilere, daha aşağıdakilere; böyle derecesine göre..."
Sonra da karşı tarafında işin, olumsuz, eksi tarafında, Allah'ın
azılı, zalim, fâsık, fâcir, korkunç, sevimsiz kullarına da bir baş
ağrısı bile vermez Allah... Saraylarda devletle, nimetle, parayla,
pulla, zevkle, işretle, çalgıyla yaşarlar. Böyle yaşarlar yaşarlar,
ansızın ölüm gelir, imtihan biter, mahvolurlar. Meselâ Firavun'un
boğulduğu gibi; boğulduğu zaman da, aklı başına gelip de iman etmeğe
kalkıştığı gibi...
Bazısı tabii onu da yapmıyor bu kâfir yaşayanlardan. Kâfir yaşıyor,
kâfirce ölüyor. Bakıyorum ben, bazısı da o kâfirce yaşayıp kâfirce
ölmeyi alkışlıyor. Yâni özeniyor bir de ona: "Kahraman adamdı! Ne
kahramandı, ne küstahtı. Büyük küstahlıkla, inançsızlıkla yaşadı, öyle
öldü. Kuyruğunu bükmedi, dik tuttu..." diye, bir de onu böyle kahraman
gibi gören zihniyeti de hayretle okuyoruz, müşahede ediyoruz,
izliyoruz.
Yâni şu düşünce yanlış:
"--İyi kullar, nân u nimet, izzet ü devlet, saadet ve şevketle
yaşar."
Hayır, böyle bir şey yok! Allah'ın iyi kulları en çok sıkıntıları
çekerler, en çok musibetlere uğrarlar. Ağrılar, sızılar, hastalıklar,
dertler, üzüntüler onlara gelir. Onlara sabrederler, Allah'tan
geldiğini bilirler, kaderin cilvesi olduğunu bilirler. Dünya hayatının
imtihan yeri olduğunu bilirler. Sabredip, büyük mükâfatlar alırlar.
Çünkü derece kazanmak, mihnetlerle daha çok olur. Bir kul böyle
sıkıntılara uğradığı zaman, sabrederse; sabırla, sıkıntılara
tahammülle, yükselme çok daha hızlı olur. Nimetler içinde Cenâb-ı
Hakk'ı bilip, Cenâb-ı Hakk'a kulluk etmek biraz müşkül olur. Nimetler
içinde ilerlemek, yükselmek, derece almak da biraz zor olur. Ama
sıkıntılardan, çok meşakkatlerden, sabrı nisbetinde büyük sevaplar
alır mü'min.
Onun için, "Mevlâ neylerse güzel eyler, şerleri hayır eyler.
Sonunda kâr edecek olan mü'minlerdir. Sabrın sonu selâmettir." diye
mü'minlerin mütehammil olması; yâni dayanıklı olması, hazımlı olması,
kaderin, imtihanın cilvesini kavraması, ana fikri kavraması lâzım
gelir.
Bu ayet-i kerime bizim, yâni şu 21. Yüzyıl'daki müslümanların,
dünyanın her yerinde çektiğimiz çileler karşısında bize bir
tesellidir. Bu ayet-i kerimeyi Ramazanda dinleyen, okuyan, mânâsına
muttalî olan müslüman bilir ki: Dünya hayatı böyle işte, bunun bir
sevilecek tarafı yok. Meşakkatlerle, sıkıntılarla dolu. Olur böyle
şeyler, mü'minin başına böyle şeyler gelir. İmtihan ediyor Allah...
Bir de işin şu yönü var, sevgili izleyiciler ve dinleyiciler: Umûmu
düşünelim, halkın hepsini düşünelim!.. Bir yerde nimet varsa, neşe
varsa, nefsin hoşuna gidecek tatlı şeyler varsa, herkes oraya üşüşür.
Yâni bakarsınız, bir eğlence programı varsa, salonlar tıklım tıklım
dolmuş, gençler bağırıp çağırıyorlar, bilet kalmamış... Ama dünyanın
en büyük alimi gelse, en önemli konuşmayı yapacak olsa, halktan o
kadar bir rağbet olmuyor.
Şimdi eğer Allah-u Teàlâ Hazretleri mü'min kullarını taltif etse,
hep nimetler içinde yaşatsa; bu sefer nimetlere göz koyan, nimetler
içinde yaşamak isteyen insanlar da, kalbinden, aklından,
tefekküründen, iz'ânından dolayı böyle iman etmek yerine, nimetin
aşkına, hatırına müslüman olabilir. Yâni pek çok kimse...
"Bir camide, zenginin birisi her gelene biner dolar dağıtıyor!"
diye duyulsa, o cami tıklım tıklım dolar, öbür camilerde cemaat
kalmaz. Neden?.. Dolar dağıtılıyor. Halbuki, "Filânca evliyaullahın
camisinde namaz kılarsan, şu kadar sevap var!" desen, kimse gitmez
oraya... Hatimle namaz kılınıyor, kimse gitmez veya çok az kimse
gider, çok az kimse kadrini, kıymetini bilir.
İşte imtihan olduğu için, böyle herkesin rağbet edeceği şeyler
müslümanlara dünyada verilmiyor ki, hakîkaten iman edenler, gerçekten
işin iç yüzünü anladığı için, Allah'a iyi kulluk etmek maksadıyla
imana gelenler, o sebeple müslüman olsun... Yoksa, başka bir sebeple,
göz diktiği menfaatten dolayı olmasın diye; ihlâslı, hakîkî, samîmî
imanlıları bulup, ayırmak, çıkarmak, belirlemek; onların gelmesini
sağlamak için, Cenâb-ı Mevlâ böyle kanun koymuştur.
Onun için hadis-i şerifte buyruluyor ki:

RE. 275/13 (Huffetil-cennetü bil-mekârih) "Cennetin
etrafı, nefse nâhoş gelen şeylerle çepeçevre çevrilidir." Ne demek
yâni?.. Cennete gitmek için, nâhoş şeylere tahammül etmek lâzım,
sıkıntılara girmek lâzım! Sabredici işlerle uğraşmak lâzım.
Fuzûlî'nin de güzel şiiri vardır. O da anlamış tabii, alim ve àrif
bir kimse:
Râhat ister tab u mihnettir ibadet serteser,
Terk-i râhat rağbet-i mihnet kılan mümtâz olur;
Ol sebeptendir ki, küfr âsân olur İslâm-sâ
Arsa-yı âlemde mülhid çok muvahhid âz olur.
diyor.
Şimdi bu sözlerin mânâsı: İnsanın tabiatı keyif, rahat ister.
Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın emirleri, ibadetler, taatler hep birer
külfettir, mihnettir, meşakkattir. Biraz gayret istiyor, fedakârlık
istiyor böyle şeyleri yapmak... Onun için iman zordur, küfür kolaydır.
Kâfir olmak, şeytanın yolunda gitmek çok kolaydır, çok rahattır, çok
keyiflidir, zevklidir. Çalgılı, içkili, zinalı, fuhuşlu, paralı,
pullu... Oraya kolayca ayağı kayar insanların.
Onun için yeryüzünde mülhid çok, muvahhid az olur. Öyle gevşek
insan, zayıf insan, zalim insan, gaddar insan, menfaatperest insan;
böyle kendisi menfaatleneceğim diye binlerce, milyonlarca insanın ezâ
çekmesinden sıkılmayan, utanmayan insan çoktur.
Adam meselâ, bir kilo uyuşturucu sattığı zaman şu kadar büyük
paralar alıyor diye, o kadar insanın zehirlenmesine sebep olacak zehri
satıyor. Yâni öldürüyor, katil, katilliğe sebep oluyor; ama yapıyor.
Neden?.. Para çok.
İşte silah fabrikaları para kazanacak, büyük sermayedarlar silah
satacak, büyük devletler, büyük silah fabrikaları zengin olacaklar,
para kazanacaklar diye, harb çıkartıyorlar. Zavallı halkların
arasındaki mevcut ihtilâfları değerlendiriyorlar, ölçüyorlar; "Tamam,
şunu kışkırtalım, bunu kışkırtalım! İki taraf da nasıl olsa
birbirleriyle savaşmak için silaha muhtaç; gelir bizden silah
alırlar." diyorlar. Pahalı pahalı silâhları götürüyorlar;
"--Bak şu silahları istemez misiniz? Şu kadar fiyatı..." filân
diye, onları satıyorlar.
Yâni birilerinin öldürülmesi pahasına kazanç sağlıyorlar. İşte
böyle.
Hayat böyle ama, tabii bu dünya hayatı çok kısa aslında. Ahiretin
yanında bir göz yumup açıncaya kadar geçen zaman. Bunu çok uzun
sanıyor yaşayanlar şimdi bu dünyada ve günahlara dalıyorlar. Ama ebedî
hayatta ne yapacaklar?.. Sonsuz, bitmek tükenmek bilmeyen azapların
içinde ebediyyen yanacaklarını düşünmüyorlar. Yanlış hareket
ediyorlar, yanlış tercih yapıyorlar.
Şimdi müslümanlar da tabii sanmasın ki:
"--Biz müslüman olduk; o halde rahat edeceğiz, huzur içinde
yaşayacağız. Beş vakit namazımızı kılıyoruz, Ramazanda orucumuzu da
tutuyoruz. Kur'an-ı Kerim'imizi de okuyoruz. Eh kazancımızdan
fukaranın avucuna biraz da para verdik. Daha ne var yâni, daha ne
olsun yâni?.. E Allah bize artık her türlü nimetleri ihsan etsin,
yağdırsın, versin..."
Öyle olmuyor. Keşmir'de sıkıntı, Filistin'de sıkıntı, Kafkaslarda,
Çeçenistan'da sıkıntı, Kosova'da sıkıntı, Cezayir'de sıkıntı,
Afrika'da sıkıntı... Dünyanın her yerinde müslümanlar türlü türlü
üzüntüler içinde... İnsanlık namına utanılacak haksızlıklar yapılıyor.
Yüreği kan ağlıyor insanın, vicdanı dayanamıyor.
b. Eski Ümmetlere Gelen Sıkıntılar
(Em hasibtüm en tedhulül-cennete) "Siz cennete hemen
girivereceğinizi mi sandınız, öyle mi hesap ettiniz, öyle mi sandınız?
(Ve lemmâ ye'tiküm meselüllezîne halev min kabliküm) Sizden
öncekilerin, sizden önce yaşayan insanların başına gelen olayların
benzerleri size gelmeden..."
Tabii onlara neler oldu?.. Hastalıklara uğradılar, musibetlere
uğradılar, belâlara uğradılar, istilâlara uğradılar, yakıldılar,
yıkıldılar... Savaştılar veyahut kılıçtan geçirildiler, katliama
uğradılar... vs.
Şu Yugoslavya'nın yakın tarihini, yâni Osmanlı'nın yenilmeye
başlamasından sonra Balkanlar'daki, Bulgaristan'daki zulümleri hiç
unutmamamız lâzım! Oradan gelenler de unutmamalı, çoluk çocuğuna
öğretmeli!..
Bakın, bazı insanlar çocuklarına isim veriyorlar: Öcal... Allah
Allah! Bu niye "Öcal" ismini veriyor? Haa, bir sebepten dolayı "Öcal"
ismini veriyor; yâni çocuğunun öç almasını öğütlüyor isim vererek...
Bizim de yapılan haksızlıkları unutmamamız lâzım! Çok büyük
haksızlıklar yapılıyor, çok büyük katliamlar yapılıyor. Bu
katliamların sorumlularını da bilmemiz lâzım! Onların da bir daha
katliam yapmamasını sağlamak ve yapmış olanları da elden geliyorsa
cezalandırmaya gayret etmek lâzım!
Çeşitli sıkıntılar çektiler. (Ellezîne halev min kabliküm)
Halâ; yâni yaşadılar, çekilip gittiler, ortalığı bırakıp gittiler
mânâsına geliyor. Sizden önce yaşayanlar, sizden önce bu dünyada
yaşayıp, burayı boş bırakıp, terkedip ahirete gitmiş olanlar. Hani
nerede?.. Hiçbirisi yok işte.
Mesel de, emsâli demek yâni, dengi, benzeri demek. "Onların benzeri
size gelmeden, yâni onların başına gelen olayların benzerleri size
gelmeden, cennete gireceğinizi mi sandınız?"
Demek ki, kanun-u ilâhî eski devirlerden beri böyle. Eski
devirlerin de mü'minleri, peygamberleri, eski ümmetler de çok
sıkıntılar çekmişler. Biliyoruz, ilk hristiyanların nasıl aslanlara
parçalatıldığını... Biliyoruz, Firavun'un Mûsâ AS'ın kavmine ne
zulümler yaptığını... Biliyoruz Nemrud'un, İbrahim AS'ın zamanındaki
hükümdarın neler neler yaptığını...
Bunlar hep böyle işte. Zalimler çıkıyor, mazlumlara çeşit çeşit
zulümler yapıyorlar. Tarih boyunca böyle olmuş. İşte onlara benzer
olaylar da insanların başına gelir.
Bu devirde de öyle... Bu devirde de olanlar, tarihin benzer
olaylarının gelmesi, tekerrürü demek yâni. Bu devirde de bir zalim
çıkıyor, şurada zulüm yapıyor. Bir başka zalim çıkıyor, burada zulüm
yapıyor. İnsanları dinlerine bir baskı yapıyor, zulüm oluyor.
"--Dinini bırak! Dinini bırakırsan rahat edeceksin, bırak
dinini!.." diyorlar.
Bırakırsa, imtihanı kaybediyor müslüman. Dinini bırakmayacak,
imanını bırakmayacak, Allah'ın yolunu bırakmayacak, Allah'a güzel
kulluğunu bırakmayacak; şeytanın yoluna sapmayacak, zalimin dediğini
tutmayacak, doğru yoldan ayrılmayacak, yanlış yola sapmayacak!..
Onları, o eski insanların başına neler geldiğini tasvir ediyor:
(Messethümül-be'sâü ved-darrâü) "Onlara be'sâ ve darrâ geldi,
temas etti, dokundu onlara..."
Be'sâ ne demek? Beese kökünden geliyor, fakirlik demek. Bâis de
yoksul, fakir mânâsına geliyor. Böyle yoksulluk, imkânsızlık, insanın
hoşuna gitmediği için, nâhoş bir şey olduğundan... Aslında nâhoş olmak
mânâsına bu kökten, bi'se kelimesi var Arapça'da; ne fenâ demek. Bü's,
fenâlık demek; bâis fakir demek. El-be'sâü da, elif-i memdûde ile fakr
demek, yâni yoksul olmak demek. "Onlara yoksulluk geldi, dokundu,
yoksulluğa uğradılar."
(Ved-darrâü) Darrâ da, zarar kelimesiyle aynı kökten. Darra,
ordan ed-darrâu diye sıfat gelmiş; zarar... Muzır kelimesi de bu
kökten, if'al bâbından; mazarrat da sülâsîden masdar-ı mîmi. Aynı
kökten çıkan kelimeleri söylüyorum ki, ana mânâyı bilesiniz diye...
Aslında zarar demek ama, özel kullanımı, ed-darrâu; Mukâtil, Süddî,
Katâde, El-Hasen ve sâir tefsirle meşgul olan mübarek alimlerin
verdikleri mânâ; sukm, sakam, yâni hastalık demek. Be'sâ, fakirlik
demek; darrâ da hastalık demek. Aslında kötülük ve zarar, kötü olmak
ve zararlı olmak kökünden geliyor bu iki kelime. Onlara kötü şeyler
geldi, zararlı şeyler geldi. Yâni kötü şeyden murad, fakirlik geldi;
zarardan murat, çeşitli hastalıklar geldi.
Eyyüb AS'ın nasıl hastalıklar çektiğini biliyorsunuz. Bir tâun
gelip, bir beldenin ahâlisinin nasıl kırıldığını biliyorsunuz. Onların
hepsi birer ikaz vesilesi.
(Ve zülzilû) "Sarsıldılar." Zülzil, sarsmaktan edilgen fiil.
Yâni sarsılmak bir dönüşlü fiil oluyor, insanın kendisinin sarsılması;
bir de sarstırıldılar mânâsına... Zelzele, sarsmak. Burada huvvifû,
korktular mânâsına geliyor. Yâni, o eski ümmetler düşmanlardan gelen
şeylerden dolayı şiddetli sarsıntıya, yıkıma uğradılar. Büyük
imtihanlara tâbi oldular.
c. Ashab-ı Kirâma Eziyet Edilmesi
Hadis-i şerif okuyalım: Habbâb ibn-i Eret RA diyor ki... Allah
şefaatine erdirsin, cennette buluştursun hepimizi; müşriklerin çok
zulümlerine uğrayanlardan birisi... Bu mübarek sahabe diyor ki:

(Kulnâ: Yâ rasûlallah) "Biz dedik ki Peygamber Efendimiz'e:
'Ey Allah'ın elçisi, peygamberi! (Elâ testansiru lenâ, elâ
ted'ullàhe lenâ) Bizim için Allah'tan yardım istesene, bizim için
Allah'a dua etsene... Bizim için Allah'tan yardım istemez misin, dua
etmez misin yâ Rasûlallah?..' Peygamber Efendimiz'e, müslümanların ilk
sıkıntıları çektiği zamanda böyle söyledik." diyor.
Böyle bir dileğe ne demiş bakalım Peygamber Efendimiz SAS?.. Tahmin
edin bakalım!.. Müslümanlar ezaya, cefaya tabi tutuluyorlar, işkence
görüyorlar. Bu Habbâb ibn-i Eret de çok işkence gören mübareklerden,
mazlumlardan biri. "Allah'tan yardım istesene yâ Rasûlallah, bize
yardım etse ya... Dua ediversene, Allah şu kâfirleri kahretse ya, bizi
kurtarsa ya..." gibi. Ne tahmin edersiniz?..
(Fe kàle) "Buyuruyor ki, Peygamber Efendimiz: (İnne men
kâne kableküm) Sizden öncekiler, hiç şüphe yok ki, muhakkak ki,
(kâne ehadühüm yûdaul-minşâru alâ mefrakı re'sihî) başının,
saçlarının ikiye ayrıldığı orta yerine testere konuluyordu; sizden
eski, evvelki ümmetlerde işkence yapılan kişinin, müslümanın başına
testere konuluyordu, (feyahlüsu ilâ kademeyhi) ayaklarına kadar
böyle kesiliyordu. (Ve lâ yasrifuhû zâlike an dînihî) Bu
muamele onu dininden döndürmüyordu. Kafasından ayağına kadar kesilmek,
onu dininden döndürmüyordu."
(Feyümşatu biemşâtil-hadîd) "Demirden taraklarla, tarak gibi
böyle dişli dişli, sivri sivri demirden işkence aletleriyle
kazınıyordu vücudları; (mâ beyne lâhmihî ve azmihî) kemiğiyle
etinin arası birbirinden ayrılıyordu, eti kemiğinden ayrılıyordu
işkencede; (lâ yasrifühû zâlike an dînihî) bu işkence de onu
dininden döndürmüyordu." Dönmüyorlardı mübarekler.
Tabii burada söylenmeyen bir şeyi, bildiğiniz bir şey olduğu için,
ben hemen hatırlatıvereyim: Bir de ateşten hendekler açıp, hendekler
yapıp, içine çok muazzam ateşler yakıp da, mü'minleri ateşlere atan
zalimler de olduğunu, Kur'an-ı Kerim'den biliyorsunuz; Ashab-ı Uhdud'u
biliyorsunuz.
(Sümme kàle) Sonra Peygamber Efendimiz "İşte böyle
testereyle ortasından vücudu biçiliyor, demir dikenlerle etiyle kemiği
arası taraklarla açılıyor, kemiği etinden ayrılıyordu." dedikten sonra
buyurdu ki:
(Vallàhi leyütimmennallàhu hâzel-emre) "Allah'a yemin olsun
ki, bu işi Allah mutlaka tamamlayacak, Allah bu İslâm'ı mutlaka
tamamlayacak!.." Yâni, "Şimdi işkence görüyorsunuz, sizi dinden
döndürmeye çalışıyorlar, İslâm'ı söndürmeye çalışıyorlar. Mü'minler az
olduğundan, azınlıkta olduğundan Mekke'de baskı yapıyorlar. Vallàhi
Allah bu dini mutlaka tamamlayacak!.."
(Hattâ yesirer-rakibu min san'ài ilâ hadramevt) "Hattâ bir
binekli süvari, atlı adam San'a şehrinden Yemen'in Hadramut'a kadar
yolculuk yapacak da, (ve lâ yehàfu illallàh) Allah'tan gayrı
bir korkusu olmayacak." Yâni Allah'tan korkmak tabii. Müslüman zaten
iyi halde de Allah'tan korkar. "Allah'tan başka korkulacak bir şey
olmayacak. (Vez-zi'be alâ ganemihî) Hayvanına, ganemine,
koyununa kurt saldırırsa diye ondan korkacak. Yoksa başka haydut,
eşkiya, çete, katil, yol kesici, katı-ı tarik, harami, kırk harami,
otuz harami... ne ise öyle şey olmayacak." diyor Peygamber Efendimiz.
(Ve lâkinneküm kavmün testa'cilûn.) "Böyle olacak ama, siz
acele olmasını isteyen bir topluluksunuz." diyor. Yâni sabretmeyi
tavsiye ediyor. Yâni acele sayıyor, onların dua istemelerini...
d. Mü'minlerin Fitnelerle Denenmesi
Bu konuda buna benzer, bu mânâyı ifade eden başka ayet-i kerimeler
de var. Meselâ:

(Elif, lâm, mîm. E hasüben-nâsü en yütrekû en yekùlû âmennâ ve
hüm lâ yüftenûn.) "Elif lâm mim. İnsanlar sandılar mı ki, amennâ
dedikten sonra bırakılacaklar da, fitnelere, imtihanlara, sıkıntılara
uğramayacaklar?.. Bir kenarda rahat duracaklar, bırakılacaklar mı
sandılar?" (Ankebut: 1-2)

(Ve lekad fetennellezîne min kablihim) "Halbuki öyle değil;
bilakis biz daha öncekileri imtihanlara, sıkıntılara uğrattık. (Feleya'lemennallàhullezîne
sadakù ve leya'lemennel-kâzibîn.) Muhakkak ve muhakkak Allah
imanında, ihlâsında, kulluğunda sıdk u sadakat üzere olanları bilecek
ve yalancı olanları, dönek olanları, gevşek olanları, imanda sebatsız
olanları bilecek ve bildirecek, gösterecek; olaylar bunu açığa
çıkartacak." (Ankebut: 3) diye bildiriyor ayet-i kerime.
Buralardan anlaşılıyor ki, çeşitli sıkıntılar eski ümmetlere oldu,
bize de oluyor; olunca sabredeceğiz. Tabii belâlara, musibetlere karşı
tedbir alacağız. Düşman geliyorsa, düşmanın saldırısına karşı tedbir
alacağız.
En şiddetli belâlardan birisi düşmandır. Geldiği zaman evi barkı
yıkar, çoluk çocuğu alır, ırz, namus, mal, mülk, can... her şey gider.
Düşünün ki, ülkelerinde sıkıntı olan insanlar, işte bunları
çekiyorlar.
Bir de Ahzab Savaşı'nı, yâni Hendek Savaşı'nı hatırlayalım:

(İz câüküm min fevkıküm) "Hani sizin üzerinizden, yukarı
tarafınızdan gelmişlerdi; (ve min esfele minküm) ve aşağı
yanınızdan... (Ve iz zâgatil-ebsâr) Gözler korkudan böyle
kaymıştı, (ve belegatül-kulûbül-hanâcir) ve yürekler ağza
gelmişti. (Ve tezunnûne billâhi zunûnâ.) Ve münafıklar da,
Allah hakkında çeşit çeşit, kötü kötü düşüncelere, zanlara
düşmüşlerdi." (Ahzab: 10)

(Hünâlikebtüliyel-mü'minûne ve zülzilû zilzâlen şedîdâ.)
"İşte öyle, orada mü'minler sıkıntılara uğratılıp, şiddetli bir
şekilde sarsılmışlardı." (Ahzab: 11) İşte bu zülzilû orada da
geçiyor, burada da geçiyor.

(İz yekùlül-münâfikùne vellezîne fî kulûbihim meradun mâ
veadanallàhu ve rasûlühü illâ gurûrâ.) "Münafıklar da ne
demişlerdi o olaylarda: 'Allah ve Rasûlü bizi ancak aldattılar. O
vaadettikleri şeyler aldatmaca, bak dedikleri çıkmadı.' demişlerdi."
(Ahzab: 12)
Halbuki, Rasûlüllah'ın dedikleri çıkacak ama, sabretmiyorlar.
Hendek harbinde bile mağlub olmadılar.
Herakliyus, Peygamber Efendimiz'in muasırı olan Bizans Hükümdarı.
Bu şeyi merak etti, Peygamber Efendimiz'i tahkik etti. "Bir adam
çıkmış o diyarlardan, Peygamber olduğunu söylüyormuş; o nasıl bir
zâttır?.." diye araştırdı. "O zaman, bunu bilen bir kimse getirin bana
soruşturayım!" dedi.
Ebû Süfyan'ı buldular, onu götürdüler. Ebû Süfyan, bilgili bir
insan, Kureyş'in reisi, tecrübesi var, seyahatleri var. Ona sordu,
tercüme ettiler, cevapları aldı. Çok şeyler sordu da... Ebû Süfyan o
zaman müslüman olmuş değil. Sonra, Mekke fethinde müslüman oldu,
Muaviye'nin babası. "

Herakliyus Ebû Süfyan'a bir de sormuş ki: (Hel kateltümûhu)
"Siz onunla savaş yaptınız mı?" (Kàle: Neam) Ebû Süfyan dedi
ki: "Yaptık."
(Kàle: Fe keyfe kânetil-harbu beyneküm) "Ne oldu o savaşta
aranızda?" (Kàle: Sicâlen yüdâllü aleynâ ve nüdâllü aleyhi)
"Bazen bizim lehimize, bazen onların lehine; bazen onlar kazandı,
bazen biz kazandık."
O zaman Herakliyus demiş ki:
"--Tamam bu peygamberlerin vasıflarına uyuyor."
Her soruyu soruşundan sonra, "Tamam, peygamber vasfı bu!" diyor.
Bütün cevaplar peygamber olduğunu gösteriyor. Sonunda Peygamber
Efendimiz'in gerçek peygamber, ahir zaman peygamberi olduğunu anladı,
iman etmeye kalktı. Fakat çevresindekiler müsaade etmediler, itiraz
ettiler.
O zaman dedi ki Herakliyus: (Kezâlikel-rusûlü) "Evet
peygamberler de böyledir. (Tübtelâ sümme tekûnü lehel-àkıbeh)
Musibetlere uğrarlar ama, sonuç onların lehine olur." Evet sıkıntılar
çeker. Çeker ama, hak peygamber sonunda vazifesini yapar, müslümanları
Allah galip getirir. Mü'minleri her devirde galip getirir.
Onun için ne yapmak lâzım?.. İmtihanda sağlam durmak lâzım,
imtihanı kazanmak lâzım!..
(Meselüllezîne halev min kabliküm) Yâni eski ümmetlere
uygulanan kanun-u ilâhi. Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Feehleknâ eşedde minhüm batşen) "Biz onlardan daha güçlü
kuvvetli imkânları olan, tutuşu sağlam olan kavimleri helak ettik.
(Ve medà meselül-evvelîn.) Evvelkilerin böyle hadiseleri,
olayları, kıssaları, fıkraları, hisse alınsın diye hep geçti."
(Hattâ yekùler-rasûlü vellezîne âmenû meahû) Peygamberler ve
yanında olanlar ne dediler: (Metâ nasrullàh) 'Düşmanlara karşı
Allah'ın bizi takviye edip de, onları yenmemiz ne zaman olacak?'
dediler. Yâni olacağını biliyorlar.
Metâ; zaman sorusu, zamanı sormak için kullanılan edat. "Allah'ın
yardımı ne zaman?.." Yâni, "Allah'ın yardımı var mı, yok mu?"
demiyorlar; "Allah'ın yardımı gelecek ama, ne zaman?" diyorlar. Yâni
bir an evvel yardımın gelmesini ve sıkıntıdan hemen kurtulmayı
istedikleri için, "Aman Allah'ın gelmesi beklenen yardımı nerede? Bir
an evvel gelse..." dediler.
e. Allah'ın Yardımı Mutlaka Gelecek
(Elâ) "Biliniz ki..." Elâ edât-ı tenbihdir. Bir kimseyi
uyarmak için kullanır Araplar bu edatı. Elâ; âgâh olun, yâni uyanın,
dikkat edin, aklınızı başınıza toplayın! Hatta biz ne yaparız
birisine; "Hey, şişşt!.." filan deriz. Adam başka tarafa bakıyorken,
ismini filan da bilmiyorsak. Öyle deyince, adam döner, bakar. Biraz da
tabii üslup olarak, âmmi bir üslup.
Tabii burada elâ, âmmî bir uslüp değil, kibar bir uslüp. "Bak
uyanınız, dikkat ediniz, aklınızı başınıza toplayınız, şu gerçeği
iyice kavrayınız ki..." Elâ bu mânâya geliyor. E ve lâ'dan müteşekkil.
E soru edatı, lâ da hayır. "Öyle değil mi?" mânâsına ama, kelime
anlamı değil, tabir olmuş oluyor.
"Uyanınız ki, iyice kavrayınız şu hakîkati ki, (inne nasrallâhi
karib) Allah'ın yardımı yakındır. Muhakkak ki, Allah'ın yardımı
karîbtir, yakındır." Karîb ne demek?.. Yakın demek.
Şimdi Arapça'da iki kelime var, bizim halkımızın kullandığı; onu da
aklıma gelmişken beyan edivereyim: Kaf ile olan karib, kurbiyyet
kelimesiyle ilgili; yakın demek.
"--Şu köye gitmek istiyorum ben; bu köy yakında mı, uzakta mı?.."
diye adres soruyorsunuz.
Yakın, karîb; bu kaf harfiyle. Yâni batılıların q dedikleri harf
ile. P ile r arasında İngilizcede q harfi var ya, işte onun gibi;
karîb.
Bir de ayının noktalısı gayın harfi var. Gayınla yazılan garib var
bir de. Garîb de, gurbette olan demek. Yâni onun mânâsı başka.
(Elâ inne nasrallàhi karîb) Bu kaf ile. Niye ben bu iki
kelimeyi şimdi burada söylüyorum?.. Çünkü Türkçe'nin telaffuzunda,
bazı yörelerde k harfi g gibi telaffuz edilir. Meselâ; Konya demez,
Gonya der... Koyun demez, kuzu demez; goyun, guzu der.
Şaka olarak da, hani bir fıkra anlatılıyor:
"--Ben öyle kafı gayın okuyan Gonyalılardan değilim, goyun guzu
demem." demiş.
Yâni böyle g diye okunduğu zaman, Arapça'da başka bir kelime
çıkıyor ortaya. Bunun kaf olduğunu bilmek lâzım!..
(Elâ) "Dikkat edin ki, (inne) muhakkak (nasrallàhi)
Allah'ın yardımı, (karib) yakın; yâni çok yakında gelecek."
Biliyorsunuz, Elem neşrahleke Sûresi'nde:

(Fe inne meal-usri yüsrâ. İnne meal-usri yüsrâ) "Hiç şüphe
yok ki, zorluğun yanında bir kolaylık var. Gerçekten zorluğun yanında
bir kolaylık var!" buyruluyor. Yâni sıkıntının, zorluğun yanından,
arkasından Cenâb-ı Hak kolaylığı ihsan eder. Sabredenlere büyük
mükâfât var.
İslâm'da Kur'an-ı Kerim'de müslümanlara tavsiye edilen, zafer
kazanmak için edinilmesi istenen iki şartı, sabır ve takvâdır.

(İn tasbirû ve tettekù) "Ey mü'minler, eğer sabrederseniz,
takvâ ehli olursanız, zafere erersiniz." deniliyor Kur'an-ı Kerim'in
ayet-i kerimelerinde.
Ne yapacağız?.. Sabredeceğiz, sebat edeceğiz. Yâni öyle, "Aaa,
olmadı, gelmedi!" filan diye ümitsizlik yapmayacağız, zaman
gerektiğini bileceğiz. Bir işin olması için, oluşması için zaman
lâzım! O zamanı beklemeyi bileceğiz. Yâni sabırlı olacağız ama,
tedbiri alacağız. İşin oluşması için de, oluncaya kadar beklemesini
bileceğiz.
Sabredeceğiz. Düşmanın karşısında sabredeceğiz, tedbirleri almakta
sabredeceğiz... Meşekkatin üstümüze yüklendiği sırada sabredeceğiz...
Sabırlı olacağız, sımsıkı duracağız. Bir de takvâ ehli olacağız,
Allah'tan korkacağız. O zaman, Allah'ın yardımı mü'minlere mutlaka
gelecek.

(Ve kâne hakkan aleynâ nasrul-mü'minîn.) [Mü'minlere yardım
etmek bize hak oldu.] ayet-i kerimesinde Allah mü'minlere yardım
edeceğini, mü'minleri kurtaracağını bildiriyor.
Kesin bildirecek ve gelecek yardım ama; sabredeceğiz, bir de takvâ
ehli olacağız. Sabretmezsek gelmez. Takvâ ehli olmazsak günahkâr
olursak, gelmez; aksine belâ gelir. "Sizi günahkârlar, edepsizler!
Sizi àsîler, mücrimler!" diye, Allah cezalandırır.
Bazen düşmanların gelmesi, kıtlık, zelzele, hastalık Allah'ın kahrı
oluyor, cezası oluyor. Yâni, "Sizi zalimler sizi, Allah'ın emrini
tutmuyorsunuz ha!.." diye, Allah cezaları gönderiyor.
Takvâ ehli olacağız, sabırlı olacağız. O zaman Allah'ın yardımı
karîbdir, yakındır.
f. Allah'ın Kullarına Gülmesi
Ebû Rezin RA'den hadis-i şerif. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

(Acibe rabbüke min kunûti ibâdihî ve kurbi gaysihî) "Cenâb-ı
Hak, yağmurun yağması, yardımın gelmesi yakınken, 'Gelmedi, susuzuz,
kavruluyoruz, yardımsızız!" diye kullarının ümitsizliğe düşmesini
şayân-ı taaccüb olarak görür. (Feyenzuru ileyhim kanitîne) Bu
ümitsizliğe düşmüş olanlara, 'Olmuyor galiba, yok galiba, gelmiyor
galiba?..' gibi hale, düşüncelere düşmüş olanlara bakar; (feyezallu
yedhakü) onlara güler Cenâb-ı Hak... (Ya'lemu enne ferecehüm
karîbun) Ve bilir ki, onların o sıkıntıdan kurtulup feraha
ermeleri yakındır."
Yâni şöyle diyelim, nasıl bir misâlle anlatalım?.. Meselâ: Babası
sabahleyin çocuğunun çok sıkı tenbihlediği şeyi;
"--Aman baba, ne olur işte akşam ödev yapacağım, çok mühim; şunu al
gel!.. Şu malzemeyi al gel, şu kitabı al gel!.. İmtihanım var, gece
çalışmam lâzım!.." diye istediği şeyi, babası alıyor, getiriyor,
arabada.
Çocuk:
"--Baba aldın mı?.. Unuttun mu yoksa, eyvah, mahvoldum!.." filan
diye telaş ediyor.
Nasıl güler babası... Aldığı, getirdiği şeylerin orada, arabada
olduğunu bildiği için, nasıl tebessüm eder. Bunu gözümüzün önüne
getirelim!..
Cenâb-ı Hak da kulun öyle acelesine bakar. "Nerede yâ Rabbi
yardım?.. Ne zaman bu açlığımız, susuzluğumuz, kıtlığımız gidecek?..
Yağmur ne zaman yağacak, yardım ne zaman gelecek?.." filân
deyişlerine, güler; gülerek nazar buyurur. Çünkü yakın, hazırlamış,
gönderecek; onlar da boyna acele edip duruyorlar.
Acele etmeyeceğiz, bileceğiz ki Cenâb-ı Hak mü'min kullarına
yardımını gönderir. Bu devirde de öyle... Bizim ülkemizde de öyle,
Çeçenistan'da da öyle, Cezayir'de de öyle... Dünyanın her yerinde
öyledir.
Sıkıntı çeken müslümanlar sabretsinler, takvaya sarılsınlar,
müttaki kullar olsunlar! (Elâ inne nasrallàhi karîb.) Allah'ın
yardımı yakın!..
Allah'ın rahmeti, yardımı, lütfu, keremi hepinizin üzerine olsun,
aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühü!..
19. 12. 2000 - İSVEÇ |