Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu'llàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Regàib kandiliniz mübarek
olsun... Allah-u Teàlâ Hazretleri bunun gibi daha nice nice mübarek
gecelere, aylara, yıllara, kandillere, devletle, sıhhatle, afiyetle,
saadetle, huzurla, imanla, ihlâsla ulaşmayı ve bu güzel gecelerin
mânevî ikramlarından, nimetlerinden, rahmetlerinden hisseyâb olmayı
nasib eylesin...
Allah-u Teàlâ Hazretleri dünya ve ahiretin hayırlarını cümlenize
gönlünüzce ihsân eylesin...
a. Varlıkların Mübarekliği
Biliyorsunuz, çevremizdeki varlıklar eşit değil. Hepsinin değeri
farklı oluyor. Meselâ bir Arapça şiir hatırıma geldi, şair şöyle
söylemiş:
Muhammedün beşeren lâ ke'l-beşer,
Bel hüve ya'kùtetün beyne'l-hacer.
"Muhammed SAS Hazretleri bir beşerdir ama, sizler bizler gibi
Ademoğludur, bir insandır ama, sade bir insan gibi değil, insanüstü
çok yüksek bir şeydir. Sanki taşlar arasında, hani hepsi taştır ama,
yakut taşı nasıl değerliyse, pırlanta, zümrüt nasıl üstün değere
sahipse öyledir."
İkisi de taş diye anılıyor ama, sokakta her zaman karşılaştığımız
olağan bir taş ile bir mücevher bir değil... O da kıymetli taş diye
adlandırılıyor. O da taş ama, ne kadar büyük fark var.
Tabii etrafımızdaki varlıklar arasında böyle manevî kıymet
bakımından, kutsallık, mübareklik bakımından farklılıklar var...
Farklı değerde zamanlar, mekânlar, kişiler, varlıklar, nesneler var.
Meselâ, hiç itiraz edilemeyecek, herkesin ittifakla kabul edeceği
örneklerle sözümüzü açıklayalım: Ramazan ayı... Mübarek ve kutsal
zamanlar diye düşündüğümüz zaman, hatırımıza gelen olağanüstü bir
ay... Onbir ayın sultanı diye karşılarız. Minarelerin mahyalarına
nurlu kandillerle:
"--Hoş geldin yâ mübarek Ramazan!" diye yazarız.
Bizim Türkiyemize, İstanbulumuza mahsus böyle güzelliklerden belli
ve bilinen delillerle, aşikâr ve sabit olan bir husus: Ramazan kutsal,
olağanüstü bir ay...
Ramazanın içinde hepimizin tanıdığı, bildiği, duyduğu, özendiği,
imrendiği, ihyâ etmek temennisinde bulunduğu bir gizli, saklı, örtülü
Kadir Gecesi var, biliyoruz. Hangi gece olduğunu bilmiyoruz ama,
Ramazan'ın içinde olduğunu biliyoruz. Kadir Gecesinin de kıymetli
olduğunu Kadir Sûresi'nden, (İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr)
sûresinden biliyoruz ki, olağanüstü bir gece, bin aydan daha hayırlı
bir gece...
Bunun gibi Berâet Gecesi, Berat Gecesi var. Bayram günleri var...
Allah-u Teàlâ Hazretleri mü'minlere ihsan etmiş. Ramazan Bayramı,
Kurban Bayramı... Bunların arefeleri var. Arefe günleri sevap
bakımından kıymetli. Haftanın günleri içinde, mübarek cuma günü var,
geceler içinde mübarek cuma gecesi var...
Bunlar işte, zaman dilimleri içinde, örnek olarak hemen hatırımıza
gelen, her müslüman tarafından kabul edilecek olan, kutsal ve mübarek
zamanlar.

Sonra, mübarek mekân deyince hemen hatırlarız, gözümüzün önünde
tüter: Mübarek Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere... Bu ikisine
Haremeyn-i Şerifeyn diyoruz. Kuds-ü Şerif, yâni Kudüs şehri...
Arafat... Yeryüzündeki Allah'a ibadet edilen bütün mescidler,
ibadethaneler... Bunlar kutsal yerler. İçinde din öğretiliyor, iman
öğretiliyor. Böyle mektepler, medreseler, kutsal mekânların misâli.
Kutsal ve mübarek insanların örnekleri düşünüldüğü zaman, tabii
başta peygamberler var. Peygamberlerin başında da server-i kâinât ve
seyyidü's-sâdât ve eşrefü'l-mürselîn, peygamberlerin en şereflisi
Peygamber-i Zîşânımız --aleyhi ve ekmelü's-salavâti ve't-teslîmât--
Hazretleri var... Evliyaullah var. İlmiyle âmil, mübarek, temiz, pâk
ulemâ var, alimler var. Hak yoluna mallarını, canlarını fedâ etmiş
şehidler var. Allah yolunda cihad etmiş mücahidler var... Aşk ile,
şevk ile, lebbeyk çeke çeke yollara düşmüş olan hacılar var, umreciler
var; Mu'temirîn veya ummâr denir umrecilere...
Sonra, Allah'ın àbid ve sàlih kulları var. Seyyidler, şerifler var.
İnsanlara hayırları öğreten muallimler, mürebbîler var. Bunlar da
mübarek insan olarak, mânevî değeri yüksek insanlar olarak, böyle
herkesin kabul ettiği, bildiği kişiler.

Ayrıca çeşitli nesneler, varlıklar arasında kutsal neler var diye
düşündüğümüz zaman, hatırımıza hemen gelir: Kâbe-i Müşerrefe'miz. O
siyah örtüsü, üstü siyah ama ipekten dokunmuş, üstü altın sırma ile,
hakiki altın ile yazıları yazılmış, nakışları yapılmış mübarek Kâbe-i
Müşerrefe'miz. Mescid-i Harâm, yâni Kâbe'nin etrafındaki mübarek
mescid. Mescid-i Nebî. Peygamber Efendimiz'in kabrinin bulunduğu
mübarek mescid.
Sonra Kâbe-i Müşerrefe'nin bir köşesinde bulunan Hacer-i Esved veya
Hacer-i Es'ad... Yâni, renginden dolayı Hacer-i Esved diye
adlandırılmış. Esved, siyah demek. Ama siyahlıktan, karalıktan onun
şânına noksan gelmediğinin alâmeti olarak, en kutlu, en saîd taş diye
Hacer-i Es'ad da denmiş; ben kardeşinizin aciz, naciz ismi gibi,
iftihar ediyorum.
Sonra, meselâ Zemzem-i Şerif sular içinde müstesnâ... Meselâ
kitaplar içinde üzerine Kur'an-ı Kerim yazılmış olan sayfalardan
müteşekkil Mushaf-ı Şerifler.
Sonra Peygamber-i Zîşân'ımızın yadigarı, hatırası, Hilye-i Saadet.
Yâni Peygamber Efendimiz'in sakalının, yadigârı, nümunesi... Peygamber
Efendimiz'in emanetleri... Emânât-ı Mukaddese Dairesi diyoruz, Topkapı
Sarayı'nda iftihar ediyoruz. Ziyaret ediyoruz, Efendimiz'den kalma
eşyalar diye.
Kâbe-i Müşerrefe'nin örtüsü... Böyle çeşitli ölçülerde kesiliyor,
kıymetli şahıslara dağıtılıyor. El-hamdü lillâh bizim fakirhânemizde
de şöyle bir numûne, çerçeveli, duvarda şereflendiriyor duvarımızı.
Peygamber Efendimiz'in mübarek türbesinin örtüsü, o da böyle bütün
olarak veya kesilip yadigar olsun diye böyle dağıtılmış. Sonra üzerine
ayet, hadis yazılı kâğıtlar, kitaplar, defterler...
Sonra Allah'ın nimetleri, yediğimiz mübarek ekmek... Üzerinde namaz
kıldığımız seccade... Allah'ı yâd ettiğimiz tesbihler...
İşte bütün bunlar kutsal varlıklar olarak hatırımıza gelebilen
misaller. Demek ki, bazı zamanlar mübarek ve kutsallıkta üstün, bir
nurâniyete sahip; bazı mekânlar üstünlüğe sahip, bazı kişiler böyle
nurlu ve mübarek, bazı varlıklar, nesneler mübarek.
Bunları için sayıyoruz?.. İşte gecelerin içinde de mübarek geceler
var. O gecelerden birisi de bu bizim Regàib Gecesi...
Tabii kimler için mübarek bir gece? Kim biliyor bu gecenin
kıymetini?.. Güzel kıymetli taşın kıymetini kuyumcunun bildiği gibi,
erbâbı bildiği gibi, bu güzel, kutsal gecelerin, zamanların, ibadet
fırsatlarının da kutsallığı tabii kimler için?.. Mü'min kullar için.
Mü'min olup da, Allah'tan korkup, Allah'a kulluk etmek isteyip de, bu
güzel vakitleri Allah'ın rızasına uygun, ibadetle geçiren kimseler
için... Yoksa o geceye hiç yakışmayan nâhoş işlerle, günahlarla,
gafletle yaşayanlar, tabii o mübareklikten hiç bir şeyi tatmıyorlar.
Allah-u Teàlâ Hazretleri gafletten uyandırsın... Şaşıranları doğru
yola sevk eylesin... Hakkı hak olarak görecek göz nasib eylesin... Hak
sözü işitip kabul edecek kulak nasib eylesin... Güzel duyguları
yakalayabilecek, anlayabilecek anlayış, gönül, ilim, irfan nasib
eylesin cümleye... Allah-u Teàlâ Hazretleri, doğru yolda yürüyenlere
de mükâfatlar ihsan eylesin...
Regàib Gecesi, nasıl, hangi gecedir? Receb ayının ilk perşembesini
cumaya bağlayan gecedir. Yâni özelliği perşembeyi cumaya bağlayan gece
olması. "Receb'in birinci gecesi, ikinci gecesi, üçüncü gecesi..."
diye söylenmiyor. Receb ayı ne zaman girerse, ona göre kaçıncı gece
olduğu yoldan yıla değişebilir ama değişmeyen bir özelliği var:
Receb'in ilk perşembesini cumasına bağlayan geceye Regàib Gecesi
diyoruz, Regàib Kandili diyoruz. Kandiller asılıp, her taraf bayram
havası içinde böyle ışıl ışıl ışıdığı için, ecdâdımız böyle günlerin
kıymeti bilinsin diye böyle güzel süslemelerle, kandillerle onların
şânını böyle görülür hâle getirdikleri için, kandil gecesi deniliyor.
İlk cuma gecesi.
İki yönden kutsal oluyor, iki yönden mübarek oluyor, iki yönden çok
kıymetli oluyor: Bir; cuma gecesi olduğundan... Yâni perşembeyi cumaya
bağlayan her gece, zâten hafta gecelerinin en kıymetlisidir. Peygamber
Efendimiz, Leyle-i Garrâ'dır buyuruyor. Garrâ ne demek?.. Nurlu demek.
Şa'şaalı, etrafa nur saçan pırıl pırıl demek. Cumanın gündüzü nurlu
bir gündüzdür. Cumanın gecesi --ki perşembe akşam ezanından başlar,
sabah namazına kadar devam eder-- o da nurlu bir gece. Bir, her cuma
gecesindeki fazilet, güzellik, mübareklik var; bir de, Receb ayının
ilk cuma gecesi, Receb ayı olmasından dolayı bir mübareklik var.
b. Haram Aylar ve Üç Aylar
Biliyorsunuz, Receb ayı da aylar içinde müstesna, önemli, kıymetli,
mübarek, kudsî olan aylardan birisidir. Haram aylardandır. Haram aylar
veya Arapça çoğuluyla söyleyecek olursak eşhur-u hurum... Eşhur, şehir
yâni ay kelimesinin çoğulu; hurum da haram kelimesinin çoğulu, cem'i.
Eşhur-u hurum, haram aylar...
Bu tabii Kur'an-ı Kerim'de geçen bir tabir, anlatım, söyleyiş.
Kur'an-ı Kerim'de bu kelime geçiyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri
buyuruyor ki:
(İnne iddete'ş-şuhûri inda'llàhi'snâ aşera şehran fî
kitâbi'llâhi yevme haleka's-semâvâti ve'l-arda minhâ erbaatün hurum)
"Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin takdiriyle, mukadderatıyla bir yıl
içindeki ayların sayısı oniki tanedir. Allah-u Teàlâ Hazretleri
semâları, yeri yarattığı zamandan beri bu böyledir. Onikili bir
taksimat olarak, bir yıl oniki aydır. Bunlardan dört tanesi haram
aylardır." (Tevbe: 36)
Haram sözü burada ne demek?.. Muhterem demek, hürmetli demek.
İçinde fısk ü fücûrun, ceng ü cidâlin, günahın, kavganın, kan
dökmenin, can yakmanın, insanları üzmenin yasak olduğu; saldırmanın,
vuruşmanın, döğüşmenin yasaklandığı aylar demek.
Bunlar, haccın ifâ edilmiş olduğu üç ay ile, yâni Zilkàde, Zilhicce
ve Muharrem. Zilhicce ayı içinde hac görevleri yapılıyor. Zilkàde'de
hac yapılmak için tâ uzaklardan oraya gelinecek bir ön zaman, fırsat
olmuş oluyor. Muharrem de, hac yapıldıktan sonra dönmeyi sağlayan bir
ay... Bir sulh ü sukûn, huzur ve barış ayı, kavgasız, gürültüsüz,
çekişmesiz durulması gereken ay olmuş oluyor.
Böylece, hacılar hacca giderken ve hacdan dönerken töreye göre,
yâni kimse onlara dokunmasın diye, bu aylar içinde kan dökmek, kan
davası gütmek vs. gibi şeyler aslâ yapılmıyor. Herkes selâmetle uzun
yollardan, çöllerden, dağlardan, derelerden geçip, haccını yapıp
dönebilecek bir fırsat meydana gelmiş oluyor. Zilkàde, Zilhicce,
Muharrem... Zilhicce, Kurban bayramının olduğu hacıların Arafat'a
çıkıp hac vazifelerini yaptığı ay. Bir önünden, bir sonundan üç ay
haram aylardan, muhterem aylardan.
Ama bir de bunlardan tâ uzakta Receb ayı var. Bu da haram aylardan
birisi. Ne kadar uzakta? Sayalım: Muharrem ayından sonra... Muharrem,
birinci ay. Hicrî takvimin, yılın oniki ayından birincisi Muharrem;
Safer ikinci; Rebîü'l-evvel, Rebîü'l-âhir, üçüncü, dördüncü; Cumâde'l-ûlâ,
Cumâde'l-âhire veya Cemâziyü'l-evvel, Cemâziyü'l-âhir demiş ecdâdımız.
Biraz böyle Arap kaidesine uygun değil ama, böyle tanınıyor. Ondan
sonra Receb geliyor, yedinci ay...
Receb, Şa'ban, Ramazan aylarına da Üç Aylar deniliyor. Receb,
Şaban, Ramazan, üç mübarek ay... Bunlar da ibadet bakımından, içinde
ibadet yapmak bakımından, dinî yönden, İslâmî bakımdan önemli üç ay
oluyor. Receb bu üç ayın başlangıcı oluyor.
Demek ki, yılın aylarına şöyle baktığımız zaman özetleyecek
olursak: Haccın yapıldığı Zilkàde, Zilhicce, Muharrem ayları var,
onlarla beraber, onlardan ta uzakta yedinci ay olan Receb ayı dört
ay... Üç hac ayı ve bir de uzaktaki ayrı olarak bulunan Receb ayı,
dört ay, eşhur-u hurum, haram aylar olmuş oluyor.
Bu Receb ayı, öteki birbirine yakın, peş peşe olan aylardan uzakta,
yedinci ay olduğundan ona Receb el-Ferd, yâni tek başına olan ay
denmiş. Receb ayının böyle bir sıfatı var. Ferd, yâni ötekiler gibi
grup hâlinde değil, peş peşe değil, onlardan uzakta, ayrı... Recebü'l-Ferd.
Yılın aylarından dördü haram aylar.
Bu dört aylardan Receb'le başlayan, bu dört ayların isimlerini
öğrendik yılın ayları içinde... Bunlardan ayrı bir de, Üç Aylar
dediğimiz mübarek aylar var. Bunlar da Receb, Şa'ban, Ramazan oluyor.
Ramazan'ın kutsallığı, içinde Kadir Gecesi olmasından, oruç
tutulmasından, teravih namazı kıldığımızdan... Ondan evvelki Receb ve
Şa'ban ayları da, bu Ramazan'a doğru insanları hazırlayan bir kutsal,
mânevî mevsim olmuş oluyor. Yılın içinde bir de, Üç Aylar denince
bunları bilmemiz lâzım!
Haram aylar deyince, birisi ayrı, üçü beraber olan, o saydığımız
Zilkàde, Zilhicce, Muharrem ve bunlardan uzakta Receb ayını
düşüneceğiz. Üç Aylar dediğimiz zaman da, bu terimlerden ne anlamamız
gerekiyor, bu tabirlerden?.. Üç Aylar dediğimiz zaman da, Receb,
Şa'ban, Ramazan'ı anlamamız lâzım!..
"--Efendim, Ramazan'da zâten farz, herkes, sıhhati, durumu müsait
olan oruç tutacak da, Üç Ayların topunda Üç Aylar orucu tutmak,
hepsini oruçla geçirmek nasıl oluyor, neden oluyor, böyle bir şey var
mı?.."
Hayır, Ramazan'ın dışında Peygamber Efendimiz hiç bir ayı tam
oruçlu tutmamış. Zaman zaman tutmuş, canı istedikçe tutmuş sevap
kazanmak için... Farz olmadığı halde, sevabını bildiğinden, Allah'ın
oruçluyu çok sevdiğini bildiğinden, zaman zaman Efendimiz oruç tutmuş.
Ramazan'dan sonra, en çok oruç uttuğu aylardan birisi Receb ayı...
Ramazan farz, onun tamamını tutuyor, onun dışında en çok oruç tuttuğu,
nafile oruç tutuğu, severek, sevap kazanmak için oruç tuttuğu aylardan
birisi Receb ayıdır.
"--Pekiyi bazı insanlar Receb ayını da tam tutuyor, Şa'ban ayını da
tam tutuyor, Ramazan'ı da tutuyor. Bu neden?.."
İşte insanların bazı ibadet hatalarından dolayı, bazen iki ayı
peşpeşe oruç tutması gerekir. Bunu ne zaman tutsa olur. Ama onlar, bu
Üç Aylar mübarektir diye bu Receb'den başlayıverince, o zaman ne
oluyor? Receb, Şa'ban iki ay kefaret orucu oluyor. Böyle kefaret orucu
tutmak isteyenler, isterse bu aylarda tutar, isterse başka aylarda
tutar ama, Receb'de tutunca böylece Üç Ayları oruçlu geçirmiş
olabiliyorlar. İşin sebebi bu olmuş oluyor.
Peygamber SAS Efendimiz Receb ayında çok oruç tutarmış. Bu arada
hadis-i şeriflerden, rivayetlerden bunu öğrenmiş oluyoruz. Neden?..
Çünkü Receb ayında yapılan ibadetlere Allah-u Teàlâ Hazretleri kat
kat, çok çok, bol bol mükâfat veriyor. Peygamber Efendimiz de,
Allah'ın en Allah'tan korkan mübarek kulu olduğundan, en müttakî kulu
olduğundan, en âbid, en zâhid, en fedâkâr, her şeyi en güzel kulu
olduğundan, bu ayda çok oruç tutarmış.
Receb ayının sıfatlarından bir tanesi, Receb el-Esabb'dır. Esabb, b
harfi iki tane. Esabbü diye, neden bu sıfatla anılmış Receb ayı?..
Çünkü Allah'ın rahmeti, yağmur nasıl bardaktan boşanırcasına yağarsa,
böyle şakır şakır, dökülüyor gibi; gökten Allah'ın rahmeti âbid
kullarına, iyi kullarına, iyi işler yapan, ibadet eden kullarına öyle
bardaktan boşanırcasına geldiğinden dolayı, Receb ayına Receb el-Esabb
sıfatı da verilmiş. El-Esabb.
Receb el-Ferd denmiş, tek olduğundan. Receb el-Esabb denmiş,
sevabın bol bol, bardaktan boşanırcasına verildiğinden dolayı. Güzel
sevaplardan, o bol sevaplardan istifade etmeyi Allah bizlere de nasib
eylesin...
Bir de Receb el-Esam diye isimlendirilmiş. Onun da çeşitli
yorumları var niye bu sıfatla isimlendi diye. Yâni, birbirine düşman
olan, birbiri hakkında dava güden, birbirini takip eden insanlar;
"İşte senin kızdığın, yakalamak istediğin filânca adam işte şuradan
geçiyor yoldan!" diye haber verilse bile, duymamış gibi olacak. Üç
Aylara hürmeten ona saldırmayacak, yolunu kesmeyecek. Hacca filân
gidiyorsa yolunu engellemeyecek. Veyahut haram aylar içinde bu işleri
yapmak yasak olduğundan, duymazlığa geliyor diye, onun için Receb
ayına Receb el-Esam diye de söylenmiş. Başka sıfatları var.
c. Receb Ayı, Tevbe Ayı
Hâsılı Receb ayının kutsal bir ay olduğu önemli. En önemli
sıfatlarından birisi Receb ayının, tevbe ayı olmasıdır. Tevbe
biliyorsunuz Arapça'da dönüş demek. Yâni kulun yanlış yolu bırakıp,
günahı, haramı, isyanı bırakıp Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönmesi, hak
yola girmesi, cennet yoluna teveccüh etmesi, dönüş yapması demek.
Biz "dönüş yaptı" diyoruz. "İşte filânca kul, Allah ıslah etsin,
işte şöyleydi, böyleydi; sonra dönüş yaptı, iyi bir kul oldu."
diyoruz. "Öyle bir dönüşle döndü ki, imrenirsin kardeşim!" diyoruz.
"Bir zamanlar nasıl insandı, şimdi nasıl insan, görsen şaşırırsın!
Melek gibi oldu." diyoruz.
Meselâ ben Amerika'da, evvelki gidişlerimde rastlamıştım. Bir yerde
cuma namazı kıldığımız zaman, bizi davet ettiler, bırakmadılar. Kafile
olarak öğle yemeğinde topluca yemek verdiler, ziyafet verdiler. Böyle
mescidin bir yerinde, namaz kılınan binanın bir yerinde, uzun bir
sofrada öğle yemeği ikram ettiler bize.
Bir ihtiyar hizmet ediyor, boylu poslu, böyle uzun boylu, siyahî,
yâni Afrika'dan gelme, o kökenden. African American diyorlar, yâni
Afrika'dan gelme Amerikalılardan... Esmer bir kimse, ihtiyarlamış, bir
omuzu böyle hafif çökmüş ama boylu poslu... Yâni, şöyle bir zamanlar
nasıl levent olduğu, nasıl böyle fidan boylu olduğu, güçlü kuvvetli
olduğu seziliyor. Hizmet ediyor genç gibi, çevik, hareketli ve işte
kaşık gelecek, ekmek gelecek, meşrubat getirilecek. Herkesten önce
kalkıyor, gidiyor, getiriyor filân. Amerikan kökenli, yâni Amerikan
vatandaşı, müslüman olmuş.
Dediler ki:
"--Hocam bunu tanıyor musunuz?"
"--Tanımıyorum." dedim.
Tabii zaten tanımadığımı bilirler, soranlar da bilirler, çünkü ben
oraya misafir gittim, cuma namazını kıldırdım, oradan gene
ayrılacağım. Yâni, o şehri tanıyan bir insan değilim. Türkiye'den
oraya gitmiş insanım, tanımam zaten ama, merakımı tahrik için
soruyorlar:
"--Tanıyor musun bu insanı?.."
"--Tanımıyorum." dedim.
"--Bu şahıs, bu şehrin mafya çetesinin reisiydi bir zamanlar."
dediler.
Yâni çete reisiyken, eli silahlıyken, kim bilir ne gibi kusurlar
işlemişken, Allah İslâm'ı nasib etmiş. Çetecilikten, haramdan,
günahtan dönmüş, iyi bir kul olmuş. Nasıl şimdi böyle iyi bir insan
hâline gelmiş, nasıl hizmet ediyor, nasıl hayra koşuyor... Tabii insan
imreniyor, dua ediyor, temenni ediyor: Allah bütün şaşıranlara böyle
doğru yolu göstersin... Hakka dönüşü nasib eylesin...
İşte tevbe, hakka dönüş ayı.
"--Pekiyi hocam, eski günahları ne oluyor? Böyle tevbe ederse, bir
insanın eski günahları ne olur?.." diye sorulursa, bir kere şunu
müjdeleyelim ki, bir insan müslüman değilken, gayrimüslimken, "Eşhedü
en lâ ilàhe illa'llàh, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû"
der de imana gelirse, İslâm'a girerse, hidayete ererse, eski bütün
günahları silinir. İslâm eski günahları siler. Müslüman oluş, Allah'ın
yoluna giriş eski günahları siler. Hepsi silinir, o küfür devrinde
kaldı, imansız olduğu devrede kaldı.
Hani tarihte milattan önce, milattan sonra dediğimiz gibi, veyahut
bizim hicrî tarihimizde hicretten önce, hicretten sonra denildiği
gibi; cahiliye devri, devr-i saadet, asr-ı saadet diye ayrım yapıldığı
gibi, insanın ömründeki eski cahiliye devri tamamen siliniyor. O imana
geldi diye, Allah onu annesinden doğmuş taptaze bir insan gibi,
günahsız hale getiriyor.
Hani bilgisayarın üzerinde bir sürü işlem yapılmış, bir sürü
kayıtlar var, bir sürü suçlar yazılmış. Düğmesine basılıp hepsi
siliniverince hiç bir şey kalmıyor gibi anlatalım bu zamanın
insanına... Bilgisayar her eve girdi artık, çağın aleti oldu. 21.
Yüzyıl'da en çok insana yardımcı aletlerden birisi olacak.
Sıfırlandığı gibi, bilgisayardaki bütün bilgilerin silindiği gibi,
günahla ilgili kayıtlar da insan müslüman olunca siliniyor. Çok
güzel!..
Demek ki, yanlış inançta olanların İslâm'a gelmesi lâzım! E onlar
tabii yanlış inancın içindeyken, İslâm'ın güzelliğini bilemezler.
Nereden bilsin fukaracık, zavallıcık?.. İslâm'ı bilmediği için zaten o
yanlış yolda... O halde müslümanlara bir büyük görev düşüyor:
Bilmeyenlere İslâm'ı anlatmak.
"--E, ben anlatırım, ya kabul eder, ya kabul etmez!"
Zaten öyle... Zaten senin yaptırım gücün yoktur. Vicdanlar hürdür,
akıllar, gönüller hürdür. Ya da, Allah'ın takdirine kalmıştır,
Allah'ın dilediği gibidir hâli. Dilerse hidayet verir. "Hidayet
Allah'tandır!" diyoruz onun için... Allah kulu sevmezse , istemezse,
hidayet vermez. Hidayet Allah'tan... Peygamber Efendimiz dahi
buyuruyor. O peygamber olduğu halde, server-i kâinat olduğu halde,
habibullah olduğu halde, halîlullah olduğu halde, safiyyullah olduğu
halde diyor ki:
"--Ben ancak tebliğ ederim. Hidayet Allah'tan."
Tebliğ ederiz. Biz müslümanlar da İslâm'ı anlatırız. Yazıyla,
sözle, radyoyla, televizyonla, dergilerle, kitaplarla, vaazlarla,
konuşmalarla, toplantılarla; halka, gençlere, kadınlara, erkeklere,
büyüklere, her türlü iletişim aracıyla, her vasıtayı kullanarak
İslâm'ı anlatmaya çalışıyoruz:
"--Allah'ın emri budur. Taşa tapmayın! Yıldıza, aya, güneşe
tapmayın! Öküze, buzağıya, ineğe tapmayın!.. Elinizle yaptığınız
taşlara, ağaçlara, şekillere, heykellere, putlara tapmayın!.. Allah
buna razı gelmez. Allah, şirk koşanları, kâfir olanları sevmez. Onlar
cehennemde ebedî kalacaklar. Gelin, kâinatı yaratan, alemlerin Rabbi
Allah'ın varlığını, birliğini siz de görün, siz de anlayın, imana
gelin!.. Bakın İslâm ne kadar güzel, iman ne kadar tatlı!.. Mü'minin
hayatı ne kadar hoş. Tattığı, yaşadığı haller, duygular ne kadar
derin, ne kadar böyle imrenilecek kadar güzel. Gelin görün!.." diye
İslâm'ı anlatmak lâzım!
Nasib olursa, ne mutlu! O kurtulacak işte... Günahları silinecek,
sıfırlanacak. Nasib olmazsa, küfürde kalırsa, tabii Allah'ın sevmediği
işleri yaptığından cehenneme atılacak, hiç çıkmamak üzere ebediyyen
cehennemde yanacak. Ne kadar kötü!.. Bir kul için, ne kadar kötü bir
akıbet olmuş oluyor; şu iki paralık fâni dünyada, gerçekleri
göremediği için, ahiretteki sonsuz azaba giriftâr olmak, cehenneme
düşüp sonsuz azab görmek...
Allah cümlemizi, evlâtlarımızı, nesillerimizi, kıyamete kadar
zürriyetlerimizi, kardeşlerimizi korusun... Şaşıranlara da doğru yolu
göstersin...
Göstersin ama, tabii biz vesile olursak; insanın doğru yola
girmesine, hak yolu bulmasına, imana gelmesine biz vesile olursak;
onun ömrü boyu yaptığı bütün ibadetler, hayırlar, kazandığı bütün
sevapların bir misli, aynısı biz yapmışız gibi bize verilecek.
Onun için, en sevaplı çalışmalardan birisi, yâni bir müslümanın,
aşık müslümanın, akıllı müslümanın, sevap arayan, "Ben ne yaparsam
Allah'ın en sevgili kulu olurum? Yaptığım işlerin en sevimlisi, en
sevgili, Allah indinde en makbülü, en sevaplısı hangisidir acaba?.."
diye düşünen bir insan için, en sevaplı iş: Bir insanın, onun
sözleriyle, çalışmalarıyla hidayete ermesidir.
O halde, hak yola çağırmak, İslâm'ı anlatmak, tebliğ ve irşad
çalışması en şerefli, en kıymetli, en önemli, en sevaplı çalışma
oluyor. Ne mutlu bu yolda yürüyen, bu yolda gayret eden, ömrünü böyle
geçiren o mürşid-i kâmillerimize, o evliyaullah büyüklerimize!.. O
mübarek hocalarımıza, alimlerimize, mürebbîlerimize, annelerimize,
dedelerimize ne mutlu!.. Allah hepimizi öyle eylesin...
Tamam, bir insan kâfirken müslüman oldu mu, günahları siliniyor.
Pekiyi müslüman doğmuş da, İslâm'ı tanıyamamış; işte ailevî
sebeplerden, çevredeki olaylardan, kötü arkadaşlardan... Annesi babası
yok, öksüz büyümüş; veyâhut annesi, babası cahil ve gàfil olduğundan
İslâm'ı anlatmamış, öğretmemiş. İşte tahsil göstermiş ama, bilgi
vermiş ama, iman bilgilerini vermemiş. Büyümüş, yaşamış, hatalar
işlemiş, işte biraz kulaktan dolma bilgisi var. Kendisinin nüfus
kağıdında da müslüman olduğu yazılmış, o kadar. Fazlaca bir şey yok.
Hatalı, günahlı ömür geçirmiş... Bu insanın hâli ne olacak?..
Bu insan da tevbe ederse, aşk ile, sıdk ile bir daha işlememeye azm
ü cezm ü kasd ederek, niyet ederek pişmanlık duyar, Rabbine
pişmanlığını bildirir, "Affet beni yâ Rabbi!" diye tevbe ve istiğfar
ederse, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönüş yaparsa; onun da günahları
silinir. Allah günahlarını siler. Yâni kâfiri sildiği gibi, günahkâr
yaşamış bir müslüman da hatasını anlayıp da, hayatının bir noktasında
dönüş yaptı mı, onun da günahlarını siler.
Günahtan tevbe ettikten sonra, sözünde durmayıp tekrar hatalara,
günahlara düşerse; tabii o zaman silinmiş olanlar tekrar canlanır, o
eski günahları ile sonradan işlediği günahlar da birleşir. Onların
hesabı ahirette kendisine sorulur.
Onun için, tevbe ettikten sonra bir daha gaflete, cahilliğe,
dalâlete düşmemeye, fısk u fücûra düşmemeye çok dikkat etmek lâzım!
Ateşe atılmaktan korkar gibi korkmak lâzım!..
Tabii, bu korkuya rağmen insan zayıf olduğundan, nefsi olduğundan,
iradesine bazen hakim olamayıp hatalar işlediğinden günah işlerse,
yine tevbe ederse ne olur?.. Yine tevbesini kabul eder Allah... Amma;
"--Ben tevbe ediyorum da, gene ileride gene günah işlerim, gene
tevbe ederim!" derse; olmaz!
Yâni, tevbe ederken bir daha günah işlememeye niyet edecek, günahı
bırakacak, iyice kararlı bir şekilde... Ama yine ayağı kayarsa, yine
Allah affediyor. Yâni yüz defa tevbesini bozsa, yine tevbe etse,
tevbesini kabul ediyor.
Bu inceliği anlamak lâzım!.. Tevbede aşk ile, sıdk ile, ısrarla,
kesin kararla Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönmek lâzım!..
İşte bu dönüş herkese lâzım olduğundan, gàfil müslümana da lâzım
olduğundan... E hayatında gàfil değil ama, karınca kararınca Cenâb-ı
Hakk'a ibadet etmiş de, yine de eksiksiz, kusursuz değil. Her
müslümanın kusuru vardır. Tamam, onlar için de, öyleleri için de gene
tevbe etmek iyidir.
"--Yâ Rabbi eğer benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, her
çeşit âzâmdan, mesul olduğum, sinn-i bülûğa eriştiğim, artık
sorumluluk çağına girdiğim, ergenlik çağına girdiğim yaştan bugüne
kadar, bilerek, bilmeyerek, kasden veya hatàen bir günah vâki olduysa,
işlemişsem, bilerek, bilmeyerek bir hatam olduysa; yâ Rabbi, ben
onlara pişman oldum. Şu anda kesin kararlıyım bir daha işlememeğe
karar verdim, beni affeyle!.." dediği zaman Allah-u Teàlâ Hazretleri
Gaffârü'z-zünûb olduğundan, Settârü'l-uyûb, Afüv olduğundan, affedici
olduğundan, affetmeyi çok sevdiğinden, affeder.
Erhamü'r-râhimîn olduğundan, merhametlilerin en merhametlisi
olduğundan, kulunu affeder ve kulunun dönüşünden çok memnun olur,
hoşnud olur. Cenâb-ı Hakk'ın rızası olur. Cenâb-ı Hak tevbe eden
kulunu çok sever. Hak yola dönen kulunu çok sever, çok razı olur, çok
memnun olur. Bunu bilmek lâzım ve bunu söylememiz lâzım herkese...
d. Tevbe ve Sabır
Hem kendimiz hayatımızın muhasebesini yapalım. Kendi günahlarımıza
tevbe edelim sevgili dinleyiciler. Hem de etrafımıza:
"--Tevbe ayı geldi, gelin tevbe edelim!" diye tevbeyi anlatalım,
hak yola girmeyi tavsiye edelim. Tevbenin nasıl olacağını öğrenelim,
öğretelim! Şöyle gusül abdesti alarak, tepeden tırnağa yıkanıp:
"--Yâ Rabbi ben vücudumu yıkadım, temizledim. Sen de benim kalbimi,
gönlümü temizle!" diyerek, abdest alarak, iki rekât namaz kılarak
şöyle güzelce... Tabii bunlar olmasa da olur da, "Tevbe yâ Rabbi!"
demekle de tevbe olur da böyle olunca âlâ olur. Fukaraya sadaka verip,
onların da duasını kazanarak şöyle, "Artık bundan sonra tam ve kâmil,
sâlih ve hâlis bir müslüman olmaya niyet ettim!" demeliyiz. Samimi bir
niyetle tevbe etmeliyiz. Başkasını da tevbeye teşvik etmeliyiz.
Çünkü tevbe ayına geldik. Çünkü Receb-i şerif tevbe ayıdır. Receb-i
şerifin hilâli göründü, hilâli de büyüdü, neredeyse yarımay gibi oldu.
Biliyorsunuz, tam aya dolunay diyoruz. O onbeş günlük, ondört
günlüktür. Yarısı altı yedi günlüktür. İşte neredeyse gökteki ay o
hâle geldi. Hilâl hâlinden kalınlaştı, gelişti, yâni yarımay hâline
geldi. Yâni, tevbe ayının bir haftası neredeyse tamam oldu demek. Onun
için bu tevbe ayında tevbeye niyete edelim, tevbe edelim!..
Tevbe Cenâb-ı Hakk'ın yoluna giriştir. Tevbe hak yolun, tasavvufun,
evliya olmanın kapısıdır. Cennete giden yolun ilk adımıdır. Tevbe ile
tevbe eden kulda günah kalmaz. Tevbe güzel bir şeydir. Kul tertemiz
olur.
Bazı insanlar diyebilir ki: "Benim günahım çok, hem de ben büyük
suçlar işlemiştim. Allah acaba beni affeder mi?" Affeder, çünkü
Peygamber Efendimiz bildiriyor:
(Lâ kebîrete mea'l-istiğfâr) [İstiğfar ile büyük günahlar
affolur.] Aşk ile, sıdk ile, benim anlattığım hâlet-i rûhiye ile,
ruhsal duygularla gönülden tevbe edenin günahları silinecek. Peygamber
SAS Efendimiz müjdeliyor. Bu kesin bir şey...
Tevbe edeceğiz. Tevbede de sebat edeceğiz, sabır göstereceğiz.
Cenâb-ı Hakk'ın yolunda durmaya sabır göstereceğiz. Sabır çok güzel
bir duygudur. Devamlılık ifade eden, tahammül ifade eden, azim ifade
eden bir duygudur.
Biliyorsunuz, sabır üç şeye gerekli oluyor:
1. İbadetlere devamda sabırlı olmak lâzım! Sabah namazı zor
gelmemeli, yatsı namazı zor gelmemeli!.. Abdest almak zor gelmemeli,
namaz kılmak zor gelmemeli! Cumaya gitmek zor gelmemeli!.. Oruç tutmak
zor gelmemeli! Zekât vermek zor gelmemeli! Boynuna borç olduysa, hacca
gitmekten sakınmamalı!..
Yâni, ibadetlerin her çeşidine karşı, eğer şeytan onu içinden
kandırmaya çalışıyorsa, zor gösteriyorsa, caydırmağa uğraşıyorsa,
sabretmek lâzım! İbadetlerin meşakkatine, sıkıntılarına sabretmek
lâzım!.. Çünkü o meşakkatin arkasında hayır var. Hani imtihanın
sonunda, imtihana sıkı çalışan bir öğrencinin, uykusuz gecelerinin
sonunda başarıyla imtihanı bitirince, okulu bitirince, diplomayı
alınca, nasıl sevinci yüksek oluyor!.. Sabrın sonu da selâmet
olduğundan, ibadetlerde sabır lâzım!..
2. Günahlar da caziptir işin kötü tarafı... Tatlıdır, zevklidir,
keyiflidir, eğlencelidir, fıkır fıkırdır. Günahlara da cezbolur insan.
Çekilir böyle, "Ay, nasıl tutayım kendimi tutamıyorum!" filân diye
zorlanır. Demek ki, günaha düşmemek için, günahın cazibesine
kapılmamak için, o akıma takılmamak, o akıntıya kendisini kaptırmamak
için de, bir direniş lâzım!.. O da bir sabır...
Demek ki, bir ibadetleri yapmağa devam etmeye sabır lâzım! Bir de
günahların çekiciliğinin karşısında direnmeye, ona sabır lâzım!..
3. Tabii bir de insanın hayatı acı ve tatlı günlerde geçer. İyi ve
kötü olaylar olur. Sağlık olur, hastalık olur, üzüntü olur, sevinç
olur... Bunların hepsi birer imtihandır. Üzüntü olunca, hastalık
olunca, keder olunca, acı olunca, kul Allah'a isyan etmemeli, kadere
karşı gelmemeli!.. Bunların hepsinin imtihan olduğunu bilip, imtihanı
güzel atlatmağa bakmalı! Sabretmeli!..
Bir de yâni böyle ibtilâ ve imtihanlara, kaderin cilvelerine,
acılıklarına tahammül etmek, dişini sıkmak, "Ne yapalım, bu bir
imtihandır." diye sabr-ı cemil göstermek lâzım!.. Meselâ, insanın çok
sevdiği bir yakını vâdesi yeter, ölür. Gözyaşlarını tutamaz, günlerce
ağlar, üzülür. Ama ne yapalım, Allah'ın takdiri; sabretmek lâzım!..
Demek ki, çeşitli olaylara karşı da sabretmek gerekiyor, sebat
etmek gerekiyor, sağlam durmak gerekiyor. Sallanmamak, yıkılmamak,
kapılmamak, kaymamak gerekiyor.
e. Allah'ın Rızasını Kazanmanın Yolu
Evet, tevbe ettik, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girdik. Sonra bu ayı ve
bundan sonraki ömrü nasıl geçirmek lâzım sevgili dinleyiciler?.. Üç
ana yol vardır. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için üç çeşit yol
vardır:
1. Bunlardan birisi; Allah ibadet edenleri, emrini tutanları,
sözünü tutanları sever. Bir, ibadetleri yapmamız lâzım!.. Yâni, Allah
namaz kılanı sever, oruç tutanı sever, mükâfat verir. Hacca gideni
sever, zekât vereni sever. Cami yaptıranı, çeşme yaptıranı, yol
yaptıranı, hayır işleyeni, ibadette taatte olan kulları sever... O
halde, ibadet ve taati ifâ etmeliyiz, yapmalıyız. Kul olarak bu
vazifeleri yapmalıyız.
Yapmazsa ne olur bir insan?.. Namaz kılmıyor, cumaya gelmiyor, oruç
tutmuyor, zekât vermiyor, hacca gitmiyor... Allah'ın hikmetli,
ibretli, önemli, faydalı olan emrettiği ibadetleri yapmıyor... Ne
olur?.. Tabii, o zaman Allah sevmez. Emir tutmayanı, ibadet etmeyeni,
âsi olanı, ma'siyete düşeni Allah sevmez. Onun için, ibadetlere devam
edeceğiz. İbadetleri öğreneceğiz. "Dînî görevlerim nelerdir?"
diyeceğiz, onları yapacağız.
Tabii, ibadetlerin içinde namazı biliyoruz. Orucu biliyoruz, zekâtı
biliyoruz, haccı biliyoruz. Bir de zikir ibadeti var. Zikir, Peygamber
SAS Efendimiz tarafından çok tavsiye edilmiş olan bir şey... Yâni ben
yüzlerce hadis-i şerif topladım, kütüphanemde var. Namazların
arkasından, biliyorsunuz 33 Sübhâna'llàh, 33 El-hamdü lillâh, 33
Allàhu ekber diyoruz. Peygamber Efendimiz'in, hadis-i şeriflerinde
tavsiye ettiği diğer zikirler var. Onlardan da gàfil olmayalım! Yâni,
dilimiz de Cenâb-ı Hakk'ın zikriyle meşgul olarak ibadet etsin.
İbadetlere devam edeceğiz. Tevbeden sonraki ömrümüzde, üç ana
konudan birisi ibadetlere devam. Böylece Allah'ın rızasını kazanmak.
2. İkinci ana konu, günahlardan kaçınmaktır. Buna ne diyoruz?..
Meâsîden ictinâb etmek, kaçınmak. Evet, günahlardan kaçınmamız da
lâzım! Günah olan şeyler nelerdir öğrenmemiz lâzım ve onlardan
kaçınmamız lâzım!.. Onlardan kaçınmayan bir kulu da, Allah sevmez.
Günahları işleyen, isyana devam eden, hırsızlık yapan, can yakan, kan
döken, yalan söyleyen, zararlı işler yapanı insanlar da sevmiyor,
kanunlar da sevmiyor. Cezalar geliyor.
Demek ki, ikinci dikkat edeceğimiz husus günahlardan sakınmak,
kaçınmaktır. Kısaca takvâ ehli olmak deniliyor buna... Sakınmak,
takvâ, ittikà... Sakınan kimseye takî kul, müttakî kul deniliyor. Takî
diye de söylenir, müttakî diye de söylenir. Ne demek yâni?..
Günahlardan sakınan, Allah'ın kahrına, gazabına uğramamaya dikkat
eden, cehenneme düşmemeye gayret eden; cehennemi düşünüp, "Aman ben
cehenneme düşmeyeyim!" diye, yapacağı işi düşünen; haram olan, günah
olan işleri yapmayan kimse demek.
Hayatta bir de buna dikkat etmemiz lâzım! İbadetlere devam,
günahlardan kaçınmaya dikkat etmek.
3. Allah'ın rızasını, sevgisini kazanmanın üçüncü bir yolu vardır,
konusu vardır, o da ahlâktır. Yâni, insan ibadet edince, Allah'ın
rızasını kazanır; günahlardan kaçınınca, Allah'ın rızasını kazanır.
Bir de, ahlâkı güzel olunca, Allah'ın rızasını kazanır. Peygamber SAS
Efendimiz kesin olarak bildiriyor ki:
"--Bir insan güzel huylu oldu mu, geceleri sabahlara kadar ibadet
eden, gündüzleri akşamlara kadar oruç tutan bir insanın kazandığı
sevaplar kadar sevapları, güzel huyundan dolayı kazanır."
Demek ki, "İbadetlerden de sevap kazanılıyormuş, güzel huylardan
dolayı da sevap kazanılıyormuş!" diye, huylarımızı güzelleştirmeliyiz.
Kötü huylarımız varsa, onları atmalıyız.
Bu bir çalışma konusudur, bilgi konusudur, öğrenme konusudur. Güzel
huylar nelerdir, kötü huylar nelerdir, bunları öğrenmek lâzım! en
kolayı, Hocamız cennetmekân, rahmetu'llàhi aleyh Mehmed Zâhid Kotku
Efendimiz'in Tasavvufî Ahlâk kitabı var, beş ciltlik, tatlı,
sevimli... O kitabı okursunuz, hangi huylar güzel, hangi huylar kötü,
öğrenirsiniz.
İmam Gazâli'nin İhyâ-yı Ulûm'u var. İmam Birgivî'nin Tarîkat-ı
Muhammediye'si var. Böyle güzel ahlâkı, kötü huyları anlatan kitaplar
var, Kimyâ-yı Saadet kitabı var. Bunlar basılmıştır tekrar tekrar. İyi
huyları, kötü huyları topluca orada görebilirsiniz.
Ya da Riyâzu's-Sàlihîn gibi, İmam Buhârî'nin Sahih'i gibi, diğer
hadis alimlerinin güzel eserleri gibi, Peygamber Efendimiz'in hadis-i
şeriflerini okursunuz. Topluca bir kitabı baştan sona okuduğunuz
zaman, tabii çeşitli konular geçecek o kitabın içinde... Bu konuların
arasında güzel huylar nelerdir, kötü huylar nelerdir, onları da
anlayabilirsiniz.
Kur'an'ı okuduğunuz zaman da, o da ahlâkın iyilerini, kötülerini
gösteren, ayet-i kerimelere rastlarsınız. Oradan da anlaşılabilir. Ama
bunları toplu olarak, konuları toplu bir yerlerde görmek istiyorsanız,
o söylediğim kitaplar gibi güzel huyları, kötü huyları anlatan
kitapları okuyun, öğrenin!..
İyi insanları, onların hayatlarını okuyun! İyi huyları onların
davranışlarından, yaşam tarzlarından da anlayın!..
Sonuç itibariyle, ahlâkı güzelleştirmiş olmak lâzım ki, Allah'ın
rızası kazanılsın... Kötü huylardan kurtulmak lâzım ki, o kötü
huylardan dolayı bir cezâya, belâya uğranılmasın... Çünkü bir insan
namaz kılsa, oruç tutsa bile; diyelim ki, hacca gitmiş olsa bile,
zekât vermiş olsa bile, huyu kötü olunca, ondan günaha girebilir. Kötü
huyluluğundan, kötü davranışlarından dolayı günahlara girer de, onun
da cezasını çekebilir. Evet, namaz kılmıştır, oradan bir sevap alır
ama, kötü huyundan dolayı daha çok günaha girdiğinden, o onu
götürdüğünden, kıldığı namaz onu kurtarmaz. Kötü huyundan dolayı
cezaya uğrayabilir, Allah saklasın, cehenneme düşebilir.
Demek ki, ahlâkımızı düzeltmeye de çok dikkat etmeliyiz. İyi
huyları, kötü huyları öğrenmeliyiz.
Tabii iyi huyların, kötü huyların öğretildiği müesseseler,
dergâhlar, tekkeler, tasavvuf ocakları idi. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî
Hazretleri, Yunus Emre Hazretleri, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri, Hacı
Bektaş-ı Velî Hazretleri, Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, İsmail Hakkı-yı
Bursevî Hazretleri, İbrahim Hakkı-yı Erzurûmî Hazretleri... vs. Ne
kadar güzel kitaplar yazmışlar, tarihten tatlı tatlı okuyoruz,
anlıyoruz...
İşte onları örnek alarak, iyi kulları, evliyâullahı, enbiyâullahı,
sàlihleri tanıyarak, bizim de iyi huyları olardan öğrenmemiz mümkün
olur. İyi bir insan olarak yaşamamız, iyi örnekleri kendimize, önümüze
koyarsak, örnek alırsak, pîşvâ edinirsek, onların arkasından gidersek,
biz de inşâallah onlar gibi, Allah'ın rızasına eren kişilerden oluruz.
Erenlerden oluruz, evliyadan oluruz. Evliyaullahtan, Allah'ın sevgili
kullarından oluruz; Allah'ın peygamberleri, sâlih kulları gibi...
Sevgili Akra dinleyicileri! Allah-u Teàlâ Hazretleri, şu güzel
mübarek gecede duaları kabul eder. Cuma geceleri güzeldir, bu geceler
güzeldir. Dualarımızı kabul eylesin... Bizi de sàlihler zümresine,
sevdiği kullar, iyi kullar zümresine dâhil eylesin... Başka kulların
iyiliği için de çalışan, güzel huylu, verimli, olumlu, hayatı faydalı,
yararlı işler yaparak geçmiş kullardan eylesin... Tertemiz eylesin...
Melekleşmiş insanlardan olmayı nasib eylesin...
Uzun ömürle yaşamayı nasib eylesin... Sıhhat, afiyet üzere, elden,
ayaktan düşmeden, erzel-i ömre uğramadan, böyle aklını, şuurunu,
sıhhatini afiyetini kaybetmeden yaşamayı nasib eylesin... Ve bu yaşam
içinde de, çevremizde mutlu günler görmeyi, mutlu olaylar görmeyi,
insanların iyi insanlar olduğunu, cihanın düzeldiğini görmeyi nasib
eylesin... Müslümanların mutluluğunu göstersin Allah... Mutlu bir
şekilde yaşayıp, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak
varalım... Dileriz ki öyle olalım, öyle varalım!..
Huzuruna sevdiği kul olarak varıp, rızasına erenlerden eylesin...
Cennet evine girenlerden eylesin... Cennet içre cemâlini görenlerden
eylesin Allah cümlemizi... Ve Peygamber-i Zîşânımız'a, sâlih
büyüklerimize, evliyaullaha Firdevs-i A'lâ'da komşu eylesin... Adını
duyup, yüreğimizde sevgisini beslediğimiz büyüklerimize cennete
kavuşup, onların sohbetlerine ermeyi nasib eylesin...
Daha daha, aklımıza gelmeyen nice dünya ve ahiret hayırlarını
Rabbimiz biliyor. Biz bilmesek, unutsak da o biliyor. Bizlere her
türlü dünyevî, uhrevî hayırları ihsân eylesin... Her türlü dünyevî,
uhrevî şerlerden, zararlardan, ziyanlardan cümlemizi korusun... Nice
nice mutlu kandillere erdirsin... Sevdiklerinizle cümlenizi aziz ve
bahtiyar eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu'llàhi ve berekâtühû!..
06. 11. 1997 - AKRA