|
MÜBAREK BİR GECE
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû!..
(—Kapıda başka kardeşlerimiz var, ayakta kaldılar. Yanlarınızdaki
serbest yerlere yerleşin, arkada yer açılsın; o kardeşlerimiz de
otursunlar, rahatça dinlesinler, aramıza katılmış olsunlar!)
Bu
mübarek geceye, bizi böyle hoş bir hal ile eriştiren Allah-u Teàlâ
Hazretleri’ne hadsiz hesapsız, sonsuz hamd ü senâlar olsun...
Müslümanlar bulundukları şehirde hor görülen, itilip kakılan, küçük,
mü’min, kıymetli bir zümre iken, adetleri sonradan arttı
arttı, arttıkça camileri de genişledi. Evvelki senelerde Irak’tan
geçerken görmüştük; Samerra diye bir
şehir var nehrin kenarında... Öyle büyük cami yapmışlar ki, dünyanın
en büyük camisi. Duvarlarında yâni boyunda
onbeş
tane burç var galiba. Ebadını hatırlayamayacağım. Minaresine dışarıdan
yol döne döne çıkıyor. Samerra camisinin minaresine yol dışından,
helezonî şekilde, döne döne çıkıyor. Müslümanlar çok olunca geniş yere
ihtiyaç oluyor.
El-hamdü
lillâh, bu mescid küçük bir mescid değildir. Ama arkadaşlarımız,
kardeşlerimiz doldurdular, Allah’a hamd ü senâlar olsun, Allah
muhabbetlerimizi, kardeşliklerimizi, birbirimize karşı sevgilerimizi,
saygılarımızı, alâkalarımızı dâim eylesin... Dar geliyor işte, daha
geniş yerler istiyoruz. Onlar olsa, daha da geniş gerekecek. Çünkü el-hamdü
lillah Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri birbirimize kardeş eylemiş.
Kardeşlerimizin içinde nice muhterem kimseler görüyorum, kimi
bulunduğu yerde müftü olan, kimisi eğitim müesseselerinde, mekteplerde
hocalık yapan çok güzide kardeşlerimiz. Kalkmışlar, kardeşliğin bir
icabı olmak üzere ziyaret kasdıyla, böyle mübarek bir akşamda uzun
mesafeleri kat edip buralara gelmişler. Yakından gelenler var,
uzaklardan gelenler var, çok uzaklardan gelenler var...
Allah-u Teàlâ Hazretleri adımlarını haclara, umrelere vardırsın...
Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin... Şöyle yukarıdaki sofrada
muhabbetle yemek yediğimiz gibi, Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemizi
cennet sofralarının etrafında da böylece cem eylesin... İnşâallah bu
günleri de anarız orada. Çünkü insan hatırlayacakmış dünyadaki
şeylerini, neydi hani böyle konuşmuştuk diye. Allah cümlemize nasib
eylesin...
a. Şahıslar Fânîdir
Muhterem kardeşlerim! Şahıslar fanidir. Eğer kalacak olsaydı,
yeryüzünde kalmaya en layık olan Rasûlüllah SAS Efendimiz Hazretleri
idi. Bakın ayet-i kerimede ne buyruluyor, bi’smillahi’r-rahmâni’r-rahîm:
وما محمدٍ الا رسول، قد خلت من قبله
الرسل
(اۤل عمران:١٤٤)
(Ve
mâ muhammedün illâ rasûl) “Muhammed de Allah’ın bir elçisi, daha
başka bir şey değil, Allah’ın gönderdiği bir elçi. (Kad halet min
kablihi’r-rusul) Daha önce başka peygamberler, başka elçiler de
gönderdi Allah-u Teàlâ Hazretleri; onlar da geldiler, göçtüler.
Kalmadılar bu cihanda.” (Âl-i İmrân: 144)
Belki
isteye isteye gittiler muhakkak ki, bu cihanda kalır mı insan?.. Şu
Necib Fazıl’ın vefatı münasebetiyle gazetede yazılan şiirine bakıyorum
da: Eti zehir, bilmem nesi zehir şu hayattan gittiğini, böyle şiirle
ifade etmiş.
E
insan ahiretin nimetini görünce, bu dünyaya bakası gelir mi?.. Şöyle
hurilerden bir tanesinin parmağının ucunu görse, bu dünyada yaşama
arzusu kalır mı insanın?.. Allah-u Teàlâ Hazretleri gözünden perdeyi
kaldırsa, cennetin nimetlerini görse; “Biraz daha yaşayayım!” mı der,
“Yâ Rabbi, emanetimi bir an önce al da, beni sevdiklerime kavuştur!”
mu der?..
Allah’ın öyle kulları varmış ki, her akşam dua edermiş:
“—Yâ
Rabbi, lütfeyle bu gün benim canımı al da, Rasûlüllah’a ve
sevdiklerime kavuşayım!” diye, her akşam öyle dua ederlermiş.
Şahıslar gider, hepimizi gideceğiz, hiç birimiz kalmayacağız. İşin
kötü veya dikkat çekici bir tarafı şu ki; ne zaman gideceğimizi de
bilmiyoruz.
Evvelki gün bir yolculuk icab etti, bir yere kadar arkadaşımızın
düğününe gittik. Yolda bir trafik kazası, hemen bizim önümüzden olmuş.
Bir araba yolundan dönmüş, tarlaların içine uçmuş gitmiş, takla atmış
gitmiş... Ama nasıl bir manzara!.. Biz birden üstüne geldik. Çocuklar
bir tarafta, kadınlar bir tarafta, eşyalar bir tarafta... Herkes
kamyonunu, arabasını durdurdu; yoldan gelenler gidenler gelenler
koştular, gittiler. İşte el birliğiyle arabayı kaldırdılar, altından
bir de kadın çektiler, çıkarttılar.
Şöyle
düşündüm: Eh, bizim başımıza böyle bir şey gelseydi, bizi öbür tarafta
düğüne bekleyenler, “İnnâ lillâh, ve innâ ileyhi râciûn...”
diyeceklerdi. İşte bir varmış, bir yokmuş. Bu dünya böyle...
والآخرة
خيرٌ وابقى
(الاعلى:١٧)
(Ve’l-âhiretü
hayrun ve ebkà) [Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.] (A’lâ:
17)
Allah-u Teàlâ Hazretleri bize, bàki hayatın zevkini versin, ona
hazırlanmayı nasib eylesin... Onu ihmal etmemeyi nasib etsin... Bu
dünyadaki vazifelerimizi idrak edip de, asıl orası için çalışmayı
nasib eylesin...
b. Önemli Günler
Bu
günün ehemmiyeti ortada... Bir kere ehemmiyetli günlere daha çok
önceden başladık. Regàib Gecesi şa’şaasıyla, ihtişâmıyla, güzelliğiyle
bir cuma gecesi geliverdi üstümüze... Bir hayır, bereket gecesi, el-hamdü
lillâh... “Mübarek Receb girdi, Regàib Gecesine eriştik!” diye, düğün
bayram ettik buralarda. El-hamdü lillâh, kandillerle bu vakte kadar
geldik.
Heyecanımız şimdi gittikçe daha da artıyor, yüreğimiz çırpınmağa
başladı; Ramazan geliyor!.. Onbeş gün kaldı. Ramazan geliyor, o
mübarek ay geliyor, o göğün kapılarının açıldığı, cennetin kapılarının
açıldığı; cehennemin kapılarının kapandığı, şeytanların zincirlere
vurulup bukağılandığı, yerin göğün bezendiği, insanların hayırları
yapmağa koştuğu, Ümmet-i Muhammed’in ayı geliyor. Ümmet-i Muhammed’in
kazanç ayı geliyor.
Rasûlüllah SAS Hazretleri bize bu günlerin ehemmiyetini muhtelif
hadislerinde söylemedi mi?.. Receb ekim ayıydı. Şa'ban bakım ayı,
Ramazanda mahsul toplayacağız inşâallah! Mahsulleri, bol meyvaları,
mükâfatları alacağız. Bayram edeceğiz sonunda da, inşâallah!..
Peygamber SAS Hazretleri bize, (leyletü’n-nısfı min şa’bân)
Şa'ban’ın ortasındaki gecenin ehemmiyeti hakkında da işaretler
buyurmuş. Bugün Şa'ban ayının ortası şimdi. 14’ü bitti, 15.
gecesindeyiz şu anda. 14-15 gün daha var, ondan sonra Ramazan gelecek.
Bu
gece ehemmiyetli bir gecedir. Bu gece mânevî bir bayram gecesidir.
Meleklerin bayram gecesidir. Bu gece hayırların çok çok insanlara
erdiği, rahmet-i ilâhiyyenin saçıldığı bir mübarek gece... “Bana
Cebrâil AS haber verdi.” diyor Rasûlüllah SAS Hazretleri. Tereddüt mü
edersin?.. Cebrâil gibi bir haberci, Rasûlüllah SAS Hazretleri’ne
bildirmiş bu günün faziletine dair ve Rasûlüllah SAS Hazretleri bu
gecesini, daha başka, hepsi güzel olan gecelerinden daha başka bir
güzel şekilde geçirmiş.
Şimdi
insanlarda çeşit çeşit huylar var. Bir kere hadis dedin mi, hemen
“Sahih mi, değil mi?” diye hadis-i şerîfin karşısına dikiliyorlar.
Güzel... Her şeyin tahkikini yapsınlar, iyi, güzel. Ama, Rasûlüllah
SAS Hazretleri’nin böyle bu mübarek Şa'ban gecesini ihyâ ettiğine
dair, büyük hadis alimlerin et-Terğib ve’t-Terhib gibi
eserlerinde; büyük evliyaullahın, meselâ Abdülkadir-i Geylânî
Hazretleri’nin Gunyetü’t-Tâlibîn gibi eserlerinde kayıtlar var.
Buralardan biliyoruz ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri bu gecede çok
hayırlar ihsân ediyor kullarına... Peygamber SAS Hazretleri bu
gecesini çok güzel bir şekilde geçirmiş.
Teberrüken o mübarek Efendimiz’in; numûne-i imtisâlimiz,
Peygamberimiz, başımızın tâcı, gözümüzün, gönlümüzün nûru, sürûru SAS
Efendimiz’in sözlerinden birazını okuyacağız.
c. Kur’an-ı Kerim’de Berat Gecesi
Kur’an-ı Kerim’de acaba bu geceye dair delil yok mu?.. Kur’an-ı
Kerim’de Duhan Sûresi var ya, bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:
حمٰ. والْكِتَابِ المْبِين. اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فِى لَيْلَةٍ
مُبَارَكَةٍ اِنَّا
كُنَّا مُنْذِرِينَ
(الدخان:١-٣)
(Hà
mim. Ve’l-kitâbi’l-mübîn. İnnâ enzelnâhü fî leyletin mübâraketin innâ
künnâ münzirîn.) (Duhan: 1-3) diye, bir mübarek gecede Kur’an-ı
Kerim’i Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin indirdiği anlatılıyor. Mübarek
gece deniliyor. Bu mübarek gece işte bu gece. Alimlerimizin bir kısmı
böyle demişler.
Bazıları da:
“—Ramazanda indiğine göre Kur’an-ı Kerim, bu mübarek geceden kasıt
Kadir Gecesi olsa gerektir.” diyorlar.
Allahu
a’lem. Öyle olsa da öyle olmasa da, Şa'banın bu yarısı olan 15.
gecesinin mübarek bir gece olduğunda hiç şek şüphe, tereddüt yok.
İnşâallah bu geceyi böyle zevk ile, şevk ile, ibadet taat ile, gözyaşı
dökerek, günahlarımıza tevbe istiğfâr ederek, hayırlı, feyizli bir
şekilde geçiririz. Bu gecenin feyzini biz de tadarız da, bi’t-tecrübe
sabit deriz. Kitapların sözüne ne lüzum var, işte bi’t-tecrübe, ayan
beyan sabit.
Geçen
gün umreden bir kardeşimiz gelmişti.
“—Nasıl geçti seyahatiniz?” diye sordum.
Anlattı:
“—İşte
şuralara gittik, böyle oldu... Orada da kuraklık vardı bu sene.” dedi.
Hatta o kadar canlarına tâk etmiş ki kuraklık, Suud’daki ahalinin,
“Yağmur duasına çıkacağız ey ahali!” diye radyolarla ilan etmişler.
Yağmur yok... Bu mevsimde yağması lâzım, beklenilen bir şey; rahmet
yağmamış. Onun için, radyolarla ilan etmişler, toplanmışlar... Artık
ne kadar zamandan beri yağmur bekliyorlar da yağmıyorsa...
Toplanmışlar, imam çıkmış Kâbe’nin olduğu Mescid-i Haram’da hutbeye...
“Hocam, ben Arapça bilmediğim için neler söylediğini anlamadım ama,
yarım saat kadar dua eyledi orada.” diyor.
“Gökyüzünde bir tek bulut yoktu diyor, masmaviydi gökyüzü, pırıl pırıl
güneşti. Daha minberden aşağıya adımını atarken, yağmur başladı.”
diyor. “Oradan, merdivenlerden aşağıya inerken yağmur başladı. Hiç
kaçmadık, kaçar mıyız rahmetten?.. Şakır şakır, şakır şakır üstümüze
yağdı.” diyor.
Şimdi
söyleyin bakalım, böyle bi’t-tecrübe dua edip de duasına icabet
edildiğini gören insan, artık delile ihtiyaç duyar mı?.. Delile hacet
var mı?.. Gün gibi ayan. İşte dua ettim, ortada bulut yokken oldu.
Müteaddid defalar bu tekerrür ederse, artık tesadüfe hamledilecek bir
hali kalmazsa, ne olur?.. İnsanın kalbi yakîn ile dolar. Kalbi şek
ihtimali olmayan, şek lekesi, şüphe gölgesi düşmeyen sağlam bir iman
ile dolar. Ona delile ihtiyaç mı var?.. Amentü billâh dedi mi, her şey
onun etrafında döner durur.
Sonra,
insan Allah’a inandı mı, Allah’ın her şeyini sever. Kaidedir: “Bir
insan bir şeyi sevdi mi, onunla ilgili her şeyi sever. Sözünü sever,
onunla yakın olanları sever, onun gönderdiği mektubu sever, onun
gönderdiği hediyeyi sever, onun kitabını sever, onun likasını sever,
onun her şeyini sever hasılı. İnsana Allah-u Teàlâ Hazretleri o
sevgiyi ihsân etsin...
O
sevgiyi verdi mi, biz de Allah’ın Rasûlünü seveceğiz, sevgilisi
çünkü... Kelâmını seveceğiz, kitabını seveceğiz, çünkü Allah’ın
kelâmı... Allah’ın salih kullarını seveceğiz, çünkü Allah’ın salih
kulları, Allah’ın kulları... Allah’ın kul deyip, kabul edip de iltifat
eylediği, yükselttiği kullar... Allah-u Teàlâ Hazretleri içimize o
sevgileri ihsân eylesin...
Şimdi
demek istiyorum ki, yâni inşâallah kalbinizi temiz, pak tutarsınız da,
Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne halisâne nidâ ve münâcaat ve niyâz
eylersiniz, Allah size ihsân eder; kitaplardan artık Leyle-i Berâe’nin
fazileti hakkında söze hacet mi kalır, bi’t-tecrübe sabit dersiniz,
olur, biter.
Şimdi
bu geceye Berâet Gecesi denmiş. Çünkü burada bir çok bereket, hayır
insanoğluna nâzil oluyor, yağıyor. O bereketi insan hisseder. Gönlü
ürperir, gözü yaşarır, duyguları taşar, onu hisseder. Allah-u Teàlâ
Hazretleri cehennemden azadlık beratı verir inşâallah... Cennetine
duhûl, liyâkat berâtı verir inşâallah cümlenize...
d. Berat Gecesinde Allah’ın Affı
Şimdi
birkaç hadis-i şerîf okuyalım dedik ya Günyetü’t-Tâlibîn’den,
Abdülkadir-i Geylânî KS Hazretleri’nin meşhur, güzel eserlerinden bir
eserdir, oradan okuyalım! Senedini veriyor, o senedin arkasından da
diyor ki:
عن على بن ابى طالب رضى الله عنه عن النبى صلى
الله
عليه وسلم انه قال:
(An
aliyyi’bni ebî tâlibin radıya’llàhu anh) Hazret-i Ali Efendimiz (Kerrema’llàhu
vecheh ve RA), Allah’ın aslanı, müslümanların en gençlerinden,
çocukken, daha delikanlılık çağında müslüman olmuş da öyle pırıl pırıl
bir ömür sürmüş. Rasûlüllah SAS Efendimiz’in mübarek kerimesi Hazret-i
Fatıma’yı da tezevvüc eylemiş. Zaten yeğeni, amcazâdesi... O mübarek
zât, (ani’n-nebiyyi SAS) Peygamber Efendimiz’den rivâyet
eylemiş ki, (ennehû kàl) o şöyle buyurmuş:
ينزل الله تعالى فى ليلة النصف من شعبان الى السماء
الدنيا، فيغفر لكل مسلم الا المشرك، اومشاحن، او
قاطع رحم، او امرأة تبغى فى فرجها.
(Yenzilu’llàhu
teàlâ fî leyleti’n-nısfı min şa’bâne ile’s-semâi’d-dünyâ)
“Şa'ban’ın orta gecesi, —şu 15. gecesi. 30’un yarısı 15 etmez mi, bu
gece olunca— Allah-u Teàlâ Hazretleri en yakın semâya nüzûl eyler.”
Şimdi,
semâü’d-dünyâ demiyor, es-semâü’d-dünyâ diyor. Bakıyorum
bazı meal yazan kimselere, —buna benzer bir ifade Tebâreke Sûresi’nde
de geçer— tercümesinde dünya semâsı diyorlar. Dünya seması olsaydı
semâu’l-ard derdi veyahut semâu’d-dünya derdi. Dünya kelimesini o
mânâya kullanmaz Kur’an-ı Kerim. Dünya en yakın demek. Es-semâü’d-dünyâ,
en yakın semâ demek.
ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح
(الملك:٥)
(Ve
lekad zeyyenne’s-semâe’d-dünyâ bi-mesâbîha) “Biz en yakın semâyı
yıldızlarla donattık.” (Mülk: 5) buyuruyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.
En
yakını yıldızlarla donatılmışsa ve yıldızların bazısının ışıkları
milyonlarca ışık yılında gelirse bizim memleketimize, bizim dünyamıza;
siz bu dünyanın büyüklüğünü düşünün!.. Bir de bu kâinâtın sahibinin
azametini düşünün o zaman!..
وهو الذى فى السماء اله وفى الارض اله
(الزخرف:٨٤)
(Ve
hüve’llezî fî’s-semâi ilâhun ve fi’l-ardi ilâh) [Gökteki ilâh da,
yerdeki ilâh da O’dur.] (Zuhruf: 84) Allah-u Teàlâ Hazretleri bizim
Rabbimiz de semâların Rabbi değil mi?.. Bizim hakimimiz, sahibimiz de
göklerin sahibi değil mi?..
İlk
semâ yıldızlarla donatılmış. Ondan sonra?.. Akıl almaz. O engin
mesafeler... Şimdi ışık, saniyede üçyüz bin kilometre süratle gidiyor.
O kadar süratle gidiyor. Bu hızla meselâ bir şey... İngiltere’de bir
kuleden çan yukarıdan çaldığı zaman, çanın sesi aşağıya gitmeden o
hızla, radyo dalgalarıyla bizim kulağımıza geliyor. Süratin
büyüklüğünü düşünün yâni.,, Böyle bir ışık, bir saniyede bu kadar,
üçyüz bin kilometre gidiyor. Dünyanın etrafını altı yedi defa
dolaşacak kadar hızlı. Bir saniyede böyle...
Bir
dakikada ne kadar saniye var. Bir saatte kaç tane saniye var. Bir
günde kaç tane saniye var. Bir yılda kaç tane saniye var, düşünün!..
Ondan sonra, beş milyon ışık yılı mesafeden gelen yıldızı düşünün,
bize ne kadar uzak olduğunu düşünün! Kâinâtın büyüklüğü hakkında bir
fikriniz olsun.
İnsan
buradan bir uzay gemisine binseymiş ve semaya doğru hareket etmeye
başlasaymış, bizim güneşimizin bulunduğu yıldız kümeciğinden dışarıya
yirmibir bin sene sonra varacakmış, çıkacakmış, —yirmibir bin sene
diye hatırımda kalmış.— uzun sene... Yâni kendisi aslında ölecek,
görmeyecek çıktığını. O kadar büyük.
Şimdi
“Allah-u Teàlâ Hazretleri nüzûl eyler semâ-i dünyaya.” buyuruyor
hadis-i şerîf. Rahmetiyle kullarına yakın geliyor.
(Feyağfiru
li-külli müslümin, illâ li-müşrikin, ev müşâhinin, ev kàtıu rahimin.)
“Her müslümanı afv u mağfiret eder Allah-u Teàlâ Hazretleri bu mübarek
gecede.” Kimi istisna ediyor?.. “Müşrik kulu afv u mağfiret eylemez.
Allah-u Teàlâ Hazretleri müşrikleri afv u mağfiret etmeyecek bu
gece...”
“Eh,
el-hamdü lillâh biz amentü bi’llâh demişiz, Allah’a inanmışız.
Rasûlüne inanmışız, kitabına, Kur’an’ına inanmışız, peygamberlerine
inanmışız, ahiret gününe inanmışız; imanımız bütün... Müşrik değiliz
el-hamdü lillah!” diyebiliriz ama, işin ince hesap tarafı da var,
gizli şirk var. Neyse, asıl şirkten uzağız, Allah’ın rahmetine
inşâallah mazhar oluruz.
(Ev
müşâhinin) “Kalbinde, içinde kin besleyen kindar insanları da
affetmeyecek.” Demek ki müslümanın kalbi başkalarına karşı kin
tutmayacak, affedici olacak.
Rasûlüllah Efendimiz, kendisini terk-i diyar ettiren, gurbetlerde
gezdirten Mekkelilere, Mekke’ye sahip olduğu zaman ne muamele etti?..
Hepsini affetti.
“—Ne
umarsınız benden, size ne muamele yapacağımızı sanıyorsunuz?..” dedi.
Ordu
muzaffer, karşısında mağluplar var. “Ne yapacağımı tahmin edersiniz?”
dedi. Dediler ki:
“—Sen
kerim bir zâtsın, senden kerem bekleriz.”
Kerem
geldi ondan. Hepsini afv u mağfiret etti, hepsini bağışladı. Hepsine
sorgu sual yapmadı. Yâni, “Siz bana niye Kabe’de namaz kıldırmadınız?
Niye beni diyarımdan dışarıya attınız, niye beni öldürmeğe kasdettiniz?..
Niye benim üzerime ordu çektiniz?.. Niye Uhud Harbi oldu, niye şu harb
oldu, niye bu harb oldu?..” demedi. Hepsini sildi.
Neden?.. Bu dünya boş... Bu dünyadaki ömür, düşmanlıklarla vakit
geçirecek kadar çok değil. Bu dünyada insan çarçabuk hazırlığını
yapmalı, Allah’ın rızasını kazanmalı! Bu dünya bir köprü gibidir, bir
ucundan girdik, öbür ucundan çıkacağız, bitecek. Yürüyüp, geçip
gideceğiz. Burada öyle dostlara kavga edip, düşmanlarla çekişerek
vakit geçirecek zamanımız yok... Biz güzel şeyler yapar, geçer
gideriz. “Kötülerin hesabını affettim, Allah görecek hesabını, Allah’a
havale ettim!” deriz. Uğraşacak vaktimiz yok, yapacağımız işler çok.
Dünya böyle.
Rasûlüllah Efendimiz öyle muamele etmişken, biz birbirimize kin
tutarsak halimiz nice olur?..
“—Bana
teslim etsinler de, ipini ben çekeyim!” nasıl der bir insan müslüman
kardeşine?”
Hâlâ
böyle fokur fokur, kalbi hınçla nasıl kaynar?.. Bak Rasûlüllah SAS
buyuruyor ki:
“—Kalbinde kin, intikam duygusu olan, şahnâ olan kimseyi Allah
affetmeyecek.”
O
halde kalblerimizi pâk edelim! Kalblerimizi hırstan, kinden
temizleyelim!.. Yüzümüzü temizliyoruz da, elimizi, ayağımızı yıkıyoruz
da, maddî necâsetten temizlenmeğe dikkat ediyoruz da, bu kötü
huylardan temizlenmeğe niye dikkat etmiyoruz?.. Görünmeyince
ehemmiyetsiz mi?.. Nasıl ehemmiyetsiz olur?..
Peygamber SAS Hazretleri’nin hadis-i şerîfleri var: Bir kötü huy
insanın başına çok büyük dert açıyor. Bir kibir, çok büyük dert açar
insanın başına. Bir ucub, kendini beğenmek, çok büyük dert açar. Bir
hased, insanın amellerinin sevaplarını, ateşin odunu yeyip kül ettiği
gibi yer bitirir. E ben şimdi hasede niye dikkat etmeyeyim?.. “Aman
hasetçi olmayayım. Aman müslüman kardeşimdeki, başka bir insandaki
nimeti kıskanmayayım!” diye, niye kalbimi murakabe etmeyeyim, bu kadar
önemli olduğuna göre?.. Niye kibre ucuba düşeyim?..
Olur
mu! Ben değil, benim ayağının tozu olamadığım o büyük sahibi, o
muhterem kimseler, ne oldu Huneyn gazvesinde?.. Hiç hatırımdan
çıkmıyor. Şöyle vadiye bakmışlar, şimdi bizim şu kalabalığımız gibi,
vadi müslüman askeri dolu... Kendi kendilerine demişler ki:
“—Bizi
bu gün kim yenebilir?.. Biz Bedir’de 313 kişiydik, çok azd idik, Allah
bize zafer verdi. Uhud’da şöyle oldu, şurada böyle oldu, burada böyle
oldu... Şimdi bizi kim yenebilir bu kadar büyük müslüman kalabalığını,
ordusunu?..” demişler.
Ne
oldu yâni?.. Kendilerinin adetlerinin çokluğuyla öğündüler,
sevindiler, adede güvendiler. Küçük bir hata gibi. Yâni bizim
anlayamayacağımız, gözden kaçırabileceğimiz bir şey gibi. Onlar
Allah’a inanmış değiller miydi, Rasûlüllah’ı sevmiyorlar mıydı,
Allah’tan olduğunu bilmiyorlar mıydı her şeyin?.. Ama böyle
gönüllerine bir ters duygu geldi.
Allah-u Teàlâ Hazretleri onun üzerine, düşmanlarına imkân verdi,
bunlara bir gevşeklik verdi. Nasıl olduysa düşman bunlara bir
saldırdı, öyle haller oldu ki, perişan oldular ve bu kadar
genişliğiyle, ovalarıyla, dağlarıyla dünya onların başlarına dar
geldi. Ayet-i kerime öyle anlatıyor.
Neden
bir duygu, bir yanlış düşünce, bir muhakeme tarzı, hatası yüzünden o
muhterem zâtlar ki, biz onların ayağının tozunun ucu olamayız. Bizim
üstümüze basıp geçseler bizim için şeref olacak kimseler, bak ne hale
geldi. Biz kendimizin neyine güveniriz, neyimize güvenebiliriz yâni...
O halde biz, boynumuzu bükeceğiz, diyeceğiz ki:
“—Yâ
Rabbi! Ben sana neyimi arz edeyim?.. Sen benim içimi dışımı bilirken,
ben sana neyimle öğünebilirim?.. Yüzü kara bir kul, eli boş bir kul...
Daha sana lâyık kulluk edemedim. Ahir zamanın fitnesi, fesadı beni
karıştırdı. Eski zamanda senin nice iyi kulların gelmiş... Bir kere
Kur’an’ı küçük yaşta ezberlemişler, Rasûlüllah’ın sünnet-i seniyyesini
öğrenmişler, dini ilimlere vâkıf olmuşlar. Ondan sonra, bu kalbin
amellerinin ehemmiyetini anlamışlar da, kötü duygularıyla, kötü
ahlâklarıyla mücadele etmişler. Tevekkül ehli, iman ehli, yakîn ehli,
sahâbet ehli, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne rızâ ve teslimiyetleri tam,
kâmil kimseler olmuşlar.
Ben
öyle yapamadım yâ Rabbi!.. Dünyayı anlayamadım, ahireti anlayamadım,
dinin inceliklerini kavrayamadım... Boş ömür geçirdim, boş şeylerle
uğraştım, yüzüm kara, elim boş!” demekten başka ne gelir elimizden
yâni.
Neyimizle öğünebiliriz?.. Ne var ki yâni doğru düzgün, Allah-u Teàlâ
Hazretleri’ne arz edebileceğimiz?.. “Şu şeyim güzel, kıymetli. Şunu
arz edeyim de makbul olsun!” diyecek neyimiz var?..
Şairin
birisi diyor ki:
“—Yâ
Rabbi! Ben senin hazinende olmayan dört şey getirdim sana.”
İnsana
garip geliyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin hazinesinde olmayan dört
şey ne?
Çâr çiz âverdiem ki der genci tû nist
“Özür,
günah, hiçlik ve kusur getirdim yâ Rabbi sana.” diyor. E özür yok.
Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin her şeyi tam. Günah yok. İşte bizde onlar
var. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizlere lütfuyla, keremiyle muamele
eylesin şu mübarek günler hürmetine...
İnsanın suçlu olması iyi bir şey değil ama, suçunu kabul etmemesi daha
kötüdür. Suçunu kabul etti mi, Allah vaad ediyor ki affedecek. Onun
için, gelin merdâne, açıkça durumumuzu arz edelim:
“—Yâ
Rabbi, durumumuz bu, hatamız çok, kusurumuz çok... İyi kulluk etmek
istiyoruz ama, başaramıyoruz. Sen bizim elimizden tut, bize yardım
eyle yâ Rabbi!.. Sana zikirde, sana şükürde, sana güzel kulluk etmekte
bize yardım eyle!.. Sen yardım etmezsen, bunu başarmamız mümkün
olmayacak, anladım; şu yaşa geldim, anladım, yâ Rabbi yardım eyle!”
diyelim, ilticâ edelim.
Umulur
ki rahmetinden, hazinesinden bize kendisine güzel kulluk etmeyi ihsân
eder.
Bak,
kalbinde kin olanı, hırs, kin olanı, kızgınlık olanı affetmeyecek bu
gece. Hepimiz birbirimize karşı kalbimizi bir temizleyelim,
paklayalım! Herkes birbirine düşman... Sevmeyi unuttu millet...
Kızmayı öğrendi, âlâsını öğrendi kızmanın her çeşidini; sevmeyi
unuttu.
Üçüncüsü, ne diyor hadis-i şerîfte: (Ev kàtıu rahimin)
“Akrabaları, dostları ile, yakınlarıyla akrabalık bağlarını
koparanları da affetmeyecek.” Demek ki darılmayacağız, kızmayacağız,
akrabalarımızla alâkaları devam ettireceğiz.
Şimdi
çokça sorulan bir soru var:
“—Hocam, benim akrabam benim yolumda değil. Ben namaz kılıyorum, o
namaz kılmıyor... Ben İslâm’ı kabul ediyorum, o başka yolda... Ne
yapacağız?..”
Tabii
iki şey yapılabilir. Dostluğun, ahbablığın devamı için bazı şartlar
var, onlar olmadığına göre, yapmayalım denilebilir ama; pekiyi biz
onlardan çekilince onlar ne olacak?.. Onlara kim yardım eder?.. Bizim
akrabamız olduğuna göre, biz konuşamazsak, hangi hoca onun yanına
yanaşabilir?..
Onun
için, biz alâkayı kesmeyeceğiz. Öyle kimselere de gideceğiz, İslâm’ı
anlatacağız. Taviz vermeyeceğiz, sevgi vereceğiz, bilgi vereceğiz,
anlatacağız. “Ey kardeşim, işte işin aslı budur!” diyeceğiz. Hidayet
Allah’tan... Sen kimseye hidâyet verecek değilsin ki..
انك لا تهدى من احببت ولكن الله يهدى من يشاء
(القصص:٥٦)
(İnneke
lâ tehdî men ahbebte ve lâkinne’llàhe yehdî men yeşâ’) [Sen
sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis Allah dilediğine hidayet
verir.] (Kasas: 56) Rasûlüllah Efendimiz’e öyle buyurmuş Allah-u Teàlâ
Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de. Hidâyet bizim vazifemiz değil; bizim
vazifemiz insanlara İslâm’ı tebliğ etmek... Alâkayı kesmeyelim,
inşâallah o alâkaların faydası vardır.
Şimdi,
ben o kimsenin evine gitsem, beni almaz yabancı diye... Ama seni alır,
çünkü sen onun akrabasısın. Sen onun evine girebildiğine göre, bir
kutu şeker götürürsün, elini öpersin, kandilini tebrik edersin,
mübarek olsun dersin; kandilden haberi olur adamın... Birkaç tatlı söz
söylersin. Her lafı bir defada boşaltmak mecburiyeti de yok. Gidersin,
bu gün böyle yaparsın; ertesi gün, bir hafta sonra, Ramazan’ın
başlangıcında bir daha gidersin...
.............
Peygamber Efendimiz insanlara bir iki yıl içinde, üç beş gün içinde
İslâm’ı anlatmaktan aciz miydi, anlatamaz mıydı?.. 23 yılda sindire
sindire, öğrete öğrete öylece yetiştirdi. Ne güzel yetiştirdi...
Onun
için, biz de böyle bir zaman tanıyalım! Darılmaca, kızmaca yok,
ayrılmaca, küsmece yok... Sevgiyle, Allah yolunda çalışmaca var.
Verirse verir. Vermezse ne yapalım?.. Onun liyâkati yokmuş demek ki...
O kimsenin liyâkati olsaydı, Allah onu huzuruna davet ederdi. Daha
liyakati yok demek ki...
Biz
burada eğer Allah’ın huzuruna gelmiş de namaz kılabilmişsek, bu
neden?.. Allah’ın bir lütfudur. Öteki gelememişse neden?.. Allah’ın
ona bir cezasıdır. Kendi yoluna gelemiyorsa, o daha büyük bir
felâkettir.
Eski
ümmetlerden birisi ibadet ehliymiş, sonradan yolunu değiştirmiş,
sapıtmış. Ama biraz dinden, bilgiden haberi olduğu için kendi kendine
de demiş ki:
“—Yâhu, ben dinden imandan uzaklaştım, günahlara daldım, Allah bana
ceza vermiyor hâlâ...”
Sanıyor ki tepesinden taş vuracak. Taş yağacak semâdan, öyle
bekliyormuş.
Allah-u Teàlâ Hazretleri o zamanın peygamberine vahyeylemiş, demiş ki:
“—Git
filanca kuluma söyle, ben onu cezalandırdım, o cezalandırdığımın
farkında değil. Ben ona kendime ibadet etmeyi mahrum etmedim mi, haram
etmedim mi, benim huzuruma gelmez duruma getirmedim mi; bu ceza yetmez
mi?..” diye öyle haber göndermiş.
Onun
için, zamanı gelmemiş daha, uğraşırsınız, olursa ne âlâ; olmazsa Mevlâ
bilir. Biz onun dışını biliyoruz, Mevlâ içini dışını biliyor. Lâyık
olsa, bir anda döndürür günlünü...
Böyle
bir hadis-i şerîf okumuş olduk. Demek ki, güzel huylu olanlar
kazanacak bu günde. Kötü huylu olanlar istifade edemeyecek.
Dördüncüsü de: (Ev imreetin tebgî bi-fercihâ) “Kötü kadın, kötü
yola sapmış kadını da Allah affetmeyecek.” Bu günahları saymasından
anlıyoruz ki, demek ki böyle büyük günah erbâbına Allah-u Teàlâ
Hazretleri rahmet eylemeyecek. Ama bir başka hadis-i şerîfte de
geçiyor ki: Tevbe ederse müstesna diye...
Tevbe
kapısı daima açık, şu kapı gibi açık. Her kul tevbe edebilir. Allah-u
Teàlâ Hazretleri’nin dergâhı, ümitsizlik dergâhı, kapısı değildir.
Allah-u Teàlâ Hazretleri kulunun tevbe etmesini sever, günahını itiraf
etmesini sever. “Eğer kullar günah etmeseydi, Allah’ın gaffarlığı
nerede kalacaktı?” diyor bazı büyükler. Gaffarlığı, Gafûr ve Rahîm
olması, günahları affetme sıfatının olması o zaman nereden
anlaşılacak?.. Onun için tevbe kapısı açık. Tevbe ederse kurtulur
hâsılı.
e. Berat Gecesi’nde Peygamber Efendimiz
Başka
rivayetler var. Onları ben uzun uzun anlatmayayım, burada yazılar çok
ama, kısaca şöyle hulâsaten söyleyeyim ki; Peygamber Efendimiz, böyle
onun hayatında Şa'ban ayının bu gecesi olduğu zamanlar, o geceleri
ibadetle geçirmiş. Bu konuda birkaç rivâyet var:
Bir
keresinde, Hazret-i Aişe Validemiz’in yanına gelmiş, yatmış. Ondan
sonra yavaşça yataktan sıyrılmış. Hazret-i Aişe Validemiz de, acaba
bir başka yere mi gidecek demiş, o da hemen dikkat kesilmiş yâni. O
zaman mum yok, elektrik yok, karanlık geceyse görünmesi mümkün değil
ama, meraklanmış. Peygamber Efendimiz çıkmış, o da arkasından çıkmış,
bakalım nereye gidiyor, ne yapıyor diye.
Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere’nin Bakîü’l-garkad denilen
kabristanına gitmiş, orada dualar okumuş, semâya bakıyor. O da demiş
ki:
“—Bak
Rasûlüllah SAS Hazretleri nelerle meşgul, benim de aklıma ne kötü kötü
fikirler geldi.” diye dönmüş gelmiş.
Arkasından da, Rasûlüllah SAS gelmiş içeriye... Bakmış, Hazret-i Aişe
Validemiz’in hıh hıh hıh diye yürümekten, koşmaktan nefesi böyle hızlı
hızlı...
“—Ne
oldu?..” diye sormuş.
Demiş
ki:
“—Anam
babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Sen yanımdan sıyrılıp
gidince, benim aklıma geldi ki, ‘Acaba öteki hanımlarının evlerine mi
gideceksin?’ diye düşündüm. Onun için peşine düştüm. Meğer sen Rabbine
ibadetle meşgul imişsin, ben de kendi nefsimin duyguları
peşindeymişim.” demiş.
O
zaman Peygamber Efendimiz, bu gecenin ehemmiyetine dair demiş ki:
“—Bu
gecenin mühim bir gece olduğunu Cebrâil AS bana geldi, bildirdi.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bu gece, Benî Kelb kabilesinin koyunlarının
tüyleri sayısınca müslümanı afv u mağfiret eyler. Rahmet-i ilâhiyye,
mağfiret-i ilâhiyye cûşa gelir.” diye bildirmiş.
Sonra
başka rivayetler var, müteaddid geceler olabilir. Çünkü Peygamber
Efendimiz’in başından pek çok Şa'ban geldi geçti, değil mi, yâni 63
yaşına kadar yaşadığına göre. Bu rivayetlerin her birisi, bir başka
Şa'ban’da olabilir. Bir keresinde demiş ki:
“—Bana
müsaade eder misin yâ Aişe, bu gece ibadet edeyim?”
Nezakete bak!.. Buyursunlar bakalım, gelsinler görelim o çöl kanunu
diyen, çöl bedevisi diyen insanları... Bak hanımına ne diyor
Rasûlüllah SAS Hazretleri:
“—Bana
müsaade eder misin yâ Aişe, Rabbime ibadet edeyim?..”
Nezakete bak, insanlığa bak, kemâle bak, ahlâka bak!.. O kendisinden
yaşça küçük, karısı. Sonra herkes onun peygamberliğini kabul etmiş,
bakışına canları fedâ, yüzüne bakmağa kıyamıyorlar... Etrafında öyle
ashâb-ı kirâm var ki canlarını ayağının ucuna nisâr etmişler,
saçmışlar. Bir emri, her şeyi yapmağa kâfi... Herkes canını fedâ
etmeğe râzı... Öyle muhterem bir kimse. Bak ne diyor?.. Salâhiyetini
kötüye kullanıyor mu, bu benim hakkım diyor mu?.. “Sen otur şurada,
karışma!” diyor mu?..
“—Bana
müsaade eder misin, bugün Rabbime ibadet edeyim?” diyor.
Hiç
bundan ibret almaz mıyız biz?.. Rasûlüllah’ın sünnete uymak demek,
ille bir sürü kitaplardan bir sürü hadis okuyup okuyup da, kulağımıza
laf doldurmak mı demek?.. İşte huy... Sen böyle mi davranıyorsun,
başka türlü mü davranıyorsun; ölç!.. Böyle davranıyorsan,
Rasûlüllah’ın sünnetine uygun yaşıyorsun. Böyle davranmıyorsan, eve
girdiğin zaman fırtına gibi giriyorsan, evdekilerin hepsi bir köşeye
siniyorsa; “Vay, babam geldi!” diye çocuklar bir tarafa, “Efendi
geldi!” diye hanım bir tarafa siniyorsa... O zaman sen Rasûlüllah’ın
sünnetine uygun durumda değilsin!..
Bizim
o taraflarda vardır: “El eyisi, ev ağusu” derler. Yâni bazı insanlar
el iyisi, başkalarına iyi davranırlar; ev ağusu, evde zehir
zemberek... Öyle olmayacak.
Hani
gelsinler, görsünler bak İslâm’da kadının mevkiini. Bir sözden ne
şeyler çıkıyor, ne kadar duygulandırıyor insanı.
“—Müsaade eder misin ben bu gün Rabbime ibadet edeyim?..”
“—Pekiyi yâ Rasûlüllah!” diyor.
Hem de
o da nasıl söylüyor:
“—Anam
babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Pekiyi.” diyor.
Sözün
zarafetine bak. Canım sana feda diyorlar. Anasını babasını çok sever
ya insan, anası babası için de canını verir. En çok sevdiğiyle ölçerek
söylüyorlar:
“—Anam
babam sana fedâ olsun, ey Allah’ın Rasûlü!..”
Ne
güzel ifade... Sen ananı babanı feda eder misin Rasûlüllah yoluna?..
Sen kendini Rasûlüllah yoluna feda eder misin, ediyor musun, etmekte
misin?.. Böyle bir duyguyla bağlı mısın?.. Kıyasla bakalım!..
Birçok
kimse diyor ki:
“—İşte
Kur’an-ı Kerim var ya...”
Yahu,
Kur’an-ı Kerim var, âmennâ ve saddaknâ... Pekiyi Kur’an-ı Kerim’i sana
kim getirdi, kim tebliğ etti?.. Kur’an-ı Kerim kime indi, kim söyledi
sana Allah’ın kitabını, o ayetlerini?.. Gene o Rasûlüllah.
Sonra
o Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin anlaşılması ve hayata tatbikini en
güzel kim yapabilirdi?.. Rasûlüllah... O halde sen Rasûlüllah’ın hayat
tarzını incelemeden Kur’an’ı anlayabilir misin?.. Kur’an-ı Kerim’i
Rasûlüllah’tan ayırabilir misin, sünnetinden ayırabilir misin?..
Muhakkak ona göre hareket edeceksin.
Neyse,
kısa keselim!..
Rasûlüllah SAS ibadete girişti. Bir secde eylemiş ki, yarı geceye
kadar devam etmiş. İkinci secde eylemiş ki, fecre kadar devam etmiş.
Hatta bir rivayette Hazret-i Aişe Validemiz, “Acaba başına bir hal mi
geldi?” diye ayağına şöyle bir el yordamıyla elini uzatmış, yoklamış.
Öldü mü kaldı mı diye telaşlanmış yâni. O da kıpırdayınca, anlamış ki
tamam; yâni ibadette, şuuru yerinde, vefat etmemiş, canlı filan diye
anlamış. Öyle ibadet etmiş.
Sonra,
kulak vermiş secdede söylediği sözlere. Söylediği sözleri şu anda
bulabilir miyim bilmiyorum ama diyor ki:
“—Yâ
Rabbi! Ben senin kızgınlığından affına sığınırım...”
Rasûlüllah diyor, dikkat edin!.. Ben söylemiyorum, Rasûlüllah SAS
söylüyor. O Rasûl ki, Kur’an-ı Kerim’de hakkında ayet inmiş.
Buyruluyor ki:
ليغفر لك الله ما تقدم من ذنبك وما تأخر
(الفتح:٢)
(Li-yağfira
leka’llàhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara) (Fetih: 2)
diye, geçmiş ve gelecek günahlarının affolunduğunu bildiriyor Allah-u
Teàlâ. Açık bono, altı açık şey veriyor. Geçmiş ve geçecek
günahlarının bağışlandığı söylenilen Rasûlüllah SAS Hazretleri diyor
ki:
“—Yâ
Rabbi! Ben senin kızgınlığından senin affına sığınırım... Senin
gazabından senin rahmetine ilticâ ederim... Senden sana sığınırım yâ
Rabbi!..”
Başka
nereye gideceksin zaten?.. Allah-u Teàlâ seni cezalandırmak, gazab
etmek murad eylese; seni Allah’ın cezasından, gazabından, azabından
kim kurtarabilir?.. Allah seni korumayı dilese, kim sana zarar
verebilir?..
Firavun ordusuyla Mûsâ AS’ın arkasına düştü de zarar verebildi mi?..
Firavun’un ordusu tozu dumana katarak, o zavallı mü’minlerin peşine
düştüler. Vay bizim memleketimizi terk edip kaçıyorlar!.. Neden
kaçıyorlar?.. Erkekleri kesiyor, kızları bırakıyor, hepsini köle
edinmiş, hizmetçi çalışıyor.
150
metre yüksekliğinde taş piramitler neyle yapılır? Kırbaç
altında esir çalıştırarak yapılır. İnsanın firavunluk namı kolay kolay
alınır mı?.. 150 metre ne demek?.. Kızılay’daki gökdelenin iki veya üç
misli demek. O kadar yüksek kesme taşlardan, insan boyu kesme
taşlardan piramit yaptırmış Firavun. Neden yaptırmış? İçine girecek,
defnolunacak, mezar, Firavun’un mezarı. Yahu, küçücük dört tane taş
neyine yetmez?.. 150 metre yükseklikte, 3 metresinin taşları devrilmiş
de 147 metre kalmış Keops Piramidi. Bir üç metre daha olsa, 50 katlı
bina yüksekliğinde piramit... Taş yığmış çölün ortasına, içine mezara
gireceğim diye.

Öyle
zalim bir adam. Ondan kaçıyorlar. Bir şey yapmış değiller, hırsız
değiller, arsız değiller, mazlumlar, kaçıyorlar. Herifler peşinden
ordu salmışlar. Tabii kaçmışlar, kaçmışlar kaçmışlar, önlerine deryâ
çıkmış. Önleri deryâ deniz, arkaları azgın düşman. Ne yapacaklar
şimdi?..
قال اصحاب موسى انا لمدركون
(الشعراء:٦١)
(Kàle
ashàbu mûsâ innâ lemüdrekûn) “Mûsâ AS’ın ashâbı dediler ki: Eyvah,
yakalanacağız.” (Şuarâ: 61) Önümüz deniz, uçsuz bucaksız deniz...
Arkada düşman geliyor... Kılıçları çekmiş, silahı bilemiş, geliyor
üstüne, öldürmeğe geliyor. “Siz misiniz kaçan bizim zulmümüzden. Biz
zulüm yapacağız, kaçmayacaksınız!” dermiş gibi yâni. Ne diyor Mûsâ AS:
قال كلا ان معى رب سيهدين
(الشعراء:٦٢)
(Kàle
kellâ) “Asla! (İnne maiye rabbî seyehdîn) Rabbim yanımızda,
bize yardım edecek, yol gösterecek.” (Şuarâ: 62) diyor. Yol daha
ortada yok, belli değil ama, Mûsâ AS Allah’ın elçisi... (İnne maiye
rabbî seyehdîn) “Hayır, olmaz öyle şey, Rabbimiz bizim yanımızda,
bizimle beraber, o bize bir yol gösterecek, yardım edecek.” Yol yok,
önü deniz, arkası düşman... “Hayır, Allah yardım edecek.” diyor.
İman...
Musa
AS. Allah’ın ulû’l-azm peygamberlerinden bir mübarek peygamber. “Allah
yardım edecek!” diyor. Nasıl yardım eder?.. Vahyetti Mûsâ AS’a:
فاوحينا الى موسى ان اضرب بعصاك البحر، فانفلق
فكان
كل فرقٍ كالطود العظيم
(الشعراء:٦٣)
(Feevhaynâ
ilâ mûsâ eni’drib bi-asàke’l-bahr) “Bunun üzerine Mûsâ’ya, ‘Yâ
Mûsâ, asànı vur bakalım şu denize!’ diye vahyettik. Asàsını suya
vurdu. (Fenfeleka fekâne küllü firkın ke’t-tavdi’l-azîm) Deniz
yol oldu. Oniki adet yol açıldı, geniş bulvar gibi oldu hepsi.”
(Şuarâ: 63) Girdiler, yürüdüler, geçtiler.
Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle korur. Korudu mu korur. Yâni, Firavun
orduları para etmez. İstediği kadar güçlü kuvvetli olsun, korudu mu
korur. Cezalandıracağı zaman da, piramidin en alt katında gizli bir
dehlize saklansa, cezası erişir.
Onun
için, öyle diyor, bak o büyük Peygamber! Günahları affedilmiş
Peygamber SAS’in duasından ibret al!.. Senin benim gibi günahkar insan
değil; Habibullah, Seyyidi’l-evvelîne ve’l-ahirîn, geçmişlerin,
geleceklerin en büyüğü olan o zât-ı muhterem diyor ki:
“—Yâ
Rabbi! Senin kızgınlığından senin affına sığınırım. Senin gazabından
senin rahmetine ilticâ ederim. Yâ Rabbi! Senden sana sığınırım, başka
sığınacak yerim yok. (Lâ uhsî senâen aleyke) Sana nasıl medih
edeyim, sana nasıl medih söyleyeyim, seni nasıl öğeyim, öğemem...”
diye böyle güzel ifadelerle, tevâzû ile, sevgi ile, Allah-u Teàlâ
Hazretleri’nin azametine, celâline hoş gelecek güzel tatlı sözlerle
dua eylemiş, ilticâ eylemiş.
Bunları rivâyet ediyor Hazret-i Aişe Validemiz. Diyor ki:
“—Yâ
Rasûlüllah! Baktım, sen secdede böyle böyle diyordun...”
“—Onları böyle iyice hatırında tuttun mu yâ Aişe?..”
“—Tuttum yâ Rasûlallah! Anam babam sana fedâ olsun, duydum, hatırımda
kaldı.”
Zekâya
bak!..
Ben
geçen gün bir arkadaşlar grubuna birkaç söz söyledim. İbrâhim ibn-i
Edhem Hazretleri’nin beş nasihati var, söyledim, sayın dedim. Saymakta
zorluk çektik yâni. Beş cümle söyledim, beş tane şeyi sayacaktık,
saymakta zorlandık. Bak, hemen hatırında tutmuş. Diyor ki:
“—Yâ
Aişe! Sen onu hem kendin hıfzeyle, hatırında tut, hem de başkalarına
öğret!..”
Öğretti. Bak, Allah râzı olsun, Allah şefaatine nail eylesin,
naklediyor. O da öyle yapmış.
İşte
böyle çeşitli rivayetleri var. Çok çeşitli rivayetler var. Sözü fazla
uzatmayalım! Allah-u Teàlâ Hazretleri, gönlümüze bir yumuşaklık
versin...
Bizi
alsalar, riyâset-i cumhur köşküne götürseler, veyahut Suud sarayına
götürseler. Kapıdan girince ne yapacağımızı şaşırırız, ayağımız
dolaşır. Neden?.. Buranın protokolünü bilmiyoruz, usûlünü erkânını
bilmiyoruz deriz. Sağa mı bakacağız, sola mı bakacağız?.. Önümüze
yemek koysalar, çatalı nasıl tutacağız, kaşığı nasıl tutacağız,
ağzımıza nasıl götüreceğiz?.. Peçeteyi şuraya mı sokmak lâzım, önümüze
mi sermek lâzım, tabağın altına mı koymak lâzım?.. Elimiz ayağımıza
karışır ya...
Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzurunda da kulun bir edebi var. Bir
kulluk edebi var... Allah bize o edebi ilham eylesin... O edebe göre
ona güzel kulluk etmeyi cümlemize nasib eylesin... Rasûl-ü edîbine,
kendisinin terbiye eylediği o mübarek Peygamberine güzel ümmet
eylesin... Ondan edeb öğrenip, erkân öğrenip, usûl öğrenip, dua
öğrenip, ibadet öğrenip; bu gecenin veya sair zamanların nasıl ihyâ
edilip nasıl ibadet edileceğini ondan öğrenip, rızasını kazanmayı
nasib eylesin...
Bu
dünyada bir tek hedefimiz var, çok kolay iş, zor değil, gayet kolay:
Allah’ın rızasını kazanmak. Her işini ona göre yap. Şu benim yaptığım
iş Allah’ın rızasına uygun mu değil mi?.. Bunu yaparsam acaba Allah
sever mi, sevmez mi?.. Şöyle bir kalbine danış... Her zaman yanında
müftü gezdirecek değilsin ya. Kalbine bir danış, eğer bunu yaparsan
Allah sever gibi geliyorsa, o işi yap.
استفت قلبك وان افتاك المفتون
(İstefti
kalbeke ve in eftâke’l-müftûn) [Fetvâ verenler ne kadar fetva
verse de, kalbine danış!] sözü var. Eğer içine bir kötü şey geliyorsa
onu yapmayıver! Bu kadar kolay iş.
f. İbrâhim ibn-i Edhem Hz.nin Beş Nasihati
İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri’ni çok seviyorum ben, Allah şefaatine
nail etsin... Mübarek adam, hükümdarmış da hükümdarlığı bırakmış.
Kolay mı?.. Biz bir memuriyeti bırakamıyoruz. Belh şehrinin
hükümdarlığını bırakmış. Önünde arkasında altın kalkanlı askerler
gidermiş, gümüş kaplamalı, kabzalı kılıçlarla saltanatlı şeyi, onların
hepsini bırakmış.
Birisi
gelmiş, demiş ki:
“—Yâ
İbrâhim! Bana bir tavsiyede bulun, nasihatte bulun.”
Diyor
ki:
“—Sana
beş şey tavsiye ederim.” Bak belki benim de hatırımda kalmayacak.
Bilmiyorum kaldı mı... Bakalım beş şeyi sayabilecek miyim.
Diyor
ki:
اذا اشتغل الناس بالدنيا، فاشتغل انت بالآخرة؛
1. (İze’ştegale’n-nâsü bi’d-dünyâ, fe’ştegıl ente bi’l-âhireh)
“İnsanlar şaşkınlıklarından dünyaya daldıkları zaman, sen ahireti
düşün! İnsanlar dünyayla meşgulken, sen ahiretle meşgul ol!”
Şimdi
bak etrafına, her insan dünyaya uğraşıyor; “Para kazanayım, pul
kazanayım, yükseleyim, edeyim...” diyor. İbadetlerin hepsi bir tarafta
kalıyor, namazlar bir tarafta kalıyor. Farz namazları, büyük
ibadetleri bile yapamaz duruma düşüyor insan.
Ne
diyor?.. “Sen benden nasihat mi istedin: İnsanlar dünyaya dalmışken,
dünyayla meşgulken sen ahirete gayret et!”
اذا
اشتغل الناس بتزيين الظاهر، فاشتغل انت
بتزيين
الباطن؛
2. (İze’ştegale’n-nâsü bi-tezyîni’z-zâhiri fe’ştegıl ente
bi-tezyîni’l-bâtın) “İnsanlar dışlarını süslemekle meşgul iken,
dışın sevdasına düşmüşken, dışı düzeltmeğe düşmüşken; sen gönlünü,
içini imar etmeye, orayı düzeltmeğe çalış!” diyor.
Gönlün
imarı, için imarı, için süslenmesi nasıl olur?.. Demin söylediğim
huylar, bak bu hadis-i şerîfte de geçti ya; insan kindar olursa makbul
olmuyor, şöyle olursa olmuyor, böyle olursa olmuyor... İşte içimizden
o kötü şeyleri atmazsak, içimiz kirli olur, çirkin olur.
Biz
dışımızdaki bir kiri, bir lekeyi hemen temizleriz. Şuramıza bir kara
şey sürülse, otomobil tamir ederken alnımıza yağlı kara sürünse ne
yaparız?.. Arkadaş gelir, “Yahu, burnuna bir şey sürülmüş. Mendilini
çıkart, sil şurayı, yüzün kara olmuş!” der. Yüzümüzün karasını böyle
temizleriz de, içimizin, kalbimizin karasını niye temizlemeyiz?..
Oraya Allah nazar ediyor. Nazargâh-ı ilâhî insanın gönlü... İçini
temizle!..
Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecellî ede Hak,
Padişâh konmaz saraya, hàne ma’mur olmadan.
Padişah harap yere gelir mi, misafir olur mu?.. Güzel olacak,
süsleyeceksin, sileceksin, süpüreceksin, her taraf pırıl pırıl olacak,
tezyin edeceksin de, o şerefli misafir gelecek. Allah-u Teàlâ
Hazretleri’nin tecellîsinin geleceği yer, kirli paslı, mezbelelik olur
mu?..
O
halde, “İnsanlar hep dışı süslemekle meşguller. Gözünü aç, sen bu dışı
süslemekle kalma; hem dışını süsle, hem içini süsle!.. Yâni hem dışın
tertemiz olsun, saçın, sakalın, dişin, tırnağın, her şeyin güzel
olsun; bir de huyların güzel olsun, içini de süsle!.. İnsanın içi kötü
duygularla yılan çıyan gibi dolu olsa, kıymeti yok ki.
Bir
kutu düşün, altından kutu. Dışı kakmalı, işlemeli, güzel... Ama
kapağını açtın mı, içinde zehirli yılanlar var. Ne yapacaksın o
kutuyu?.. Kapağını açtığın zaman, hepsi senin üstüne saldırır,
sokarlar seni, zehirlerler.
Onun
için, içimizdeki kötü huyları atmağa da dikkat edeceğiz. Nasihati öyle
o mübareğin. O mübareğin nasihatinin kıymeti var. Bak padişahlığı
bırakmış, bu yola düşmüş. Bizden ileride... Yâni bu işin muhakemesini
çok yapmış.
3.
Üçüncüsü. Diyor ki:
اذا اشتغل الناس بعمارة القصور فاشتغل انت
بعمارة
القبور؛
(İze’ştegale’n-nâsü
bi-imâreti’l-kusùr, feştagil ente bi-imâreti’l-kubûr) “İnsanlar
köşkler, saraylar yapmakla meşgulken, sen kabrini imar etmekle meşgul
ol!”
Hakikaten de, biraz şöyle parası olan öyle güzel köşkler yapıyor ki;
hangi kasabaya gitsen, hangi şehre gitsen bakıyorsun, için gidiyor
yâni. Şöyle şu İstanbul yolundan bile biraz şöyle şehirden uzaklaştın
mı, ne güzel bahçeli villalar görüyor insan... Çankaya’ya gitsen, kim
bilir neler görürsün... Havuzlu, güllü, sümbüllü bahçeler... Herkes
kasır yapmak istiyor, ev yapmak istiyor, içine oturup safâ süreyim
diye.
Pekiyi
kabre girdiği zaman ne olacak insan?.. Kabirde ışık yok, elektrik
döşememişsin... Kabirde döşek yok, atlas yok, yastık yok, minder yok,
karanlık, izbe, is pas olursa olur mu?.. Orada kıyamete kadar
kalacaksın. Orayı imar etmek lâzım!.. Pekiyi nasıl yapmak lâzım? Kale
seramikle mi döşeyeceğiz?.. Kale seramikle de döşesen, amelin güzel
olmazsa, gene karanlık olur orası...
Orası
güzel amellerle süslenecek, orası salih amellerle müzeyyen olacak,
orası öyle imar edilecek. Kur’an okuyacaksın, sadaka vereceksin,
cömertlik yapacaksın, Allah yolunda cihad edeceksin, gayret
sarfedeceksin, gözyaşı dökeceksin, namazlarını kılacaksın... İşte
Kur’an-ı Kerim, işte sünnet-i seniyye, işte sen... Onları yapacaksın,
kabrin öyle süslenecek.
Hatta
hadis-i şerîfte geçiyor ki:
“—Cennet düz bir arazidir. Orasını insan kendisi süsler.”
Sübhàna’llàh dersin, güzel sümbüller biter. Allàhu
ekber dersin, haccedersin, zekât verirsin, namaz kılarsın... Öyle
öyle zinetlenir senin cennetteki arazin. Yoksa, düzdür diyor hadis-i
şerîfte. Ben, bu hadisi görünceye kadar bilmiyordum. Yâni öyle peşin
hazırlanmış sanıyordum. İnsan, kendisi salih amelleriyle hazırlıyor
cennetteki yerin güzelliğini de.
Onun
için, bu dünyada ev yapıp ukbâyı berbat eyleme, ahireti harab etme!..
Bu dünyada ev yapacağım derken haramla, helâlle, şununla bununla,
dikkat etmeden dünyada köşk yapıyorsun ama, kabirden ne haber?.. Kabre
salih amel hazırladın mı?.. Kur’an-ı Kerim gönderdin mi?..
Allah-u Teàlâ Kur’an-ı Kerim’de buyurmuyor mu; bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm,
يا ايها الذين اۤمنوا اتقوا الله ولتنظر نفسٌ ما قدمت
لغدٍ
(الحشر:١٨)
(Yâ
eyyühe’llezîne âmenû) “Ey iman edenler!” Hepimize hitap, iman
ettik ya. (İtteku’llah) “Allah’tan korkun!” Önce bak Allah’tan
korkun diyor. “Aklınızı başınıza alın, Allah’tan korkun, öyle savruk,
laubali olmayın, hizaya gelin, dikkat edin!” demek istiyor yâni. (Veltenzur
nefsün mâ kaddemet li-gad) “Kişi ahirete şimdiden ne gönderdiğine
baksın.” (Haşr: 18) diyor.
İşte
ayet-i kerime, işte İbrâhim ibn-i Edhem Rh.A’in sözü. Aynı yere geldi.
Bak Allah-u Teàlâ Hazretleri Haşr Sûresi’nin sonunda ne buyuruyor:
“Allah’tan korkun, ahirete şimdiden ne gönderdiğinize bakın!” diyor.
Bu gün
ne gönderdiniz ahirete?.. Bir hesapla bakalım! Sabahleyin kalktın,
şimdi yatsı... Zaten konuşma ağır gelmeğe başladı, biraz sonra yatıp
uyuyacaksın. Ne hazırladın bakalım, ahirete bu gün ne postaladın?..
Oruç tuttuysan ne mutlu... Cumayı kıldıysan ne mutlu... Rasûlüllah
SAS’e bolca salât ü selâm getirdiysen ne mutlu... Bir hasta ziyaret
ettiysen ne mutlu... Bir kimseye bir yardım ettiysen ne mutlu...
Birisinin gönlünü hoş ettiysen, sevindirdiysen, yardım ettiysen,
insanlara faydalı olduysan ne mutlu... İşte bak bir şeyler
göndermişsin.
“—Ama
çok boş geçirmişim hocam, bunların hiç birisini yapmadım, bu gün çok
işim vardı da baktım akşam oluvermiş. Cumaya bile gidemedim. Ahh...”
Sen bu
gün hiç bir şey göndermedin, üstelik vebal yüklendin.
Demek
ki birisi de: “Kabrin imarına dikkat et, insanlar köşkler yaparken sen
de kabri düzeltmeğe çalış.” diyor.
Sonra:
اذا اشتغل الناس بعيوب الناس، فاشتغل انت
بعيوب نفسك؛
4. (İze’ştegale’n-nâsü
bi uyûbi’n-nâsi fe’ştegıl ente bi uyûbi nefsik) “İnsanlar başka
insanların ayıplarını görmekle meşgul iken, gafil gafil etrafına,
şaşkın şaşkın bakınırken sen kendi nefsinin ayıplarını gözetle ve
düzelt.”
İnsanların çok hoşuna gider başkasına nasihat vermek. Bak ben de
fırsatı buldum, deminden beri konuşuyorum. Başkasına nasihat kolaydır.
Hepiniz de konuşursunuz. Zor olan bu nasihatleri tutmak...
Hep
insan başkasının kusurunu görür. Bak şu adama, namazı nasıl kıldı!..
Bak şu adama, Kur’an’ı nasıl okudu!.. Bak şu adamın kılığına,
kıyafetine filan... Ama bunda hayır yok, bunda çok zararlar var. Asıl
hayır nedir? Kendi kusuruna bak sen! (Fe’ştegıl ente bi uyûbi
nefsike) Sen kendi nefsinin ayıplarıyla meşgul ol.
Sonuncu cümle de harika. Yâni aşk olsun İbrahim ibn-i Edhem
Hazretleri’ne. Allah şefaatine nail etsin. Diyor ki:
اذا اشتغل الناس بخدمة المخلوقين، فاشتغل انت
بخدمة الخالق.
5. (İze’ştegale’n-nâsü
bi-hıdmeti’l-mahlûkîn, fe’ştagıl ente bi-hıdmeti’l-hàlik)
“İnsanlar mahlûklara hizmetle meşgulken, sen gözünü aç, Hàlıka
hizmetçi ol.”
Kime
hizmet ediyorsun sen, kimin yolundasın, kimin peşindesin, ne
yapıyorsun?.. Değer mi?.. Mahlûka hizmet edeceğine, gel Hàlik’a hizmet
et! Öyle bir yere hizmet et ki, değsin.
Allah-u Teàlâ Hazretleri, salihlerin anılması üzerine rahmeti
indirirmiş. Bak ne güzel sözü söylendi. Allah şefaatine nail etsin...
Cümle evliyaullaha müstesnâ ikramlarla ikram eylesin bu gece...
Onların himmet ve teveccühlerini de üzerimizde eylesin..
Bu
kadar söz... Bu nasihat yeter insana. beş tane nasihat. Daha ne
istiyorsunuz. Bir yoklayın bakalım, zihninizde, hatırınızda kaldı
mı?..
1. (İze’ş-tegale’n-nâsü
bi’d-dünyâ feştegıl ente bi’l-ahireh) “İnsanlar dünya ile uğraşırken
sen ahiretle uğraş, gözünü aç.”
2. (İze’ştegale’n-nâsü
bi-tezyîni’z-zâhiri fe’ştegıl ente bi-tezyîni’l-bâtın) “İnsanlar
zahirlerini, dışlarını, saçlarını, bıyıklarını süslemekle meşgulken,
kravatlarını, pantolonlarını, ayakkabıların boyayıp ütülemekle
meşgulken; sen içini süslemekle meşgul ol! Asıl iç önemli.
ان الله لاينظر الى صوركم
RE. 92/4 (İnna’llàhe lâ yenzuru ilâ suveriküm)
[Allah-u Teàlâ Hazretleri sizin sûretlerinize bakmaz...“ hadis-i
şerîfi var ya...
3. (İze’ştegale’n-nâsü
bi-imâretü’l-kusùri fe’ştagil ente bi-imâreti’l-kubûr) “İnsanlar
köşkler yapmanın peşinde gafil gafil koşuşurken, sen kabrini mâmur
eylemeğe çalış.”
4. (İze’ştegale’n-nâsü
bi-uyûbi’n-nâsi fe’ştegıl ente bi-uyûbi nefsik) “İnsanlar
başkalarının ayıplarına bakıp bakıp da öyle başkalarının gıybetini
yapıp dururken, gafillik ederken; sen kendini kolla, kendi kusurlarını
kendin gör, başkasına hacet kalmadan kendi kendini düzelt! Bu dünya
kemal dünyasıdır, kemâle ereceğiz. Her geçtiğimiz gün bir kötü huyu
atacağız, bir iyi huyu elde edeceğiz de, sonunda kâmil insan olacağız.
Kâmil olmadan, gözümüz açılmadan, gafletten kurtulmadan, basiretimiz,
içimiz nurlanmadan gidersek ne olacak?..
من كان فى هذه اعمى فهو فى الآخرة اعمى
(الاسراء:٧٢)
(Men
kâne fî hâzihî a’mâ fehüve fi’l-ahireti a’mâ ve edallü sebîlâ)
“Burada gözü kör olan, ahirette de kör haşrolacak.” (İsrâ: 72)
لا تعمى الابصار ولكن تعمى القلوب التى فى
الصدور
(الحج:٤٦)
(Lâ
ta’me’l-ebsârü ve lâkin ta’me’l-kulûbü’lletî fi’s-sudûr) “Asıl
körlük, öyle gözlerin görmemesi değildir, gönüllerin körleşmesidir.”
(Hac: 46)
Bu
ayetler varken, insan nasıl gàfil olur?.. Demek ki, bir de böyle
kendi ayıplarımızla meşgul olacağız.
5.
Beşincisi de: (İze’ştegale’n-nâsü bi hıdmeti’l-mahlûkîn, feştagıl
ente bi-hıdmeti’l-hàlik) “İnsanlar mahlûkların hizmetine böyle
zavallı gayretlerini, ömürlerini sürüyüp harcayıp dururken bozuk para
gibi, sen Allah’a kulluk etmeğe bak, Allah’a kölelik etmeğe bak!
Allah’ın hizmetinde vaktini geçir!”
ان تنصروا الله ينصركم ويثبت اقدامكم (محمد:٧)
(İn
tensuru’llàhe yensurküm ve yüsebbit akdâmeküm) [Eğer siz
Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder,
ayaklarınızı kaydırmaz.] (Muhammed: 7)
............
27. 05. 1983 - Özelif / ANKARA |