Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili AKRA dinleyicileri!..
Bir cuma ki mübarek ramazan bayramı içinde; kat kat kudsiyet, kat
kat güzellikler, nimetler, rahmetler...
Bu cuma sohbetimde size oruçla başlayarak, Allah'ın sevgili
kullarıyla ilgili bazı hadis-i şerifleri okumak istiyorum.
Peygamber SAS Efendimiz, amcazâdesi mübarek Abdullah ibn-i Abbas
RA'nın bize rivayet ettiğine göre, buyurmuşlar ki:
161/4 (Evliyâullàhi min halkıhî) "Yaratıkları,
mahlukatı içerisinde Allah'ın evliyâsı, sevgili kulları, dost kulları,
evliyaları, (ehlül-cûi vel-ataş) açlık ve susuzluk ehli
kimselerdir." Yâni karınları aç, dudakları susuzluktan kurumuş
insanlardır. Cû, açlık demek Arapçada... Ataş da susuzluk demek.
Tabii bu oruç tutmaya işarettir büyük ölçüde. Biz de oruç
tuttuğumuz zaman Allah rızası için, hakkımız ve tabii ihtiyacımız olan
yemeyi, içmeyi bırakıyoruz bir kenara... "Rabbimiz öyle emretmiş,
helâl ama yemeyelim bakalım!" diyoruz. Yemek yemiyoruz, su içmiyoruz.
Kış gününde şimdi Türkiye'deki insanlar su içmemenin önemini belki
anlayamazlar ama, bir de bu Ramazanın yazın, ağustosun en sıcak, en
uzun günlerine geldiği zamanı düşünelim... O zaman su içmemenin, hele
harman yerlerinde çalışan, kazma sallayan, kürek sallayan insanların
durumunu bir düşünelim!
Bu oruçtan kinaye olabilir, böyle açlık ve susuzluktan kasıt oruç
tutmak olabilir. Büyük ölçüde bu mânâya... Bir de, bu mübarekler
fukara kimselerdir, yoksul kimselerdir, belki kimse kendilerine izzet
ve itibar etmiyordur; parası yok, kürkü yok, üniforması yok, rütbesi
yok, mevkii yok, makamı yok diye... Çünkü insanlar ekseriyetle,
Nasreddin Hocamız rahmetlinin "Ye kürküm ye!" dediği gibi, giyime
kuşama, kürke itibar ederler. Böyle bir insan biraz hırpânî
giyinmişse, eski, yamalı giyinmişse, pek yüzüne bakmazlar, itibar
etmezler.
Bu hususta da hadis-i şerifler var:
(Rubbe eş'asa ağbere) "Nice saçı başı dağınık, üstü tozlu
insan vardır ki, kimse ona itibar etmez, kimse hoş geldin demez,
nasılsın diye izzet ve ikramda bulunmaz; yok olduğu zaman ortalıktan,
"Nereye gitti bu zavallıcık?" diye aramaz. Kimse halini hatırını
sormaz, söz söylese kulak vermez, itibar etmez; kız istese, "Sen
kimsin, maaşın ne, işin gücün ne, kazancın ne?" der, küçümser, kız
vermezler. Yâni halk saymıyor, önemsemiyor, ama Allah seviyor.
(Lev akseme alellàhi leeberrehû) Allah'a yemin etseler bir
şey için; Allah onların yeminleri çıksın diye o olmayacak işi öyle
yapar. Yâni Allah yanında değerleri yüksek, kıymetleri fazla, duaları
makbul, Allah'ın sevgili kulu... Yâni bazen böyle aç, susuz, fukara-i
sâbirînden, yoklukta Allah'a ibadetini devam ettirebilen insanlardan
evliya olur. O da mümkün.
(İnnel-insâne leyetgà. En raâhüstağnâ) [İnsanoğlu kendini
müstağnî sayarak azgınlık eder.] buyruluyor ayet-i kerimede...
Maalesef garip bir ters durum: Nimet çok oldukça şükrün çok olması
lâzım gelirken, nimet çoğaldıkça şükür azalıyor, itaat azalıyor, isyan
çoğalıyor. Allah parayı verdikçe, zenginliği verdikçe, taşkınlık,
eğlence, içki, kumar, lüks, sefahat, kibir, ücub, debdebe, çalım,
saltanat, şa'şaa... aksine böyle şeyler oluyor. Halbuki parası
arttıkça, nimeti arttıkça Allah'a şükrünün, itaatinin artması lâzım
gelirken, umûmiyetle insanoğlu, zenginleştikçe tuğyanı da artıyor.
İnsanoğlu parayı gördü mü şımarıp şaşırabiliyor.
Fukaranın gönlü ezik oluyor. Herkes azarladığı için, önemsemediği
için, boynu bükük oluyor, kalbi yaralı oluyor, gözü yaşlı oluyor.
Allah da kalbi kırıkları, gözü yaşlıları seviyor. O da olabilir. Ama
biraz da böyle oruç îma ediliyor gibi bu sözlerden...
Elbette Allah-u Teâlâ Hazretleri orucu çok seviyor, bunu biliyoruz.
"Oruç bana karşı yapılmış güzel bir ibadettir, onun mükâfatını ben çok
fazla miktarda vereceğim." diye vaadi vardır. Oruçlu olmak, Allah
rızası için yemesini, içmesini, şehevâtını, arzularını, isteklerini
dizginlemek ve sabretmek çok güzel bir şey... Eğer orucu Rasûlüllah
Efendimiz'in bize öğrettiği, tavsiye buyurduğu şekilde tutarsak, şu
Ramazanda biz de, Allah'ın sevgili kulu olma sıfatına bürünmüş
oluyoruz.
Ama, Ramazanın ilk gününde de kardeşlerime hatırlatmıştım: Bakın,
orucun sadece yemeden, içmeden kesilmek mânâsına olmadığını iyice
aklınıza yerleştirin! Oruçlu olan kimse harama bakmayacak, oruçlu olan
kimse haramı dinlemeyecek, oruçlu olan kimse gıybet ve dedikodu
etmeyecek... Gel sen de, etraftaki müslümanların halini seyret.
Radyolarda, televizyonlarda, kanallarda, programlarda gıybet,
dedikodu, iftira, yalan, dolan, entrika, dümen... Allah Allah!.. Sanki
Ramazanda hiç olmayacak şeyler, daha fazla yapılmağa başlandı gibi bir
durum var. Acayip bir şey...
Demek ki, oruçlu olmakla biz Allah'ın sevdiği bir durumda
bulunuyoruz. Allah'ın evliyası da halk arasında aç ve susuz kalan
kimselermiş. Belki çok oruç tuttukları için, belki acizâne, fakîrâne,
yoksul olduklarından, horlanmış, kalbi kırık kimseler
olduklarındandır.
Hadis'in devamında, başka bir tehdide geçiyor Peygamber Efendimiz:
(Femen âzâhüm) "Kim bu Allah'ın evliyâsı olan mübarekleri
ezâlandırır, üzer, hatırlarını kırar, kendilerini mahzun ederse; (intekamallàhu
minhü) Allah bu eza cefa eden insandan, o mazlumun intikamını
alır. O ezâ cefâ eden, ezâcı, cefâcı zâlimi, gaddarı, hâini, Allah
cezâlandırır, Allah intikam alır. (Ve heteke sütrehû) Perdesini
yırtar, parçalar. Artık yüzünün ar, namus perdesini yırtar parçalar.
Kendisini azaba karşı koruyucu durumda olan siperleri darmadağın eder.
Allah'ın azabının kendisine gelmesine engel olacak şeyler kalmaz artık
ortada... (Ve harrame aleyhi îşehû min cennetihî) Allah
cennetinde yaşamayı ona haram eder, cennetine sokmaz."
Demek ki bu hadis-i şerif'in ikinci cümlesinde Allah'ın dostlarını,
evliyâsını üzmemek gerektiğini, üzenlerin de Allah tarafından
cezalandırılacağını Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş oluyor. Hadisin
baş tarafındaki ifadede sevindik biraz... Demek ki biz de oruç
tutuyoruz, inşaallah Allah bizi de sevgili kulları arasına dahil eder,
bizi de evliyâsı arasına alır diye içimizde bir ümit beliriyor.
Allah hepimizi sevgili kullarından, evliyâsından eylesin...
Evliyâsı ile beraber haşreylesin... Sevdiği, himâye ettiği, koruduğu
kullarından eylesin...
Bu hususta bir başka hadis-i şerife geçmek istiyorum. Hz. Aişe-i
Sıddîka Validemiz'den ikinci bir hadis-i şerif. İbn-i Asâkir, Beyhakî,
Hakîm, Tayalisî, İbn-i Abdülber, Ahmed ibn-i Hanbel gibi hadis
alimleri kitaplarında bu hadis-i şerifi yazmışlar. Burada evliyâdan
bahsederek başladığımız için, bu mübarek hadis-i şerifi burada okumak
istiyorum.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
330/5 (Kàlellàhu azze ve celle) "Aziz ve celil Allah-u Teâlâ
buyurdu ki..." diye başlıyor. Demek ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri
mahremâne Rasûlüllah SAS Efendimiz'e bu hususları bildirmiş. Hadis-i
kudsî, yâni Rasûlüllah'a Allah-u Teâlâ Hazretleri mânâsını ilham
buyurmuş. Ne buyurmuş:
(Men âzâ lî veliyyen) "Kim benim bir velîmi ezalandırırsa,
sevgili kulumu, dost kulumu kim ezalandırırsa; (fekad istehalle
muharebetî) benimle harbi helâl hale getirmiş olur. Benimle harb
etmeyi başlatmış olur. Benim onunla harb etmemi meşru ve gerekli hale
getirmiş olur."
O sebep oldu. Evliyâsını ezâlandırarak Allah'ın kendisiyle harb
etmesine sebep oldu.
Bu deminki hadis-i şerifin, başka kelimelerle aynı mânânın
ifadesidir. Demek ki Allah-u Teâlâ Hazretleri sevgili kullarını
ezenleri, üzenleri, onlara karşı tecâvüzkâr olanları dünyada da
ahirette de cezalandırıyor. Ahirette cennetine sokmayacak, dünyada da
harb edecek, dünyayı başına dar edecek; iki cihanda hasired-dünya vel-âhireh
olacak.
Neden?.. Edepsiz, zâlim, Allah'ın sevdiğini üzüyor. Halbuki
insanın, Allah'ın rızasını kazanmak için, Allah'ın sevdiği şeyleri
yapması lâzım! Sevdiği kulları sevmesi lâzım, sevmediği işleri
yapmaması lâzım!.. Ezâ, cefâ, zülüm, cevir yapmaması lâzım!.. Gıybet,
dedikodu etmemesi lâzım!.. Haksızlık işlememesi lâzım, birisinin
hakkını çiğnememesi lâzım, verilmesi gereken hakkını vermekten geri
durmaması lâzım!..
Bu hadis-i şerifin devamında Allah-u Teâlâ Hazretleri, Peygamber
Efendimiz'e, kulun kendisine nasıl yakın kul olacağını, nasıl
yakınlaşacağını, evliya olmanın nasıl başladığını ve nasıl devam
edeceğini öğretiyor, ilham ediyor. Peygamber Efendimiz de bize
bildirmiş:
(Ve mâ takarrabe abdî bi-misli edâil-ferâiz) "Benim kulum
bana, farzları eda etmekten daha güzel bir şekilde yaklaşma yolu
bulamaz." Yâni farzları eda ettiği zaman çok güzel bir şey yapmış
olur, yakınlaşma başlar.
Allah'ın farzları nelerdir?.. İşte biliyoruz: Namaz kılmak,
Ramazanda oruç tutmak, zenginlerin zekat vermesi, parası, sıhhati
olduğu takdirde hac vazifesini yapmak... Din kitaplarımızda, ilmihal
kitaplarında yazılmış çeşitli farzlar var. Ben kardeşlerime
konuşmalarımda hatırlatıyorum:
Bakın, siz bunları sıralamayı öğrenin! Farzlar nelerdir, sıralayın,
alt alta yazın! Hem kendiniz öğrenin, hem de çocuklarınız öğrensin.
Hattâ büluğ çağına gelmeden öğretin ki, büluğ çağına erdikten,
sorumluluk başladıktan sonra yanlış işler yapmasınlar, farzları ihmal
etmesinler, haramları işlemesinler. Bunları herkesin öğrenmesi
lâzım!..
Farzları edâ gibi bir başka güzel şeyle kulum bana yaklaşamaz. Önce
farzları yapacağız. Bir kul olarak bizim ilk yapacağımız şey, çok
dikkat etmemiz gereken ilk önemli şey ne?.. Ben Allah'ın kuluyum, ben
Allah'a inandım, ben müslüman oldum, ben kelime-i şehadeti getirdim,
ben İslâmiyeti yaşamak istiyorum; ne yapmam lâzım?.. İşte ilk yapacağı
şey, Allah'ın ilk emirleri olan, büyük emirleri olan farzları ihmal
etmeyecek.
--Hocam ben müslümanım da, namazları kılamıyorum... Müslümanım da
orucu tutamıyorum... Müslümanım da zekâtı vermiyorum....
Olmaz, Allah bunları farz kılmış. Yâni çok önemli olduğunu bastıra
bastıra Kur'an-ı Kerim'de beyan buyurmuş. O halde farzlarda hiç
tereddüt etmeden, hiç tenbellenmeden, hiç gevşeklik göstermeden
farzları kesinlikle yapacağım diye, insan gayret etmeli!..
Peygamber Efendimiz hem farzları yapmış, hem de farzların
istikametinde, onlar gibi, aynı hedefe yönelik, farzlardan ayrı
ibadetler yapmış. Bunlara da nafile ibadetler deniliyor. Farz değil
ama, yapıldığı zaman sevap kazandıran işler var... Onları da yapmak
lâzım!.. Peygamber Efendimiz aşk ile şevk ile, Allah-u Teâlâ
Hazretleri'ne olan saygısından, muhabbetinden bu ibadetleri yapmış,
bazılarını bize tavsiye buyurmuş; yapacağız.
Bunları yapınca ne olur?..
(Ve mâ yezâlül-abdü yetekarrabü ileyye bin-nevâfil) İşte bu
farzlardan hariç olan öteki güzel ibadetleri de yapa yapa... Meselâ,
Ramazanın dışında oruç tutmak farz değildir, tutmayabilir. Ama,
Peygamber Efendimiz pazartesi - perşembe oruçlarını tutmayı tavsiye
ediyor. Arabî ayların ortasında, 13, 14, 15'inde eyyâm-ı bıyz
oruçlarını tutmayı çok ısrarla tavsiye etmiş, kendisi tutmuş... İşte
bunun gibi Rasûlüllah'ın izinden gitmek, sünnetini uygulamak,
Rasûlüllah'ın hayatına dikkat edip, onun yaptığı gibi ibadetleri
yapmağa çalışmak, bu nafile ibadetleri yapmak... Bunları yapmakla, kul
Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne yakınlaşmaya devam eder durur. Yâni bir
hareket, bir hız, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne yakınlaşmaya doğru bir
hızlı gidiş devam eder.
(Mâ yezâlü) ne demek, zâil olmadan, devamlı demek... (Mâ
yezâlül-abdü yetekarrabü ileyye) Hiç kesintisiz kulum bana
yakınlaşmaya devam eder. Nelerle?.. Nafile ibadetlerle... Allah-u
Teâlâ Hazretleri'ni zikrediyor, sünnetleri kılıyor, Efendimiz'in
tavsiye ettiği namazları kılıyor, Efendimiz'in tavsiye ettiği
ibadetleri yapıyor, Kur'an'ı çokça okuyor... Bunları aşkından,
şevkinden yapıyor.
Tabii, bunlar zâyi olmaz. İyi bir şeyi daha çok yapan, daha az
yapandan --Allah'ın adaleti gereği-- daha çok mükâfat alır. Kul
devamlı, kesintisiz, Allah'a yakınlaşmaya devam eder durur. Sonra ne
olur?... (Hattâ ühibbehû) "Ben kulumu sevinceye kadar...
Yaklaşmaya devam eder, devam eder, nihayet ben kulumu severim."
Veyahut, (ühibbühû) okursak mânâsı; "Nihayet ben o kulumu
affederim, severim." demek olur.
Biliyorsunuz, biz kullarız, hata ederiz, günah işleriz. Gece gündüz
gaflet, isyan, hatâ, günah... Çok işlerimizde hatalarımız vardır.
Melekler yazıyorlar. Allah-u Teâlâ Hazretleri çoğunu affediyor.
Bunların bir kısmı eğer affedilmediyse, mizanda, terazide tartılacak,
hesaba girecek. Aleyhimize olabilir. Bunlar için tevbe etmemiz lazım!
Affettirmeğe, defterden sildirmeğe, Allah'ın affına, mağfiretine
mazhar olmağa çalışmamız lâzım!.. Ama bu birden olmaz, çalışa çalışa
olur. Başka bir hadis-i kudsîde buyruluyor ki:
"Kulum bana el açar, boyun büker, 'Yâ Rabbi!..' der, ben ona nazar
etmem. Kul tekrar devam eder, 'Yâ Rabbi!..' der; ben ona yine nazar
etmem. Kul yine devam eder, aşk ile sızlayarak, hatasını bilerek yine
'Yâ Rabbi!..' der."
Böyle olunca Allah-u Teâlâ Hazretleri buyururmuş ki:
"--(Yâ melâiketî) Ey meleklerim, şahid olun, (kad gafartü
lehû) ben bu kulu afv ü mağfiret eyledim. Çünkü bu kulum benden
gayri Rabbi olmadığını bildi, anladı, inandı, benim dergahıma döndü,
'Yâ Rabbi!..' deyip duruyor. O bana yalvarıp dururken, benim onun
Mevlâsı olduğumu idrak etmişken, (kad istehyaytü min abdî) ,
onu afv ü mağfiret etmemekten utandım. Şahid olun, ben onu affettim."
buyururmuş.
Tabii, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin utanması, bize durumu anlatmak
için... Bizim duygularımızı göz önüne getirerek bir ifade tarzı...
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin hiç bir fiili kullarınınkine benzemez
ama, neticede biz müjdeyi alıyoruz. Demek ki, "Yâ Rabbi!.. Yâ
Rabbi!.." diye ısrarla dua edince, sonunda affolunuyor; demek ki ısrar
etmek lâzım!..
Kul da nafile ibadeti yapıyor yapıyor, ama suçlu, yüzü kara, eksiği
kusuru çok... Yaptıkça, yaptıkça, yaptıkça nihayet, "Seni affettim,
seni sevgili kulum yaptım." der Allah... Demek ki, ibadette ısrar
etmek lâzım, hattâ ibadetinin kabul olmadığını hissetse bile, kabul
olmuyor diye bırakmamalı, feyz almıyorum diye bırakmamalı, devam
etmeli!..
Bunlardan anlıyoruz ki, güzel ibadetleri yapmağa devam etmek lâzım!
Sabretmeli, devam etmeli, Allah affedecek.
(Feizâ ahbebtühû) Sonra, Allah bir kulu severse ne olur:
(Küntü ayneyhülletî yebsuru bihâ) "Onun gören gözü olurum!"
Yâni Allah onun namına görüyor, gösteriyor. Başka normal insanların,
bu mertebeye ulaşmamış insanların göremediği şeyleri uzaktan görüyor,
derinden görüyor, içini görüyor.
(Ve üzünehülletî yesmeu bihâ) "İşittiği kulağı olurum." Yâni
basit bir insanın işitmediği şeyleri işitiyor. Bilmem falanca kimsenin
evinde karısıyla konuştuğunu işitiyor. Neden?.. Evliyâ olduğu için,
Allah işittiriyor.
(Ve yedehülletî yabtışu bihâ) "Tuttuğu eli olurum." Yâni
Allah-u Teâlâ Hazretleri onun tuttuğu eli olduğu zaman, bir elin
uzanamadığı çok uzak yerde bile bir iş yapar; tutar, koparır,
kaldırır, kırar, vurabilir. Neden?.. Allah o kudreti veriyor.
(Ve riclehülletî yemşî bihâ) "Yürüdüğü ayağı olurum." Yâni
ne demek: Normal bir ayakla gitmekle ulaşılamayacak mesafeleri, bir
göz yumup açıncaya kadar aşar demek... Evliyaullahın kerametleri
haktır. Bu tayy-ı mekân dediğimiz hadise...
(Ve fuâdehüllezî ya'kılü bihî) "Aklettiği gönlü olurum.
Duyguları, sezdiği, hissettiği gönlü olurum." O zaman her şeyi güzelce
akleder, anlar. Karşısındakinin ciğerini okur, niyetini sezer; kâfirse
kâfir olduğunu bilir, şakî ise şakî olduğunu bilir.
Şimdi bunları bilmeyen, dini bilgisi zayıf olan veya inatçı olan
kimseler diyorlar ki:
"--Gaybı Allah'tan başkası bilmez."
Doğru ama, Allah işte bazı kullarına başkalarının bilmediği şeyi
bildireceğini bu hadis-i şerifte bildiriyor.
(Ve lisânehüllezî yetekellemü bihî) "Konuştuğu dili olur
Allah..." Yani konuştuğu zaman öyle hak sözler, öyle tesirli sözler
söyler, öyle gerçekleri söyelr ki, o asırda hiç kimse anlamaz.
Kimsenin anlamadığı, alimlerin keşfedemediği hakîkatleri söyler.
(İn deànî ecebtühû) "O sevgili kulum bana bir dua etti mi,
duasını kabul ederim. (ve in selenî a'taytühû) Benden bir şey
istediği zaman istediğini veririm." buyuruyor.
Demek ki, bir kişi evliya olduğu zaman Allah onun her şeyine yardım
ediyor. Demek ki olağanüstü bir kişilik kazanıyor şahıs ve olağanüstü
şeyler yapıyor.
Bunun misâli Kur'an'ı Kerim'de var. Süleyman Aleyhisselâm'ın
veziri, evliya sahabesi, Belkıs Aleyhisselâm'ın Yemen'deki tahtını,
Filistin'deki saraya bir göz yumup açıncaya kadar ışınladı getirdi.
Nasıl getirdiyse getirdi. Kur'an-ı Kerim'de anlatılıyor. Meryem
validemiz hakkında böyle, olağanüstü yiyeceklerle merzuk olduğuna dair
ayetler var.
Hadis-i şeriflerde var, sahabe-i kiram'ın hayatında var. Hz. Ömer
RA Efendimiz'in minberden seslenip, İran'da savaşan ordu kumandanına
sesini duyurması var. Evliyanın kerameti Kur'an'da vardır, sünnette
vardır, haktır ve gerçektir. İşte olağanüstüleşiyor, olağanüstü işler
yapıyor.
O zaman soruyor müridine:
"--Sen dün akşam ne yaptın, ne söyledin? Senin hanımınla konuşmanı
ben duydum."
Şimdi bunu akledemeyen kişi diyor ki:
"--Karıyla kocasının konuştuğu yerde şeyhinin işi ne? Mahrem yatak
odasına niye giriyor?"
Mahrem yatak odasına girse bile, Allah mahrem şeyi ona göstermez,
mahrem olmayan şeyi duyurur, gösterir. Allah'ın bildiği, evliyasına
sunduğu olağanüstü hallerdir bunlar... Ama hadis-i şerifte görülüyor
ki, böyle şeyler var, evliyâullahın kerameti haktır.
Sonra hadis-i şerifte böyle evliyânın olağanüstülüğünü, Allah'ın
kendisine böyle buyurduğunu anlattıktan sonra Peygamber Efendimiz
devam ediyor:
(Ve mâ tereddedtü an şey'in ene fâilühû tereddüdî an vefâtihî)
"Ben alemlerin Rabbi olarak bir işi yaparken tereddüt etmem, ancak
onun vefatında tereddüt ederim. (ve zâke liennehû yekrehül-mevte ve
ene ekrehü mesâetehû) Çünkü ölümden korkar o evliyâ kul, ne de
olsa ölüm heyecanlı bir olay, ölümü istemez, ölüm hoş gelmez ona...
Onun hoşuna gitmeyecek şeyi yapmak istemediğimden, onun vefatında
tereddüdüm kadar hiç bir şeyde tereddüt etmem." Yâni Allah, sevgili
kulunun ölümden korkusundan, telaşından dolayı onun canını alırken
tereddüdünü böylece ifade buyurmuş. Çok sevdiğinden, üzülmesin diye...
Kur'an-ı Kerim'den de biliyoruz ki, insanlar üç tabakadır. "İzâ
vakaatil vâkıa" suresinde beyan edildiği üzere üç sınıftır
müslümanlar:
1. En yüksek sınıfı Mukarrabîn; Allah'a çok yakın kullar, yâni
evliyaullah...
2. Ondan sonra ortanın üstündeki iyiler ashab-ı yemin; bunlar
mü'min salih kullardır.
3. Bir de bu ikisinden sonra kötüler var, onlar da ashab-ı şimal,
yâni günahkar, kâfir kullar...
Mukarrabîn kulların canının nasıl alınacağını, yine Vâkıa
Sûresi'nin sonundaki ayet-i kerime bildiriyor:
(Fe emmâ in kâne minel-mukarrabîn) "Bu vefat eden kimse eğer
Allah'ın mukarrab kullarından ise; (Fe ravhun ve reyhânün ve
cennetü naîm.) rahatlıktır, güzel kokulardır ve işin sonu da
cennete varmaktır." diye ayet-i kerime bildiriliyor. Demek ki,
Allah'ın evliyâsı hoş kokularla, rahat bir şekilde ruhunu teslim
edecek.
Reyhan, güzel kokulu bir bitkidir. Allah onun burnuna güzel
kokuları duyurarak, gözünden perdeleri kaldırarak, cennetteki
köşklerini, mükâfaatlarını göstererek, sevindirerek, cennetlik
olduğunu müjdeleyerek, canını öyle aldırtıyor. O canının alındığının
ızdırabını duymuyor bile, farketmiyor bile... Rahat bir şekilde
ahirete göçüyor.
Halbuki, aslında ruh teslim etmek, can vermek kolay bir şey değil.
Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:
"Bir insana kaldırsalar bir kılıç vursalar, bir daha vursalar, bir
daha, bir daha... Bin tane kılıç vursalar, işte bin kılıç darbesinden
daha şiddetlidir ölmek..."
Yâni insan çok fena olur, zor ölür, çok ızdırab çeker ama, çare
yok... Azrâil pençesini geçirmiştir, canını alacak; zar zor, çalı
söker gibi canını alır. Çok zorluk çeker kötü insanlar ruhunu teslim
ederken... Yüzü buruşur, kapkara olur, ızdırap içinde kıvranır, öyle
olur ölümleri.... Ama iyi kullar böyle, bir gül bahçesine girercesine
ahirete göçerler.
Bu hadis-i şerifin sonunda böyle, onların vefatında Allah-u Teâlâ
Hazretleri'nin böyle onlara şefkatini, rahmetini öğrenmiş oluyoruz.
Bir de Peygamber Efendimiz'in dostlarından bahsedelim. Peygamber
Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
162/1 (Evliyâî minküm) "Ey ashabım, ey ümmetim! Sizin
içinizden benim dostlarım kimlerdir?.. (el-müttekn) Takvâ ehli
kimselerdir." Rasûlüllah'ın evliyâsı, dostları, arkadaşları, sevdiği
insanlar kimlermiş?.. Müttakî kullar imiş.
Her zaman karşımıza gelen bir kelime takvâ, muttakî kul olmak...
Namaz da takvâ ile kılınacak, oruç da takvâ ile tutulacak, kişi takvâ
sıfatına sahip olacak, takvâlı kul olacak, müttakî kul olacak, takî,
nakî kul olacak; o zaman kıymetli kul oluyor, Allah'ın sevgili kulu
oluyor.
(İnnallàhe yuhibbül-müttakîn.) "Allah muttaki kulları
sever." buyruluyor ayet-i kerimelerde. Peygamber Efendimiz de
buyuruyor ki: "Sizin içinizden benim dostlarım, müttakîlerdir."
Allah cümlemizi şu mübarek ramazanda oruç tutarken, takvâyı
kazanalım diye Allah'ın emrini tutarken, arzularımızı, şehvetlerimizi
frenleyerek yemekten, içmekten kesilirken, orucun hakîkatini kavrayıp,
müttakî kullar sıfatını anlayıp, bundan sonra müttakî kul olmaya ve
müttakî kul olarak yaşamaya cümlemizi muvaffak eylesin...
Müttakî insan nedir?.. Haramlardan, günahlardan sakınan insandır.
Müttakî insan kimdir?.. Aman Allah beni sevsin diye çırpınan insandır.
Müttakî insan kimdir?.. Aman olmadık bir edepsizlik yapıp da Allah'ın
rızasını kaybetmeyeyim diye titreyen insandır. Allah'ın rızasını
kazanmak için çalışıyor, gazabına uğramamak için titriyor, dikkat
ediyor, titiz davranıyor, haramlardan sakınıyor. Cehenneme düşmemek
için pür-dikkat şu hayat imtihanında güzel bir yaşam sürüyor.
(Fein küntüm ülâike) "Eğer böyle müttakî kul olabilirseniz,
(fezâlike) ne mutlu size, ne a'lâ size... (Ve illâ) Eğer
müttakî kul olamazsanız, (feebsırû sümme ebsırû) görün başınıza
gelecekleri, görün başınıza gelecekleri!.. O zaman neler gelir
başınıza!.."
Yâni müttakî kul olmadığı zaman, sakınmadığı zaman, takvâ ehli
olmadığı zaman, haram helâl ayırmadığı zaman, günah sevap düşünmediği
zaman; ele geleni yerse, dile geleni derse, böyle müslümanlık olmaz,
böyle dervişlik olmaz. O zaman neler gelir başına!...
Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin uzun yıllar hizmetinde
bulunmuş yaşlı bir teyzemiz var, Allah ömür versin, selâmet versin...
Geçen gün geldi, Hocamız'ın iki kerametini konuştuk:
Bir keresinde bir kadın, Mehmed Zâhid Kotku Hocamız'a hediye olarak
bir file meyva getirmiş, kapının kenarına koymuş. Hocamızın evine
ziyarete gelince hediye getiriyor, hani kimisi baklava getirir, kimisi
başka bir hediye götürür ziyarete gittiği yere... O da böyle bir file
meyva getirmiş. Hocamız oturduğu yerden o meyvalara bakmış; "Vay, vay,
vay... Vah, vah, vah!.." diye başını sallamış. Demiş ki:
"--Ben bu meyvaların nasıl haramdan kazanıldığını, nasıl haram para
ile alındığını, nasıl adeta bunların üzerinde, içlerinde çıyanlar,
akrepler dolaşır gibi, o kadar pis olduğunu (görünüşünde öyle bir
şey yok ama, haramla kazanıldığı için, evliya gözü ile görüyor)
söylesem bu kadın darılır, bir daha semtime uğramaz. Al kızım, kaldır
bunu, götür dışarıya!" demiş.
Meyvalara hiç elini sürmeden o meyvaları dışarı çıkarttırmış. Çünkü
mânevî gözüyle görüyor ki, haramdan kazanılmış parayla alındı.
Meyvalarda bir şey yok ama, kazanç haram olduğundan, haramla alınmış
şeyi evliyâullah yemediği için, dışarıya bıraktırmış. Artık belki
Zeyrek Ümmügülsüm Camii'nde idi. Dışarıya bıraktığı zaman oranın
fukaraları kapışıp almışlardır. Ama Hocamız evliyalık gözüyle onların
akrepli, yılanlı çıyanlı gibi olduğunu görmüş.
Mâdem evliyâullahtan açıldı, bir başka kerametini de aynı teyze
anlattı. Onu da anlatayım da bu cuma sohbetini bitireyim. Bir kadını
getirmişler bu teyzemize... Demişler ki:
"--Bu çok okuyan, aydın bir kadın... Dînî kitapları çok okuyor,
bilgisi çok, aydın, bilgili, görgülü bir kimse..."
Bu kadın mürşid-i kâmil arıyormuş, soruşturuyormuş. Birisinin
yanına getirmişler, o da almış onu, bizim teyzenin yanına getirmiş.
"Bunu Hocaefendimiz'e götür!" demiş. Teyzemiz de neden Hocaefendimiz'i
görmek istediğini sormadan peki demiş ve kadıncağızı alıp Hocamız'ın
ziyaretine götürmüş. Kadın, Hocamız'ın yanına geldikten sonra,
Hocamız:
"--Hanımefendi, hoşgeldin, bir arzun mu var, niye geldin; dileğin,
isteğin nedir?" diye sormuş.
O da demiş ki:
"--Efendim, ben mürşid-i kâmil arıyorum." demiş.
Teyzemiz bunu duyunca, önceden meseleyi de bilmediği için çok
üzülmüş, "Yerin dibine geçtim. Öyle mübareklerin huzurunda böyle
söylenir mi?" diye anlatıyor.
Hocamız ona bakmış, tebessüm etmiş:
"--Ah evladım, kızım, nerde o mürşid-i kamiller?.. Onlar olsa,
sakalımı onların ayaklarını temizlemekte süpürge ederdim." demiş.
Hocamız haklı... Bu sözü söylerken kendisinin büyük evliyâullah
mürşid-i kâmillerini düşünüyor, pirlerini düşünüyor, Allah indinde çok
yüksek makamlı büyüklerini düşünüyor. E hakikaten de öyle, o zatlar
sağ olsalar, insan meclislerine erse, sakalını süpürge yapar,
yollarına toprak olur, canını feda eder. Haklı bir söz aslında ama
lastikli, rumuzlu bir söz.
Kadın kalkmış gitmiş, anlamamış bir şeyi... Yâni "Mürşid-i kâmil
yok!" demiş oluyor Hocamız, "Nerde, bu devirde bulunmuyor." gibi
anlamış o... Aradığım mürşid-i kâmili bulamadım diye düşünmüş, kalkmış
gitmiş.
Ertesi gün pür-telâş gelmiş bizim teyzeye:
"--Yahu, bu sizin hocanız ne biçim hoca, benim peşimi hiç
bırakmadı. Ben burdan çıktım, çarşıya gittim, yanımda; manava gittim,
yanımda; kasaba gittim, yanımda... Neredeysem arkamda, yanımda,
etrafımda... Niye beni böyle takip etti?" demiş.
Bizimki de biraz kızmış, biraz gülmüş. Kadın, Hocamız'ın mürşid-i
kâmil olduğunu, evliya olduğunu anlamıyor. Halbuki Hocamız hep yerinde
oturuyor. Kerametle onun yanında görünüyor. Yoksa başkalarıyla sohbet
yerinde yine oturuyor. O gittiği zaman onun peşinden çıkmadı, yine
meclisinde oturuyordu ama o kadına da maneviyat yoluyla onun yanında
görünüyor. "Bak ben senin yanındayım, senin ne yaptığını görüyorum."
demek istiyor.
Bir şeyi daha anlatayım, dinleyenler bunu anlasınlar diye: Bizim
şeyhlerimizden, mürşid-i kâmil, hakîkî velî büyüklerimizden birisine
derviş kardeşlerden biri gitmiş:
"--Efendim, ben şimdi yolda bir kardeşimize rastladım. Sizi
Beyazıt'ta görmüş, halbuki siz burdasınız. Nasıl oluyor bu?.." diye
sormuş.
"--Evet evlâdım, şöyle bir gönül gezdirmiştik oralarda..." demiş.
Yâni oturduğu yerden gönül gezdirince, öbür tarafta görünüyor
evliyaullah. Bu neden oluyor? Allah onlara yardım ettiği için... Gören
gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, hisseden gönlü
olduğundan, olağanüstü bir insan olduğundan oluyor.
Sevgili AKRA dinleyicileri!..
Allah-u Teâlâ Hazretleri şu orucun anlamını tam anlamayı, Allah'ın
sevdiği ibadetleri, onun sevdiği vech ile güzel yapmayı, sonunda takvâ
ehli kullar olarak rızasını kazanmayı, sevgili kulu olmayı, dost kulu
olmayı Allah cümlemize nasib eylesin...
Amaç o ama, bu devirde Allah'ın öyle bir kulu olmak zor!.. Öyle
kullar da az olduğundan, millet onları da bilmiyor, onların aleyhinde
de dedikodular yapıp ileri geri konuşabiliyorlar. Peygamberlerin bile
aleyhinde konuşanlar olduğuna göre, ne yapalım; işte "Allah ıslah
etsin!.. Allah hidayet versin!" diyelim.
Cumanız mübarek olsun, Ramazanınız mübarek olsun, ibadetleriniz
makbul olsun, dualarınız müstecâb olsun... Allah sizi sevgili
kullarından eylesin... İki cihan saadetine sevdiklerinizle,
dostlarınızla, evlâtlarınızla, ana-babalarınızla, arkadaşlarınızla
cümlenizi nâil ve sâhib ve mazhar eylesin...
Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin... Ma'rifetullaha,
mahabbetullaha erdirsin... Arif-i hakîkî, àşık-ı sàdık kullar, iyi
müslümanlar olmayı nasib eylesin... Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi
müşerref eylesin...
Aziz ve sevgili AKRA dinleyicileri, es-selâmü aleyküm ve
rahmetullàhi ve berekâtühû!..
17. 01. 1997 - AKRA