|
MÜSLÜMANLARIN
KARDEŞ OLUŞU
Prof. Dr. M .
Es'ad COŞAN Rh.A
Eùzü
bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.
Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.
El-hamdü
lillâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ
seyyidi’l-evvelîne ve’l-àhirîne seyyidinâ ve senedinâ muhammedin ve
âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Emmâ ba’dü,
fa’lemû eyyühe’l-ihvân! Feinne efdale’l-kitâbi kitâbu’llàh... Ve
efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve
sellem...
Ve
şerre’l-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid’ah... Ve külle
bid’atin dalâleh... Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr... Ve
bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme
ennehû kàl:
ما من مؤمنٍ يعزِّى أخاه
بمصيبةٍ، إلا كساه الله عزَّ وجلَّ من حلل
الجنة يوم القيمة
(ه. وأبو سعيد فى الضرَّاء، والحاكم وقال منكر،
عن عبد الله بن
أبى بكر بن عمرو بن حزم عن أبيه عن جده)
RE.
387/6
(Mâ min mü’minin yuazzî ehàhu bi-musîbetin, illâ kesâhu’llàhu azze
ve celle min huleli’l-cenneti yevme’l-kıyâmeh.) Sadaka
rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.
Çok aziz ve
muhterem müslüman kardeşlerim!
Allah-u Teàlâ
Hazretleri’ne hamd ü senalar olsun... Kardeşi kardeşe kavuşturdu.
Rasûl-ü Edîbi Muhammed-i Mustafâ Hazretleri’ne salât ü selâm olsun...
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi o pak Rasûlün yolundan ayırmasın...
Şefaatine nâil eylesin... İltifatına mazhar eylesin...
Peygamber SAS
Hazretleri’nin hadisleri deryasından bir tatlı damla, bir avuç,
bir içim,
o gül bahçesinden
bir demet gül size sunmadan önce, buyurun beraberce evvelen ve
hassàten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ Hazretleri’nin ruh-u pâki için;
sonra onun cümle âlinin, ashabının, etbaının, ahbabının ruhları için;
cümle sadât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ve hulefasının ve sâir
evliyaullahın ruhları için;
Uzaktan,
yakından bu hadis meclisine gelmiş olan siz kardeşlerimin ahirete
intikal eylemiş olan bütün yakınlarının, sevdiklerinin, ana, baba,
nine, dede, kardeş ve evlâtlarının ruhları için;
biz yaşayan müslümanların da sıhhat ve selâmet üzere, afiyet üzere
olmamız, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin sevdiği huylarla huylanıp,
sevdiği yollarda yürümemiz, sàlih ameller işlememiz, hüsn-ü hatime ile
ahirete göçmemize
vesile olması için,
bir Fâtiha üç
İhlâs-ı Şerif okuyalım, o mübareklere hediye edip, himmetlerini taleb
eyleyip öyle başlayalım; buyurun:
...........................
a.
Mü’min Kardeşini Taziye Etmenin Karşılığı
Az önce Arapça
metnini okumuş olduğum hadis-i şerifte Peygamber SAS Hazretleri
buyurmuşlar ki:
ما من مؤمنٍ يعزِّى أخاه
بمصيبةٍ، إلا كساه الله عزَّ وجلَّ من حلل
الجنة يوم القيمة
(ه. وأبو سعيد فى الضرَّاء، والحاكم وقال منكر،
عن عبد الله بن
أبى بكر بن عمرو بن حزم عن أبيه عن جده)
RE.
387/6
(Mâ min mü’minin yuazzî ehàhu bi-musîbetin illâ kesâhu’llàhu azze
ve celle min huleli’l-cenneti yevme’l-kıyâmeh.)
“Hiç
bir iman ehli mü’min kul yoktur ki, müslüman kardeşini, başına gelen
bir musibet ve felâketten dolayı tâziye eylesin, ona gelsin geçmiş
olsun desin, teselli eylesin, onun acısına ortak olsun da, Allah-u
Teàlâ Hazretleri ona cennet elbiselerinden, hüllelerinden bir elbise
giydirmesin... Mümkün değil, muhakkak ki giydirir.”
Biraz daha
anlaşılır bir Türkçe
ile, kısa ifadeyle:
(Mâ min
mü’minin) “Bir kimse, bir mü’min kul” diyor. Dikkat ederseniz her
şey mü’mine kardeşlerim, her şey mü’min için...
İman olmadı mı, bu mükâfatlardan hiç
nasib yok. (Hasire’d-dünyâ ve’l-âhireh) Dünyası da, ahireti de
mahv u perişan olacak zavallı imansızların. Çok zavallı,
çok
zavallı kimseler... İmanlılara da ne mutlu ki, her türlü nimet imanın
arkasından geliyor, akıyor, yağıyor; Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin
lütfu, keremi, rahmeti yağıyor. Kime yağıyor?.. Mü’min kullarına,...
Mü’minin yaptığı her iş kat kat sevaplarla sevaplanıyor,
mükâfatlandırılıyor; kâfirin yaptığı her şey hebâen mensûrà
oluyor.
Demek ki,
insanın ilk önce kafasını düzeltmesi lâzım!.. “Bu kafayla sen
çok
uğraşırsın!” derler ya bazen, yanlış yolda olan bir kimseye... “Sen bu
kafayla gidersen, dur bakalım daha ne kadar uğraşırsın!” derler. Önce
kafanın düzelmesi lâzım!.. Önce kalbin düzelmesi lâzım!.. Önce insanın
aklını başına devşirmesi lâzım!.. Önce insanın Rabbini, yaratanını
bilmesi lâzım!.. Önce ona kulluğunu itiraf etmesi lâzım!.. Önce onun
önünde eğilmesi lâzım!.. Önce ona teslim olması lâzım!.. O olmadı mı,
boşuna kürek, akıntıya kürek
çekiyor.
Boşuna uğraşıyor, yerinde sayıyor, hatta geri gidiyor, hatta dibe
batıyor.
Onun için,
(Mâ min mü’minin) diyor Peygamber Efendimiz. “Hiç
bir mü’min yoktur ki, böyle yapsın da bu mükâfatlara ermesin... Hep
erer, muhakkak erecek.” mânâsına.
Allah bizi
kâmil iman sahibi eylesin... Kalbimiz pırıl pırıl, böyle dopdolu iman
ile canlı olsun... Allah şeksiz bir yakîn-i sadık kalbimize
yerleştirsin; imandan sonra şekke, şüpheye, dalâlete, fıska, küfre
düşürmesin... Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni, onun râzı olduğu
sıfatlarıyla bilip, ona gereken hürmeti gösterip, ona lâyık kulluk
edecek bir zihin yapısına, gönül yapısına Allah cümlemizi sahip
eylesin...
Rasûl-ü
Edîbi’ne saygımızı tam eylesin... Onun sevgisini gönlümüzde tam
yerleştirsin... Ona hürmeti içimize
tam yerleştirsin... Ona bağlılığımızı tam eylesin... Kur’an-ı Kerîmine
bağlılığımızı tam eylesin... Kur’an-ı Kerîm’e karşı bizleri hàlis,
muhlis, samimi bağlı kimseler eylesin... Ehl-i Kur’an eylesin...
Meleklerine iman edenlerden eylesin... Ahirete imanı tam olanlardan
eylesin...
Allah-u Teàlâ
Hazretleri nasıl şu kainattaki akla hayale gelmedik mahlûkatını bunca
çeşit
üzere, kudretini göstermek için
çeşit
çeşit
yarattıysa; nasıl yaprağın bin bir
çeşidi
varsa, kuşun bin bir
çeşidi
varsa, böceğin bin bir
çeşidi
varsa, hayvanın bin bir
çeşidi
varsa, çiçeğin
bin bir çeşidi
varsa, kokunun bin bir
çeşidi
varsa; sanat gösteriyor Allah, isterse bir
çeşit
yapardı... “Bak kudretimin sonsuzluğuna, dilersem aynı şeyi kaç
çeşit
yapabilirim!” diye kullarına sanat gösteriyor.
Nasıl onu
gösterdiyse;
وهو بكلِّ خلقٍ عليمٌ
(يس:٧٩)
(Ve hüve
bikülli halkın alîm) [O her türlü yaratmayı bilendir.] (Yâsin: 79)
O her çeşit
yaratmaya kàdirdir. Ahirette de bizi tekrar diriltecek? Nasıl
diriltecek toprak olduktan sonra?.. Toprak olduktan sonra da
diriltecek... Her
çeşit
yaratmaya kàdir.
Evvelce nasıl
yarattı?.. Hiç
akla hayale gelecek bir şey mi, mühendislerin düşünüp de bulabileceği
bir şey mi bu?.. Topraktan şu meydana gelmiş varlıkların
mükemmelliğine bak!.. Toprak, bir avuç
toprak; topraktan gelip toprağa gidiyorlar. Malzememiz ne?.. Kara
toprak... Kara toprak; ama şu kara toprağa şu sureti vermiş Allah-u
Teàlâ Hazretleri... Şu gözü vermiş, şu kulağı vermiş, şu aklı vermiş,
şu dili vermiş... Ne güzel şeyler söylüyor, ne güzel nâmeler
çıkartıyor...
Düşündüğü zaman, ne güzel şeyler düşünüp ne güzel işler yapıyor şu
insanoğlu, şu kara toprak... Ne kadar şerefli oluyor...
(Ve hüve
bi-külli halkın alîm) Her türlü yaratmaya kadir olan Allah bizi
ahirette diriltecek de tekrar, bu dünyada yaptıklarımızı bir bir
soracak, mükâfatı hak edenleri taltif edecek:
“--Gel kulum,
sen bana itaat eyledin, al; ben de seni nimetine gark eyleyim de
memnun ol!” diyecek.
Kâfire de:
“--Gel
bakalım, ben sana mühlet verdim de, sen kendini boşuna mı yaratıldın
sandın?.. Gel bakalım, ben sana peygamber göndermedim mi?.. Ben sana
belki unutursun, sözler kulağında kalmaz diye, yazılı kitap
göndermedim mi?.. Şeriat göndermedim mi?.. Vaiz göndermedim mi?.. Akıl
vermedim mi?..”
“--Verdin ya
Rabbi!..”
“--Gel
bakalım, cezanı
çek!”
Bu olacak;
cennet hak, cehennem hak, hesap hak, ahiret hak... Ona da inandık.
Kadere de inandık, Allah-u Teàlâ Hazretleri bu kainatın hakim-i
mutlakıdır.
لا يسئل عمَّا يفعل
(الأنبياء:٢٣)
(Lâ
yüs’elü ammâ yef’al) “Kimse ona sorgu sual açamaz,
“Niye bunu böyle yaptın?’ diyemez, kuvvet, kudret onun elindedir.”
(Enbiyâ: 23) Biz ona teslim olmuşuz, kaderine razıyız. Dilerse
yaşatır, dilerse öldürür. Ne zaman isterse, ne isterse onu yapar. Biz
onun aciz, naçiz
kullarıyız. Bize bu varlığı o verdi, mülk onun. Biz de onunuz. Bizi de
nasıl isterse öyle yapar.
Biz
varlığımızı kendimizden mi aldık?.. Bu yaşa kendi kendimize mi
geldik?.. Bu sıhhati biz kendimiz mi sağladık?.. Kendimiz sağladıysak,
bu hastalar niye sıhhatlerini sağlayamıyorlar?.. Bu zenginliği biz
kendimiz mi kazandık? Niye herkes zenginliği istiyor da, herkes
kazanamıyor?..
Hepsine
inandık. İşte öyle mü’minlere, “Hiç
bir mü’min yoktur ki” O iman geldi mi iş değişiyor. O iman geldi mi,
insanın içine
bir cevher gelmiş oluyor, o zaman kıymet kazanıyor. Şebekeye elektrik
gelmiş oluyor, lamba yanıyor. Yoksa kupkuru bir lamba... Elektrik
olmasa bu yanar mı, aydınlatır mı?.. O iman, bu lambayı aydınlatan
elektrik gibi, insanı insan yapıyor, sultan yapıyor, meleklerden üstün
bir varlık yapıyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin iltifatına mazhar bir
kimse yapıyor. Allah cümlemizi hakiki mü’minlerden eylesin...
Böyle bir
mü’min, bir müslüman kardeşi, bir musibete uğrarsa; o da onu teselli
ederse, Allah ona kıyamet günü süslü elbiselerinden bir elbise
giydirir. İltifat eder ona:
“--Giy bakalım
şu güzel kürkü, cübbeyi! Altınlarla, gümüşlerle, incilerle süslenmiş
güzel elbiseyi giy!” diye, hani taltif için,
böyle ahiretin güzel cennet elbiselerinden elbise giydirir.
Cennet
elbisesi giyip de, insan cehenneme gider mi?.. Mücrimleri, idam
edilecek şeyleri adi şeylere bürürler. İyi bir şey giydirildiğine
göre, cennete girecek demektir. Nedir bu cennete girmesinin sebebi?..
Bir müslüman kardeşinin uğradığı bir musibete, bir sıkıntıya, bir
üzüntüye ortak oluyor, teselli ediyor kardeşini:
“--Ne yapalım
kardeşim, insanoğlu içindir,
bunların hepsi gelir geçer.
Sen Allah’a bağlılığını devam ettir, sabreyle... Sabredersen ecrin
çok!..”
gibi sözler söylüyor.
Bakın
İslâm’ın her kelimesinde kardeşlerim,
çok
nükteler vardır,
çok
incelikler vardır. Yeri geldikçe
söylüyorum. Müslümanın Es-selâmü aleyküm’üne hiç
bir şey denk olmaz. Şimdi ilericilik-gericilik kavgası var
memleketimizde...
“--Öyle deme,
günaydın de!”
Peki, günaydın
diyeyim; gün de, aydın da güzel sözler; ama, Es-selâmü aleyküm
demenin karşılığı olamıyor kardeşim. Onun karşılığı olmuyor.
Es-selâmü aleyküm demek; yâni dünyanın, ahiretin selâmeti,
Allah’ın sana bahşedeceği esenlik, dünyada ahirette senin üzerine
olsun!” demek. Bu mânâ günaydın’da yok ki... Yâni olsa. baş üstüne,
senin de kalbin hoş olsun... Ama karşılamıyor, karşılayamıyor, denk
olmuyor.
Her kelimemiz
bizim öyledir. “Allah’a ısmarladık kardeşim!” diyoruz; good bye’la
bir olur mu, bay bay’la bir olur mu? Bay bay, Allah’a
ısmarladıkla bir olmaz. Allah’a ısmarladık, ne demek?.. Bizler,
ayrılan kimseler, sizi Allah’a emanet ediyoruz. Allaha emanet olun,
Allah sizi hıfz eylesin, korusun... Karşılar mı bu kelimeyi ötekisi?..
Her
kelimemizde bir kültür hazinesi var. Arkasında böyle hazine var. Bak
musibet diyor, musibet... Esâbe-yusîbu-isâbeten-musîbetün;
insana isabet eden bir hadise. İsabet ettiren Allah... Kaderin oku
geliyor, o hedefe vuruyor, insan ona maruz oluyor. Musibet sözünde
bile, “Merak etme bunu gönderen, bunu sana getiren, seni buna müptela
eden Allahtır. Onu bil de edebini takın!” demek. Yâni, ne ince mânâlar
var.
Sonra
ehàhù diyor, kardeş diyor. Müslüman müslümanın kardeşidir. Bu laf
kardeşliği değildir, laftan ibaret bir kardeşlik değildir. Bizler
İslâm’dan
çok
uzaklaştık. Bizim başımıza gelenler, hep müslümanlıktan uzaklaştığımız
için.
Biz bunları şimdi kendi samimiyetsiz kafalarımızla, gönüllerimizle ölçüyoruz.
“Müslüman müslümanın kardeşidir.” deyince hafife alıyoruz. Allah bizi
kardeş etmiş. Seni bir yüksek mevkili kimse
çağırsa,
sarayına alsa, köşküne davet etse, iltifat eylese, mest olursun.
Öteki
arkadaşını da
çağırsa;
“--Hadi ben
sizin ikinizi kardeş ettim!” dese, ne yaparsın?..
“--Onun
hatırası var!” dersin. “Ya, şu meşhur alim, filanca padişah, filanca
yüksek kimse bizi kardeş etmişti.” dersin.
Allah kardeş
etmiş, celle celâlühû... Seni bana, beni sana kardeş etmiş. Benim
yüzüm kara, evet suçum
çok,
ama kardeş olmuşuz. E, bu kardeşliğin icabı kardeşe sevgi göstermek,
acımak, yardım etmek. Hiç
bir şey yapamazsan, bir musibete uğradığı zaman;
“--Kardeşim,
işte olur böyle şeyler. İnsanoğlu için
çeşitli
şeyler gelmiş. Hatta Allah’ın sevgili kullarına da gelmiş.” dersin,
teselli edersin.
Peygamber
Efendimiz’in hiç
bir rahat yüzü görmüşlüğü var mı hayatında?.. Harpler, sıkıntılar,
işkenceler, müzâyakalar, ablukalar, tazyikler, hakaretler,
üzüntüler... Allah’ın en sevgili kulu, balla börekle beslense, o
lâyık... İpeklerin üstünde gezse, pamukların içine
sarılı olsa, o lâyık; ama sıkıntısı
çoktu.
Dünya gelip geçici...
Allah bunları sana ve bana imtihan için
gönderiyor:
“--Bakalım
hangisi sadık bu kullarımın? Hangisi ban tam inanmış da sıkıntıdan
bile dönmüyor? Bakalım kimin menfaatperest, kimin halis olduğunun
anlayayım!” diye Allah insanları müptelâ ediyor.
Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:
أحسب الناس أن
يتركوا أن يقولوا اۤمنًّا وهم لايفتنون
(العنكبوت:٢)
(E
hasibe’n-nâsü en yütrekû en yekùlù amennâ ve hüm lâ yüftenûn.)
(Ankebut, 2) “İman ettim deyince, siz hemen böyle rahata ereceğinizi
mi sandınız?” Hayır öyle bir kaide yok. Mü’min rahat eder, hiç
sıkıntıya uğramaz, gül gülistan yaşar gider... Öyle şey yok! Allah
imtihan edecek. Çeşitli sıkıntılarla, üzüntülerler, felâketlerle...
Allah bize afiyet ihsan etsin... Elem, keder, üzüntü göstermesin...
Ama gelirse,
ondan geliyor kardeşlerim, ondan geliyor.
Hoştur
bana senden gelen,
Ya gonca
gül yahut diken
Ya hil’atu
yahut kefen
Lütfun da
hoş, kahrın da hoş
Hepsi
hoş, hepsinin yeri var. Emin olun hayatın da lezzeti var, ölümün de
güzel olduğu yer var! Ölümün de nimet olduğu, tatlı olduğu yer var.
Ahirette cehennem ehlinin
çekeceği
azabı anlatırken Kur’an-ı Kerim diyor ki:
لا يقضى عليهم فيموتوا
(فاطر:٣٦)
(Lâ yukdà
aleyhim feyemûtû) “Hükmolunmaz ki ölsünler.” (Fatır: 36) Ölse
kurtulacak cehennemde. O azabı görünce ölmezler ki... (Li-yezûku’l-azâb)
Azabı tatsınlar diye... Allah onların yanmış derilerini tekrar
düzeltir, tekrar yakar. Ölmek yok, ölse kurtulacak... Öyle kurtulmak
yok...
Ölüm de nimet
yâni. Dünya hayatına dönüyoruz şimdi, ölmek de nimet... İşte müslüman
müslümana böyle kardeş olacak da. bir musibette teselli edecek. Allah
onu iltifata mazhar edecek.
Kardeşlerim,
İslâm dininin ana hedeflerini görmesi lâzım insanın... Ana hedefleri
görmezse, küçük
teferruatta boğulup, tamamen ana hedeflere aykırı işler yapıldığını
çok
gördüm. Şu benim kısa, aciz ömrümde, küçük
aklımla çok
böyle acaiplikler gördüm. Kur’an-ı Kerim şu tarafı gösteriyorsa, tam
tersine gidiyorlar. “Neden, nasıl yaptı?” bunu diye inceliyorum,
bakıyorum. Te’vil, te’vil, te’vil, te’vil, te’vil... Bahane, bahane,
bahane, bahane... Döndürüp, döndürüp, döndürüp işi ters
çeviriyorlar.
Allah’ın yapın dediğini yapmıyorlar, yapmayın dediğini bir bahane
bulup yapıyorlar.
Ana hedefleri
öğrenmek lâzım, özü görmek lâzım! Tepeden bakmak lâzım, İslâm’ın
hakikî planına ermek lâzım!.. Ona eremezse insan,
çok
hatalı işler yapar. Hem hacı olur, hem günaha girer... Hem hoca olur,
hem günaha girer... Hem müslüman olur, hem kâfirlere yakışan iş
yapar... Hem mü’min olur, hem imana sığmaz işler yapar... Çünkü,
görmüyor ki önünü, sonunu... Hedefini bilemiyor ki... Karanlıkta
kalmış. Bu tarafa döndürürsen --körebe oyunundaki gibi-- bu tarafa
gidiyor. Şu tarafa döndürürsen o tarafa gidiyor. Hedefi görmüyor, ana
hedefi...
İslâm’ın ana
hedeflerinden biri, müslümanların birbirini sevmesi ve birbirleriyle
kardeş olmasıdır. Çok mühim hedef... Fevkalâde mühim hedef... Bunu
böyle yapmaya da
çok
mükâfatlar koymuştur Allah-u Teàlâ Hazretleri...
Müslüman
müslümanla muhabbet içinde
oldu mu, çok
mükâfat var... Müslümanların arasındaki muhabbeti arttırmaya yarar bir
iş yaptın mı,
çok
sevap var... Müslümanların birliğini dağıtmaya matuf, müslümanları
birbirlerine düşman edecek, müslümanları birbirine kırdıracak işler
yaptın mı, fitne fesat
çıkarttın
mı, öldürmekten de beter...
Bak hadis-i
şerifte okudum ki, Peygamber SAS şöyle buyurmuş:
“--Müslümanın
müslüman kardeşine küsmesi ve onunla alâkayı kesip onu bırakması;
yatırıp kesmesi kadar kötüdür.”
(Fecru’l-müslimi
kesefki demî) “Kesip kanını akıtması kadar kötüdür.” Neden?..
Muhabbete aykırı... Muhabbete aykırı olduğu için.
Müslümanın müslümanı sevmesi gerektiği için.
Sevgiye aykırı oldu mu, günah!..
İşte burada da
onun bir misalini görüyoruz. Demek ki, elinden hiç
bir şey gelmese bile, parası yok, pulu yok, iş imkânı yok; müslüman
müslüman kardeşini şu tatlı diliyle teselli edecek. Ta’ziye derler
buna...
“--Kardeşim
senin filanca yakının vefat eylemiş, Allah sana ömür versin!.. O da
iyi insandı, Allah onun da kabrini pürnur eylesin, mekânını cennet
eylesin!..”
“--Kardeşim geçen
gün öğrendim ki, dükkânına şöyle bir sıkıntı gelmiş. Ne yapalım, dünya
hayatının şeyleri... Allah buradan bir ziyan vermiş gibi görünür ama,
öbür taraftan başka bir kapı açar,
daha çok
verir. Teselli ol, üzülme kardeşim...”
Veyahut:
“--Çocuğun
şöyle yapmış ama, hadi düzelir!” filan diye gönül almak, gönül yapmak,
Kâbe bina etmek kadar sevaplı bir şey... Hiç
de dikkat etmediğimiz bir şey. Okumuyoruz ki, veyahut sözlerin
kıymetini anlamıyoruz.
Bence şimdi
bugün, ben bu hadis-i şerifi okusam, söylesem söylesem, insem yeter...
Çünkü bir bilgiyi öğrenmekten maksat ne?.. Tatbik etmek. Şunu okuyup
tatbik etmezsek, şunu okuyup kardeş kardeşi gıybet ederse, şunu okuyup
kardeş kardeşin aleyhinde
çalışırsa,
şunu okuduğu halde kardeş kardeşe husumet beslerse; olmaz... Tatbik
edeceğiz, duyduğumuzu tatbik edeceğiz.
b.
Belâlara Sabretmenin Karşılığı
ما من مؤمنٍ
يصيبه صداعٌ فى رأسه أو شوكةٌ تؤذيه فما سوى
ذلك،
إلا رفعه الله بها درجةً يوم القيمة، وكفَّر عنه بها خطيئةً
(حل. كر. عن أبى سعيد)
RE. 387/7
(Mâ min mü’minin yusîbuhù sudàun fî re’sihî ev şevketün tü’zîhi
femâ sivâ zâlike, illâ rafeahu’llàhu bihâ dereceten yevme’l-kıyâmeti,
ve keffera anhu bihâ hatîeh.) Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev
kemà kàl.
Ebû Saîd
el-Hudrî Hazretleri’nden rivâyet edilmiş, İbn-i Mes’ud’dan rivâyet
edilmiş, Buhari’de, Müslim’de var bir hadis-i şerif...
Peygamber
SAS’in huzuruna girmiş Ebû Saîd veya İbn-i Mes’ud RA, bakmış ki
ızdırap içinde,
sıkıntısı var, Rasûlüllah hasta, ağrısı sızısı var,
çok
sıkıntı çekiyor;
elini şöyle mesh eylemiş mübarek Rasûlüllah Efendimiz’in vücuduna,
“--Ya
Rasûlallah,
çok
sıkıntı çekiyorsun,
ıstırabın
çok!”
diye söylemiş.
Onun üzerine
Peygamber SAS Efendimiz, bu şimdi okuduğum hadis-i şerifi buyurmuş. Ne
buyurmuş dinleyelim:
“Hiç
bir mü’min kul yoktur ki, ona başında bir baş ağrısı musallat olsun,
yâni başı ağrısın; veyahut onu ezâlandıran bir diken batsın, veyahut
ona bir başka sıkıntı gelsin, böyle rahatını kaçıran
bir üzüntü, sıkıntı, hastalık gelsin, (femâ sivâ zalike) veya
bu saydığım iki şeyden başka bir musibet gelsin; (illâ
rafeahu’llàhu bihâ dereceten yevme’l-kıyâmeti) Allah muhakkak, bu
başına gelen musibetten dolayı, cennette onun derecesini bir derece
daha yükseltir.”
Onun için,
en yüksek mertebelere peygamberler
çıkmış;
أشدُّ البلايا
على الأنبياء.
(Eşeddü’l-belâyâ
ale’l-enbiyâ’) “En büyük belâlar, sıkıntılar, imtihanlar,
meşakkatler de peygamberlere gelmiş.” Sabrettikçe
derecesi artıyor, sabrettikçe
derecesi artıyor... Bak o sıkıntı içinde
biz olsak, ah ederiz, vah ederiz. Resûlüllah Efendimiz ne diyor:
“--Merak etme,
üzülecek bir şey yok, derece artıyor!” diye kendisine geleni teselli
ediyor yâni...
Bundan
çıkacak
ders şudur kardeşlerim: Bu dünya hayatının sıkıntıları,
rahatsızlıkları olur. Hastalık olur, başı ağrır insanın, vücudunun bir
yerine bir sıkıntı gelir, ayağı hasta olur, midesi hasta olur vs...
Aman şikâyet etmeyin!.. Şikâyet etmeyin, feryadı basmayın, ah vah
etmeyin, tenkit etmeyin, isyan etmeyin!..
“--Ben namaz
da kılıyorum, oruç
da tutuyorum, zekât da veriyorum; nereden geldi bu hastalık bana?..”
“--E, niye
gelmesin kardeşim?.. İnsanoğlu işte, hepsi bunların gelir...
Peygamberlere de gelmiş. Gelmeseydi onlara gelmeyecekti. Yâni, bunun
gelmesi kötülükten dolayı değil, merak etme!.. Buna sabredince derecen
artacak. İnsan lütuf içinde
de, kahır içinde
de, böyle yetişe yetişe yükselir, kamil müslüman olur. Bazen öyle
gelir, bazen böyle gelir.”
Müslümanlar
bazı harpler yaptılar, bir kısmında kazandılar bir kısmında da
kaybettiler. Hem Peygamber Efendimiz’in komutan olduğu harpte bile,
bazı sıkıntılar olabildi. Neden?.. Söz dinlemediler, gönüllerine başka
şeyler düştü, Rasûlüllah’ın emrine tam uymadılar veyahut kendilerini,
adetlerinin
çokluğunu
beğendiler; Allah imtihan ediyor. O musibetlerde de imtihan var.
Onun için,
büyükler diyorlar ki, bu
çeşit
böyle musibetler geldi mi, bunlara şefkat tokatları derler. Yâni,
yapma bakalım bir daha diye şöyle bir terbiye şeyleri oluyor. Allah
gene afiyet versin... Allah afiyet versin... Yalnız, başınıza bir
felaket, musibet gelince dişinizi sıkın ki, derece var arkasında...
Sabrettiğiniz zaman büyük derece var.
Peygamber
Efendimiz’e birisi gelmiş, SAS’e; üzerindeki bir hastalığın şifâ
bulmasını istemiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“--İstersen
dediğini yapayım, dua edeyim; o sıkıntın geçsin.
İstersen sabret, mukabilinde Allah cennetini nasib etsin...”
Şu nükteyi de
unutmayın: Bir keresinde Peygamber SAS bir hasta sahabeyi ziyarete
gitti. O kadar hastalığı şiddetli imiş ki kuş yavrusu gibi kalmış.
Erimiş adamcağızın vücudu... Küçük
bir kuş yavrusu gibi kalmış. Erimiş, bir deri bir kemik deriz ya... Küçülmüş
yâni. Peygamber Efendimiz ziyaret edip de, onun o perişan halini
görünce, diyor ki:
“--Sen Allah’a
dua etmez miydin, nedir bu halin?”
Diyor ki:
“--Ya
Rasûlallah, dua ederdim; ama “Ya Rabbi, bana ahirette bir eza, cefa
vereceğine bu dünyada ne vereceksen ver, ahirette rahat edeyim!’ diye
dua ederdim. Dünyada ver derdim.” diyor.
Peygamber
Efendimiz buyuruyor ki:
“--Hayır, öyle
değil. Allah’tan bir şey istediğiniz zaman, afiyet isteyin.
Hastalıktan, üzüntüden, gamdan, kederden selâmet isteyin!”
Bak Kur’an-ı
Kerim’deki dua, ne güzel bir dua:
ربنا اۤتنا فى
الدنيا حسنةً وفى الآخرة حسنةً وقنا عزاب النار
(البقرة:٢٠١)
(Rabbenâ
âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ
azàbe’n-nâr) “Ya Rabbi, bize dünyada da iyilik ver, güzellik ver;
ahirette de iyilik, güzellik ver.” [Bizi cehennem azabından koru!]
(Bakara: 201)
Biz onu
isteriz; ama onun hikmetinden sual olunmaz, o her şeyi en güzel yapar.
Ne dilerse öyle yapar, ama en güzelini yapar. Ona da sabretmek
lâzım!..
İsterken sana
düşen şey de, sen istediğin zaman, istemen gerektiği yerde güzel
şeyleri iste... Afiyet iste, zenginlik iste, rahatlık iste, mutluluk
iste, sağlık iste... Ne istersen iste...
Ama istediğin
gibi olmayınca, feryadı basma! Çünkü bazen olmamasında fayda vardır.
Sen zenginlik istersin, zengin olduğun zaman müslümanlıktan kopacaksın
belki... Belli olmaz, onun için
hayırlısını iste her şeyden... Bir üzüntülü bir şey geldiği zaman da,
sabretmeyi öğren ki, büyük ecir var.
c.
Komşuların Hüsn-ü Şehadeti
ما من مسلمٍ
يموت، فيشهد له أربعة أهل أبياتٍ من جيرانه
الأدنين، أنهم لايعلمون منه إلا خيرًا، إلا قال الله: قد قبلت
علمكم فيه و غفرت له مالا تعلمون
(حم. ع. حب. حل. هب.
ض. ك. عن أنس)
RE.
387/8
(Mâ min müslimin yemûtü feyeşhedü lehû erbaatü ehli ebyâtin min
cîrânihî el-edneyn, innehüm lâ ya’lemûne minhu illâ hayran, illâ
kàle’llàhu: Kad kabiltu ilmeküm fîhi ve gafertu lehû mâ lâ ta’lemûn.)
Şu hadis-i
şerifi bak can kulağıyla dinleyin ki, Ahmed ibn-i Hanbel’de, İbn-i
Hibban’da daha pek
çok
yerlerde, Müstedrek’te var... Enes ibn-i Mâlik RA’den rivâyet
edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber SAS buyurmuş ki:
“Hiç
bir müslüman yoktur ki, ölür de onun
çevresindeki
evlerin ahalisinden dört kişi onun hakkında, “Biz onda hayırdan başka
bir şey bilmiyorduk, iyi bir insan biliyorduk’ diye hüsn-ü şahadet
ederse; Allah-u Teàlâ Hazretleri bu şehadet üzerine buyurur ki: (Kad
kabiltu ilmeküm fîhi) Onun hakkındaki bu bilginizi ben kabul
ettim, sizin dediğinizi doğru kabul ettim; (gafertü lehû mâ lâ
ta’lemûn) bilmediğinizi, sizin bilmediğiniz şeyleri örttüm,
affeyledim, mağfiret eyledim!” buyurur.
Şimdi bu güzel
hadis-i şerifi, bu müjdeli hadis-i şerifi biraz daha açıklayalım:
Burada bakın,
(Mâ min mü’minin) demiyor, (Mâ min müslimin)
diyor. “Hiç
bir müslüman yoktur ki...” Müslüman ne demek?.. Müslümanlık, insanın
ilk önce kendisi götürüp, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin kulluğuna
teslim etmesi demek.
“--Ben
müslüman oldum!” ne demek?..
“--Geldim ya
Rabbi, artık sana kul olacağım, senin sözünü dinleyeceğim, senin
yolunda yürüyeceğim!” demek. Askere kayıt gibi bir şey yâni.
İman; uğraş,
didin, incele, öğren, öğren, öğren; ondan sonra insanın kalbine giren
bir pırıltılı nurdur o... İlk başta olmayabilir, ilk başta sen teslim
olursun. Askere girersin, ondan sonra rütbeler gelir, yükselir.
Burada
müslüman diyor yâni, daha ilk şeyden söylüyor. “Hiç
bir müslüman yoktur ki, dört kişi onun etrafındaki evlerden onun
hakkında hüsn-ü şahadette bulunursa... “Biz bunu iyi biliyorduk, biz
onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorduk!’ deyiverirse, dört
kişi... Allah onların bu bilgilerini doğru kabul eder ve onların
bilmediği gizli kabahatlerini afv u mağfiret eder.”
Ne kadar kerîm
Mevlâmız. Bizim ne hallerimizi biliyor. Ne hallerimizi biliyor, ne
isyanlarımız var, ne suçlarımız
var, ne kusurlarımız var, neler ettik, ne kusurlar işledik, ne
kabahatler işledik; ödümüz patlar insanlar bilirse diye.
Onun için,
evliyaullahtan bazıları demişler ki... Biz sevaplarımızı herkese
göstermek istiyoruz ya, “Namaz kıldığımızı bilsinler, tesbih
çektiğimizi
bilsinler, zekât verdiğimizi bilsinler. “Bu salih adamdır, mü’min
adamdır, takvâ ehli insandır, iyidir, hoştur.’ desinler!” demez miyiz
umumiyetle?.. Yâni, hakkımızda medh olmasını, iyi şeyler söylenmesini
isteriz. “Öyle samimiyet olmaz!” diyorlar. “Günahlarımızı da bilsinler
bakalım, günahlarımızı da bilsinler!” deyin bakalım...
Öyle diyenler
de olmuş yâni, tasavvuf ehli içinden,
inadına kabahatlerini söyleyenler olmuş:
“--Sen bana ne
hürmet ediyorsun? Sen beni ne sanıyorsun? Ben Allah’ın kusurlu,
günahkâr bir kuluyum!” diye, böyle kendisine melâmet
çekici,
kabahatlerini de söylüyor. Mert insan, samimi insan, “Allah’ın
bildiğini kuldan saklamak olur mu?” gibilerden kabahatlerini de
saklamıyorlar.
Bazıları öyle
yapmışlar. Yâni, riya olmasın diye, kabahatlerini de ortaya dökmüşler.
Amma bizim
yolumuzda, bizim terbiyemizde öyle değil. Bizim büyüklerimiz diyorlar
ki:
“--Allah bilir
de kul bilmezse, afv u mağfiret eder. Yayıp söylersen, aşikâre olursa
olmaz.”
Sonra kusurun
bilinmesinden, başkalarına “Bak filanca da kusurluymuş!” filan diye
cesaret gelir, daha başka mahzurlar
çıkar.
Onun için
biz öyle o melâmet yolunu tutmuyoruz. Ama öyle kabahatlerini de böyle
dobra dobra söyleyebilen, Allah’ın samimi kulları da
çıkmış.
Hele bir
tanesi hoşuma gitti. Ziyaretine gitmişler mübareğin.
“--Hoş
geldiniz, niye geldiniz?” diyor.
Diyorlar ki:
“--Seni
ziyaret etmeye geldik. Yâni, sen iyi bir insansın diye...”
Başlamış
ağlamaya...
“--Siz böyle
ziyarete geldiğinize göre, Allah size ecrinizi kat kat ihsan edecek;
ama gelelim bana...” diyor. “Ben kimim, ben kimim yâhu ziyaret
edilecek? Abidlerden miyim?.. Vallàhi değilim!” diyor. “Zahidlerden
miyim?.. Vallahi değilim... Takvâ ehlinden miyim?.. Vallahi değilim.
Gençliğimde
fasıktım. İhtiyarladım mürâî oldum.” diyor.
Yâni, “Geçliğimde
çok
kabahatler işledim, ihtiyarladım; şimdi güya namaz kılıyor
görünüyorum; ama gene riyakârım!” falan diye, böyle bir kötülemiş
kendini o cemaate karşı... Halbuki Allah’ın evliyaullahından bir kimse
yâni.
Onlar haddini
bilip, edep ile boynunu bükmüşler. Sana ne oluyor, bize ne oluyor
yâni?..
Üç
kuruşluk bir mum alsa, yandırsa;
Cümle
kâinatı ziyada sanır.
Üç
kuruşluk mumla cümle kâinat aydın olur mu?.. Nedir yaptığın şey?
Öğünüyorsun... Allah’ın hangi nimetinin karşılığı olur?
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizim her şeyimizi biliyor; ama bir sıfatı da
Gaffarü’z-zünûb... Günahları afv u mağfiret ediyor, örtüyor. Kimseye
göstermiyor. Mağfiret ne demek? örtmek demek. Allah günahlarımızın
üstüne bir örtü
çekiyor,
kimseyi ona muttali kılmıyor, bildirmiyor, örtüyor. Onun için
Kuddusî Hazretleri buyurmuş ki... O evliyaullahtan bir zat, Allah
şefaatlerine nâil eylesin o mübareklerin...
Adın senin
gaffar iken,
Ayb örtücü
settar iken,
Kime varam
sen var iken,
Cürmüm ile
geldim sana.
Hadden
tecâvüz eyledim,
Derya-yı
zenbi boyladım,
Ma’lûm sana
ben neyledim,
Cürmüm ile
geldim sana!..
İtiraf
ediyor, “İşte cürmümle geldim, kapında el pençe,
divan durdum, neylersen hakkındır, hepsine lâyığım. Cehennemine atsan,
çok
kabahat işledim, lâyık, adaletindir. Ama tutup da cennetine sokarsan,
lütuf, kerem sahibisin, o da ihsanından, fazl u kereminden; yaparsan
yaparsın...” diye boynunu bükmüş, öyle söylemiş.
Bizim bir
tutulacak yanımız yoktur, bizi ne kurtaracak?.. Allah’ın rahmeti...
Merhamet ederse, lütfederse kurtuluruz. Ama bak Allah-u Teàlâ
Hazretleri ne buyuruyor:
“--Dört
komşunun şahadeti, müslüman kulu kurtarıyor. Hadi ben onun ne mal
olduğunu biliyorum; ama sizin şahitliğinizi kabul ettim!” buyuruyor
Allah-u Teàlâ Hazretleri... “Ben onun ne kadar günahkâr olduğunu
biliyorum; ama madem siz öyle şehadet ettiniz, onun hakkındaki şu
bilginizi, şu şehadetinizi kabul ettim, onun sizin bilmediğiniz öteki
kusurlarını affettim!” diyor.
Yâ
Gaffâre’z-zunûb, yâ Settâre’l-uyûb!.. Ne güzel Allah’a
kulluk etmek... Ne mutlu bize, onun kulluğunu az
çok
duyabiliyoruz. Allah bizi kendisine kulluktan ayırmasın... Divanından
kovmasın, kapısından tard eylemesin...
Şimdi o sözü
bir şeye bağlayayım. Çünkü, her lafın arkasından bizim yapacağımız bir
şeye bağlamak lâzım ki, anlasın kardeşlerimiz... Bak, evinin
etrafındaki dört komşu sana şehadet eder mi, etmez mi, onu hesapla
bir... Yanındaki komşuyla aran nasıl?.. Alt kattaki komşundan ne
haber?.. Üst kattaki komşuyla durum ne alemde?.. Üstünde tepinirsin,
kapıyı kapatırsın,
çöpü
dökersin, suyu atarsın,
çocuğunu
döversin, bilmem şöyle böyle ise; bak şehadet etmezse, o tarafını da
düşün işin!..
Onun için,
komşuya biraz fazlaca iltifat etmek lâzım! Evde bir tatlı pişti mi,
oradan bir tabağın içine
koy götür!.. Bir yardım yapabilirsen yap, bir hizmetine koşabilirsen
koş! Etrafında biraz pervane gibi dön! Komşu komşuya lâzım!.. Bak
dünyada da lâzım, ahirette de, öldükten sonra da bak faydası olacak.
Onun güzel şehadetini kazanmaya gayret et!..
“--Öldü yâ,
oh!.. İyi ki öldü yâhu, iyi ki öldü. Ölmeseydi mahvolmuştuk yâhu.
Sabah, akşam illalllah!.. Neydi, ses de
çıkartamıyorduk.
Şerli bir kimseydi!” derlerse, ne yaparız?..
Onun için,
komşularla iyi geçinmeye
dikkat edin!..
Çok
utanıyorum, bir apartmana gittik, bir kardeşin evini arıyoruz; kapıyı
çaldık:
“--Filanca
kimse burada mı oturuyor?”
“--Hiç
duymadım, tanımıyorum!” dediler.
Allah Allah,
yanlış bir apartmana mı geldik? Adrese baktık, burası filanca sokak
değil mi?
“--O...”
“--Şu numara
değil mi?”
“--Şu...”
“--Üç
numaralı daire nerede?..”
“--Altta,
altta...” dedi.
Neyse, indik
alta, kapıyı
çaldık
bizim arkadaş oradaymış. Üstteki komşunun haberi yok. Böyle ahbaplık
olur mu, böyle komşuluk olur mu?.. İslam’da böyle değildi ki bu iş...
Müslümanlıkta böyle değildi, biz müslümanlığı gericilik saydık,
çağdışı
saydık, İslâm’dan gayrı nizamlara bel bağladık, gönül bağladık; sandık
ki bizi geri bırakan bu İslâm’dır, bu imandır... Kâfirlerin bizim
aleyhimizde söylediği sözleri, biz kendimiz doğru sandık. Kendi
aleyhimize not verdik. İslâm’ı kötü bir şey olarak, kurtulunması
gereken bir sistem olarak düşündük, ona biz de kâfirlerle beraber
hasım olduk, attık cemiyetimizden, cemaatimizden dışarı...
“--Aman,
müslümanlık mı? Aman eksik olsun!..” diye “Çağdışı,
çöl
kanunu, bilmem ne...” dedik, bu hale geldik...
Şimdi işin
acaipliğine bak ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin hikmetinden sual
olunmaz; bu sefer o kâfirlerin içinden
bazıları müslüman olmuyorlar mı? Ölür müsün, öldürür müsün?.. Hadi
bakalım, şimdi ayıkla pirincin taşını... Şimdi bizim kâfircikler, o
kâfircikleri dinleyip İslâm’a karşı
çıktılar.
Bu kâfirciklerin hali ne olacak?.. Akıl öğrendikleri, akıl aldıkları
kâfirler imanın, İslâm’ın kıymetini anlayıp müslüman olmaya
başladılar. Bu bizim kâfircikler ne yapacaklar şimdi? Çok acıyorum...
Dönemiyorlar da kolay kolay, erlik var... O da erlik değil aslında
ya...
Nuh diyor,
peygamber demiyor. Ya Nuh, peygamberlerden bir mübarek peygamberdi.
Madem Nuh dedin, peygamber de de, aleyhi’s-selâm da de... Ne
olur, kabul ediver hakkı... Edemiyor...
Yâhu o adam
sosyalistlerin, komünistlerin başıyken sen onu hoca bildin, onun
peşinden gittin. Onun ağzıyla geldin, bizim dinimize, imanımıza
çattın,
İslâm’ın karşısına geçtin,
Şimdi o adam müslüman oldu. Ona komünistlikte, sosyalistlikte,
kafirlikte uydun da; müslüman olunca niye uymuyorsun?.. Sübhànallàh!..
Benim aklım küçük,
çok
ermiyor böyle şeylere, anlayamıyorum. Düşünüyorum, taşınıyorum... Cık,
bir türlü akla, mantığa sığdıramıyorum. Nasıl oluyor bu iş
anlayamıyorum.
“--Ben sana
komünistlikte uymaya karar vermiştim, benim âşıklısı olduğum sistem
komünizmdir. Hâlâ komünist olsaydın, o zaman uyacaktım. Sen de mi
müslüman oldun, sen de gericisin!..”
Allah öyle
kimseleri müslüman ediyor ki, kardeşlerim, dil uzatmaya cesaretleri
yok, dünyaca meşhur adamlar... Öyle kimseleri Allah müslüman ediyor
ki, bir kusur bulamaz ki, sağına bakıyor, soluna bakıyor; derya
adam... Dev gibi, yüksek ilmi var, bilgisi var, şöhreti var,
neresinden tuttursun?..
Bizim gibi
cahil olsa;
“--Canım
cahil, bilmiyor.” der.
Acele karar
veren bir kimse olsa;
“--Aceleyle
karar vermiş!” der.
Babası dedesi
müslüman olsa;
“--Canım,
zaten bir müslüman aileden de, onun için
soya çekti,
soyuna döndü, aslına rucû etti, ondan müslüman oldu.” der.
Babası
hıristiyan, dedesi hıristiyan, daha dedesi, daha ötesi hıristiyan...
Ama adam profesör, ilim adamı, kitaplar yazmış, mütefekkir, 20.
Yüzyıl’ın baş profesörlerinden, hadi, müslüman oluyor. Hadi bakalım!..
Çok zor bizim kâfirciklerin hali. Bu ara
çok
fena sıkıştılar... Ne yapacaklarını şaşırdılar. Allah iman nasib
eylesin...
Onların da
iyiliğini istiyoruz. Bizim bir itirazımız yok. İslâm bizim şahsî
malımız değil ki.
“--Kıyısından,
köşesinden, ben de şurasından alayım!” derse;
“--Vay benim
malımı alıyorsun, bana kalmayacak!” diye bir kavgamız yok.
Buyursun
herkes müslüman olsun. Benim sevdiğimi cümle cihan halkı sevsin. Bizim
bir şeyimiz yok. Keşke cümle cihan halkı müslüman olsa, Allah’a iman
etse, sözümüz sohbetimiz hep kıssa-i canan olsa... Biz onu istiyoruz,
herkesin mutlu olmasını istiyoruz. Herkesin mutlu olmasını istiyoruz.
Cemiyetin nizam bulmasını istiyoruz kardeşler. Yâni, insanların
birbirini sevmesini istiyoruz. Komşunun komşudan haberi olsun
istiyoruz. Kimse kimseye zulmetmesin istiyoruz. Bizim istediğimiz
ne?.. Kardeşlik olsun istiyoruz.
“--Bak, Kur’an
bizi kardeş etmiş, kardeş olalım!” diyoruz. “Kimse kimseye
zulmetmesin!” diyoruz. “Kimse kimseyi istismar etmesin!” diyoruz.
“Kimse kimsenin malını boş yere, nâhak yere almasın!” diyoruz.
“Mazluma acınsın” diyoruz.
Nedir şu Orta
Doğu’nun hali?.. Elimize küçücük
bir şey batsa, bir kıymık batsa, sabahtan akşama şişip zonkluyor,
üzüntü duyuyoruz... Bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, evler
yıkılıyor, bacaklar kopuyor, kollar gidiyor... Yazık değil mi, onların
canları yok mu?..
Bir karıncanın
üstüne bassan, eğri eğri yürümeye başlasa, insanın yüreği dayanamıyor.
“--Hay Allah,
üzdüm hayvanı, ezdim; bacağını hareket ettiremiyor.” filan diye
üzülüyoruz.
İnsanlar
eziliyor. Biz bu zulmün olmamasını istiyoruz. Emperyalizm insanları
köle etmek istiyor, sömürmek istiyor, başkasının memleketine sahip
olmak istiyor. Şairin birisi dua etmiş o hatırıma geldi... Diyor ki:
“--Biz
kusurluyuz, biliyorum,
çok
kusurumuz var da, halka, mahlûkata sevgiden gayrı kusur verme ilâhi,
kusur verme bana!..”
Halka,
mahlûkata sevgiden gayrı kusur verme... Bizim kusurumuz bu. E, böyle
kusur da çok
olsun, daha
çok
olsun... Üzerimizde olduğundan da daha
çok
olsun...
Ufuk
ufuk açılan
lâyezâl fecrini ver,
Fücûr verme
bana!
Fesada
kullanacaksam en ince zerresini,
Şuur verme
ilâhi, şuur verme bana!
Fesada
kullanacaksam şuur verme, deli olayım daha iyi... Fesat
çıkmasın...
d.
Allah Yolunda Harcamanın Karşılığı
ما من مسلمٍ ينفق
من ماله زوجين فى سبيل الله عزَّ وجلَّ، إلا
دعته الجنة: هلمَّ، هلمَّ!
(خط. عن أنس)
RE.
387/9
(Mâ min müslimin yünfiku min mâlihî zevceyni fî sebîli’llâhi azze
ve celle, illâ deathü’l-cenneti: Helümme, helümme!)
Enes ibn-i
Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
“Hiç
bir müslüman yoktur ki, Allah yolunda malından iki
çift
infak etsin de, cennet ona “Gel, gel!’ diye seslenmesin, davet
etmesin. (İllâ deathü’l-cennetü) Cennet onu davet eder: (Helümme,
helümme!) “Buraya gel, buraya gel!’ diye.”
Şimdi, bu iki
çift
infak etmenin mânâsı nedir diye ulema ihtilaf etmiş. Yâni anlaşılıyor
ki, Allah yolunda biraz insan para sarf etti mi, cennet onu davet
edecek. Cennet davet edecek...
“--Ey kudreti
büyük Mevlâm, biz cennete talibiz. Yâ Rabbi, bize cenneti ver!” diye
peşinde koşturup duruyoruz. Bazen öyle haller oluyormuş ki, demek ki,
cennet insana tâbi oluyor da, “Gel bana, gel bana!” diyormuş.
Sübhanallah, sübhanallah!..
Şimdi ne demek
iki çift?..
İki çiftten
murad, demişler ki yâni peş peşe, peş peşe; bir defa verip de, ondan
sonra bir atımlık barutu var, verdi duruyor. Öyle değil de, peş peşe,
ard arda insan infak ederse, hayrını devam ettirirse mânâsına... İki
çift
vermekten murad, hani iki
çift
söz edeceğim, iki iki daha dört, dört tane kelime konuşacağım, nokta,
bitti, sükût edeceğim... O mânâya değil, ne demek?.. Peş peşe biraz
bir şeyler söyleyeceğim; Türkçe’deki
gibi... Belki bu mânâyadır diyorlar.
Veyahut iki
çiftten
murad; bir ayet-i kerimede buyrulmuş ki:
ألذين ينفقون
أموالهم بالَّيل والنهار سرًّا وعلانيةً فلهم أجرهم
عند ربهم، ولا خوفٌ عليهم ولا هم يحزنون
(البقرة:٢٧٤)
(Ellezîne
yünfikùne emvâlehüm bi’l-leyli ve’n-nehàri sirren ve alâniyeten
felehüm ecruhüm inde rabbihim ve lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.)
“O kimseler ki, mallarından gece ve gündüz, gizli ve aşikâr infak
ederler. Onların Allah huzurunda, katında ecirleri mahfuzdur. Allah
onlara çok
mükâfat ihsan edecek ve onlar korkmayacaklar, korkulu hallere
düşmeyecekler, işin sonunda mahzun ve mahrum da olmayacaklar; Allah
iltifat edecek, ihsanına gark edecek.” (Bakara, 274)
(Sirren ve
alâniyeten) İki
çift
infaktan maksat, gizli ve aşikâr... Gizlisi ne zaman, aşikârı ne
zaman? Farzların yapılması aşikâr olsa iyi diyorlar alimler. Neden?..
Görsün ötekisi de, o da vazifesini bilsin.
“--Bak
kardeşim, bu zekâtımdır!” diye veriyorsun.
Ötekisi de:
“--Yâhu, bu
adam zekât veriyor da, benim de vermem gerekmez mi? Hadi, ben de
vereyim. Allah bana bu kadar mal vermiş, ben de zekât vereyim!”
diyebiliyor.
Veyahut
filanca adam:
“--Dur öğlenin
vakti geçmek
üzere, ikindi yaklaştı, bana yer gösterin, abdest alayım, şuracıkta
namaz kılayım!..”
Bakıyorsun
havaalanında, yolda, kenarda, benzin istasyonunda... Yer bulursa odada
kılıyor, bulamazsa, taşta toprakta kılıyor. Çamursa, paltosunu atıyor
yere, “Ben namazı kılacağım!” diyor, gene kılıyor. Bir şey yapıyor
yâni, ille vazifesini... Neden?.. Farz...
“--E, gösteriş
yapıyor!”
Kardeşim, sen
müslümanlığı bilmiyorsun, bırak gösterişi falan diline dolama!
Müslümanın farzlarında gösteriş olmaz. O onun vazifesi yapmazsa levm
olunur, kınanır, ayıplanır. O onu yapacak onun için
yapıyor, onun için
kıvranıyor zavallıcık. Allah’ın emri boş olmasın, o vakit içerisinde
ben bu vazifeyi yapayım diye yapıyor.
Bakıyorsun
otobüs muavinleri müftü olmuş bizim memlekette... Müftü, sakalı falan
yok, muavin müftü:
“--Yolda
giderken kılarsın!..”
Ben de
biliyorum yâ, namaz yolda da kılınır ama, duruversen ne olur?..
Tekerin patladığı zaman durmuyor musun?.. Önüne bir şey geldiği zaman
durmuyor musun? Trafik sıkıştığı zaman durmuyor musun? Müftü hepsi...
Farzları
aşikâr yapacak; hayırları, ötekileri gizli yaparsa iyi... Sağ elinin
verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli... Neden?.. Riya olmasın...
Ötekisini niye aşikar yaptı? Öteki müslümanlar da vazifesini bilsin.
Sonra bir de şey var; “Falanca adam hiç
zekât vermez, zengindir!” derler. Başkasının dedikodu yapmasına sebep
olursun.
“--Zengin, hiç
zekât verdiğini görmedik!” derler.
Yâhu senin
üstüne lâzım mı, hesabı sana mı ait, o gizli veriyor ama. vermiyor
sanırlar. Onun için
namazı aşikâre kılmak lâzım!
“--Ben gizli
kıldım, siz görmeden kıldım.”
Farz namaz,
niye gizli kılıyorsun? Aşikâre kıl,
çimenin
üstünde kıl, herkes görsün! Herkes Allah’a kulluğunu hatırlasın!..
Biz
Almanya’da bir yerde bulunuyorduk. Namaz vakti sıkıştı. Çimenlerin
üstüne yaydık örtüleri, farz namaz, boynumuzun borcu, kılmamız lâzım!
Ezan okuduk, kamet getirdik, iki saf olduk kıldık. Biz namaz kılarken,
şak şak şak, pırıltılar, bir şeyler; namazı bitirdik. Meğer
Polonyalılar gelmiş, bizi görmüşler; resim
çekmişler.
Flaş ışıklarıymış onlar... Bizim arkadaş gitti:
“--Ne diye
çektiniz?”
dedi.
Adam diyor ki:
“--Hoşumuza
gittiği için
çektik.
Yâni, böyle bir yerde bile Allah’a ibadeti unutmadınız diye hoşumuza
gitti de ondan
çektik.
İsterseniz filmi
çıkartalım;
isterseniz biz banyo ettikten sonra, size de bir nüsha gönderelim,
adresinizi verin!” dediler.
Memnun oldu
yâni... Polonyalı... Bak o hali ile bile tebliğ oluyor. “Müslümanlar
vazifesine müdriktir, diyar-ı küfürde bile vazifesini yaparlar.”
diye... Ah biz iyi müslüman olsak... Adamların kalpleri a |