Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Eùzü billâhi mineş-şeytànir-racîm.
Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi hakka hamdihî ves-salâtü ves-selâmü alâ hayra halkıhî
seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Emmâ ba'd:
a. Gecelerin Hayırlısı
Aziz ve sevgili ve değerli kardeşlerim!
Bu akşam bir çok mutluluklar bir arada bulunacak. Receb'in 26'sını 27'sine
bağlayan akşam olduğu için Mi'rac kandilidir, kandil gecesidir, mübarektir.
Perşembeyi cumaya bağlayan gece olduğu için, zaten her hafta mübarektir.
Perşembeyi cumaya bağlayan gece için Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
"--Gecelerin en hayırlısı cuma gecesidir, günlerin en hayırlısı cuma
gündüzüdür."
Cuma mü'minin bayramıdır, kesinlikle çok değerlidir, nurludur. Cuma geceleri
ve gündüzleri, çok feyizlerin, ikramların içinde yer aldığı geceler ve
gündüzlerdir. Her ne kadar sırf cuma günlerini ihyâ edeyim diye bir çalışma
doğru olmazsa da, bütün geceleri derli toplu geçirmeğe çalışmakla beraber,
özellikle cuma gecelerinde, onun cuma gecesi olduğunu unutmamak, cuma gündüzü
olduğunu unutmamak lâzımdır.
Cuma gecesi teheccüde kalkmağa çok gayret edin, çünkü hadis-i kudsî vardır:
Gecenin üçte ikisi geçtiği zaman, sahur vakitleri geldiği zaman, Allah-u Teâlâ
Hazretleri kullarına geceleyin kendisi seslenir. Göğün kapıları açılır, Allah-u
Teâlâ Hazretleri kullarını kendisine davet eder:
"--Yok mu içinizden benden mağfiret isteyen? İstesin, mağfiret edeceğim. Yok
mu benden bir talebi olan? Taleb etsin, vereceğim. Yok mu benden şunu isteyen,
bunu isteyen!" diye fecr-i sadıkın, yâni sabah vaktinin gelişine kadar, yâni
imsak kesilinceye kadar böyle seslenir durur.
Cumanın gündüzlerinde de salât ü selâmı çok etmeyi, Peygamber Efendimiz'e çok
salavat getirmeyi, Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır.
Şimdi bu mübarek gece, bu güzel gece burada topluca elimize geçmiş bulunuyor,
Allah'a hamd ü senalar olsun... Günahlardan, haramlardan uzak kendi başımıza
toplandığımız şu yerde bu geceyi hayırlı, feyizli, verimli, sevaplı geçirmeyi
Allah bizlere nasib eylesin... Fırsat vardır elimizde, tatilde gibiyiz,
hazırlıklıyız; elimizde imkânlar güzeldir, geniştir.
Biliyorsunuz günlerin özelliği, saatlerin, zamanların güzelliği onlardan
istifade eden insanlara göredir. Şimdi biz buraya koşarak geldik, ıslandık.
Dışarda fırtınalı güzel bir yağmur yağıyor, yağmur rahmettir. Onun için bizde
yağmur yağıyor demezler, rahmet yağıyor derler. Ve bazı zamanlarda yapılan
dualar makbuldur diyor Peygamber Efendimiz SAS: Meselâ, ezan ile ikàmet getirme
arasındaki zamanda dualar makbuldur... Meselâ, müslüman ordusu kâfir ordusuyla
karşılaştığı ve iki saf birbirleriyle çatıştığı zaman yapılan dualar
makbuldur... Meselâ, yağmur yağdığı zaman yapılan dualar makbuldur... Yâni,
duaların makbul olduğu bir güzel zaman olmuş oluyor.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi gàfillerden, istifade etmesini bilemeyenlerden,
mahrum bırakılanlardan eylemesin... Çünkü Ramazan gelir geçer, bazı insanlar
mahrum olur; cumalar gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur; ömür gelir geçer,
bazı insanlar mahrum olur... Yâni o ahiret mahrumiyeti çok kötü bir
mahrumiyettir; Allah bizi öyle mahrum olanlardan eylemesin... Gecemiz ve
geceniz, Mi'racınız kutlu olsun, mübarek olsun... Allah sevdiklerinizle beraber,
yâni evlâtlarla, anne babalarla, dostlarla, ahbablarla beraber nice nice mübarek
günlere, gecelere sıhhat ve saadetle ulaşmayı nasib eylesin...
Abdullah ibn-i Abbas ümmetin fakihlerinden, büyük alimlerinden bir büyük
zat... Ona üç soru sorulmuş, üç cevap vermiş. Bunu nakletmişler Hazreti Ali
Efendimiz'e... İbn-i Abbas RA'a sorulmuş:
"--Günlerin en hayırlısı hangisidir?" diye.
O da buyurmuş ki:
"--Cuma günüdür."
Tamam, demin söyledik.
"--Ayların en hayırlısı hangisidir?" diye sormuşlar.
"--Ramazan ayıdır." demiş.
"--Amellerin hayırlısı hangisidir?" demişler.
"--Vaktinde kılınan beş vakit namazdır." demiş.
Abdullah ibn-i Abbas bu üç soruya böyle cevap verdi diye Hazret-i Ali
Efendimiz'e anlatmışlar. O de demiş ki:
"--Tamam, güzel söylemiş, doğru söylemiş. Mağrible maşrikın arasındaki
alimler toplansalar, bu İbn-i Abbas RA'ın verdiği cevap gibi cevabı veremezler;
bu soruların doğru cevabı bu... Yalnız ben buna rağmen derim ki: Günlerin en
hayırlısı Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne onun senden razı olduğu bir şekilde
kavuştuğun gündür." demiş.
İşin sonucu olmuş oluyor, yâni neticesi olmuş oluyor. Allah'a kavuşuyorsun, o
seni seviyor ve senden razı olduğu bir şekilde sen ona kavuşuyorsun; günlerin en
hayırlısı budur. O güzel tabii, o asıl bayramdır, asıl güzel düğündür. Mevlânâ
Hazretleri'nin söylediği gibi, düğün gecesidir, şeb-i arus'dur. Vefat edeceği
gecenin ismini önceden öyle vermiş kendisi hayatında... "Benim öleceğim gece
düğün gecesidir." demiş, Rabbine kavuştuğu için...
"Ben öldüğüm zaman benim arkamdan ağlama! Benim tabutumu gördüğün zaman vah
vah deme, yazık deme!" vs. diye şiiri var gayet güzel. Tabii bize de Allah-u
Teâlâ Hazretleri sevdiği ve razı olduğu kul olarak huzuruna varmayı, görmeyi
nasib etsin, o devlete nail eylesin...
b. İsrâ: Mekke'den Kudüs'e Gidiş
Şimdi bu gece Mi'rac kandili olduğu için, bu gün size bu Mi'rac kandili ile
ilgili bilgiler vermeyi düşündüm, eski planladığım şeyleri bırakarak. Bir
tanesi, elimdeki şu anda mevcut kitaplardan seçerek bulduğum hadisi şeriflerden
bir tanesi Sahîh-i Müslim'de mevcut olan uzun bir hadisi şeriftir. Üç
sayfa süren sahih bir hadisi şeriftir. Sahih demek sıhhatli demek, yâni
hastalıklı değil, kusurlu değil. Sıhhatli olması çok önemlidir, sıhhatli olmayan
sözleri söylemek vebaldir İslâm'da... Doğruyu söylemek lâzım, sıhhatli sözü
söylemek lâzım; sıhhatsiz, hasta, yamuk, bozuk söz söylememek lâzım! Rivayet
yoluyla da olsa, sözün doğrusunu söylemek lâzım!..
Onun için, bu kitapları bu yağmurlu havada severek taşıdım. Çünkü, Peygamber
Efendimiz'in hadisi şerifleridir. Bu Râmûzül-Ehâdîs bizim Tekkemizin
hadis kitabı, Gümüşhaneli Efendimiz'in, iki cilt; orada üç tane hadis var, bir
tane de burda hadis var. Şimdi bu kısalardan önce başlayalım, ondan sonra
uzunları anlatmağa geçeriz.
Biliyorsunuz bu Mi'rac hadisesi aslında İsrâ ve Mi'rac hadisesidir. Kur'an-ı
Kerim'den bu işin delili İsrâ Sûresi'nde vardır, Necm Sûresi'nde vardır.
İsrâ Sûresi'nde tarfetül-ayn'de, bir göz yumup açıncaya kadarki kısa
bir zamanda, ikrâm-ı ilâhî olarak, mucize-i nebeviye olarak Mekke'den Kuds-ü
Şerif'e gitmesi vardır. Ayet-i kerimede buyuruyor ki Rabbimiz,
bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Sübhànellezî) "O Allah ki her türlü noksandan münezzehtir, her türlü
kemâlâtın, kudretin, güzelliğin sahibidir. (esrâ bi-abdihî leylen)
Geceleyin kulunu götürdü. Nerden? (minel-mescidil-harâm) Mescid-i
Haram'dan götürdü."
Mescid-i Haram neresidir? El-Mescidil-Haram, Kâbe'nin etrafındaki mesciddir.
Ortasında Kâbe olan o büyük mesciddir, mübarek mesciddir. Hacıların, umrecilerin
gittikleri mesciddir.
"Mescid-i Haram'dan, (ilel-mescidil-aksâ) Mescid-i Aksâ'ya..." Bir
gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kulunu götüren Allah, her türlü
noksandan münezzeh, her türlü kemâlâta sahiptir. Yaptığı, gösterdiği bu büyük
hadise de, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir hadisedir. Çünkü, sübhan sözü
hayret edilecek olaylarda söylenilir. Sübhânallah, şaştım yâhu mânâsına gelir.
(Ellezî bâreknâ havlehû) "Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i
Aksa'ya..." Evet, Kudüs mübarektir, adı da Kudüs'tür, kutsal şehirdir,
peygamberler diyarıdır. (li-nüriyehû min âyâtinâ) "O Muhammed-i Mustafâ
SAS'e olağanüstü birtakım müşahedeleri, birtakım şeyleri ona göstermek için, biz
ona gösterelim diye... O muazzam, enteresan görülecek, müşahede edilecek
şeylerin bir kısmını göstermek için..."
Tabii görülecek şeyler bitmez, sonsuzdur. Min âyâtinâ, ayetlerinden bir
miktarı demek. Tabii hepsi değil, çünkü Allah'ın ayetlerinin hepsi zaten bitmez,
tükenmez, sonsuz ama; Mi'rac gecesinde Peygamber Efendimiz pek çok olağanüstü
haller görmüştür. Demek ki o gördüğü ayetler, olağanüstü olaylar Mi'racdır ama;
bir gecede Mekke'den Kudüs'e gitmek o da, çok olağan üstü bir mucizedir.
Şimdi bu, ayet-i kerimeyle böylece anlatıldığı için, inanmak farzdır, inkâr
eden kâfir olur. Bunun böyle olduğuna, başta dine ve Peygamber Efendimiz'e en
çok itiraz eden müşrikler şahittir. Allah Allah, müşrik nasıl şahit oluyor bu
işe?.. Kendilerine anlatıldığı zaman itiraz ettiklerinden şahit oluyorlar,
istemeyerek şahid oluyorlar. Gelmişler, Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz'e:
"--Gördün mü senin arkadaşının bu sefer dediğini?.."
"--Ne demiş?"
"--Güya bu geceleyin yâni geçtiğimiz gece Mescidi Haram'dan Kudüs'e gitmiş,
ordan da göklere çıkmış; gördün mü söylediği saçma şeyi şimdi?.." diye
söylediler.
Ebubekr-i Sıddık ciddîleşti, kaşlarını çattı kendini toparladı. Sıddîkıyyet
makamında büyük zat... Yâni bir hatalı söz insanı cehennemin çukurlarına uçurur
götürür; bir söz de insanı cennete sokar. Cehenneme sokan söz nedir?.. Herhangi
bir küfür sözünü söylediği zaman cehenneme gider. Edebe aykırı bir söz söylediği
zaman, uçar gider uçuruma; "Cuvvvv..." diye yetmiş sene, seksen sene aşağı doğru
gider.
Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"--Yetmiş senedir cehennemin dibine doğru uçmakta olan taş, şimdi dibine
değdi, pat diye..."
Biraz sonra haber geldi, müşriklerden bir tanesi yetmiş yaşında gebermiş.
Haa, hayatı boyunca demek ki cehenneme uçmaktaydı o, küt dibini buldu ölür
ölmez.
Şimdi, itiraz ettiler. Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz ciddîleşti... Akıllı
insanın hali başkadır. Muhterem kardeşlerim, şunu her yerde söylüyorum: İyi
dindarlık akıllı insanların işidir, aptal insanların iyi dindarlığı olmaz. Akıl
işidir, gözünü açmak işidir, dikkat etmek işidir, ne yapacağını bilmek işidir.
Ne yapacağını bilmeyen günaha düşer ve derecesi kaybolur. Akıllı olmak lâzım,
aptal olmamak lâzım, şaşkın olmamak lâzım, gözünü açmak lâzım!..
Onun için, bizim Nakşî Tarikatımızda birinci prensip, huş der dem
prensibidir. Farsça bir tabirdir bu. Ne demek: Her anda şuurlu olmak demek, hiç
uyumamak demek. Dikkat et yahu, uyuma deriz. Hani arabayı kullanıyorsa
arkadaşımız, ne yapıyorsun yahu deriz, çarpacaksın deriz, dikkat et deriz. Bir
an gaflete gelmez, her an şuurlu olmak...
Şimdi, hoşuma gidiyor Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in davranışı, ilk önce
sordu:
"--Yâhu bu sözleri Muhammed-i Mustafa SAS hakîkaten söyledi mi, siz gene bir
oyun mu çeviriyorsunuz? Böyle bir şey söyledi mi hakîkaten?.."
"--Vallah söyledi."
Haa, bak, demek ki şahid oluyorlar. Demek ki, Peygamber Efendimiz'in böyle
bir şeyi onlara anlattığına ister istemez, farkına varmadan şahit oluyorlar,
yakalandılar, şahitlik ediyorlar. Ebu Bekri Sıddık Efendimiz gayet sakin dedi
ki:
"--O söyledi mi gerçekten?"
"--Söyledi." dediler.
"--O söylediyse doğrudur." dedi.
Yâni, siz yalan kıvırtmıyorsanız, bir oyun yapmıyorsanız ey müşrikler,
kâfirler, hakikaten söylemişse, öyledir. "Çünkü, biz ondan zaten her zaman nice
öyle olağanüstü olaylar görüyoruz. Sadece sizin bu söylediğiniz değil ki,
Rasûlüllah Efendimiz'in her hali mucize." dedi.
Parmağını su tasının içine koyuyor, ordunun içindeki herkes su tasından su
alıyor, su bitmiyor; abdest alıyorlar, hayvanlarını suluyorlar, içiyorlar... Bir
tastan bir orduyu suluyor, bir on kişilik yemekten şu kadar yüz insanı
doyuruyor. Allah ona bu kabiliyeti vermiş.
Gelenler kızdırdılar bir keresinde Peygamber Efendimiz'i... Falanca kabileden
grup halinde gelmişler, edebe aykırı tavırlar içinde karşısına geldiler
Peygamber Efendimiz'in... Onların edepsizliğine sinirlendi, "İsterseniz size
yolda neler konuştuğunuzu bir bir söyleyeyim?" dedi. "Sen şuna söyle dedin, sen
ona öyle dedin, sen ona böyle dedin, sen ona öyle dedin..." dedi. Hadi, apışıp
kaldılar, şaşırıp kaldılar. Yolda daha, Mekke'ye gelmeden konuştuklarını bir bir
söyledi. Neden?.. Rasûlüllah Efendimiz olduğundan, Allah'ın elçisi olduğundan.
Namaza durduğu zaman, arkasını da görürdü. Uyuduğu zaman, uykusu uyku gibi
değildi. Bu tarafa baktığı zaman, arkasında olanı da görürdü. Başka insanlarda
olan durum değil, başka bir durum yâni...
Peygamber SAS'in etrafına toplandılar. Yâni inkâr tabiatlarında var, ama
bunda da hikmet var, onların inkârları bize iman oluyor. Bizim yanımıza geliyor,
bizim imanımızı kuvvetlendiriyor elhamdü lillâh. Onların inkârlarından bizim
imanımız besleniyor.
"--Sen yâni burdan Kudüs'e mi gittin? Söyle bakalım Mescid-i Aksâ'nın kaç
tane kapısı var, kaç tane penceresi var?.." diye başladılar sıkıştırmağa...
E Rasûlüllah Efendimiz, düşünün ki bir gecede Mekke'den kaldırılmış, Kuds-ü
Şerif'e götürülmüş; o insanın duygularını biraz anlamağa çalışın. Yâni kapıya,
pencereye mi bakar, kapı pencere mi sayar öyle bir insan?.. İnsanın gözü bir
şeyi görmez yahu, etrafı görmez; heyecandan, sevincinden uçar, ne yapacağını
şaşırır.
Tabii üzüldü. Soru sordular, şimdi cevap da veremiyor, yalan sanacaklar.
Allah-u Teâlâ Hazretleri gözünün önüne Mescid-i Aksâ'yı getirdi; "Şu kadar
kapısı var, bu kadar penceresi var..." diye başladı söylemeğe.
Gözünün önüne getirdi Allah-u Teâlâ Hazretleri. Neden?.. Çünkü Allah bir kulu
sevdi mi, o kul Allah'la görür. Hadis-i kudsîde böyle bildiriliyor, "Benimle
görür." diyor. Allah'la görmek işte öyle olur, Mekke'den Kudüs'ün pencerelerini
sayar.
Sonra, "Başka delilin var mı?" dediler. "Var..." dedi Peygamber Efendimiz...
Kuds-ü Şerif'e giderken, aşağıda bir kervan gidiyormuş; kimin kervanı olduğunu
görüyor Peygamber Efendimiz. Kervan gidiyor, kervandan develerin bir tanesi
ayrılmış, onu arıyorlar. Rasûlüllah Efendimiz yukardan devenin nerde olduğunu
kuş bakışı görüyor. Aşağıdakiler görmüyorlar; inişler çıkışlar, kumlar, vadiler,
çöl veya dağlık arazi... "Şu tarafa gidin, şu tarafta!" diye onlara devenin
yerini göstertti.
Allah işte çıkartıyor bu olayları karşısına. Yâni, kimse inkâr edemesin diye.
"Delilin var mı başka?" deyince, dediki Efendimiz:
"--Tamam, var delilim: Filancanın kervanı geliyor Mekke'ye doğru, develeri
kaybolmuştu. Ben yukarıdan devenin nerde olduğunu gördüğümden, onlara şurasıdır,
şurasıdır diye devenin yerini gösterdim, buldular develerini."
"--Tamam, gelsin kervan sorarız." dediler.
Kaydettiler öyle. Kervan kaç gün sonra geldi Mekke-i Mükerreme'ye. Dediler
ki:
"--Yolda deveniz kayboldu mu?"
"--Kayboldu."
"--Nasıl buldunuz?"
"--Vallah bir ses duyduk, şuradadır dediler; gittik, orada deveyi bulduk."
dediler.
Bunları niçin anlatıyorum?.. Müşriklerin sorgu suali, bizim bu hadiseyi başka
türlü yorumlamamıza meydan bırakmıyor. Acaba rüya mı gördü, acaba hayal mi?..
Rüyayı herkes görüyor, bunun bir olağanüstü tarafı yok. Rasûlüllah Efendimiz'i
görenler var, cenneti görenler var, cehennemi görenler var, mahşeri görenler
var... Rüyada herkes bir şeyler görüyor, kan ter içinde kalkıyor.
--Hayrola geçmiş olsun ne oldu, hasta mısın?
--Yoo, mahşer gününü gördüm, hesaba çekiliyormuşum, kan ter içinde kaldım.
Kalırsın ya... Rüyasından kan ter içinde kalırsan, hakikisinde kimbilir ne
olacak? Allah hesabı kolay olanlardan, bigayri hisab cennete girenlerden
eylesin...
Görüverdi ama, Peygamber SAS Efendimiz'in Mekke'den Kudüs'e gittiği ayetle
sabit, Allah şahid kâfi...
(Ve kefâ billâhi şehîdâ) Allah söyledikten sonra biz başka şahid
aramayız ama; kâfirler her şeyi inkâr ettiğinden, Allah başka deliller de
koyuyor ortaya.
Eskiden inkârcılara dehriyyun derlerdi. Dehrî, yâni ateist, inkârcı demek
bizim eski kitaplarda. Bizim acemi mollalardan birisiyle kapışmışlar,
dehriyundan böyle her şeyi inkâr eden ayyaş sarhoş birisi... Var böyle filozof
tipli inkâr eden insanlar; her devirde var, inkâr ediyorlar. O da diyormuş ki:
--(Kàlellahu teâlâ fî kitâbihil-kerîm) "Allah şöyle buyuruyor
kitabında..."
Ötekisi de şöyle bir nefes almış demiş ki:
--Yâhu, men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen.
Yâni, "Ben Allah'ın kendisini inkâr ediyorum, sen bana ikide birde sözünü
söylüyorsun." demiş. Tabii bu gibi insanlara başka delillerle cevap vermek
lâzım, inkâr ediyor çünkü. Onun için, Allah başka delillerle gösteriyor, iş
aşikâre oluyor.
c. Cennetteki Köşkler
Hadis-i şerifler var... Tabii ben hadisi şeriflerin sahihlerini, Sahîh-i
Buhârî, Sahîh-i Müslim kıymetli hadis kitapları; onları onun için getirdim.
Fakat önce bu bizim tekkemizin hadis kitabından, okuyayım. Teberrüken okuyorum,
yâni meclisimiz Rasûlüllah Efendimiz'in sözüyle şenlensin, mübarek olsun,
meclisimize rahmet yağsın diye okuyorum. Yoksa dümdüz kendim başka şeylerle
buldozer gibi kırıp, geçirip, döküp giderim ama; Efendimiz SAS, Enes RA'den,
Deylemî'nin ve diğer kaynakların rivayet ettiğine göre diyor ki:
(Raeytü) gördüm. (leylete üsriye) benim İsrâ mucizesiyle
Mekke'den Kuds-ü Şerif'e bir gecede gönderildiğim, o olağanüstü gecede gördüm.
(kusùran müsteviyeten alel-cenneti) Cennette şöyle bir seviyede yüksek
yapılmış köşkler gördüm, sıra sıra dizilmiş köşkler gördüm. Yâni cennetin
üstünde şöyle yüksek bir yerde sırayla yapılmış köşkler gördüm."
(Kultü yâ cibrîl) Yanında Cebrâil AS var; kılavuzu, mihmandarı Cebrâil
AS. "Yâ Cebrâil kardeşim!" Kardeşim diye hitab ediyor Peygamber Efendimiz
Cebrâil'e; biz de AS diyoruz. Melek, Allah'ın büyük meleği; ona selâm olsun...
"--Ey Cebrâil, (Limen hâzâ) kimin bu köşkler? Böyle yükseklere,
manzaralı yere dizilmiş mutesâviyen, eşit birbirine, aynı tipte ama çok güzel
köşkler kimin?"
Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz bunu okuduk, mücevheratla süslü
duvarları, mücevherattan yapılmış yâni. Kimin bunlar, bu köşkler diye merak
etmiş Peygamber Efendimiz. Çok güzel, hani bazen bir yerden geçiyoruz; "Aman ne
güzel bahçe, ne kadar orjinal bitkiler var... Ne güzel çiçekler yetiştirilmiş,
ne kadar kocaman bir bina; acaba kaç dönüm arazisi var, acaba bunun fiyatı ne
kadar, satılık mı?.." diyoruz. Bazan biz böyle büyük yerlerden geçerken gözümüz
takılıyor, bakıyoruz. Yâni kimin bunlar?
(Fekàle lil-kâzımînel gayz) "Bunlar, bu köşkler gayzını kızgınlığını
yutanlarındır. Kızmış, gayzı var, kızgınlığı var, tepeleyecek karşısındakini
ama; Allah rızası için kendine hakim oluyor tutuyor kendisini, sakinleşiyor.
(vel-âfîne anin-nâs) "Ve insanları affedenlerindir." Yâni kendisine
karşı hata, günah işlemiş, kusur işlemiş haksızlık yapmış müslüman; işte
tavuğunu kışalamış, bilmem çocuğuna höt demiş, efendim tarlasına şöyle yapmış,
bahçesine böyle yapmış... Onu affediyor.
İnsanlar birbirine düşman, haşin; hayret ediyorsun. Bakıyorsun aynı camide
namaz kılıyorlar, aynı imamın arkasında namaza duruyorlar, aynı dergâha
yöneliyorlar, aynı peygambere bağlılar, aynı Kur'an'ı okuyorlar, aynı Allah'ın
kulları, aynı yolun yolcusu...
--E bu ne hal?..
--Hocam sorma, affedemiyorum bunu! Öyle bir şeyler yaptı ki, işte sildim onu
defterden, sevmiyorum, saymıyorum.
Haa o köşkler, insanları afveden, gayzını yutan, yâni kızgınlığına hakim
olup, kızgınlığının gereğini yapmayıp kendisini tutan ve kendisine karşı kabahat
işlemiş, gerçekten kusurlu kimseleri afvedenler içindir.
(Vallàhu yuhibbül muhsinîn) "Allah muhsin kulları sever." Sabahleyin
de söylemiştim, hani sabahın evvelinde dört rekat namaz kılanlar muhsinler
zümresinden olurmuş. Makam-ı ihsâna ulaşmış, ihsân ile hareket eden, yaptığı
şeyi güzel yapan kullar mânâsına... Onları sever. Sevdiği için, bunlar affedici
kullar diye, bunlar kızgınlığını yutan kullar diye Allah onlara o köşkleri
verecek.
Biliyorsunuz burada din görevlisi birisi vardı senelerce önce, ben tanımam,
hiç de yüzünü görmedim. Ben gelmeden bizim arkadaşlar demişler ki:
--Hocamız gelecek, Broadmeadows Camisi'nde Hocamız konuşma yapsın!
--Yok olmaz.
--Niye olmaz?
--Olmaz...
Beyin elinde selahiyet var ya, saltanat var ya; olmaz. E, niye olmaz yahu?
Olmaz. Beni tanımaz, ben onu tanımam ama, olmaz.
Tabii bizim arkadaşlar üzülmüşler, ben de üzüldüm. Ben iki kat üzüldüm, dedim
ki: "Yâhu sanki yalvaran bir insanmış durumuna düşürdünüz beni! Sanki ben ona
Allah rızası için ne olur bana müsade edin de bir konuşma yapayım mı diyorum?
Yalvaran bir insan mıyım ben?.. Yeni Cami'nin önünde dilencilik mi yapıyoruz?
Yalvaran bir insan değilim elhamdü lillâh... Muhtaç değiliz, mecbur değiliz, ona
da üzüldüm. Neyse, tabii imtihan hepsi.
Arkadaşlar ne yapmışlar? Tam o camiye yakın bir yerde, spor salonunu
tutmuşlar. Kocaman bir salon, cami kadar, camiden büyük; işte orda bir konuşma
yaptık. Orda bir hadis-i şerif geçti o konuşmada, hatırlıyorum; Allah denk
düşürdü o hadis-i şerifi:
İki kul mahkemei kübrâda, diz çökmüşler Allah'ın divanında, başları yerde...
Hadi bakalım kaldır başını da göreyim seni? Allah'ın divanı burası, böyle etrafa
bak bakalım?
Şimdi İSKİ'nin müdürü bilmem ne Göknel, televizyonda görüyorsun; sanık
sandalyesinde oturuyor, bir oraya bakıyor gülüyor, bir bu tarafa bakıyor
gülüyor; karşısına işaret ediyor, bilmem ne yapıyor... Hadi bakalım Allah'ın
divanında başını kaldır da göreyim seni?
Hadis-i şerif, Ömer RA'den rivayet edilmişti. İki kişi diz çökmüş, tir tir
titriyor, muhakeme oluyor. Başları da yerde, etrafı göremiyor. Birisi
ötekisinden hak istiyor diyor ki:
"--Yâ Rabbi, bu bana dünyada haksızlık etmişti, zulmetmişti, benim bunun
üzerinde hakkım var, hakkımı istiyorum!" diyor.
Hazret-i Ömer bunu söylerken ağlamış. Her hak sahibi hakkını isteyecek
haksızdan, kolay değil, alacak çatır çatır, ağlamış.
"--Ee, ver buna hakkını!" diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri.
Zaten vere vere kalmamış, iflâs durumuna düşmüş; hakkını buna verince,
cennete girecek hiç sermayesi kalmıyor, cehenneme gidecek. Yâni zulüm görmüş
olan şahıs bu hakkı alınca, terazisi ağır basıyor, kurtuluyor, cennete gitme
durumuna geliyor. Yâni iş kritik noktada; birisinden hakkını alıp terazinin bu
tarafına koyduğu zaman, bu kurtuluyor. Ama bu hak alınan insan batıyor,
cehennemlik oluyor.
Şimdi hakkını isteyince, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
--Ey kulum, kaldır başını bak!
Başı böyle yere eğik muhakeme oluyor ya... Yâni işin dehşeti insanın gözünün
önüne geliyor, bazı hadis-i şeriflerdeki kelimelerden... Başını bir kaldırıyor:
Ooo, karşıda köşkler var... Nasıl köşkler?.. Mücevheratla duvarları örülmüş,
inciler dizilmiş kenarlarına, şahâne köşkler var, tariflere sığmaz köşkler...
Unutuyor mahkemeyi filan, o köşklerin güzelliğinden... Bu bizimki, hak isteyen
diyorki:
--Yâ Rabbi, bu köşkler kimin böyle?
Allah-u Teâlâ Hazretleri birden cevap vermiyor:
--Bedelini verenin! Kim parasını verirse, onun bu köşkler.
Diyor ki:
--Yâ Rabbi, bunlar hangi peygamberin? Cennetteki hangi şehidin köşkü?..
--Hayır; peygamberin değil, şehidin değil, kim parasını verirse onun!
Diyor ki:
--Yâ Rabbi, kim bunun parasına güç yetirebilir?
Cennet köşkü bu, Melbourn'da deniz kenarında bir şey almıyorsun ki, bina
almıyorsun ki, cennetin köşkü... Böyle mücevherle yapılmış, bilmem kaç bin odası
olan, kaç bin burcu olan, her burcunda kaç bin tane şusu olan, busu olan cennet
köşkü bu, oyuncak mı?.. Kim buna güç yetirebilir, kim alabilir bu köşkü?..
Diyor ki:
--Sen alabilirsin!
--Nasıl alabilirim ya Rabbi?..
--Bu köşkler kardeşlerini affedenler için hazırlanmıştır. Müslüman
kardeşlerinin kusurlarını, kendisine karşı işlemiş olduğu suçu, zulmü, kusuru
afvetmiş olanlar içindir bu köşk...
Diyor ki:
--Yâni ben bu kardeşimi affetsem ben de alacak mıyım?
--Alabilirsin...
--Affettim yâ Rabbi, diyor.
Köşkün güzelliğinden, kardeşinden hak istemekten vaz geçiyor; tamam, köşk
onun... Cennetlik oluyor, köşkün sahibi olduğu için cennete hızlı hızlı koşmağa
başlıyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
--Dur, nereye gidiyorsun?
--Ya Rabbi, köşküme... Köşk benim ya hani, aldım ya, köşküme gidiyorum.
Diyor ki:
--Dön geriye, sen hakkını istemediğin için, kardeşin de cehenneme düşmekten
kurtuldu. Tut elinden, onu da cennete götür!..
Elinden tutuyor, dost oluyorlar, beraber cennete giriyorlar.
Bu hadis-i şerifi anlattıktan sonra, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"--Ey müslümanlar, Allah'tan korkun, aranızı islah eylesin, aranızdaki
kırgınlıkları izâle eyleyin, düzeltin! Boş verin bu fâni dünyanın ufak tefek
kırgınlıklarını, çekişmelerini... Çünkü bak, Allah bile iki kulunun arasını
düzeltmek için neler yapıyor: Köşkü gösteriyor, onu sevdirtiyor, onun aşkına
affettirtiyor; onu da kurtarıyor, cennete sokuyor."
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, gayzını yutmak, kızgınlığını yutmak,
insanları affetmek, bu güzel köşklere sahip olmanın vasıtasıdır. Bu köşkleri
Peygamber Efendimiz Mi'rac yolculuğunda görmüş.
(Linüriyehû min âyâtinâ) dediği, "Ayetlerimizden göstermek için onu
bir İsrâ ve Mi'raca tabi tuttuk." diyor ya ayet-i kerimede; işte gördüğü
şeylerden bir tanesini, meselâ bu hadis-i şerifte buluyoruz.
Şimdi bu hadisi şeriflerin hepsini toplasak, kocaman bir Mi'rac kitabı olur;
neler gördü vs. hepsi teferruatı ile çıkar karşımıza... Tamam.
d. Mûsâ AS ve Kavmi
Sonra, ikinci hadis-i şerife geçiyorum. Bu da İbni Abbas RA'dan, Ahmed ibn-i
Hanbel, Buhârî ve Müslim'de rivayet ediliyor. Buhârî kıymetli kitap, Müslim'in
eseri kıymetli eser, ve Ahmed ibn-i Hanbel de Hanbelî mezhebinin imamı, büyük
hadis alimi... Kaynaklar güzel.
Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor:
(Raeytü leyletu üsriye bî mûsâ) "Benim İsrâ mucizesiyle Mekke-i
Mükerreme'den geceleyin Kudüs'e gönderildiğim, oradan da Mi'raca çıktığım gece,
Mûsâ AS'ı gördüm." Nasıl görmüş?.. (racülen edeme tivâlen ca'den) "Esmer,
saçları kıvırcık, uzun boylu." Mûsâ AS'ı esmerce, saçları kıvırcık, uzun boylu
olarak görmüş. (keennehû min ricâli şenûeh) Etrafındakilere bilsinler
diye tarif ediyor: "Sanki, Şenûe kabilesinin ahalisi tipinde..." o kendi
etrafındaki Arap kabilelerinden birisini anlatıyor, onlar gibi; kıvırcık saçlı,
uzunca boylu, esmerce bir insan.
Büyük peygamber, kalbimizde yeri var, bir şey demiyoruz ama, biraz da sinirli
bir insanmış Mûsâ AS... Hârun AS kardeşi ya; Tur Dağı'ndan dönünce sakalına
yapışmış Harun AS'ın... Yakalamış sakalını, çekiştiriyor böyle, dövecek Hârun
AS'ı... Diyor ki Harun AS:
(Yebne umme) "Ey anam oğlu!" Kardeşim demek yâni. (lâ te'huz
lihyetî ve lâ bire'sî) "Kafamı, sakalımı çekiştirip durma!.."
(İnnel-kavmestad'afûnî) Bu kavim, bu ahali dinlemedi beni, sözümü
dinlemediler. (ve kâdû yaktülûnenî) Nerdeyse beni öldürmeğe kalktılar,
isyan oldu, dinletemedim sözümü!" diyor.
Ne olmuş? Musa AS Tur Dağı'na gittiği zaman, içlerinden Sâmirî isimli şahıs
halkın bileziklerini, yüzüklerini topladı; altından bir buzağı heykeli yaptı.
Sonra da dedi ki:
(Hâzâ ilâhüküm ve ilâhü mûsâ!) "İşte tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısı
bu!.."
Biliyorsunuz Mısırlılar ahmak adamlar; eski Firavun zamanının insanları bir
çok şeylere taparlardı da, taptıklarından bir tanesi de öküzdü, öküze de
taparlardı. Altından buzağı heykeli yapıp tapınıyorlardı.
Başka tapındıkları şeyler nedir?.. Mısır Hava Yolları'yla hiç uçtunuz mu;
Mısır Hava Yolları'nın ambleminde bir horoz başı vardır. Şöyle mavi, kırmızı
renkleri olan, arkaya doğru bir horoz kafası vardır, (Tayyârânı Mısır)
Mısır Hava Yolları'nın ambleminde... Nedir bu horoz başı? O ahmakların, Firavun
zamanındaki kavmin tapındıkları Horus isimli putları var. Bizim horoz
dediğimiz, Horus diye bir tanrıları var... Neymiş ahmakların putları? Başı horoz
başı, vücudu insan vücudu, resimleri filân var... İnsan vücutlu, horoz başlı bir
tanrı. Palavranın palavrası, ahmaklığın daniskası...
Şimdi tutmuşlar onu, Mısır Hava Yolları'nın amblemi yapmışlar; yuh olsun...
Mısırlı bir tanesine dedim ki:
--Sizin bu Hava Yollarının amblemi ne?
--Eski putlardan birisinin kalın kafası.
--Başka hiç bir şey bulamadınız mı?..
Mısır'da müslüman kardeşlerimiz hakim olsa, mü'min kardeşlerimiz onu oraya
koymazlar.
Mısır'da karışık ahali... Bizde de öyle; "Dışı mü'min içi kâfiran çoktur."
dediği gibi ilâhide, kâfirler var, kıptîler var, dinsizler var... Bunların
vazifesi İslâm'dan önceki devirleri sevdirip, İslâm'ı kötü göstermek.
Türkiyede'de Hititliler, Asurlular, bilmem Lidyalılar, Frikyalılar; Doğu
Anadolu'da bilmem Urartular, bilmem neler... Bizim Çanakkale'de Truva
harabeleri, Yunan mitolojisi... Onları medhederler. İslâm'ın güzelliklerini
söylemezler de, İslâm'dan önceki devrin saçmalarını söylerler; bu adamların işi
budur.
Mısır'da Firavunları öğmek, Türkiye'de İslâm'dan önceki çağdaki kavimleri
övmek; Orta Asya'da, Orta Asya'ya İslâm gelmeden önceki Şamanizmi övmek;
Hindistan'da bilmem şöyle yapmak, böyle yapmak... Fitne, yâni güzeli saklamak,
çirkini öğmek.
Şimdi, Mûsâ AS gittiği zaman Samirî altından buzağı yapmış, içini kovuk
yapmış.
(Ve ahrece lehüm iclen ceseden lehû huvâr) Bir altından buzağı yaptı.
Rüzgar estiği zaman camı açarsanız, olur böyle bazen, arabadan ses çıkar;
veyahut testinin ağzı "Huuu..." diye öter böyle... "Altından bir buzağı heykeli
döktü, böğürme sesi geliyor heykelden." Kovuk yaptı ağzı açık, bir yerinden hava
giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Usta adam, yapmış bunu...
Bu Avustralyalı yerlilerin hiç tahmin edermiydiniz boomerang'ı bulacaklarını?
Hayvana boomerang atıyor, tak diye vuruyor boomerang, dönüyor atanın eline
geliyor. Aferin be, aferin Aborjinlere, böyle bir alet yapmışlar. Bizim
atalarımız yapamamış. Şöyle kas gibi bir şey, sopa, yassı. Atıyor, dönüyor,
dönüyor; tak çarpıyor ava, ondan sonra hoop adamın eline geri geliyor, tutuyor.
Allah Allah, aferin yahu, bak adamlar iptidâi, ilkel kavim ama, onu bulmuşlar.
Onlar da bu işin ustası, putçu adamlar. Ordan hava girip, burdan çıkarken,
"Mööö..." diye ses çıkıyor. Tamam, heykel netice itibariyle... Her şeyden ses
çıkıyor; geminin direklerinden de ses gelir, elektrik tellerinden de ses
geliyor, havai hat tellerinden de ses geliyor... Ne var yâni? Ona tapınmağa
kalktılar. Neden?.. Mısırlıların örfleri, adetleri bunları etkilemeğe devam
ediyor, kurtulamıyorlar.
Musa AS'ı gördüler, mucizelerini gördüler, iman ettiler; Firavun'dan
kurtuldular. Firavun gözlerinin önünde boğuldu, helâk oldu, kendileri
kurtuldular. Allah bunların çölden geçerken bıldırcın etiyle, kudret helvası
yağdırdı tepelerine:
(Fezallelnâ aleyhimül-gamâme ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ)
Yâni, "Ey Benî İsrail, size iyilikler yapmadık mı?" buyuruyor Allah-u Teâlâ
Hazretleri. Sina çölünü güneşte gecebilir miydiniz? Biz sizin üstünüze
bulutlarla gölgelendirdik. Gölgede geçersiniz, hadi bakalım bir de kızgın, elli
derece sıcaklıkta geçin! Ölürsünüz hepiniz. Bulutlarla sizi gölgelendirdik.
Süpermarket yok, bilmem ne yok, bilmem ne yok.. Yâni dağın başı, çeşme yok,
içecek yok... Ee, ne oldu? (Ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ)
Bıldırcınlar sapır sapır döküldü önlerine... Kudret helvası indirildi. Kudret
helvasını topladılar yediler, bıldırcınları topladılar; yâni bıldırcın kebabıyla
geçtiler Sina çöllerini... Bunlar büyük mucize.
Mûsâ AS kırk günlük bir süre için Tur Dağı'na gitti. E, kırk gün az bir zaman
değil... Şeytan başladı bunların içinden oymağa, aldatmağa, şaşırtmağa... Sâmirî
bunlara böyle böğürtü çıkartan bir altın buzağı yapınca; "İşte bu sizin
tanrınız, Musa AS da buna tapıyor." diye kandırdı onları.
Onlar ona tapınmağa kalkınca, Harun AS: "Yapmayın böyle ey kavmim, bu
küfürdür!" dedi ama, dinlemediler, öldürmeğe kalktılar Harun AS'ı... Galeyan
halinde, şuursuz halkın toplu reaksiyonu... Bir şey diyemedi Hârun AS...
Ama, Musa AS aşağı inince:
"--Ben seni bu kavmin başına bırakmadım mı yâ Hârun, yâ kardeşim?" dedi.
Yakaladı sakalını çekiştiriyor, kafasını çekiştiriyor... O da diyor ki:
"--Ey anamın oğlu! Sakalımı bırak, saçımı başımı çekiştirip durma! O kadar
söyledim, bu kavim benim sözümü dinlemedi, neredeyse öldürmeğe kalktılar."
Musa AS Allah için sinirlenen bir insan. Dün de okudum: Azrâil AS geldiği
zaman ona da bir tane patlatmış, rivayetlerde var. Yâni celâlli bir insan. Tabii
ulül-azm peygamberlerden büyük peygamber ama, Azrâil'e bile sert çıkmış. Uzunca
boyluymuş, kıvırcık saçlıymış, Şenua kabilesi ahalisinin tipine benzeyen bir
tipi varmış, siyah tenliymiş, esmerceymiş.
e. Mi'rac'da Görülenler
(Ve reeytü îsâ racülen merbûal-halk) "İsâ AS'ı gördüm, şöyle orta
boylu, orta yapıda bir adam şeklinde; (ilel-humrati vel-beyaz) kırmızı
beyaz tenli, (sebetır-re's) saçı düz..." İsâ AS'ı da saçı uzunca düz,
kırmızı beyaz tenli, orta boylu bir kimse olarak görmüş.
(Ve reeytü mâliken hàzinin-nâri ved-deccâl) Cehennemin bekçisi Malik
isimli meleği de gördüm, ve Deccal'i de gördüm." diyor.
Demek ki, ayet-i kerimede;
(Li-nüriyehû min âyâtinâ) "O peygambere ayetlerimizi gösterelim"
dediği, demek ki neler neler görmüş. Gördüğü şeylerden iki tanesini hadis
kitaplarından okuduk.
Bir de bu cildi alalım, burada da akşam şöyle sayfaları kıvırdım. Bir hadis-i
şerif de burda olacak. Evet, bu da İbn-i Abbas'tan. Buharî'de var, Taberânî'de
var ve diğer ravilerde var...
(Urice bî hattâ zahartu bimüsteven sümia fîhi sarîfel aklâm.)
"Mi'rac'da yükseltildim, bir düz yere ulaştım ki, bir mertebeye ulaştım ki,
orada kaderin kalemlerinin yazışının cızırtısını işittim."
Bir başka hadisi şerif:
(Urice bî iles-semâ') "Mi'rac'da göge yükseltildim. (femâ memerertü
bi-semâin) Hangi semâdan geçersem, (illâ vecedtü fîhâ ismî) ismimi
orda yazılmış gördüm. (mektûben muhammedün rasûlüllah, ve ebû bekrinis-sıddîk
halefî) Ebûbekr-i Sıddîk da benden sonra halife olacak diye yazılı gördüm."
diyor bu hadis-i şerifte.
f. Burak
İmam Müslim (Rh.A), sahih kitabında buyuruyor, Enes ibn-i Mâlik RA
Peygamber Efendimiz'den bu hadis-i şerifi rivayet etmiş. Buyurmuş ki Peygamber
Efendimiz:
(Ütîtü bil-burâk) Bana Burak getirildi. (ve hüve dâbbetün ebyadu
tavîlün) Bu böyle beyaz renkli uzun bir binektir. (fevkal-hımâri ve
dûnel-bağli) Merkepten daha büyükçe, katırdan biraz daha küçükçe böyle bir
uzunca binektir. (Yadau hàfirahû inde müntehâ tarfihî) Gözün gördüğü yere
ayağının tırnağını basıyor, trak oraya gidiyor. Öbür tarafa basıyor, trak oraya
gidiyor. Yâni göz görme mesafesine trak trak öyle gidiyor. Böyle bir şey.
(Kàle: Ferakibtühû) "Bu Burağa bindim, (hattâ eteytü
beytel-makdîs) nihâyet Beyt-i Makdis'e, yâni Kuds-ü Şerife vardım." diye
başlıyor bu hadis-i şerif.
Şimdi muhterem kardeşlerim, biliyorsunuz Peygamber SAS Efendimiz İsrâ
mucizesinde Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e Burak ile gitti. Burak'ı
kendisi böyle tarif ediyor. Tabii Burak niçin böyle diye isimlendirilmiş, hangi
kelimeden geliyor Burak?.. Berk Arapçada şimşek demek; Burak ordan geliyor, kök
olarak aynı kökten geliyor. Şimşek gibi gittiği için bu ismi almış, şimşek gibi
gidiyor. Yâni gözün gördüğü yere adımını atıyor, fırt oraya varıyor fırt oraya
varıyor, öyle gidiyor. Şimdi burakla Kudüs'e gitti, Kuds-ü Şerif'e kadar
seyahati Burak'la oldu.
Mi'rac, insanı yükselten alet demek. Nedir insanı yükselten alet? Asansör.
Asansöre binersin alt kattan, ondan sonra düğmeyi basarsın, "Vuuuuup..."
yükselirsin; Mi'rac bu mânâya geliyor, yâni kelime mânâsı olarak böyle.
g. Cebrâil AS
Demek ki Burak'la Kuds-ü Şerif'e kadar geldi, Mi'racla göklere yükseldi.
Sonra, nereye kadar geldiler? Cebrâil AS refakatinde işte bu hadislerde
okuduğumuz müşahadeleri gördü. Her semada neler gördüğünü burda göreceğiz şimdi
bu uzun hadisi şerifte. Nihayet Sidret'ül Müntehâ'ya kadar vardılar, Cebrâil
AS'la. Sidret'ül Münteha'da, bakın ne buyuruyor burda bir hadisi şerifi
atlamıştık, o aklıma geldi, onu buldum şimdi:
(Lemmâ kâne leyletu üsriye bî) "Benim İsrâ mucizesiyle o götürüldüğüm
gecede; (merartü bil-meleil-a'lâ) Mele-i A'lâ'ya uğradım. (ve cibrilü
kelhilsül-bâlî min haşyetillâhu azze ve celle) Cebrâil AS Allah'ın
haşyetinden, havfından, Allah korkusundan eski bir kilim gibi titriyordu.
Allah'ın heybetinden, hasyetinden, Allah'ın en yakın, en büyük meleği Cebrâil
AS'ı Mele-i A'lâ'da böyle tir tir titrerken gördüm." diyor.
Aziz ve muhterem kardeşlerim, bunları hafızanızda canlandırın. Cebrâil AS'ın
günahı var mı?.. Yok. Melekler günah işlemezler, Allah'ın ne emretmişse onu
yaparlar. Günah işleme durumları yok meleklerin, şeytana uyma durumları yok...
(Yef'alûne mâ yü'merûn) "Ne emrolunduysa onu yaparlar." Cebrâil'in
günahı var mı? Yok. Cebrâil nasıl bir melek? Allah'ın dört büyük meleği var:
Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil... En meşhur dört meleğinden birisi, Cebrâil AS
çok yüksek makamlı, çok yüksek rütbeli bir melek.
Bu Cebrâil Mele-i A'lâ'da, Sidre-i Müntehâ'nın yanında bir buruşuk kilim gibi
Allah korkusundan tir tir titrerse; biz ne oluyoruz be kardeşlerim?.. Biz
günahlara batmış, âsî, mücrim insanlar, biz ne oluyoruz?.. Neye güveniyoruz,
nasıl gülüyoruz, nasıl yaşıyoruz, ne biçim müslümanız?.. Niye titremiyoruz, niye
tam müslüman olmak için gayrete gelmiyoruz, niye silkinmiyoruz?.. Nedir bizim bu
kasvetimiz, katılığımız, laf anlamazlığımız, söz dinlemezliğimiz, akıbet
düşünmezliğimiz; nedir yâni?..
Sidre-i Müntehâ'ya kadar Cebrâil Aleyhisselâm'la geldi de, neler gördü
neler... Cebrâil AS'la beraber yolculuğunda, sordu:
--Yâ Cebrâil bu nedir, yâ Cebrâil bu kim, bu köşkler ne?..
Bir çok şeyleri görerek gidiyor tabii, Cebrâil Aleyhisselâm da bilgi veriyor.
Sidre bir çeşit ağaçtır, sidre ağacı derler. Bizim sedir ağacı dediğimiz,
çamın en kaliteli cinsinden büyük bir ağaçtır. Sidre-i Müntehâ, işin en sonu
demek. Müntehâ sonu demek, nihayeti demek. Sidre-i Müntehâ ahirette öyle bir
mânevî ağaç ki, melekler oraya kadar gidebiliyor, hudut orası... Oraya geldiler,
Cebrâil AS durdu, Peygamber Efendimiz de durdu. Cebrâil AS dedi ki:
"--Yâ Muhammed Mustafa, bu kadar benden. Benim yaradılışım müsait değil,
burası son, tehlike. Sidre-i Müntehâ'dan ötesi melekler için gidilecek bir yer
değil!" dedi, daha öteye Cebrâil AS gidemedi.
Peygamber-i Zişanımız SAS mahzun oldu. Şimdi ben bu bilmediğim yerlerde,
Cebrâil AS da gelmezse benim halim nice olur diye mahzun oldu.
h. Huzur-u Rabbül-Alemîn'e Varış
Ondan sonra, işi şiire döküyorum. Sizin kitap satış bölümünden Mevlid
kitapları aldım, oradan okuyalım:
Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm.
Cebrâil AS:
"--Ben burdan öteye gidemem, gidersem yanarım yâ Muhammed-i Mustafâ! Burdan
sonrasını sen gideceksin, bana gitmek yok!" dedi.
Böyle Cebrâil AS ile konuşurlarken, Refref önüne geldi Peygamber
Efendimiz'in, Peygamber Efendimize selâm verdi.
Şimdi Refref nedir? O da bir çeşit vasıta ama; tabii görmeyen bilmez. Yâni
köre kırmızı renkle yeşil rengin arasındaki farkı nasıl anlatacaksın?
--Aman kardeşim güllerin rengine bak kıpkırmızı, aman yeşil yaprakların
arasında ne kadar güzel!
Yapışıyor eteğinden tutuyor:
--Kardeşim kırmızı ne demek, yeşil ne demek?
--E, kardeşim sen körsün, ben şimdi sana kırmızıyla yeşili nasıl anlatayım?
Sen renkleri bilmiyorsun ki, mümkün değil sana anlatmam.
Peygamber Efendimiz'e Burak şöyle bir merkepten büyükçe bir şey halinde
görünmüş; Refref de ayrı bir varlık, yeşil renkli bir varlık... Ona bindi.
Tabii Allah-u Teâlâ Hazretleri, insanların anlayamadığı şeyleri anlayacağı
şekle sokuyor. Dün akşam söylemiştim, hani kabirde güzel yüzlü bir insan
görüyor. Soruyor:
--Aman canım kardeşim seni çok sevdim, sen kimsin? Tam burda ben yalnızlıktan
korkarken, titrerken seni gördüm sevindim, sen kimsin?
--Ben senin okumakta olduğun Tebâreke Sûresi'yim.
Tebâreke Suresi'ni Allah ona bir arkadaş olacak, insan oğlunun anlayacağı bir
şekil verip öyle gönderiyor onun yanına; her şeye kàdir.
Yâni, biz mahlûk dediğimiz şeyler neyiz? Hücrelerden meydana gelmişiz.
Hücreler nerden meydana gelmiş? Moleküllerden meydana gelmiş. Moleküller nerden
meydana gelmiş? Atomlardan meydana gelmiş. Atomlar nerden meydana gelmiş?
Elektronlardan, pozitronlardan, nötronlardan ve sâireden meydana gelmiş. Onlar
nerden meydana gelmiş? (Quantum) enerji paketlerinden meydana gelmiş.
Paket dediğimiz kocaman, kırmızı fiyonklu hediye paketi değil, küçücük... Yâni,
onları bir araya getiriyor da, atom yapıyor Allah.
Atomları da görmek mümkün değil, çok küçük şeyler. Enerjiler yoğunlaşıyor,
şekle giriyor, düzene giriyor, atom oluyor. Atomlar şekilleşiyor hizaya geliyor,
molekül oluyor. Molekülden maddeyi meydana getiriyor. Maddeden canlı ve cansız
varlıkları yaratıyor.
(Tebârekallàhu ahsenül-hàlikîn) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan
Allah pek yücedir.] Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ neleri, nasıl yaratıyor?.. Bir
tohumdan koca ağaç çıkıyor, bir küçücük şeyden koca bir mahluk çıkıyor
karşına... Fetebârekallàhu ahsenül hàlikîn... Öyle güzel yaratmış.
(Ve hüve bi-külli halkın alîm) "Her çeşit yaratmayı bilir, en iyi
bilir." Yaratmanın tek şekli yok ki, kàdir-i mutlak, her şeye kàdir Allah-u
Teâlâ Hazretleri...
Şimdi muhterem kardeşlerim:
Bir feza oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ.
Öyle bir yazmış ki Süleyman Çelebi bu Mevlid'i, vallahi böyle insanı mum gibi
eritir hayran eder, hasta eder bayıltır yâni. İçi gidiyor insanın... Öyle edepli
yazmış, öyle güzel kelimeler kullanmış, öyle yerli yerinde anlatmışki; Mevlid-i
Şerif'i ezberlemek lâzım, ama böyle çay içer gibi, güzel bir meşrubat içer gibi,
yudum yudum... Böyle balla, kaymakla bir şey yer gibi, tadını çıkarta çıkarta...
Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda, ne arz u semâ...
Rû-nümâ ne demek? Bilmez bizim ahali, çünkü Farsça... Rû-nümâ olmak,
görünmek, yüz göstermek demek. Rû, yüz demek; nümâ göstermek kökünden geliyor.
Bir alan, feza, bir boşluk göründü o zaman Rasûlüllah'ın gözüne ama; ne mekân
var orda, ne arz var, ne yeryüzü, ne de semâ var... Ne yer var, ne gök var, ne
mekân var. Nasıl isimlendiriyor?
Kim ne hàlîdir ne mâlî ol mahâl,
Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hâl.
Bu mahaller, bu fezâya, Rasûlüllah'ın geldiği o fezâya ne diyeceğiz? Bir şey
denmez. Ne hàlîdir, ne boştur; ne mâlîdir, ne doludur. Tarifine bak: Ne
bomboştur, ne de doludur ol mahal. Akıl ve fikir bu meseleyi çözemez, anlayamaz,
fehmedemez, halledemez bu işin esrarını... Öyle bir yer, öyle bir şey ki; ne
mekân var, ne arz var, ne semâ var... Ne dolu, ne boş...
Ref' olup ol Şâh'a yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.
Rasûlüllah SAS'e yetmişer binlik zulmetten nurdan hicapların hepsi
kaldırıldı. Hicab ne demek? Perde... Perdeler kaldırıldı Rasûlüllah SAS'in
önünden; yetmiş bin nurdan hicaplar, yetmiş bin zulmetten perdeler hepsi
kaldırıldı. Görünsün diye, görünmesi gereken şey görünsün diye, tevhid nuru
yüzünden peçeyi kaldırdı.
Tarife bak, tüyleri diken diken oluyor insanın! Tevhid, lâ ilâhe
illallah... Yetmiş bin hicap gitti, tevhidin nuru yüzünden peçeyi kaldırdı.
Peçeyi taktımı, kadının yüzünü göremiyorsun. Onları hatırlatıyor, öyle anlatıyor
ama, öyle usta anlatıyor ki Süleyman Çelebi; yâni elini bırakıp ayağını
öpeceksin mübareğin... Öyle üstad... Söz işte böyle söylenir.
Her birinden geçer iken ileru,
Emr olurdu, yâ Muhammed gel beru!
Her bir perdeden ileriye doğru geçerken, her seferinde tekrar, "Daha yakına
gel ey Muhammed, gel beriye, beriye gel!" diye emr olurdu taraf-ı İlâhîden.
Çün kamusun görüben geçti öte,
Vardı erişti ol ulu hazrete...
Bütün bu perdeleri bekleye bekleye edeble yürüyor. Ne yapayım diye duruyor,
"Beri gel!" deniyor. Duruyor, "Beri gel!" deniyor; duruyor, "Beri gel!" deniyor.
Edeple geçti ötelere, ötelere... Vardı erişti ol ulu hazrete.
Buradaki hazret, huzur demektir. Lisan bilmek çok önemli. Siz İngilizce
biliyorsunuz, ben bilmiyorum. Böyle konuşanlara bakıyorum, ne dedi diyorum,
anlamıyorum. Lisan bilmemek zor, lisan bilmek de çok güzel bir şey... "Ol ulu
hazrete vardı." ne demek? O huzur-u İlâhîye, azametli ulu dergâha vardı demek.
Burada 'hazret'i büyük yazmış neşreden, bunu bilmiyor; hazret Allah sanıyor,
ondan büyük yazmış. Hazret, huzur demek... O ulu huzura vardı, huzur-u İlâhiye
vardı demek.
Şeş cihetten Ol münezzeh Zül-Celâl,
Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.
İşte burda Ol'u büyük yaz bakalım, Zül-Celâlı büyük yaz; işte burda Allah
kasdediliyor. "Altı cihetten münezzeh olan o Zül-Celâl Mevlâ."
Altı cihet nedir? Kabaca insanın altı ciheti var: Önü var, ardı var, sağı
var, solu var, yukarısı var, aşağısı var... Şeş, altı demek. Şeşi beş görmek
deniliyor ya... İşte ordan biliyorsunuz.
O altı cihetten münezzeh Zül-Celâl ne demek yâni? Mekân izafe edilemez
Allah'a; Allah-u Teâlâ Hazretleri mekandan da munezzehtir, zamandan da
munezzehtir. Zamanı, mekânı o yaratmıştır.
Bî-kem u keyf ne demek? Çok önemli bu iki kelime. Keyfiyetsiz ve kem'iyetsiz,
niceliksiz, niteliksiz. Yâni, vasfını söylemek mümkün değil, miktarı söylemek
mümkün değil. Vasıf miktar söyleyemeyeceğin bir şekilde, tarife sığmaz bir
şekilde ona cemâlini gösterdi Mevlâ...
Nasıl?.. Nasılın cevabı şöyledir denilemez, vasıf söylenemez. Ne kadar?..
Miktar söylenemez. Bî kem ü keyf, keyfiyetsiz, kemiyetsiz... Edebini gösteriyor,
yâni bilmediğini böyle tarif eder insan. Yâni keyfiyetsiz, kemiyetsiz Allah-u
Teâlâ Hazretleri cemâlini Rasûlüne gösterdi. Nasıl? Kelimeler yetmez, sıfatlar
yetmez kullanılmaz.
Zâten ol Sultan-ı mâ zâgal basar,
Eylemişti Hakk'a tahsîs-i nazar.
Bak şimdi, sözlerin büyüklüğüne bak. "Mâ zâgal basar" ayetiyle övülen o
Rasûlüllah SAS var ya; zâten o sultan, o Rasûlüllah hep Hakk'a nazar ediyordu,
ömrü boyunca Cenab-ı Hakk'ın müşahedesindeydi. Zaten ömrü boyunca hep Rasûlüllah
nazarını, bakışını Allah'a tahsis etmişti, yâni hep ona bakıyordu."
Yeni bir meyva getirseler önüne, işte bu yeni hurma, yeni mevsimin hurması;
ilk defa ağaçtan kopardık sana getirdik; öpüp gözlerine sürerdi. Rabbim bunu
yeni yaratmış, kudret-i İlâhinin fabrikasından yeni çıkmış diye gözüne sürerdi.
Nereye baksa Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin kudretini görürdü, kudretini söylerdi.
Ne işi yapsa dua ederek yapardı. Yemeğe dua ile otururdu, yemekten dua ile
kalkardı. Elbisesini dua ile giyerdi, dua ile çıkartırdı. Yatağa dua ile
yatardı, yataktan dua ile kalkardı. Yüz numaraya dua ile girerdi, yüz numaradan
dua ile çıkardı. Abdest alırken dua ederdi, oruç tutarken dua ederdi, namazda
dua ederdi... Yâni her anı Allah ile beraber idi zâten...
Aşikâre gördü Rabbül-İzzeti,
Ahirette öyle görür ümmeti.
Hep ömrü Allah'ın kudretini müşahade etmekle, ona nazar etmekle geçiyordu
amma; o izzet sahibi Mevlâ'yı o zaman aşikâre gördü. Sözün kuvvetine bak!..
Ahirette öyle görür ümmeti.. "Göster cemâlin şem'ini, /Yansın od'a pervaneler."
Yâ Rabbi bize de cemâlini göster, bizi mahrum eyleme!
Sözlerin güzelliğine bak! Keseceğim bir yerde ama kesilmiyor, o kadar güzel
akıyor:
Bî-huruf u lafz u savt ol Pâdişâh,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.
"Harfler olmadan, kelimeler olmadan, ses olmadan, ol alemlerin padişahı
Allah-u Teâlâ, Rabbül-àlemîn, Mustafa'ya söyledi. Şeksiz şüphesiz konuşma oldu
aralarında, şek şüphe yok ama; harfsiz, kelimesiz... Ses ile değil, başka bir
şekilde Allah-u Teâlâ Hazretleri Mustafa'yla konuştu."
Ne kadar güzel anlatıyor olayları, mübareğin seçtiği kelimelere bakın,
anlatışındaki edebine bakın: (Bî-huruf u lafz u savt ol Pâdişâh, Mustafâ'ya
söyledi bî-iştibâh.) Bî-iştibâh, şüphesiz demek. Şüphe yok Mustafa'ya
söyledi.
Neler dediğini aşağıda anlatıyor:
Dedi kim matlûb u maksûdun benem.
Sevdiğin can ile ma'bûdun
benem.
Ya Muhammed, senin matlubun, maksudun işte karşında, benim. Candan sevdiğin
ma'budun benim. Şimdi biz de elhamdü lillâh,
(İlâhî ente maksùdî ve ridàke matlûbî.) diyoruz. "Yâ Rabbi, maksùdum
sensin, hedefim sensin, seni istiyorum; senin rızanı kazanmak amacım!" demiş
oluyoruz.
Gece gündüz durmayıp istediğin,
N'ola kim görsem cemâlin dediğin.
Hani dünyadayken gece gündüz istiyordun ya ey Resulüm, "Cemâlini bir görsem
Rabbimin!" diyordun ya...
Gel Habîbim sana aşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam.
Gel, ben de seni sevdim, seni habîbullah ettim. Allah'ın habibi Peygamber
Efendimiz ya... Habîbullah, Allah'ın sevgilisi demek.
Ne murâdın var ise idem revâ,
Eyleyem bir derde bin türlü devâ.
"İşte ne istiyorsan, muradını sana vereyim!" Revâ, ifa etmek, yerinde
yürütmek yapmak demek... Yâni, "Bir derdin varsa söyle, bin türlü deva vereyim!
Dile benden ey Rasûlüm, iste!" diyor.
Mustafâ dedi eyâ Rabb-i Rahîm,
Ey hatâ-pûş u atâsı çok kerîm.
Ol zaif ümmetlerin hali n'ola?
Hazretine nice anlar yol bula?
Muhammed-i Mustafâ --sallallàhu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen
kesîrâ-- dedi ki: "Ey benim merhameti çok Rabbim, ey rahmeti geniş Rabbim!"
Hatâ-pûş, hataları örten, gaffar-ı zünûb demek. Atâsı çok, ikramı çok olan, yâni
ekremül-ekremîn demek.
"Ey settâr-ı uyûb olan, gaffâr-ı zünûb olan, ekremül-ekremîn olan Mevlâm! Şu
benim zayıf ümmetlerimin hali ne olacak? Bu huzur-u ilâhiye ermeğe yolu nerden
bulacaklar, bilecekler, sana nasıl gelecekler onlar?"
Gece gündüz işleri isyan kamu,
Korkaram ki yerleri ola tamu.
"Hepsinin işleri gece gündüz âsi olmak, günah işlemek... Korkuyorum ki bu
ümmetim bu gidişle, bu hatalarla cehenneme düşerler."
Tamu, cehennem demek eski Türkçede. Uçmak, cennet demek; tamu,
cehennem demek. Bu benim zayıf ümmetlerim gece gündüz isyan işliyorlar, korkarım
ki yerleri cehennem olur.
Yâ İlâhi hazretinden hacetim,
Bu durur kim ola makbul ümmetim.
"Yâ Rabbi, benden muradımı sordun, söyleyeyim: Senden hacetim, isteğim,
muradım şudur ki, ümmetimi kabul et yâ Rabbi, ümmetim makbul ümmet olsun,
ümmetime rahmeyle!"
Hak Teâlâ'dan erişti bir nidâ,
Yâ Muhammed, ben sana kıldım
atâ.
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden bir nida erişti ve buyurdu ki Mevlamız: "Ey
Muhammed, ben sana istediğini ihsân eyledim." Atâ etmek, ihsan etmek, vermek
demek.
Ümmetini sana verdim ey Habîb,
Cennetimi anlara kıldım nasîb.
"Ümmetini sana bağışladım, cennetimi de onlara ihsan eyledim." diyor.
Şimdi burdan sayfaları geriye doğru götüreceğim, şurda doğum bölümünde bir
şey vardı; Rasûlüllah SAS doğmuş, orada Süleyman Çelebi bir söz söylüyor ki,
yenilir yutulur bir söz değil. Peygamberimizin doğumunu anlattığı bölümde bir
söz söylüyor ki, çok önemli muhterem kardeşlerim. Diyor ki: Peygamberi Zişanımız
doğduğu zaman böyle parmağını kaldırmış tevhid ediyor. Daha doğum halinde bebek,
parmağını kaldırmış "Lâ ilâhe illallah" diyor. Annesi Amine Hatun'un rivayetine
göre, "Ümmetim, ümmetim..." diyormuş.
Kulağım ağzına verdim dinledim,
Söylediği sözü ol dem anladım,
Hakka bağlayıp gönülden himmeti,
Der idi kim ümmeti vâ ümmeti.
Böyle anlatıyor. Yâni daha bebekken: "Ey benim ümmetim, ne olacak benim
ümmetim?" diyormuş. Şimdi bunu anlatıyor da aşağıdaki beyit:
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terk edersin sünnetin.
"O çocukken seni düşünüp ümmetim diyor, sen kocaldın ihtiyarladın; aklı
başında insansın; sen onun sünnetini terk ediyorsun."
Allah-u Teâlâ Hazretleri sünnetine sarılmayı nasib etsin, yolunda yürümeyi
nasib etsin, sevdiği ümmet olmayı nasib etsin... Firdevs-i A'lâ'da Habib-i
edibine bizi komşu eylesin, köşkünün yanında ihsân eylesin... Havz-ı Kevserinden
doya doya içmeyi nasib eylesin, cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.
Allah cümlenizden razı olsun...
Muhterem kardeşlerim, bizim suçlarımız kusurlarımız çok; yâni biz kendimizi
namaz kılıyoruz diye adam sanıyoruz, efe gibi dolaşıyoruz ortada... İnsan
ariflerin sözlerini okuyunca, onların laflarını anlayınca, biraz anlayacak
duruma gelince; ne kadar kusurlu olduğunu anlıyor.
Allah bizi afv u mağfiret eylesin...
29. 12. 1994 - Warrnambool, Victoria / AVUSTRALYA