Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn... Vessalâtü vesselâmü alâ hayra
halkıhî seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ muhammedinil mustafâ... Ve
âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmid dîn...
Bir faaliyetten elde edilen faydalar çok olsun diye, bir çok yönü
düşünerek yola çıkıyoruz. Allah, planladığmız, umduğumuz faydaları
bizlere ihsan eylesin... Hatırımızda hayalimizde olmayan daha fazla
faydaları da ikram eylesin...
Ben şahsen, sulhü selâmeti seviyorum. Sanıyorum bu aramızda yaygın
ve umûmî bir duygudur. Ufacık bir ihtilâf, bir kırgınlık, bir çatışma
bile beni üzüyor, tedirgin ediyor. Her şeyin güzel ve iyi olmasını
istiyoruz Rabbimiz'den... Ama Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki:
(Kütibe aleykümül kıtâlü ve hüve kürhün leküm) "Sizin
üzerinize savaşmak bir görev olarak yazıldı. Bu sizin için nâhoş bir
şey ama; (ve asâ entekrehû şey'en ve hüve hayrün leküm) sizin
için bazı şeyler nâhoş olabilir, hoşlanmayabilirsiniz ama; bu sizin
için daha hayırlıdır!" buyuruluyor. "Bazı şeyleri de seversiniz;
aksine o iyi olmayabilir, hayırsız olabilir... Sevdiğiniz,
istediğiniz, arzuladığınız halde; sonu iyi gelmeyebilir." Demek ki,
insanoğlunun tabiatına da reel olarak bir işaret var, ayet-i
kerimede...
Peygamber Efendimiz'in sahabesinden birisi de gelmiş, kendisine
bey'at ederken demiş ki: "Yâ Rasûlallah, sana bey'at etmek istiyorum;
ama, özel bir iki şartım var. Ben çok çoluk çocuklu bir kişiyim,
benden zekât farzını kaldırsan, zekât vermesem olmaz mı?.. Şu kadarcık
devem var, şu kadar aile efradım var; ancak geçinebiliyorum. Bir de
zekât vermeye kalkarsam, zorlanacağım diye düşünüyorum. Bir de --dobra
dobra, samîmî; Allah şefaatlerine erdirsin-- ben korkak bir insanım,
cesur bir insan değilim. Beni cihadla da mükellef kılmasan; ondan da
muaf olsam!.. Bu iki şartla bey'at etmek istiyorum." demiş. Peygamber
Efendimiz buyurmuş ki: "Zekâtla cihad olmayan İslâm, nasıl İslâm
olur?.. Bunlarsız nasıl müslümanlık olur?.." O kadar bir manâlı tarzda
sormuş ki, tekrar tekrar tekrarlamış ki; "Yâ Rasûlallah, pişman oldum.
Her şartını kabul ederek sana tabii oluyorum, bey'at ediyorum!" demiş.
Yâni zekât da, cihad da, hayat da, ölüm de... (Fil mekrahi vel
menşa') Hoşa gitmeyen durumda da, hoşa giden durumda da...
Evet, insan tabiatında güzel şeylere meyil vardır, sulha meyil
vardır... Huzura sevgi vardır, mutluluğa ilgi vardır. Amma, hayat da
her zaman, her yerde, olayların da bize öğrettiği üzere sert bir
vakıa... Yaşamak kolay değil. Yaşamayı bir mücadele, hayat mücadelesi
olarak vasıflandırıyorlar bir çok insanlar... Katı kuralları var.
Kuvvetliler zayıfları eziyor; büyük balıklar küçük balıkları
arkasından yetişip yutuyorlar.
Şimdi insan, akıl ve iman gözüyle, irfan gözüyle baktığı zaman;
tabii, başkalarına nâhoş gelen şeyleri de sever. Meselâ, muhabbetullah
galebe çalmış şaire; diyor ki:
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken,
Ya hil'at ü yahut kefen;
Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Gelse celâlinden cefâ,
Yahut cemâlinden vefâ,
İkisi de câna sefâ;
Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..
Tabii, lütfu sevebilmek her kişinin kârıdır da; kahrı sevebilmek,
Allah'ın takdiridir diye ona da razı olabilmek, kadere rıza; o er
kişinin, büyük insanların, evliyâullahın, olgun insanların kârı
oluyor. Tabii ben, öyle büyük iddialarda olamayacağımızı düşünerek
diyorum ki, "Yâ Rabbi, biz zayıf kullarınız; bizi büyük imtihanlarla
karşılaştırma!.. Kaybederiz, başaramayız, dayanamayız, tahammül
edemeyiz..."
Arkadaşımızın birisi bana, "Allah sabrını arttırsın!" dedi. "Aman!"
dedim, "Şükrünü arttırsın de!" Çünkü, sabır için cefâ lâzım, cevr
lâzım, sıkıntı lâzım... Tabii, herkes Eyyûb AS gibi olamaz.
Şimdi biz Allah'ın hikmetiyle, harb sıkıntısı çekmeden yetişmiş bir
toplumuz. Umûmiyetle şu salonda beni dinleyenler, bizzat bir harb
acısı yaşamamışlardır. Belki içlerinde Kore'ye gitmiş olabilenler
vardır, belki Kıbrıs Harekâtı'na iştirak etmişlerdir ama, genel olarak
sulh içinde yaşadık. Ve propagandalara --inanmayı istediğimiz için,
gönlümüz de sulhü sükûnu istediği için-- kendimizi bir hayli
kaptırdık. "Dünya gül gülistan olacak... Sulh olacak, sükûn olacak,
huzur olacak, mutluluk olacak... Kurtla kuzu kardeş olacak..." filân
gibi düşünüyorduk. Hakîkaten, bizim uzaktan yakından, kenarından takib
ettiğimiz kimseler, birbirleriyle barışmaya başladılar. Bu da bizim
ümitlerimizi takviye ediyor gibi göründü.
Avrupada II. Cihan Harbi'nde birbirleriyle kıyasıya çarpışmış,
vuruşmuş; birbirlerinin şehirlerini bombardımanla yerle bir etmiş olan
devletler, birleştiler. AET, Avrupa Ekonomik İşbirliği dediler, sonra
AT oldular. Sonra peş peşe, baş döndürücü bir hızla, bir takım
beynelmilel anlaşmalarla, Avrupa'nın güvenliğini sağlama, Avrupa'dan
harbi uzaklaştırma çalışmalarını yaptılar. Ekonomik güçlerini
birleştirdiler. Onlara yakınlık duydu yöneticilerimiz; ister istemez
biz de onlara katıldık. Zaten 50-60-70 yıldır, 100 yıldır, 150 yıldır
--batının bizden teknolojik bakımdan üstün olduğunu, acı olaylarla
görmüş olduğumuzdan-- batıyla, "Batıdan alacağımız şeyler var, dost
olmalıyız." siyasetiyle hareket ediyorduk.
Avrupa ile Rusya da bir sulh yaptılar, silahlarını azalttılar.
Nükleer silahları, tankları, kimyasal silahları tahrib anlaşmaları peş
peşe yapıldı. Silahlarını imha ediyorlar kendileri... Ve böylece
Avrupa'nın üzerinden karabulutlar dağıldı, güneş göründü. Amerika'yla
Rusya da, korkunç kıtalar arası füzelerle yıldız savaşları
yapmayacağından, üçüncü dünya harbi biraz daha uzaklarda diye,
geçtiğimiz yıllarda bayağı bir ümitlenmeye, sevinmeye başladık.
Derken bizim tarihî düşmanımız Rusya, acaib değişmeler gösterdi.
--Hilmi Bey kardeşimizin dediği gibi-- üniforma değiştiriyor, forma
değiştiriyor... Demirperde yıkıldı, seyahat imkânları doğdu ve Orta
Asya'daki, Kafkasya'daki kardeşlerimizle görüşmemiz mümkün oldu,
ziyaretler mümkün oldu. Ve herkesin ağzından, "21. Yüzyıl, Türkler'in
yüzyılı olacak!" temennisi duyulmaya başlandı, gazetelerde yazılmaya
başlandı. Fevkalâde heyecanlı idik. Biz de o heyecanla iki sene kadar
önce, Özbekistan'a kadar gittik. 60-70 kişilik bir grupla Buhara'mızı,
Semerkand'ımızı gördük, Taşkent'imizi gördük, Bakü'müzü gördük...
Sahabe kabirlerini ziyaret ettik. Ordaki kardeşleri tanıdık, onları
davet ettik; onların çocuklarını davet ettik ülkemize... Her şey tatlı
tatlı gidiyordu, kaymaklı kadayıf gibi...
Fakat yavaş yavaş --Cahit Sıtkı Tarancı gibi-- taşın sert olduğunu
farketmeye başladık; suyun insanı boğduğunu, ateşin yaktığını
keşfetmeye başladık. Hayallerimizdeki dünya ile, karşımızdaki dünya
arasında --(Eynes serâ mines süreyyâ?) "Nerde gökteki Süreyyâ
yıldızı, nerde yeryüzü?.. Mesafe ne kadar uzak..."-- çok büyük farklar
olduğunu gördük. Teknolojik üstünlüğünden, fazilet bakımından da üstün
olduğuna bayağı kanmaya, inanmaya başladığımız batının, hiç de öyle
olmadığını yeniden keşfettik. Henüz daha kâşifler ve icadlar
ansiklopedisine girmediler ama, bunlar en taze keşiflerimiz bizim...
Ve bir de baktık ki, Türkî Cumhuriyetler'de bir takım hoşumuza
gitmeyen olaylar oluyor... Tanklar hareket ediyor, bir takım insanlar
öldürülüyor... İktidar bir birisinin eline geçiyor, bir ötekisinin
eline geçiyor... Onbinlerce insan, hudutlardan öbür tarafa kaçmak
zorunda kalıyor... Günde şu kadar insan, bu kadar insan ölüyor. Yâni,
"Bu istiklâllerini yeniden kazanmış olan ülkelere ne oluyor?" diye
bayağı bir afalladık. Yoksa, Rusya bize bir oyun mu etti?" demeye
başladık.
Ondan sonra da, --bu iyimserlik müslümanların hepsinde var galiba--
bizim Bosna-Hersek'teki kardeşlerimizde de vardı bu iyimserlik...
Onlar da, "Madem Yugoslavya yıkılıyor; biz de bir müslüman cumhuriyeti
kuralım!" dediler. Biz de onu istedik tabii... Avrupa'nın göbeğinde,
anlı şanlı bir İslâm cumhuriyeti; müslümanlardan ibaret bir devlet
olması, bize çok tatlı göründü. Fakat, sonradan baktık ki, işler bizim
düşündüğümüz gibi devam etmiyor.
Bosna-Hersek olayı, bizim müthiş bir şekilde, dehşetler içinde şoka
düşmemize sebep oldu. Korkunç bir şok ile karşı karşıya kaldık.
Pespembe hayallerimiz, kapkara karardı... Camdan inşa edilmiş hayalî
saraylarımız, şangır şungur kırıldı... Baktık ki, işin arkasında
kilise var!.. Baktık ki, işin arkasında Slav milliyetçiliği var!..
Baktık ki, işin arkasında Rusya var, Amerika var, Almanya var, Fransa
var, İngiltere var!.. Yâ, hani bunlar bizim eskiden beri
dostlarımızdı!?.. İşte, belli ittifaklar içinde beraberdik; el ele,
kol kola, yan yana, yanak yanağa resimler çektiriyorduk... Tabii biz
de bazı temennilerimizi, sızıldanmalarımızı söylemeye başladık: "Hani
sizin söylediğiniz, bir insan hakları vardı; o nerede?.. Niye
uygulanmıyor?.. Hani halkların hürriyetleri diye bir şey vardı; niye
tatbik edilmiyor?.. Hani imza koyduğumuz Helsinki anlaşması, hani
AGİK, hani BAB?.. Hani Avrupa'nın şu veya bu konuda düzene sokulması
için, alınan bir takım güzel kararlar?.." Baktık ki, onlar tatbik
edilmiyor.
Sonra bizi en çok etkileyen olaylardan birisi sanıyorum, insanların
böyle öldürülmesi kadar; kadınların, çocukların maruz kaldıkları
muameleler oldu. Ve hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor!.. Adamlar,
susuzluktan kuyruğa girmişler, ellerinde boş bidonlar... Su
doldururken, üzerlerine bomba düşüyor; 8 tanesi, 10 tanesi ölüyor...
Halbuki, İstanbul'da bir ihvanımız var, beni evine çağırdı. Ordan
da, "Hocam, benim bir tarlam var; sizi oraya götüreyim!" dedi.
Götürdü. "Aşağıda, tarlanın aşağı tarafında, çalının dibinde su da
var." dedi. "Geçen gün gittim, baktım; suyun başında bir yılancık, su
içmeye gelmiş. Dokunmadım zavallıya..." dedi. Yâni, benim bacım su
içmeye gittiği zaman, yılana bile dokunmayacak kadar hassas, melek
gibi; ötekiler, su kuyruğundaki insanları bombalayacak kadar hain!..
Cenaze oluyor, cenazeyi gömecekler; cenaze merasiminin ortasına
bomba atıyorlar!.. Yâni, ölenlere son vazifesini yapan insanlara karşı
bir gaddarlık... Doğrusu şunu sanıyorduk ki biz, --eski alıştığımız
iyimserlikle-- "Amerika'dan feryadlar yükselecek, Avrupa'dan feryadlar
yükselecek, dünya ayağa kalkacak ve haksızlık hemen durdurulacak."
diye düşünüyorduk. Hiç de öyle olmadı. Yâni, kim kime, dum duma...
Bizden başka kimsenin bu işle üzülüp ilgileneni olmadığını, üstelik
ötekileri desteklediğini görmeğe başladık.
Beri tarafta, "32. paralelin, 36. paralelin altına üstüne
çıkmayacaksın!.. Yok efendim, radarını bize doğru kilitledin!.. Yok
şöyle yaptın, yok böyle yaptın..." diye her gün bir taraf
bombalanıyor... Hırvatlar, Sırpların bilmem hangi şehrine hücum etti
diye, bütün millet ayağa kalktı; "Birleşmiş milletlerin orda yaptığı
anlaşmaya niçin itiraz ediyorsunuz?" diye, Avrupa bu sefer
Hırvat'ların aleyhine de bir şeyler söylemeğe başladı... İki tane
Fransız askeri bu hengâmede öldü diye, Fransa ordusunu ve bir uçak
gemisini Adriyatiğe göndermeye başladı.
Şimdi ben, bu acı olayların hepsini, acı birer ilaca benzetiyorum.
Yâni, sanıyorum ki artık Türkiyede hayal içinde yaşayan insan kalmadı.
Herkes, hayatın nasıl bir mücadele olduğunu, insanların nasıl gaddar
olduğunu, nasıl zâlim olduğunu çok iyi anladı. Biz de anladık, biz de
dehşete düştük ve, "İğneyi kendine batır, çuvaldızı başkasına!"
dedikleri gibi; bir de, "Ya Bosna-Hersek'te biz olsaydık!.." diye
düşünmeye başladık. "Veyahut, Bosna-Hersek'teki olaylar Türkiye'ye
taşınsa, Türkiye de öyle olayların içine girse!.." diye düşünmeye
başlayınca; bu sefer adamakıllı şaşırdık ve adamakıllı
heyecanlandık... Derken gazetelerde bir takım olaylar, bir takım
araştırmalar yayınlanmaya başladı. Bunlardan beni şahsen en
etkileyenlerden bir tanesi, Amerikan Stratejik Araştırmalar
Enstitüsü'nün iddiası: --senaryosu diyor gazeteler-- "1993 yılı
ağustosunda, Türkiye harbin içine girer!" Yhani biz şimdi 1993 teyiz,
ocak ayındayız; bitiyor ocak ayı... Demek ki "7 ay sonra bir harb
olabilir!" diyor. Canım, elin adamı diyebilir, senaryo yazmak
serbest... Senaryo, bir yazarın eline kalemi alıp, hiç bir kayıt
tanımadan yazabildiği bir şeydir. Trajedi yazar, komedi yazar, dram
yazar... Her şeyi yazabilir... Derken, bizim genel kurmay başkanımız,
"Çok karamsarım, çok kötümserim; bir harb çıkabilir!" demeye başladı.
Gazetelerden okuyoruz... Sonra bir de dışişleri bakanımız, "Türkiye
bir harbin içine girebilir!" demeye başladı.
Ben o zaman, Türkiye'de bir grubun sorumluluğu ile, bağlanılmış bir
kimse olarak kendi kendime; "İlle de bunların yalan olduğuna kendimizi
inandırmağa ve vuku' bulmayacağına dair temennîlerimizin hakikat
olmasını, can ü gönülden istemeye devam ediyoruz ama; acaba, bizim bu
hayal ve temennilerimiz ile, olayların inkişafı paralel mi gidecek?.."
diye bir soru geldi hatırıma... Ve onun üzerine Ankara'ya gittim.
Ankara'daki muhtelif aklı başında, bilimsel seviyesi olan, muhakemesi
kuvvetli, mantığı sağlam olan; bilgisi, görgüsü, tecrübesi olan samîmî
dostlarla görüştüm. Bunların bir kısmı bakanlık yapmıştı, bir kısmı
profesördü, bir kısmı yüksek bürokraside tecrübe kazanmış kimselerdi.
Bir tanesine sordum: "Bu Amerikan Stratejik Araştırmalar Enstitüsü,
roman yazma enstitüsü müdür?.. Ne yapar bu böyle? Bu senaryoların
manası nedir?" diye sordum. O bana dedi ki: "Amerikan Stratejik
Araştırmalar Enstitüsü, CIA --yâni, Amerikan Merkezî Haber alma
Örgütü-- ile ilgilisi olan, yan kuruluşu gibi olan, çok geniş bir
teşkilattır; bir gökdeleni vardır... Ciddiyeti vardır, saygınlığı
vardır, etkinliği vardır. Onun senaryolarının bir kısmı uygulanır ve
hakîkat olur. Yâni, projelerinin uygulandığı da vardır." dedi.
"Meselâ, ben bundan 16 yıl önce Amerika'ya gittiğim zaman, 'Sovyetler
Birliği dağılacak ve Türkî Cumhuriyetler meydana çıkacak!' diye ilk
defa orda duymuştum." dedi. Yâni aşağı yukarı, avamın, halkın, sade
vatandaşın bu meseleleri görmesinden 13-14 yıl önce, orada bunun
konuşması yapılmış. Tabii, bunun sezilmesi ve hazırlanması için de
muhakkak biraz daha gerilere gidilmiştir. Demek ki, o zaman ona
anlatılan şeyler, sonra gerçekleşmiş.
Tabii, böyle bir müessesenin ortaya attığı senaryolar gibi, başka
müesseselerin senaryoları da gazetelerde herhalde sizler tarafından da
okundu. Meselâ, Ruslar bir senaryo hazırlamışlar; "İkibin bilmem kaç
yılında, Araplar Türkiye'yi istilâ edecek!" diye. Tabii bu çok cazip
bir başlık olduğu için, sanıyorum hepiniz okumuşsunuzdur. Çünkü,
meşhur bir iki gazetedeydi. Tabi onu da okuduk. O da bir senaryo, yâni
tahmin... Yâni, istikbale yönelik bir takım görüşler, zanlar,
tahminler veyahut temenniler; veya senaryo diye bir takım kimselere,
bir takım işaretlerin verilmesi... "Bakın, bizim planımız böyledir!
Siz hazırlanın!" filân diye.
Biraz evvel Hilmi Bey'in çok zarif konuşması vardı. O da --aşağı
yukarı-- dünyada süper devletlerin samimi olmadığını, bizim hayal
ettiğimiz gibi olmadığını, kazın ayağının öyle olmadığını; bu
adamların dünya efkâr-ı umûmiyesi ile bayağı alay ederek, küçük
devletleri hiçe sayarak, dünya üzerinde bir takım menfaatleri
götürdüklerini; ve bu işi zorbalıkla, silah zoruyla, teknolojik
üstünlükle yaptıklarını, bir uzman olarak söylemiş oldu. Yâni,
konuşmasının özeti budur.
Bütün bunların hepsini bir araya topladığımız zaman, aslında çok
ciddî bir dünyada yaşayan insanlarız. Yâni net olarak çıkan budur. Hiç
de öyle gülünecek, şaka yapılacak, omuz silkilecek, aldırılmayacak;
herkesin elbebek-gülbebek vakit geçireceği bir dünyada değiliz.
Etrafımızda kurtlar uluyarak dolaşıyor, canavarlar dolaşıyor... Hedef
biz olduğumuz için, bu işin bizi çok ilgilendirmesi lâzım!..
Hani, Kuzey Amerika'daki Amerika Birleşik Devletleri Güney
Amerika'da, Şili'de, Arjantin'de bir şey yapmış; Bolivya'da bir şey
yapmış bizi ilgilendirmiyor... Çünkü, arada Atlas Okyanusu var,
kilometreler var, binlerce kilometre var. "Eh, ne yaparlarsa
yapsınlar; bizi doğrudan ilgilendirmiyor." diyebiliriz. Vietnam Savaşı
da bizi pek ilgilendirmemiş olabilir, Uzakdoğu'da diye... Ama bu sefer
görüyoruz ki, olayların bir tarafı biziz.
Meselâ NATO'nun karşısında Rusya vardı, Varşova Paktı vardı. Hür
devletler denilen Batı Bloku, komünist devletler denilen Doğu Bloku;
bunların arasında da iki tarafa uymayan, Tarafsızlar diye dünyada
alıştığımız bir gruplaşma vardı. İkisi anlaştı... İkisi anlaşınca,
ortadaki tarafsızlar da afalladı; ne yapacaklarını şaşırdılar.
Dünyanın politik, askerî, ekonomik durumu hızla değişti. Fakat bu
arada, "NATO ne yapacak?.. Fesih mi edelim, NATO'yu kaldıralım mı?.."
derken, NATO'ya başka görevler yüklenilmesi gerektiği NATO'lu
ilgililer tarafından söylendi. Meselâ bunlardan birisi, eski İngiltere
başbakanı Margaret Teacher... Çok net olarak, açık olarak söyledi ki,
"NATO'nun hedefi İslâm'dır!.."
Ben bunu maalesef böyle vesikalı konuşmuyorum; Hilmi Bey gibi
çantayla, bir şeylerle gelemedim ama, bir kitapta okudum. Basında
yayınlanmış şeyler olduğu için, umûmî şeyleri özetliyorum diye
düşünüyorum. Ama Margaret Teacher, çok net olarak, NATO'nun İslâm'a
karşı konuşlandırılması gerektiğini, yerleştirilmesi gerektiğini
beyanatlarıyla ifade etti. Sonra, İngiltere'nin iki meşhur hafta sonu
dergisi, bunları makalelerinde işlediler ve NATO'nun gerçekten İslâm
ülkelerine karşı tavır alması gerektiğini ve yeni hedefin Moskova
değil, Mekke olduğunu söylediler. Tabii Mekke de bize uzak geldiği
için, bizimkilerin bir kısmını ilgilendirmeyebilir.
Dünyanın endüstrisinin, ekonomisinin kanı ve canı durumunda olan
malzeme ve maddeler, İslam ülkelerinin elinde... Petrol gibi, değerli
madenler gibi bir çok şey batılıların elinde yok... Her ne kadar
onlar, dünyanın en güzel yerlerini, en kaymaklı yerlerini, koca koca
parçalar halinde almış, bir kenarını ısırmış ve yutmakla meşgullerse
de; müslümanların elindeki topraklarda da, çok önemli stratejik
malzemeler olduğunu biliyorlar. Ve 1950'li yıllardan beri, "İslâm
ülkeleri ilerleyebilir; batı ülkeleri zamanla --hammaddeye sahip
olmadıkları için, geri kalmış ülkeler de kendilerine yeterli
teknolojik seviyeye çıktıkları için-- alacak satacak bir şey
bulamazlar... Batı ülkeleri fakirleyebilir. İstikbalin en güçlü
devletleri İslâm ülkeleri olabilir. Meselâ Araplar, Suudlular son
derece zengin olabilir." diye sözler söylüyorlardı.
Sonra yine 8-10 yıl önce, İngiliz mecmualarında, "Sovyetler
Birliği'ndeki nüfus artışı İslâm kavimlerindedir. Bu hızlı nüfus
artışı devam ederse; Sovyetler Birliği, kendi içindeki müslüman
halkların istilâsı altına, hegemonyası altına düşer. Ekseriyette
müslümanlar olur, Türkler olur. Sovyetler Birliği 2020'li yıllarda
onlar tarafından yönetilen bir ülke haline gelir." diye konuşuldğunu
biliyorum.
Tabii, "Arap ülkeleri zengin olabilir, batı ülkeleri
fakirleşebilir." gibi şeyleri onlar --böyle bizim büyük otellerde
toplandığımız gibi-- işadamlarını toplayıp, ciddî bilim adamlarını
karşılarına getirip; "Böyle tehlikeler var; bunların karşısında ne
yapmamızı önerirsiniz? Ne teklif edersiniz?.." diye ellili yıllarda
bunları konuşuyorlardı. Tabii ülkelerini korumak için gerekli ekonomik
stratejileri, askerî stratejileri, politik stratejileri düşündüler,
taşındılar, kurdular...
Bir kere tek tek oldukları zaman, bu müşkilleri yenemeyeceklerini
anladıkları için, birleştiler... Ama. kendileri için birleşmenin
faydasını, önemini gördükleri halde; bize birleşmeyi tavsiye ve empoze
etmediler. Aksine, bizi --yâni İslâm ülkelerini-- dağıtma ve düşman
bloklar ayırma ve kendi içinde de daha küçük parçalara bölme
çalışmaları yaptılar...
Ondan sonra, çok büyük bir oyunla, dünyanın en önemli petrol
merkezi, istihsal bölgesi olan Ortadoğu'ya --Rusya'yı da atlatarak--
yerleştiler... Rusya bir rakibdi. Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan bu
petrol bölgesine sarkabilir ve petrol bölgesini elde edebilirdi. Çünkü
Suriye, Rusya'yla işbirliği yapmıştı... Irak, solcu Baas Partisi'nin
elindeydi; yine Rusya'ya güveniyordu... Barzânî, Rusya'da tahsil
yapmıştı... Kafkasya, Ruslar'ın elindeydi. Bir adımlık mesafe vardı.
"Petrol bölgeleri onun eline geçebilir!" derken; Amerika bugün petrol
bölgelerine --çok ince düşünülmüş çalışmalarla-- yerleşmiş durumda...
Suudî Arabistan'a yüzbinlerce askerini yerleştirmiş durumda ve maaşını
Suud hükümetinden çifte maş olarak alıyor. Yâni maaşını kendisi
ödemiyor; Suud'a, "Ben sizi koruyorum!" diyerek askerine çifte maaş
verdirmek suretiyle, Suud'a ödetiyor. Ortadoğu'daki mevcudiyeti
yetmiyormuş gibi, dünyanın başka yerlerine de el koydular.
Şimdi, "Yeni Dünya Düzeni" diye konuşulan bir düzen var. İşte,
"İhtilaf olan yerlerde denge kurulacak... Bu dengelerin korunması,
Amerika'nın bekçiliği ve koruması altına verilecek... Petrol bölgeleri
batının, Amerika'nın elinde olacak..." diye, yeni dünya düzeninin üç
ana hedefi olduğunu, basında gazeteciler söylüyorlardı. Biz de yeni
dünya düzeni deyince, sanıyorduk ki, insanlar kardeş olacak ve sulh ve
sükûn içinde yaşayacağız... Biz de gittikçe kalkınan bir ülkeyiz.
Balkanlar'da ırkdaşlarımız, dindaşlarımız var; Orta Asya'da da var...
Böylece Demirel'in bile söylediğini hatırlıyorum. "Adriyatik
Denizi'nden Çin Seddi'ne kadar bir alemin lideri durumundayız. Çok
güzel durumumuz, kondisyonumuz..." filân diye beyanatlarını
hatırlıyorum.
Şimdi bu işin böyle olmadığı görülüyor. Yâni çok ciddî olarak
meselenin, kabağın bizim başımızda patlatılmak istendiği görülüyor. Bu
böyle olduğuna göre, bu meselenin müzakere edilmesi lâzım. Böyle bir
harb çıkar mı çıkmaz mı?.. Böyle bir harbin çıkma ihtimali, yüzdesi ne
kadardır?..%50 nin üstünde midir, altında mıdır?.. Harp çıkarsa düşman
nereden gelir?.. Düşman kimdir?.. Rusya mıdır, Amerika mıdır,
Bulgaristan mıdır, Yunanistan mıdır, Sırbistan mıdır, Fransa mıdır,
İngiltere midir, Suriye midir, Irak mıdır, İran mıdır?.. Kim olduğunu
bilmiyoruz ama, bildiğimiz bir tek şey var; kimsenin dost olmadığını
biliyoruz. Bunların hepsi, bizim aleyhimize bir anda dönebilecek
durumdadır.
Meselâ ben şahsen, Ortadoğu'daki komşu ülkelerimizle --İran, Irak,
Suriye-- iyi geçinmemiz gerektiğini düşünüyordum. Arayı bozmak için, o
kadar güzel provakasyonlar yapılıyor ki; bu devletleri birbirleriyle
tutuşturmak, çok kolay hale geliyor. Irak Türkiye'yi, Fırat'ın
sularını Araplar'a vermemek suçuyla Araplar'a şikâyet etmiş... Yâni
bütün Arap alemi, su meselesinden Türkiye'ye ters bakıyor. Demirel
Suriye'ye gittiği zaman, daha havaalanında "Irak'ın suları
beynelmileldir; sadece Türkler'in değildir!" sloganıyla
karşılanıyor... Biz geçen seneden hac mevsiminde dergilerimizde bahis
konusu etmiştik; "Ortadoğu'da su meselesinden bir savaş çıkabilir!"
diye bir özel sayı yapmıştık İslâm mecmuasında... Suudî Arabistan'da
ve Arap ülkelerinde, "Sudan dolayı sizin Türkler'le çarpışmanız
gerekir!" diye Amerikalılar hazırlık yapıyorlar.
Şimdi gözünüzü yumun veya başınızı iki elinizin arasına alın ve
ciddî ciddî düşünün: Bir harb olduğu zaman bize kim yardım edecek?..
Yunanistan yardım etmez; ezelî kinleri, düşmanlıkları, zıddiyetleri
var... Sırbistan'ın bugün dünya üzerinde en çok hınç beslediği devlet
durumundayız. "Sen misin, zulmü yapma diyen?" diye, en çok bize
kızıyor şimdi... Slav ırkçılığı ile ve hristiyan haçlı seferiyle
tehdit ediyor bizi... Romanya Slavdır, bölünmüş olan Rus devletleri
Slavdır; Karadeniz'den komşudur onlar bize... Demek ki, Balkanlar'da
bir hayır, bir ümid, bir müttefik görünmüyor.
Kafkasya'ya dört tane kız gitmiş... İkide birde gazeteler, hattâ
televizyon kanalları bahis konusu ettiler. Aynen şu sözleri söylüyor
giden kızlar, --belki görevli gittiler, belki bir hevesle arzuyla
gittiler-- diyorlar ki: "Bosna-Hersek'te yapılan katliamın aynı,
eksiksiz Abhazya'da, Kafkasya'da yapılıyor!.. Orada da askerler
geliyorlar; anasının babasının gözü önünde, çocukları öldürüyorlar.
Orada da büyük katliamlar oluyor; orada da dünyanın gözü önünde, böyle
korkunç olaylar cereyan ediyor. Dehşet içindeyiz... Şimdi döndük ama,
tekrar gideceğiz. Oraya yardımcı olmak lâzım!.." filân diyorlar. Yâni,
Kafkasya'dakiler bizden yardım bekliyor; bizim onlara yardım etmemiz
zor... Ordan bir yardım gelmesi mümkün değil; çünkü, zaten onların
başına bir belâ sarılmış durumda...
İran, büyük bir devlet; çünkü, 50-55 milyon nüfusu var. Bunun
%40-45 i Türk asıllı; mezheb farkı var. Kendi başına bir politika
uyguluyor gibi görünmekte... Ama o politika ile, onların ne yapacağını
şu anda bilemiyoruz; düşünmek lâzım... Irak'ın başındaki bu
yönetimiyle Türkler'e dost olmadığı ortada... Suriye'nin PKK'yı
barındırdığını, beslediğini; yıllarca Güneydoğu Anadolu'daki terör
olaylarına destek verdiğini biliyoruz.
Şimdi ben burdaki bu toplantıyı, bu önemli konunun; mühim, yılın en
önemli konusunun; yılın başında, iş işten geçmeden, günler boşa
harcanmadan müzakere edilmesi için tertib ettim. Yâni maksadım, beş
yıldızlı bir otelde toplanmak, eğitim, çok amaçlı çeşitli çalışmalar
ama; sizi üzmek de istemiyorum ama, bir taraftan da meseleleri beraber
müzakere etmemiz lâzım!.. Yâni, bu sözler söylendiğine göre, gülüp
geçelim mi?.. "Hadi canım sen de; köpeğin duası kabul olsa, gökten
kemik yağardı. Onlar hiç bir şey yapamazlar!" mı diyelim?.. Rahatımıza
devam mı edelim; yoksa, ihtiyaten hazırlık mı yapalım?.. Yoksa
meseleleri daha ciddî takib edip, çalışmalarımızın en önemli işini bu
nokta haline mi getirelim?.. Bütün işlerimizi buna göre mi
ayarlayalım?.. Altı yedi ay içinde olanca gücümüzle, böyle bir şeye
karşı hazırlanalım mı?.. Hazırlanabilirsek neler yapabiliriz?..
Acaba, harbin çıkmaması için, sulhün devam etmesi için, selâmet
üzere bizim ve sevdiklerimizin; Balkanlar'daki, Kafkasya'daki,
Ortadoğu'daki kardeşlerimizin selâmet içinde olması için, bizim
yapabileceğimiz bir şeyler var mı? Yok mu?.. Acaba şairin dediği gibi:
"Hâzır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salâh!" kaidesi burada söker
mi?.. Cenge çok kuvvetli bir şekilde hazırlanırsak, moralman yüksek
olursak, sosyal yönden organize olursak, kültürel yönden yetişmiş
olursak, bilinçli olursak, hazırlıklı olursak; 50 milyon 55 milyon, 60
milyon insan; hepsi organize... Acaba caydırıcı bir durum ortaya çıkar
mı?.. Bu kadar hazırlıklı, bu kadar şuurlu bir toplulukla biz, böyle
olur olmaz itişip kakışma içine girmeyelim denir mi? Denmez mi?..
Yoksa bu senaryo ille bir plan olarak uygulanacak da, Amerika bunu
uygulayacak da, şimdiden kıyıda köşede stratejik noktaları tutmağa
çalışıyorsa; eğer bu harb çıkacak da, biz de 6-7 ay sonra kendimizi
elimizde silah cephede veya şurda burda göreceksek, ona göre nasıl
hazırlanabiliriz?.. Yâni yaşayacaksak, nasıl yaşayacağımızı;
öleceksek, nasıl ölmemiz gerektiğini planlamamız lâzım!.. Ölmenin de
herhalde bir şekli şemâili vardır, bir yolu yöntemi vardır. Eğer
ümitsizsek, öleceksek, yaşamayacaksak... Yâni, ahirete nasıl olsa
göçeceğiz. Allah'ın yazdığı kader, hükmünü icra edecek. İnsanın ömrü
ne kadarsa, o kadar yaşayacak; ondan sonra ahirete göçecek. Tabii ne
yapmamız gerekiyorsa, onu yapmamız mı lâzım?..
Tabii ben şahsen, bu soruların cevabını kendim vermiş durumdayım.
Onun için, bu toplantıyı yapıyorum. Yâni ailece, çoluk çocuk olarak,
hanımlar olarak, beyler olarak hazırlıklı olmanız için bu toplantıyı
yapıyorum. "Hazırlanın, hazırlıklı olun, tedbirinizi alın!..
Çevrenizdeki olayları bilin!" diye yapıyorum. Ama dua ediyorum ki,
inşallah, bir dahaki sene gene Dedeman Oteli'ini tutarız; tatlı tatlı
daha başka konularda daha güzel toplantılar yaparız.
Tabii en büyük tedbir olarak, --muhterem kardeşlerim-- Allah ile
olan kulluk münâsebetlerini düzenleme konusuna eğilmek gerektiği
kanaatindeyim. Şunu demek istiyorum ki, Türkiye içinde de son günlerde
bir takım mühim olaylar var. Meselâ Zaman gazetesi tutturdu: "Darbe
olur mu, olmaz mı?.." Hoppalaaa!.. Nerden çıktı bu?.. "Darbe olursa;
millet yutar mı, yutmaz mı?.. Mukavemet eder mi, etmez mi?.." "Nerden
çıkarttın bunu şimdi, durup dururken; yâni, tam böyle hiç kimsenin
hatırında hayalinde yokken?.." derken, arkasından Uğur Mumcu'nun
öldürülmesi olayı çıktı. Birden baktık ki, sokaklar yüzbinlerce
insanla dolu... Türkiye'nin her yerinden büyük şehirlere gelmiş
insanlarla dolu... Cinâyeti işlediyse, --şimdiye kadar gazetelerde
neşredilen ip uçlarına göre-- İranlılar işlemiş olabilir; öyle gibi
görünüyor. Adamlar "Kahrolsun İran!" demiyor, "Kahrolsun şeriat!"
diyor... Madem sen "Kahrolsun şeriat!" diyeceksin, bu adamın
cenazesini camiye niye getirdin?.. Şeriatın binası cami!.. Hem şeriat
kahrolacak, hem de cenâze gelecek camiye... Yâni, bunun manâsını
anlamak mümkün değil. Bu adamların içinde hiç, dinin şeriat olduğunu
bilen insan yok mu acaba?.. Hepsi bu kadar zır câhil mi?.. Bu kadar
aptal mı?.. Bu işin içinde, yoksa bir başka oyun mu var?.. İnsan
hayret ediyor...
Bir insan, bir insanı öldürse; öldürenin babasına bile bir şey
yapmıyor kanun... "Ne yapalım, suçun şahsîliği prensibi var. Suç
işleyen şahsa aittir." diyor. Şimdi, gazetecilerin bir kısmı şeriate
sövdü diye, ben de din adamı olarak bütün gazetecilere çatmalı
mıyım?.. Bütün politikacılara, bütün partilere ben de öyle mi yapayım
yâni?.. Bu mu isteniyor?.. Bunun akılla, mantıkla ilgisi yok!.. Suç
kiminse işte mahkeme, işte adliye, işte polis... Ama, ne yapılmak
isteniyor?..
Yâni, ben Allah'a inanmışım, elhamdü lillah... Kur'an-ı Kerim'e
inanmışım, elhamdü lillah... Müslümanım, elhamdü lillah... Onlardan
bir adam ölmüş; bütün ağızlar benim aleyhimde, benim dinim aleyhinde
veryansın ediyor. "Kahrolsun şeriat!.." Sen kahrol!.. Ben niye
kahrolayım, sen kahrol!.. Sen bu memlekette şeriat yüzünden varsın! O
şeriatın kurbanları şehid oldukları için, bu topraklar müslümanların
eline geçtiğinden, sen burda yaşıyorsun!.. Senin baban da belki
şeriatçiydi, deden de belki şeriatçiydi... Öyle değilse, belki
Ermeni'yse; ona bir şey demem. Veya başka yerden gelmişse, Rus'sa, bir
şey demem ama; sen kahrol! Niye şeriat kahrolsun?..
Sonra, bu gibi sözler, Allah'ın gayretine dokunur. Allah'ın
gazabını celbeder. Şuursuz insan, bir yığın kalabalık kalkmış,
"Kahrolsun şeriat!" diye bağırıyor. "Kahrolsun İslâm!" demek yâni...
Şeriat ne demek? İslâm demek!..
O bakımdan, meselenin ciddiyetini gösteren bir durum. Yâni ağustos
ayında harb çıkacaksa, memleketin içi de yekvücud olmasın... İçerde de
bir takım karışıklıklar çıksın... Bir takım kamplar birbirlerine karşı
hınç beslesinler... Devrimci şeriatçiye kızsın... Şu ırktan olan,
falanca ırktakine kızsın... Vatan hainliği bu!.. Böyle bir işi, böyle
bir noktaya getirmek; vatanını seven bir insanın yapacağı bir şey
değil! Ama, şu günlerde işin ciddiyetini gösteren bir başka emare...
"Senin maksadın bostan yemek mi, bostancıyı döğmek mi? Ne yapmak
istiyorsun?.." diye sorarlar insana...
Yâni, ciddî olayların olduğu muhakkak... O halde biz de, her şeyden
önce Cenâb-ı Hakk'ın yoluna rücu' edelim, avdet edelim, dönelim... Aşk
ile, şevk ile tevbe edelim; günahları bırakalım... Borçlarımızı
ödeyelim... Allah'ın sevgili olmak için ne yapmak gerekiyorsa, onu
yapalım... Kul haklarını ödeyelim... Hazırlıklarımızı tamamlayalım...
Dervişlik, bence, ölüme hazırlıklı olmak mesleğidir. Yâni, ölmeden
evvel ölmek; ölüme hazır olmak mesleğidir. Hazır olalım... Allah ömür
vermişse yaşarız; yaşayın, çok yaşayın... Allah huzur versin, mutluluk
versin; dünyada ahirette izzet versin, şeref versin... Çoluk
çocuklarınızla, torunlarınızla bahtiyar olun... Ama yine de önce tevbe
ederek, önce Allah'ın yoluna tam dönerek, ufak tefek hesapları
kapatarak, ana hedefleri düşünerek, toptan pazarlık yapıp; hayatımızı
ana hedeflere göre sanıyorum kısa zamanda bir tanzim etmek zorundayız.
Yâni sanki harb olacakmış gibi, tanzim etmek zorundayız hayatımızı...
Ama, bu bir istikbal... İstikbali biz bilmiyoruz. (Vel müemmelü
gaybün) İstikbalde ne olacağı bizim için meçhul... Allah
bildirmese, bilinmez; bilidirirse bilinir. Biz bu tedbirleri işimizi
aksatmadan, kendimizi düzenleme tarzında yapalım; hazırlıklı olalım...
Boş işlerle uğraşmayı bırakalım; faydalı olacak, sonuç getirecek,
hayırlı olacak ciddî işlerle meşgul olalım... Birbirimizle
işbirliğimizi arttıralım... Yurt içinde ve yurt dışındaki dostlukları
kuvvetlendirmeğe çalışalım...
Nasıl Avrupalı ülkeler, "Biz hristiyan kültürüyle yetişmiş
milletleriz; bizim müşterek kültürümüz var." diye kendi aralarında
birleşebiliyorlarsa; nasıl süperler, birbirleriyle dalaşmadan,
meselelerini masa başında halledebiliyorlarsa; harb edecekken,
silahları tasfiye tarafına bile gidebiliyorlarsa; biz de yurt içinde
ve yurt dışında, sulhü getirici, huzuru getirici, harbi itici, harbin
çıkma ihtimalini önleyici çalışmalar yapalım... Onların bir barış
gönüllüleri var; gittikleri yerlerde insanları hristiyan yapmağa
çalışıyorlar, sahte bir isim ile... Biz de hakîkaten sulhün, sükûnun,
selâmetin, huzurun korunması ve daha güzellerinin daha yüksek seviyede
gelmesini sağlamak için; ciddî görevler alalım, iş bölümü yapalım,
çalışalım...
Allah-u Tealâ Hazretleri bizlere, evlatlarımıza ve nesillerimize
güzel günler göstersin... İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin...
Korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nâil eylesin... Yolunda daim,
zikrinde kaim eylesin... İki cihanda dileklerimize, temennilerimize,
muradlarımıza erdirsin... Cennetiyle, cemaliyle ahirette müşerref
eylesin... Allah hepinizden razı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!..
28 Ocak 1993 - NEVŞEHİR