|
GÜZEL AHLÂK
(İskenderpaşa'da son sohbet.)
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Eùzü bi’llâhi
mine’ş-şeytâni’r-racîm.
Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.
El-hamdü
lillâhi rabbi’l-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Alâ
külli hàlin ve fî külli hîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ
ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvetine’l-haseneti muhammedini’l-mustafâ...
Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ...
Emmâ ba’d.
Fa’lemû
eyyühe’l-ihvân... Feinne efdale’l-hadîsi kitâbu’llàh... Ve efdale’l-hedyi
hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem... Ve şerre’l-umûri
muhdesâtühâ... Ve külle muhdesetin bid’ah... Ve külle bid’atin dalâleh...
Ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasili
ile’n-nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme, ennehû kàl:
إنَّ أحسن الحسن الخلق الحسن
(المستغفرى فى المسلسلات، وابن
عساكر، وابن النجار عن الحسن السمتى عن حسن بن على)
RE. 112/9
(İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.) Sadaka rasûlü’llàh,
fî mâ kàl, ev kemà kàl.
Aziz ve sevgili,
değerli kardeşlerim!
Allah-u
Teàlâ Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bizi yoktan var etti,
varlığından haberdar etti, çeşitli nimetlerine mazhar etti. Nimetlerini
üzerimizde
dâim eylesin... Üzerimizde olan nimetlerini, bizi kusur işleme
durumuna düşürüp de, ceza olarak üzerimizden almasın... Bizi yolunda
dâim, ibadetine müdavim eylesin... Sonunda huzuruna sevdiği, râzı
olduğu kul olarak varmamızı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmamızı
nasib eylesin...
Bugün fevkalâde
sevinçli bir anlamlı günde bulunuyoruz. Çünkü, bu yayınımız şu anda,
televizyondan canlı olarak izlenebilecek bir imkâna kavuşmuş
bulunuyor. Şu anda —Allah’a hamd ü senâlar olsun— hem caminin içindeki
insanlar, hem de televizyonumuzu, Ak Televizyonumuzu seyredenler bu
konuşmayı duyabiliyorlar. Bu büyük bir gelişmedir. Çok büyük bir
nimettir. Nimetin şükrü eda edilirse, Allah nimeti artırır. Çok
şükürler olsun, hamd ü senâlar olsun, Allah bize bu günleri gösterdi.
Camimizde vaaz
ederken, camimiz yetmediğinden; sesimiz daha iyi duyulsun, sözümüz
daha iyi anlaşılsın diye dergiler çıkarmaya başladık. Dergilerimiz
Türkiye’nin en sevimli, en saygın, en güzel, en uzun ömürlü, en
devamlı dergileri oldu. Kıyamete kadar payidar olsun, devamlı olsun...
Bu dergileri okumanızı, okutmanızı ayrıca rica ederim.
Dergilerle
konuşmalarımız, fikirlerimiz, İslâm’ın emirleri, Kur’an’ın emirleri,
Rasûlüllah SAS’in emirleri daha geniş kardeşlerimize duyurulmuş,
kitlelere ulaştırılmış oldu.
Ondan sonra, Ak
Radyomuzu kurduk. Sayenizde kuruldu, sizlerle kuruldu, beraberce
kurduk. Ak Radyomuz bugün yüz ellinin üstünde yansıtıcıyla, yüzlerce
yayın imkânıyla yerleşim merkezlerinden izlenebiliyor. Ayrıca, uzaydan
yayın yaptığı için, çanak anteni olan herkes; Avrupa’dan, Norveç’ten,
İsveç’ten, Danimarka’dan, Almanya’dan, Suudî Arabistan’dan, Orta
Asya’ya kadar herkes Ak Radyomuzu dinleyebiliyor. Dünyanın en çok
dinlenen radyoları durumuna geldik. Allah’ın çok büyük lütfu bu ve en
beğenilen, en seviyeli, en nezîh, en güzel yayınlar yapmaya başladı.
Biliyorsunuz, biz
her şeyin Allah’ın rızasına uygun olmasını istiyoruz. Dinimiz öyle
istediği için, her şeyi öyle yapmak istiyoruz biz de... Her yaptığımız
iş Allah’ın rızasına uygun olsun diyoruz. Şu rozet de, başka bir şeyin
rozeti değildir. Burada da:
الهى انت مقصودى، ورضاك مطلوبى.
(lİâhî ente
maksûdî, ve rıdàke matlûbî) “Yâ Rabbi! Benim amacım senin
rızanı kazanmaktır, ben onu istiyorum. Seni istiyorum, senin rızanı
istiyorum!” yazıyor.
Demek ki, amacımız
bu... Çok büyük bir başarı bu... Yâni, devletlerin başaramayacağı şeyi
—el-hamdü lillâh— Allah bize nasib etti; duyuluyor.
Şimdi Ak
Televizyon’umuz küçük bir filiz... Küçücük bir filiz... O sadece
Marmara Bölgesi’nin bazı yerlerinden izlenebiliyor. İstanbul’un her
yerinden seyredilemiyor. Çünkü çıkış tàkatimiz az. “200W”lık bir şeyle
çıkış olunca, başka yayınlar bizi bastırıyor. Bir de önüne bir engel
geldiği zaman, engelin öbür tarafına görüntü gidemediğinden bir çok
yerden yayın yapılması lâzım geliyor. Onları sağlayacağız, el birliği
ile inşaallah sağlayacağız.
Çünkü bu, hayrın
kat kat sevabının artırılması demektir. Camideki şu konuşmamızı iki
bin kişi dinliyorsa, televizyondan yayınladığımız zaman iki milyon
kişi dinleyecek, yirmi milyon kişi dinleyecek. Bir de bantlardan zaman
zaman, tekrar tekrar dinlecek; bunun sevabının büyüklüğünü düşünün.
Yâni, bir insan bir cami yaptırdı mı, içinde namaz kılanların sevabı
yaptırana veriliyor. Bu işin sevabı çok...
Onun için, benim
biraz gözlerim yaşardı demin şu kağıdı okuyunca. İçine kardeşimiz bir
mektup koymuş. Bu bizim radyo ve televizyon çalışmalarını tebrik
ediyor ve;
“—Benim de bir
naçizane katkım olsun!” demiş.
Allah râzı
olsun... Küçük bir çocuk geldi, merdivenlerden tırmandı, şu güzel
kırmızı gülü bize sundu, gözümüzün önünde. Daha önce de bir başka
kırmızı gül var, kitabın arasında... Böylece güllerle, sümbüllerle,
Kur’anla, hadis-i şerifleri —el-hamdü lillâh— Allah nasib ediyor,
okuyoruz. Allah hepinizden râzı olsun... Sebep olanlardan râzı
olsun... Kusurlarımızı düzeltip, daha güzel yayınlar yapmamızı nasib
etsin...
Bugün çok anlamlı
bir gün... Yâni, ilk defa şimdi uzaya bu görüntüler, konuşmalar
yayılmış ve alıcılardan alınıp dinlenmekte... Bu çok güzel bir şey,
Allah’a hamd ü senâlar olsun.
Biliyorsunuz aziz
ve muhterem kardeşlerim, bu dünya hayatı fanidir. Hepimiz bir gün
öleceğiz. Her fani gibi kara toprağın altına, usûl öyle olduğundan,
bizi de gömecekler. Alimlerin vucûdu çürümezmiş, adaletli
hükümdarların ve ilmiyle âmil olan mübarek insanların vücudu
çürümezmiş. Belki çürümeyeceğiz, belki toprak olacağız.
Bu dünya bir
imtihan dünyasıdır, burada herkes bir şeyler yapıyor. Sevapları
işleyenler, ahirette onun mükafatını görecekler; günah işleyenler,
cezasını çekecekler. İmtihan yeri burası, imtihan oluyoruz. ÖSYM gibi
böyle bir imtihan olmaktayız biz bu dünyada... Allah imtihanı
başarmayı nasib etsin... Nefse, şeytana uymamayı nasib etsin...
Bu yolda, Allah’ın
rızasını kazanmanın şekli, Kur’an’a uymaktır. Kur’an-ı Kerim’i
tanıyacağız, öğreneceğiz, anlayacağız, uygulayacağız. Nasihati duyup
da uygulamamak çok ayıptır. Cahillik de ayıptır; ama duyup da
uygulamamak daha ayıptır. Nasihati duyacağız, duyduğumuzu
uygulayacağız; sevap kazanacağız. Uyguladığımızı da ihlâsla, yâni
tertemiz bir niyetle, katıksız bir güzellikle uygulamamız lâzım! Bu da
çok önemli, ihlâs da önemli...
Biliyorsunuz,
tarih, coğrafya, fizik, kimya, matematik gibi, ihlâs da bir bilgi...
İhlâsın da öğretilmesi lâzım! Bizim şu mekânımız, Hocamız'dan
devraldığımız bu mekân ihlâsın, imanın, irfanın, ma’rifetullahın,
muhabbetullahın öğretildiği bir yer burası. Bir üniversite burası...
Bu üniversiteden milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, başbakan
yardımcıları, reis-i cumhurlar yetişti, geçti; el-hamdü lillâh. Gene
de öyle olacak... Allah bize hizmetleri güzel yapmayı nasib eylesin.
Sevinçlerimizi dâimî eylesin. Başlattığımız bir hayrı, dâimî eylesin,
kestirtmesin...
Ben bir hayra
başlanmasını uygun görüyorum, gayret ediyorum; ama temenni ettiğim
daha başka önemli husus daha var: Başlanmış olan bir hayrın
durdurulmaması... Açılmış olan bir çığırın, kapanmaması... Bir güzel
müessesenin işlemeye devam etmesi... Bir çeşmenin suyunun akmasının,
ondan istifade edilmesinin devam etmesi... Bu çok önemli... İnşaallah
bu güzel fikirlerimizi, Kur’an-ı Kerim’i yâni, kendi fikrimizi değil;
Rasûlüllah Efendimiz’in fikirlerini yaymak için, Allah bize daha başka
fırsatlar da ihsan etsin...
Yakın zamanda
gazete de çıkarmamız lâzım! Çünkü, bu işin bir parçası da odur.
Gazete, mecmua, radyo, televizyon, okul... Devam ediyor hepsi.
Kolejler, okullar hepsi... El birliği ile çalışacağız. Biz
İskenderpaşayız, İskenderpaşalılarız... Bizim işimiz edeb, ilim,
irfan, hizmet, fedakârlık... Bunlar olacak. Menfaat değil, insanlara
iyilik götürmek. Kendimize menfaat sağlamak değil, insanları irşad
etmek. Allah hepimize yardımcı olsun... El birliği ile, bu güzel
işleri yapmayı nasib etsin..
Okuduğum hadis-i
şerifler 112. sayfanın, 9. hadis-i şerifi ve devamı olacak. Birinci
hadis-i şerif, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu, Hz. Hasan RA’dan rivâyet
edilmiş.
Ben her zaman
söylüyorum:
“—Eğer bir hadis-i
şerifi Hz. Ali Efendimiz rivâyet etmişse, bunun bir ayrı önemi var.”
“—Neden?..”
Türkiye’de bir
sünnîler var, bir de şiîler var, alevîler var. Yâni, bir kısmı
alevîyim diyor. Alevî ne demek?.. “Ben Hz. Ali’nin grubundanım,
zümresindenim, onun taraftarıyım. Hz. Ali’nin yandaşıyım.” diyor. Ne
mutlu! Biz de öyleyiz, hepimiz... Aslında sünnîler de Hz. Ali
Efendimiz’in yandaşı; karşıtı değil. Karşıtı olanlar çıkmış; biz
onların devamı değiliz.
Hazret-i Ali
Efendimiz’le Muaviye RA ve Emevîler, Muaviye RA’ın oğlu Yezîd ve
sâirenin mücadeleleri var. Yezid zamanında, Hazret-i Hüseyin
Efendimiz’i şehid ettiler. Biz Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in
tarafındanız, Hazret-i Ali Efendimiz’in tarafındanız. İmam-ı Âzam
Efendimiz de öyle... Yâni, onun için hapse girmeye râzı olmuş,
Hazret-i Ali taraftarı olduğu için...
Bunları niçin
söylüyorum?.. Bugün alevîyim diyen kardeşlerimiz, bizi bilmiyor.
Alevîyim diyen kardeşlerimiz, alevîliği de bilmiyor. Hazret-i Ali’nin
nerede olduğunu bilmiyor. Hz. Ali’nin taraftarıyım diyor; ama
karanlıkta başka tarafa geçmiş. Kur’an’a karşı, Hazret-i Ali’nin
taraftarıyım diyor... İçki içiyor, Hazret-i Ali’nin taraftarıyım
diyor... Namaz kılmıyor, Hazret-i Ali’nin taraftarıyım diyor... Onun
için ben, Hz. Ali Efendimizle ilgili bir hadis geldi mi; Hazret-i
Hasan Efendimiz’den, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’den bir rivayet geldi
mi, bunun üstüne bastıra bastıra söylüyorum.
Bu hadis-i şerif,
Hz. Ali Efendimiz’in oğlu Hasan RA’dan rivâyet edilmiş bir hadis-i
şerif. Yâni, alevî kardeşlerimiz de dinleyecekler, baş tacı edecekler,
ilim öğrenecekler. Yâni, insan ilim öğrenmezse; sünnîsi de, alevîsi de
cahil kalır, yanlış işler yapar. İlim öğrenirse, alevîsi de, sünnîsi
de kurtulur, bir yolda birleşir, kardeşlik olur. Biz kardeşlik
istiyoruz. Kavga ve çatışma ve mücadele ve İslâm dışı işlerin
yapılması gibi şeyleri engellemeye çalışıyoruz. Amacımız apaçık bu...
Yâni Allah, bir
şeye günah demiş, yasaklamışsa; onu hiç kimse yapmasın... Sevapsa,
herkes yapsın diye, onu istiyoruz. Maksadımız ne? Maksadımız yakamızda
yazılı, maden üzerine yazılı:
الهى انت مقصودى ورضاك مطلوبى
(İlâhi ente
maksûdî ve rıdàke matlûbî!) “Yâ Rabbi, ben seni istiyorum yâ
Rabbi! Ben senin rızanı kazanmak istiyorum ya Rabbi!" O kadar.
Allah’ın rızasını kazanmaktan gayrı bir amacımız yok.
وما
أسألكم عليه من أجرٍ
(الشعراء:١٠٩)
(Ve mâ
es’elüküm aleyhi min ecrin) [Buna karşı sizden hiç bir ücret
istemiyorum] (Şuara: 109) Yaptığımız hizmetten dolayı bir ücret
istemiyoruz.
Zaman zaman sizden
para istiyoruz veya siz paralarınızı getirdiniz, radyoları öyle
kurdunuz, fî sebîlillâh bağışta bulundunuz. Evet, parasız iş olmaz.
Peygamber Efendimiz’in zamanında da, her şey parayla oluyordu. Cihad
olacağı zaman da Efendimiz diyordu ki:
“—Kim bir askeri
teçhiz ederse, silahını verirse, atını verirse, devesini verirse; şu
kadar sevap kazanır.”
Para her yerde
lâzım... Bir takım işlerin görülmesi için gerekiyor. Ama biz parayı
amaç olarak görmüyoruz. Paranın da peşinde değiliz... Hizmetin
peşindeyiz. Para gelsin, hizmete sarf edilsin...
Bu birinci
hadis-i şerif Hz. Ali Efedimiz’in oğlu Hasan RA’dan... Efendimiz
SAS’in sözü tabii. Hadis, hadis-i şerif... Ne buyurmuş Peygamber SAS
Efendimiz:
إنَّ
أحسن الحسن الخلق الحسن
(المستغفرى فى المسلسلات، وابن
عساكر، وابن النجار عن الحسن السمتى عن حسن بن على)
RE.
112/9
(İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.)
Bak ravisi de
Hasen, içinde geçen kelimeler de hasen. Mühim bir hadis-i
şerif bu. Camilerde levha olarak da yazılmıştır. Mühim bir hadis-i
şeriftir, meşhurdur, herkes bilir:
“—Güzelliğin en
güzeli, güzel huydur.”
Üç tane güzel sözü
geçiyor içinde. Ravisi de Hasen, o da güzel demek. Üç tane hasen sözü
geçiyor, hüsn sözü geçiyor; ravisi de Hasen. İlginç bir irtibatı var,
rivayetiyle metni arasında.
Şimdi hüsn,
Arapça da mastar derler; güzel oluş, güzel olma, güzellik diyoruz biz.
“Lik” takısıyla da, “mek, mak” takısıyla da, Türkçe’de mastar mânâsı
çıkar. Yürümek, güzel olmak... Mastar diyoruz buna biz. Ama güzel
kelimesinin sonuna “lik” eklersek, güzellik; o da mastariyet mânâsı
verir sıfata... “Lik” takısı mastariyet mânâsı verir sıfata. Güzellik,
güzel oluş.
Güzel oluşun,
güzelliğin en güzeli nedir?.. Bunun çeşitleri vardır, güzellik bir
tane değildir. Şu çiçek güzel, şu cami güzel, şu elbise güzel, şu
sakal güzel, şu sarık güzel, cübbe güzel... Güzelliklerin çeşitleri
var. Güzelliğin en güzeli nedir?.. İnsanın süslenmek için üstüne
aldığı, benimseyip onunla süslendiği güzel şeyler çok, sayılamayacak
kadar çok... Bunların en güzeli hangisi?.. (El-hulüku’l-hasen.)
Güzel huydur. Allah Allah.
Bugünün insanı
zàhirini süslemeye çalışıyor. Zàhir ne demek?.. Görünen kısmı. Yâni
elbisesi temiz olsun... Ben de öyle yapıyorum, siz de öyle
yapıyorsunuz. Berbere gidiyoruz, tıraş oluyoruz.
“—Aman, saçım
sakalım uzadı...”
Tırnaklarımızı
kesiyoruz... Sünnet, tabii uzun böyle çapa gibi, kedi tırnağı gibi,
çaylak tırnağı gibi olmayacak. Kesilecek tamam... Onu da dinimiz
emrediyor. Dışımızı süslemeye çalışıyoruz. Güzel elbise almaya, güzel
giyinmeye; ayakkabımızın güzel olmasına, çamursuz olmasına, lekesiz
olmasına gayret ediyoruz... Bu zahir, görünen kısmı...
“—Peki, insanın
veya herhangi bir şeyin dışı güzel olsa, içi fena olsa olur mu?”
Olmaz... Meselâ;
zehiri paketleseler, çok güzel renkli bir ambalaj içinde sunsalar...
Güzel mi?.. Değil... Çünkü zehir, içi fena; o dışı önemli değil.
Bir insanın giyimi
güzel olsa da, hırsız olsa, katil olsa, zalim olsa... Önemi var mı dış
giyiminin? Yok!.. Neden? Dışı güzel ama, içi fena... İçinin güzelliği
daha önemli. Çünkü, insanı insan yapan dış görünümü değildir. Dış
görünüm alınabilir, çarşıdan pazardan, dükkandan satın alınabilir; ama
iç temizliği, gönlün güzelliği, aklın güzelliği, o bir uzun iştir.
Kolay değildir, eğitim işidir. İyi hocaların elinde, iyi bir eğitim
gören insan; iyi öğretmenlerin elinde, iyi bir öğretim gören insan,
hem bilgili olur, hem terbiyeli olur.
Bilgi başka,
terbiye başka... Bazen bir insan bilgili olur da terbiyesiz olur,
küstah olur. Bilgi terbiyeli olmak değildir. Yalan söylemenin kötü
olduğunu bilmek bilgidir; ama uygulamak, yalan söylememek terbiyedir,
bir eğitimdir. Terbiye, ilmi süsler, güzelleştirir. Alim aynı zamanda
terbiyeli olursa; insan hem terbiyeli, hem bilgili olursa, güzel olur.
Sadece bilgili olursa, bilgisini kötüye kullanır. O zaman fenâ...
İçi kötü olursa,
karşısındakini aldatır. Dışı güzel, dışı aldatmakta kullanıyor
karşısındakini; dış güzelliğini. İçi fena, niyeti fena, kafası fena...
Kafasında bin tane tilki dolaşıyor da, birisinin kuyruğu ötekisine
değmiyor. Vay, ne kadar kötü bir insanmış, kalbinde bin bir türlü
fitne fesat var!.. Vay, ne kadar fena insanmış!..
İç temizliği
önemli. Kalp temizliği önemli... E, herkes bunu biliyor da, diyor ki:
“—Benim kalbim
temiz, sen benim kalbime bak; benim kalbim temiz!”
Hiç dışla için
bir ilişkisi yok mu?... Var. İnsanın içi temiz olursa, sözü de, özü
de, hareketleri de güzel olur. Güzel işler yapar, güzel işler
yapışından anlarız. Zaten biz içinin temizliğini anlayamayız bir
insanın, hareketlerinden anlarız.
“—Bu adam ne
yapıyor? Rüşvet alıyor mu, komşuluğu nasıl, ticareti nasıl, sözüne
sàdıklığı nasıl?”
Biraz yanına
gideriz, kötü huylarını görürsek,
“—Bu adamda iş
yok!” deriz, ayrılırız.
“—Yâhu boylu
poslu, giyimi güzel, zengin, parası pulu var, altında Mercedesi var.”
“—Olsun, adam iyi
değil; içi fena!” deriz.
Onun için, benim
içim temiz demek, isbat ister.
“—Benim içim
temiz!..”
“—Peki, ispat et,
nereden anlayacağım? Ben senin içinin temizliğini nereden
anlayacağım?..”
“—Ben senden daha
temiz niyetliyim!”
“—E, göster! Bak
senin davranışın hiç de öyle değil! Yalan söylüyorsun, aldatıyorsun,
kandırıyorsun. Başkalarını sömürerek para kazanıyorsun. İyi şeyler
değil bunlar... Komşun senden yaka silkiyor, bütün insanlar illallah
diyor. Ölse de kurtulsak diyor, gitse de kurtulsak diyor. Gidince de,
"Oh ya, biraz gitti de rahatladık!" diyor. Demek ki sen iyi değilsin.
Yâni, davranışlarından anlaşılacak.
Evet, insanın
içinin güzel olması lâzım! İç güzelliğinin de en güzeli, insanın içini
en güzel yapacak şey güzel huydur. İnsanın huyu güzel oldu mu, en
güzel, en yüksek derecedeki güzelliğe sahip demektir o. O halde
insanın güzel huylara sahip kılınması lâzım!
Kıskançlık kötü
huydur. Kin tutmak kötü huydur. Zulüm kötü huydur. Merhametsizlik kötü
huydur. Cimrilik kötü huydur. Kibirlilik kötü huydur. Herkese tepeden
bakmak kötü huydur. Ağzı bozukluk kötü huydur. Niyetinin kötülüğü kötü
huydur. Şehvetine sahip olamamak, uçkurunu tutamamak kötü huydur. Sağa
sola yamuk bakmak, kötü niyetle bakmak kötü huydur. Bu kötü huyların
hepsini öğrenmek lâzım!..
“—E, kötüyü niye
öğreneceğim?”
Yapmamak için...
Kötü huyları öğreneceğiz; yapmamak için... Çocukların da bilmesi
lâzım;
“—Evlâdım, yalan
söylemek kötü! Yapma bunu..."
"—Evlâdım,
inatçılık kötü! Yapma... Bak sana anlatıyorum, inat etme!"
"—Evlâdım, bak
sende üç tane var; bu da ağlıyor. Bir tanesini de bu kardeşine ver.
‘Hepsi benim!’ demek kötü. İnsanın karşısındakini de düşünmesi lâzım.
Bencillik iyi değil!” diye, küçükten başlar bu; annesi öğretir ilk
önce... İlk öğretmeni ailede annesidir. Aile terbiyesi almış bir insan
dışarıdan da terbiye alınca, çok güzel olur.
Aile terbiyesi
almamış olan insan, anne sevgisi görmemiş, anne sıcağının
yumuşaklığını tatmamış, anne şefkatiyle beslenmemiş, sevginin
uygulamasını görmemiş insanlar, büyüyünce zalim olurlar. Görmedi ki,
hayata girişinden, o vakte gelişine kadar sevgi nedir bilmiyor ki...
Bu insan kötü olur, kötü işler yapar. Mafya çetesi kurar, başkalarını
aldatır, gözyaşı döktürtür;
“—Çeksin, ben ne
kadar çektim!” der.
Öyle kaynanalar
oluyor ki, gelinine zulmediyor.
“—Niye
yapıyorsun?” diyorsun.
“—Ben çok çektim,
o da çeksin!” diyor. “Ben kaynanamdan, cadalozdan çok çektim, o da
benden çeksin!”
“—Bak sen cadaloz
kaynananı sevmiyorsun, sen bu geline öyle yapma!” diyorsun, yapıyor;
meselâ...
Bazen de gelin
kaynanaya zulmediyor:
“—Ben oğluyla
evlendim, bana ne kaynanadan; gitsin bizim evden!” diyor. “Oğlu
benim!” diyor.
Kaynanayı
istemiyor. Bu kadıncağız ne yapacak? Geldiği zaman somurtuyor, fırsat
buldu mu iğneliyor:
“—Mutfağa gir
şunları yıka!” diyor.
“—E, senin bu
kaynanan...” filan.
Yâni, huy kötü
oldu mu, gelinde de kötü, kaynanada da kötü... Kaynatada da kötü,
damatta da kötü... Arkadaşta da kötü, komşuda da kötü... Kötü huy
toplumu mahveder. Zaten huy dediğimiz şey, toplum ilişkilerinde çok
önemli olan bir şeydir. Toplumların insanları, fertleri güzel huylu
olursa; toplum muhabbetli olur, toplum kale gibi olur, sapasağlam
olur.
Bak, bir adama
birisi bir baş hediye etmiş. İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’da yazıyor...
Baş, kelle diyoruz. Bu kelle soyulacak, ütülenecek, yâni ateşte
kılları yok edilecek. Konacak tencereye, kazana, pişirilecek... Bunun
şurası yenilir, burası yenilir. Dil vardır içinde, bilmem yanak eti
vardı, beyin vardır. Beyin satırla kırılır, o da işte bir yiyecek
filan. Yâni, herkes baş etinin, kelle etinin kahrını çekmez, yapmaz
ama, bazısı da sever. Özellikle;
“—Tandır başı
satıyor falanca dükkan, gidelim tandır başı yiyelim!” derler.
Yâni tandır
denilen şeye sokulmuş, pişirilmiş “Baş etini yiyelim veya ondan
yapılmış çorbayı yiyelim!” işkembe çorbası, bilmem ne filan... Bu
çeşit böyle yemek yapan dükkânlar oluyor.
“—Aman hocam, şu
çok meşhur; gel sana ısmarlayayım bir tane. İşte bu sabah gel, sıcak
sıcak, namazdan sonra yiyelim!” filan, böyle şeyler görüyoruz.
Yapması kolay
değil ama, işte gene kıtlıkta yoklukta epeyce bir karın doyuracak
malzeme oluyor.
Fukaranın
birisine bu gelmiş. E, kocaman bir kelle; sığır kellesi... Nah bu
kadar dili olur, yanağından şu kadar et çıkar, beyni bu kadar olur
filan. Bundan çorba yapılır, çoluk çocuk karnını doyurur. Ekmek
doğranır, fukaracıklar doyar.
Ama kelleyi almış,
demiş ki:
“—Falanca
kardeşim, kaç gündür aç. Ben sabredeyim...” demiş, kelleyi ona vermiş.
Kelleyi ona
göndermiş. Kendisinin değil, kendisine hediye geldi; o da almış
birisine hediye etmiş. O da, üç gündür aç; ama kelleyi alınca demiş
ki:
“—Falanca kardeşim
var, açlıktan kıvranıyor. Onun benden daha kalabalık ailesi filan
var.”
Acımış ona,
ötekisine göndermiş. Etti üç... Birincisi, ikincisi, üçüncüsü... Yedi
kapı dolaşmış. Yedinci adam da kelleyi alınca;
“—Ya, falanca
komşum kaç gündür açlıktan kıvrılıyor, biliyorum evlerinde bir lokma
yemek yenmedi. Şuna göndereyim...” demiş, ilkine göndermiş.
Bilmiyor ilkinden
çıktığını kellenin... Altıncısı kendisine verdi. Kendisi bilmiyor
ondan geldiğini, o da o kardeşine vermiş. Bu nedir?.. Toplumun çok
güzel huylu olduğunu gösteriyor. Merhamet var, insanlar arasında sevgi
var.
Fatih Sultan
Mehmed, İstanbul’u fethetmeden önce hazırlık yaptı. Boğaz'ın Anadolu
yakasını fethetti. Yıldırım Beyazid oraya kale yaptırdı. Anadolu
Hisarı’nı yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed bu yakaya geçti, Rumeli
Hisarı’nı yaptırdı. Üç ayda yaptırdı, üç paşaya birer kuleyi verdi;
“—Bu bitecek!”
dedi.
Üç ayda
koskocaman, muhteşem Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Büyük insanların
işleri de büyük olur, çabuk olur. Fatih Sultan Mehmed, çağ açan
kimse... Üç insana dağıttı...
Zorluklar
insanlara dağıtılınca, kolay yapılır. Bir insana verseydi yapamazdı.
Dokuz ayda biterdi. Üç paşaya verdi, üç paşaya verince, tabii paşalar
arası hayırda yarışma ve rekabet de olur. Rekabet olunca da, işler iyi
gider. Rekabet üretimde önemli bir unsurdur, geliştirir, üretimin
hızlı olmasını, çok olmasını sağlar. Üç ayda orayı yaptı, tamam!
Rumeli Hisarı, Anadolu Hisar’ı, Boğaz’dan düşman gelemez; kilitledi...
Bizim
Çanakkale’mizde Fatih Sultan Mehmed bir kale daha yaptırdı. Onu belki
bilmezsiniz. Ben Çanakkaleli olduğum için biliyorum. Orada da bir kale
yaptırdı. Karşı tarafta da Kilid-i Bahr denilen, Kilitbahir denilen
bir kale daha var, oradan da düşman geçemez. İki boğazı sıktı.
Buralardan düşman geçemesin diye. Edirne’de toplar döktürdü... Bak
büyük insan, zafere nasıl hazırlanıyor.
"—Bir de şu benim
halkı tanıyayım!" diye çarşıya çıktı.
Tebdîl-i
kıyafet... Böyle süklüm püklüm kıyafetle, yüzünü gözünü belki
değiştirecek bir şey yaptı; bilmiyoruz. Gitti,
“—Selâmün
aleyküm!” dedi.
Sabahleyin bir
dükkâna girdi.
“—Şuradan bana
yarım okka yağ ver!” dedi.
Adamın haline
bakıyor, dükkana bakıyor, yağa bakıyor, teraziye bakıyor, teftiş
ediyor.
Kontrol değil; hiç
kontrol der miyim, kontrol dersem ceza yazarlar bana. Neden?.. Türkçe
kelime kullanacağız, yabancı kelime yok... Teftiş ediyor; müfettiş,
teftiş ediyor. Kontrolör değil, müfettiş...
Teftiş etti, göz
ucuyla inceledi, takip etti; her şey güzel. Esnaf harika, gayet güzel
tarttı.
“—Bakalım, tartıyı
eksik mi yapacak?”
Baktı, güzel. Yağa
baktı, katıksız, tertemiz.
Ben Ankara’dayken
bir yağ aldım, kahvaltılık. Şöyle bir topak (Hocaefendimiz avuçlarını
birleştirerek bir topak yaptı), tarttırdım, aldım, eve geldim; içinden
patates çıktı. Hilekâr, demek ki terbiye olmamış; ama onun yağı halis,
güzel. Tartısı güzel... Çok memnun kaldı. Dükkânı temiz. Adam tatlı
dilli, ağzı dualı filan. Memnun oldu.
“—Bir okka da
peynir ver.” dedi. Adam durakladı.
“—E, niye
duraklıyorsun?” dedi ki:
“—Ağam,”
Bilmiyor
karşısındakinin padişah olduğunu, beyefendi demek istiyor yâni.
“—Efendim, ağam.
Ben şimdi yarım okka yağ sattım sana, siftah yaptım. Karşı komşum daha
siftah yapmadı. Zahmet olacak; ama rica etsem peniri de oradan alır
mısın? O da siftah etsin, yazık, komşum... Daha siftah etmedi.” dedi.
“—Olur.” dedi.
Padişahın ağzı
açık kaldı.
“—Aferin be!”
Düşman değil,
komşu, komşu haklarına riâyet ediyor. Beğendi... Kalktı oraya gitti.
“—Selâmün
aleyküm!” dedi.
O da güzel
karşıladı.
“—Aleyküm
selâm!” dedi herhalde. Günaydın değil, Selâmün aleyküm
dedi.
“—Hocam,
günaydınla, Selâmün aleyküm arasında ne fark var? Günaydın
Türkçe, bak sen Türkçeye’de önem veriyorsun. Niye selâmün aleyküm
diyorsun?”
Kapsam farkı var,
kaplam farkı var. Günaydın deyince, bu günün aydınlık olsun diyorsun.
Zaten aydınlık... Dışarıda güneş var; günaydın. Yâni aydın olsun demek
istiyor da. Tamam, günün aydın olsun. Peki, gün aydınlık olsa da,
insanın içi karanlık olsa, kafası karanlık olsa faydası olur mu?..
Yâni nice dertli insan var, güneş pırıl pırıl parlıyor da güneşin
aydınlığından, güneşin aydınlığından bir fayda görmüyor. Bu laf, boş
bir laf...
“—Es-selâmu
aleyküm ne demek?”
“—Allah’ın selâmı,
selâmetliği üzerine olsun... Dârü’s-selâm olan cennet senin olsun...
Allah seni hem bu dünyada her türlü elemden, kederden, hastalıktan,
üzüntüden uzak eylesin; hem de ahirette cehenneme düşürmesin, azaba
uğratmasın; seni cennetine soksun!” demek.
“—Üüüfff, amma
geniş kapsamı var... Ne kadar geniş, güzel şeyler istemiş yâhu!”
Kapalı Çarşı’dan
kıymetli bir söz, "Es-selâmu aleyküm ve rahmetu'llàh!"
mücevheratçı dükkânından kıymetli oldu şimdi. Hem bu dünyayı, hem
ahireti gül gülistan etti. Çok güzel... O fark var, yoksa taassub
değil.
Şimdi bazısına,
“—Es-selâmu
aleyküm!” diyorsun.
Başını kaldırıyor,
kaşını çatıyor;
“—Günaydın!”
diyor.
Canım ben sana "Es-selâmü
aleyküm!" dedim. Günaydın başka... Good morning de
diyebilirdim, çüş —yok çüş değil; çüs— de diyebilirdim. Çüs diye bir
selâmları var Avrupalıların, birbirlerine çüs diyorlar. Ben ilk önce
çüş sandım, ayıpladım; merhaba filan mânâsına geliyor.
Hay diyorlar. Hay,
o da tamam merhabalar; ama bunlar bir şey ifade etmiyor. Es-selâmu
aleyküm, gönül aleminden karşı tarafa ne güzel şeyler temenni
ettiğimizi gösteriyor.
“—Selâm olsun
sana, dünyada ahirette selamette ol, esen ol; dert gelmesin, keder
gelmesin, hastalık gelmesin, belâ gelmesin, fitne gelmesin, uzun
ömürle yaşa... Ahirete de gittiğin zaman cehenneme düşme, cennetlik
ol!” diyor.
Hangisi daha
güzel?..
Yâni taassub
değil. Türkçesi varsa Selâmün aleyküm’ün onu diyelim. Yok
ama.... Selâm kelimesinin kapsamının genişliği başkasında yok.
Allah kelimesinin
İngilizcesi var mı?.. Yok... İngilizce’de de Allah, Almanca’da da
Allah, Rusça’da da Allah, Hintçe’de de Allah... Neden?.. God kelimesi
var, gad... God tanrı demek. Puta da tanrı derler... Tanrı kelimesi
Allah kelimesi demek değil ki. Tanrı kelimesi nah böyle bir şey,
küçücük; ötekisi kâinatın rabbi olan varlığın adı. Fark var... Yâni, o
onun karşılığı olamaz. Bu el bu elin karşılığı olur, birbirine denk.
Ama zerre, kürenin karşılığı olamaz. Arada çok fark var.
Bunları bilerek
söylüyoruz biz. Yâni, taassubdan falan söylemiyoruz. Türkçe’ye özen
gösteriyoruz ama, selâm verirken sevdiğimiz insana, Es-selâmu
aleyküm diyoruz, neden? Cennetlik olmasını istiyoruz da ondan...
Bunu tersten tutmamak lâzım!..
Şimdi, “Selâmun
aleyküm!” demiştir Fatih Sultan Mehmed, hayal ediyoruz. O da:
“—Aleyküm selâm,
ağam, hoşgeldiniz!” demiştir.
“—Sabahlarınız
hayrolsun.” demiştir.
O da:
“—Senin de
hayrolsun!” demiştir.
“—Bana şuradan bir
okka beyaz peynir ver!”
“—Peki ağam...”
Gidiyor, tertemiz
peyniri alıyor, tartıyor... Terazisi güzel, tavrı güzel, mal temiz,
katıksız... İyi güzel, tamam.
“—Bir okka da
zeytin ver!..”
Demiş ki o da bu
sefer... Sözleşmiş falan değil bunlar:
“—Efendim, ağam,
benden peyniri aldın, zeytini karşı komşudan al! O daha hiç kapısından
içeri müşteri girmedi. Oradan al demiş, oraya git!” demiş.
Şimdi Fatih Sultan
Mehmed, bunlardan çıktıktan sonra, demiş ki yanındaki vezirine... O da
tebdil-i kıyafet. İki ahbap gibi girip çıkıyorlar. Dükkancılar
farkında değil işin. Demiş ki:
“—Ben bu kadar
güzel ahlâklı ahaliyle, değil İstanbul’u, cihanı fethederim!..”
demiş. “İstanbul tamam, İstanbul’u alacağımız belli oldu.” demiş.
Neden?.. İstanbul
güzel huyla alındı. Zaten İstanbul’daki insanlar:
“—Burada kardinal
külahı görmektense, müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz.”
diyorlardı.
Müslümanların
güzel huyunu biliyorlardı. Müslümanlar orayı fethettiği zaman da, yâni
İstanbul’u fethettiği zaman da zulüm yapmadı. Esenlik içinde, yönetimi
devirdi; iyi bir yönetim geldi, o kadar. Zulüm yapmadı, yağmalama
yapmadı. Yaptırmadı Fatih Sultan Mehmed... Gül gülistan, herkes mutlu
oldu, memnun oldu...
Bunları niçin
anlattım? Güzel huy nedir, toplumda önemi nedir? Anlaşılsın diye...
Toplumun fertleri kötü huylu olursa... Şimdi gelelim, Yirminci
Yüzyıl’ın sonunda bizim Türkiyemize... Belediyelerde işler yapılıyor,
mahkemelerden işler dönüyor, devlet dairelerinden işler dönüyor.
Bunlardan ticari hayatta çeşitli şeyler oluyor. Ne kadar sıkıntılar
belirdi. Ne kadar rüşvetler, ne kadar haksızlıklar, ne kadar adam
kayırma, ne kadar adaletsizlik, ne kadar yanlışlıklar, ne kadar
zulümler...
“—Neden?..”
İşte çok güzel bir
soru sordun, neden diye... İslâm bir yerden küser, küstürülür giderse;
orası iflah olmaz. İslâm gitti mi, insaf gidiyor demek, adalet gidiyor
demek, namus gidiyor demek, hakkaniyet gidiyor demek, merhamet gidiyor
demek, dürüstlük gidiyor demek; bütün güzel huylar gidiyor demek.
İslâmla beraber...
O gidiyor, orman
kanunu geliyor. Kim kuvvetliyse gidiyor, basıyor; yirmi kişi, elli
kişi bir yeri basıyor, kırıp döküyor, gidiyor... Şu kadar adamı
öldürüyor, gidiyor. Neden? İslâm gitti. İslâm’ı küstürmüş bu toplum.
İslâm gitmiş, İslâm gittikten sonra insanlardan; insanın içinden
İslâm’ı çekersen ne olur?
أولئك
كالأنعام بل هم أضل
(الأعراف:١٧٩)
(Ülâike he’l-en’àmi
belhüm edal) [Bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar.] (A’raf:
179)
Hayvanlar gibi
olur, hayvanlar alemi gibi olur. Orman kanunu dediğim o... Kurt
tilkiye saldırır, tilki tavşana saldırır; o onu yapar, bu bunu
yapar... Orman kanunu... Yâni, kuvvetlinin her istediğini yapabilmesi.
Hâlbuki insan toplumlarında kuvvetli her şeyi yapamaz. Adalet vardır,
kanunlar vardır, kanunlara göre olması lâzım.
Türkiye
Cumhuriyeti laik, sosyal, demokratik bir hukuk devleti... Bu sözlerin
hepsi, bizim için çok güzeldir. Laik ne demek?.. Benim inancıma kimse
karışamayacak demek. Laik ne demek? İnanç serbestliği demek... Kimse
karışamayacak demek. Karışırsa laikliği çiğniyor demek. Laik ne demek?
Kimse inancından dolayı kınanamaz, kimse inancından dolayı birisini
hor göremez, baskı yapamaz demek.
“—İyiymiş ya hu!
Tamam, güzel, ben o zaman istediğim gibi müslüman olacağım.” Güzel,
laik...
Sosyal, sosyal
yabancı bir kelime, ben onu kullanmazdım; anayasayı ben yazsaydım onu
koymazdım oraya. Sosyal; social ingilizcesi.. Social yazılıyor, sooşıl
okunuyor. Social, sosyete ile ilgili demek. Sosyete de cemiyet demek.
yâni, cemiyetin yandaşı. Cemiyete fayda sağlayacak, cemiyete
yararlı... Demek ki bizim idaremiz, cemiyeti kayıracakmış.
“—E, cemiyet kim?”
Bendeniz,
cemiyet... Siz de cemiyetsiniz. Cemiyet biziz...
“—Allah Allah,
anayasamız, devletimiz, ordumuz, milletimiz, herkes socialmış,
sosyalmiş yâni, içtimàî, toplumdan yanaymış, toplumun haklarını
kollamaktan yanaymış. Tamam, oh yaşadık ya hu. Rahat uyuyalım!.. Demek
ki bizi koruyanlar, kollayanlar varmış.” iki... Bu da güzel...
İnancımda serbest olacağım, korunacağım. Zayıf da olsam, kuvvetli beni
ezemeyecek.
Demokratik;
“—A, Allah
Allah... Demos, halk; demokratik, o da idare midare demek
galiba, Rumca... Halkın idaresi... Yâni, demek ki kim idare etsin bu
memleketi? Padişah idare edermiş eskiden, şimdi padişah idare etmesin,
halktan insanlar seçilsin, halk idare etsinmiş. O da iyi, ben de
halkım, sen kimsin?”
“—Hocam, demin
cemiyetim dedin şimdi halkım...”
“—Hem cemiyetim,
hem halkım.” Halk, yâni, eğer sen ve ben ve başkası seçilirsek idareyi
onlar yapıyor. Halk idare ediyor, içinden seçtikleri mebuslarla,
görevlendirdikleri milletin vekilleriyle, bak ne güzel;
milletvekili... Milletin vekili yâni, oradaki insanlar, altı yüz kişi
bizim neyimiz, beş yüz elli kişi değil mi? Hep bizim vekillerimiz.
“—Oh, yaşadık; ne
kadar konforlu, rahat durumdayız, oh! Vekillerimiz var, beş yüz elli
tane vekilim var. Hem halkım ben, hem de toplumum, hem de inancım
serbest, ne güzel... Ne kadar güzel...”
Lafta güzel...
Lafta güzel, laf başka, iş başka... Mühim olan söylenen güzel şeylerin
yapılmasıdır. Demin dedik ya, zàhir başka, bâtın başka. İnsanın dış
süsü başka, içi başka... İçinden iyi olacak. Demek ki, toplumda da
laflar güzel; ama uygulama kötü. Demek ki toplum da münafıklaşmış.
Neden böyledir? Bu tabii bir olaydır. İnsanlar nasıl olursa, idare de
öyle olur. Çünkü idare gökten inmiyor, Merih’ten gelmiyor; insanlardan
teşekkül ediyor. İnsanlar kötü oldu mu, o da öyle olur. İşler bozulur.
Demek ki,
toplumun da düzelmesi, anayasanın da uygulanması, mutluluk da gelmesi,
her şeyin güzel olması;
“—Her şey
gönlümüzce olsun! Şen ve esen kalınız!..” radyolar ve televizyonlar
öyle kapanıyor.
“—İyi; ama nasıl
şen ve esen kalacağım, her şey nasıl gönlümce olacak?” yâni...
“—Ah, keşke ah,
ah... Ağzına sağlık, keşke öyle olsa...”
Ama olmuyor. İşte
onun öyle olması neyle olur? Lafla olmaz, neyle olur? Araba ne ile
çalışır?..”
“—Çok güzel bir
araba var hocam, içine biniyoruz, sırrını anlayamadık, kontağı
çeviriyoruz, gır gır, gır gır, yapıyor gitmiyor.”
“—Dur bakayım, in
bakayım; bir de ben kontrol edeyim. E, bunun deposu boş yâhu!.. İbre
sıfırda... Sen buna istediğin kadar gır gır yaptır, o seninle gırgır
geçer. Araba çalışmaz, benzin yok. Benzin olmayınca araba çalışmaz.”
İslâm olmayınca,
toplum çalışmaz. Neden?.. Herkes kötü, herkes bir kötülük yapacak,
herkesin başına bir polis dikemezsin. 1 Mayıs’ta yirmi bin tane polis
kardeşimiz ter döktüler. Can tehlikesi... Sabahleyin belki hanımıyla
helalleşti:
“—Hanım, hakkını
helâl et!”
“—E, ne var?..”
“—Ben bugün 1
Mayıs olduğundan, asayişi sağlamaya gidiyorum; ya gelirim, ya
gelemem... Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var.”
Eve de bir şey
isabet edebilir. Adamcağız gelir, evde de bir şey olmuş olabilir. Bu
toplum neden böyle oldu? Benzini kalmadı, benzini bitti. Bu toplum
ileri gitmez. Neden? Ahlâk yok, ahlâkı besleyen din yok, İslâm yok.
İslâm darılmış, gitmiş veya darılttırılmış, veya itilmiş, veya
kakılmış, veya horlanmış, veya uygulanmamış...
“—Hocam, işte
İslâm var ya...”
“—Bizde bile İslâm
tam değil.”
Biz tam müslüman
olsak, yâni biz müslümanlar tam müslüman olsak; toplum güzel olur
zaten.
Türkiye’nin yüzde
doksan küsürü, küsüratını bilemiyorum, eskiden %99’du, biraz azalmış
olabilir. Yüzde on fire olmuş olabilir... Yüzde doksanı müslüman...
Hah, gülesim geldi; ama televizyon beni kamerayla takip ettiği için
gülmüyorum, ciddiyetimi korumam lâzım!.. Neyse dudağımı ısırayım da
gülmeyeyim. Yüzde doksanı müslümanmış?.. Değil!.. İslâmca yaşamıyor,
İslâmca davranmıyor, güzel huylu değil.
Hepimizi sil
süpür, Mevlâna Hazretleri gelsin, Yunus Emre gelsin.
“—Yâ mübarekler,
gelin bakalım!”
Burası değişir
yâhu... Avrupalılar gelir, müslüman olur. Yunanlı düşmanlığı bırakır.
Bulgar bırakır, Rus bırakır. Neden?.. O Mevlâna, onun öyle yüksek
fikirleri var ki... Bu Yunus, bu öyle güzel ahlâklı bir insan ki...
Fetheder, gönülleri fetheder. Gönül kalelerini fetheder. Biz
Türkiye’de birbirimizin gönlünü fethedememişiz. Birbirimize düşmanız.
Neden?.. İslam gitmiş, ahlâk gitmiş, bencillikle, İslâmsızlıkla,
İslâm’dan yoksunlukla mutluluk olmaz. Benzinsiz araba gitmez. O kadar
“—Hocam, gel
bakalım; sen bu işlerden biraz anlıyorsun... Bizim evde elektrikler
yanmıyor. Anahtarları çeviriyoruz, tık tık tık hiç yanmıyor. Lamba
var, her şey var.”
“—Durun bakayım,
tutun bakıyım gözümün önüne mumu. Yâhu sigortayı bağlamamışsınız.
Şebekeden buraya cereyan gelmiyor ki... Cereyan gelmedikten sonra bu
evin hiç bir elektrikli aleti çalışmaz. Neden?.. Gelmemiş.”
İslâm olmadığı
zaman da toplumun hiç bir yeri çalışmaz. Felç olur.
“—Hocam, sen
müslüman olduğundan bunları tarafgir olarak söylüyorsun, İslâm’ın
reklâmını yapıyorsun. Eline fırsat geçti mi...”
Hayır, hayır
muhterem kardeşim... Bî taraf olarak söylüyorum, başka içtimaiyat
alimleri yâni, batı dilinden sosyologlar da söylüyor: Dinsiz toplum
olmaz! Sen yöneldiğin batıyı dinsiz mi sanıyorsun?.. Amerika’yı dinsiz
mi sanıyorsun?.. İngiltere’yi dinsiz mi sanıyorsun?.. Almanya’yı
dinsiz mi sanıyorsun?.. Vallàhi değil... Ben gittim, gördüm. Her
köşede bir kilise, hem de çalışıyor. Hepsi kiliseye gidiyor, hepsi
dinlerine bağlı, tarihlerini biliyor, canlarını verecek gibi,
keselerini açmışlar, yardımcı oluyorlar. Senden ve bizim toplumdan çok
daha dindar... Kendi dinlerine bağlılıklarını ölçebilsek, onların
bağlılığı bizden fazla... Onların kendi dinlerine bağlılığı
bizimkilerden fazla... Bizim kendi dinimizi uygulamamız onlarınkinden
az... Uygulamıyoruz. Müslüman Müslümanlığı uygulamıyor.
“—Nereden belli
hocam, bir iki gösterge.”
Peygamber
Efendimiz ta bin dört yüz yıl önce, dişleri temizleyecek misvak
kullanmış.
“—Aç bakayım
ağzını, hoh de bakayım. Göster bakayım dişlerini...” sapsarı.
Sen daha diş
temizliğini, Peygamber Efendimiz’in yaptığı şeyi yapmamışsın.
“—Kaldır bakayım
şu koltuk altını. Kıllar püskül gibi mi, mısır püskülü gibi mi?.. Niye
bunları tıraş etmedin? Peygamber Efendimiz bunların tıraşını
söylemiş.”
Peygamber
Efendimiz yıkanmayı tavsiye buyurmuş, cuma güslü sevap, çok sevap...
Günde beş defa abdest almak var.
“—Uzat bakayım şu
ayaklarını, göreyim bakayım.”
Öf, aman! Kaçacak
gibi, çok kokuyor. Neden?.. E, yıkamıyor. Yıkamak lâzım...
Peygamber
Efendimiz ne buyuruyor:
الطهور
شطر الإيمان
(حم. م. ت. عن أبى مالك الأشعرى)
RE. 221/2
(Et-tuhûru şatru’l-îmân) “Temizlik imanın bir yarısıdır.” Az
bir parçası değil, bir yarısı temizliktir imanın. Bir tarafı inanç
tarafıysa, bir tarafı da temizliktir. Her şey tertemiz olacak.
Ben şimdi deli
divane oluyorum, bir yere gitti mi. Şu hocanız, emekli profesör;
vallàhi lavabo siliyorum, billâhi lavabo siliyorum. Dayanamıyorum
kirliliğine... Lavaboyu siliyorum, elimi ondan sonra sabunla
yıkıyorum. Benden sonra gelen temiz bulsun burayı diye. Vallàhi
yapıyorum. Yüznumara temizliyorum. Biraz da bunun tasavvufî yönü var.
Hani evliyaullah büyüklerimiz, nefsi kırılsın filan diye böyle süflî
işlere sürürlermiş dervişleri biraz; ahlâkı güzel olsun diye.
Ahlâkın güzel
olmasının kaynağı nedir?.. Nefsi terbiye etmektir. Nefsin terbiyesi
nedir?.. Tasavvuftur. Sen bugün tasavvufu en büyük düşman ilan
edersen, insanların nefsi terbiye olur mu?..
Nerede terbiye
edeceksin?.. Stadyumda mı terbiye edeceksin? Stadyumda ‘Yuuhh!’ diye
bağırıyorlar. Şişe atıyor kafasına, hakem dövüyor. İki takım birbirine
giriyor, seyirciler birbirini öldürüyor. Sivas-Kayseri maçı olduğu
zaman, facia olabiliyor. Stadyumda mı terbiye edeceksin bu milleti,
yoksa okulda mı?..”
Okullarda okuduk
biz. Ben bu okulların ne olduğunun hocasıyım ben! İlkokul, ortaokul,
lise, üniversite... Bu işin mütehassısı benim, gel benden sor!..
Kızılay’dan,
hocamın, profesörümün evinden fakülteye gidiyordum arka sokaktan...
Maarif Koleji var orada, Türk Eğitim Vakfı’nın çok meşhur bir
koleji... Binlerce talebesi var, güzel, özel okul... İlkokulu var,
güzel giyimli küçük kızlar okuyor.
Şimdi ben arka
sokakta gidiyorum, arkamdan iki tane bacaksız kız geliyor. Bacaksız
dediğim, bacakları var da, yâni benim bacağım kadar... Küçük demek
istiyorum yâni. İki karış boyunda, hadi diyelim üç karış... Bir, iki,
bir tane de sen koy; beş karış boyunda kızcağız. Şimdi ben böyle
yürüyorum, onlar benim arkamdan geldiler. Beni sağladılar,
ilerlediler. Ama birbirleriyle konuşmaya dalmışlar. Küçük kızlar; üç
karış dedim ya, sen de koyunca üç karış, küçük kızlar, ilkokul kızı...
Belki üçüncü sınıfta, dördüncü sınıfta...
Konuştukları
konuya ben muttalî oldum... Kulakların kapakları yok, gözün kapağı
var. Kapatırsın görmezsin, meselâ karşıda bir şey olsa, bakılmayacak
bir şey olsa; ne yapılır? Gözünü kapatırsın, gözün kapağı var. Kulağın
kapağı var mı?.. Benim kulağımın kapağı yok... Duydum; kulağın kapağı
olmadığı için, kızların konuşmasını duydum. Bacaksız kızların, bacaklı
da üç karış boyundaki kızların konuşmalarını duydum.
Neden
bahsediyorlar biliyor musunuz?.. Seksten, evlilikten, bilmem neden...
Kıpkırmızı oldum. Bu okullarda mı ahlâk öğrenilecek?.. Öğrenilmez...
Sevgilisinden bahsediyor, açayım, daha şeffaf konuşayım, daha
görünüşlü konuşayım. Birbirlerine onlardan bahsediyorlar... Olmaz...
İslâm olmazsa, olmaz!
Çocuk uyuşturucu
kullanıyor. Geçen gün bir tanesi bir tanesini öldürmüş, gazetede; lise
öğrencisi, resmi de var altında da yazıyor:
“—Öldürdüğüme de
pişman değilim!” diyor.
Efeliği de var.
Hem öldürmüş kardeşini, cani; öldürdüğüne de pişman değilmiş. Bu
nedir?.. Kötü huy... Hem öldürecek kadar gaddar, hem de öldürdüğünden
pişman olmayacak kadar küstah... Küstahlık da kötü huy, gaddarlık da
kötü huy, katillik de kötü huy...
Bu okullardan mı
öğrenilecek güzel ahlâk?.. Öğrenilmez... Ben hocasıyım bu okulların.
Kaç tane benim kolejim var. Ben bu okulları biliyorum, hocaları
biliyorum, öğrencileri biliyorum. Siz de biliyorsunuz.
Senin okuduğun
gazetelerin dışında ne gazeteler var, neler tarif ediyor!.. Ne
müstehcen şeyleri tarif ediyor. Şöyle yaparsan, şöyle olur diye, şu
gözlerimle görmüşüm, okumuşum. Anlatamam ki, anlatılmaz... Bu
okullarla terbiye olmaz.
Terbiye nerede
olur?.. Tasavvufla olur, Allah korkusuyla olur:
رأس
الحكمة مخافة الله.
(Re’sü’l-hikmeti
mehàfetu’llàh.) “Terbiyenin, filozofluğun; filozofluk değil,
bilgeliğin, hakîmliğin, kökü kaynağı esası Allah’a inanmaktır,
Allah’ın ceza vermesinden korkmaktır, Allah’ın rızasını kazanmak
duygusudur.” İşte budur...
Bu olmazsa, bir
millet adam olmaz. Bu olmazsa, bir millet istiklalini muhafaza edemez.
Bu olmazsa, bir millet İstiklâl Harbi’ni kazanmazdı. Bu olmazsa... Bu
aşikâr, bunu herkesin bilmesi lâzım... Biz çok söyledik. Dinlemediler.
Ben altmış yaşında bir insanım, kırk beş yıldır bunları söylüyorum
ben... Fırsat geldikçe; ben bu işin, bu fikrin adamıyım, söylüyorum.
Dinlemediler...
Dinlemediler, ne
oldu; üniversiteli çocuklar, yabancı dil bilen çocuklar, Orta Doğu’dan
mezun çocuklar, Boğaziçi’nden mezun çocuklar, anarşist oldular. Polise
silah çektiler. Doğuda köy bastılar. Adam öldürdüler. Yüksek tahsili
de olduğu için, polis kolay kolay baş da edemedi. Hakkından da
gelmekte zorluk çekti. Olmaz... Bu tarzda olmaz...
Ben ictimâiyat
profesörüyüm. İctimâî şeyleri bilen insanım ben... Başka türlü olmaz.
Olmuyor, hatta din olduğu zaman bile kolay olmuyor. Derviş yapıyorsun;
“—Gel bakayım
buraya, bak yalan söyleme, Allah’tan kork! Şu zikirleri çek de, şu
sevapları kazan! Güzel huyları öğren! Güzel huyların listesini yap,
kendin öğren, çoluk çocuğuna öğret!..” diyorsun...
“—Kötü huyların
listesini yapın, kendiniz öğrenin, çocuğunuza öğretin!” filân diye
sevaplı şeyleri, günahları yazın demedim mi burada, kaç defa?..
Demekle de
olmuyor. Demekle olsaydı, Allah-u Teàlâ Hazretleri gökten bir kitap
indirirdi;
“—Ey kullarım, ben
bir kitap indirdim, bu kitaptan her biriniz edinin, okuyun; öyle iyi
kulluk yapın!” derdi Allah.
Öyle yapmadı.
Hikmetli, her işi hikmetli... Rabbimiz, alemlerin Rabbi ne yaptı?..
Peygamber gönderdi.
Peygamber ne
yaptı, dini nasıl öğretti?.. Yirmi üç senede öğretti. Peygamber nasıl
öğretti? Beraber oluşla, sohbet metoduyla; hayır sohbet usulüyle...
Metod dedim değil mi, eyvah! Sildim. Sohbet usulüyle öyle yetiştirdi.
Yan yana bulunarak. Arkadaşlıkla, ahbaplıkla, komşulukla, bir arada
bulunarak...
Bu ne usûlüdür?
Tasavvufun insanı terbiye usûlüdür. Yunus’un dervişlerini yetiştirme
usulüdür. Mevlâna’nın etrafındaki insanları adam etme usulüdür. Buna
ne kızıyorsun?.. İyi bir insan, etrafındakilere hayatın her
safhasında, gece de gündüz de güzel şeyleri göstererek öğretiyor.
Böyle olur bu iş... Var mı bir başka yolu?.. Yok, olmaz!..
“—Nereden
biliyorsun olmadığını?”
Ben sana senden
misal vereyim. Teknik tahsil görüyor bir öğrenci, ondan sonra yaz
aylarında fabrikalara neye gönderiyorlar?.. Staja gönderiyorlar.
Stajın Türkçesi ne bilmiyorum ki... Görgüsünü, bilgisini arttırmaya
gönderiyorlar. Staj görüyor... Tıp fakültesinde hoca dersi anlatıyor,
ondan sonra laboratuar var. Laboratuar’a gidiyor, orada gösteriyor.
Ondan sonra intörnlük var. Yâni intörn oluyor bir sene; her tıp
bölümünde, kulak boğaz burunda, iç hastalıklarında, dış
hastalıklarında, zührevî hastalıklarda dolaşıyor; tecrübe görüyor,
uygulama görüyor, tecrübe kazanıyor. Uygulama olmadan, kuru bilgiyle
işler olmuyor.
Pilot, pilot
olacağı zaman, nazarî dersleri görüyor, ondan sonra uygulama
derslerine geçiyor. Pilotluğu belki hepimiz bilmeyiz, ama ehliyet
alınacağı zaman önce bilgilerden imtihan oluyor. Ondan sonra:
“—Geç bakalım
arabanın başına, hadi bakalım arabayı sür!” diyorlar.
Bilemezsen,
“Bilemedin, kaldın!” diyorlar. Uygulamadan kalabiliyor. Demek ki,
uygulamasız iş olmazmış.
Peki dünyevi
işlerde bunları kullanırsınız da be mübarekler, ey Allah ıslah
edesiceler, ahiret işlerinde niye kullanmazsınız?.. Ahiret işi daha mı
az önemli?.. Bir insanın ahlâklı insan olması, daha mı az önemli, niye
kullanmıyorsunuz?.. Hani müessesesi?..
Bakın, ben
kardeşiniz, aciz naçiz kardeşiniz, baktım ki kardeşlerimizin ihtiyacı
var; ruh sağlığı merkezi kurdurdum. Doktorlar bana teşekkür ettiler,
Türkiye’de ilk defa siz böyle bir şey düşündünüz, Allah râzı olsun
diye. Bizim karşımızdaki gruplar şaşırdılar.
“—Allah Allah, bu
müslümanlar, gericiler, mürteciler ruh sağlığı merkezi diye bir şey
kurmuşlar; ne oluyor?” filan dediler.
Geldiler,
incelediler, hayran kaldılar. Ben de hayran kaldım. Çünkü insanın
ruhsal rahatsızlıklarının da, tıbbın bir dalı olarak incelenmesi,
öğretilmesi lâzım... Bunlar böyle olur.
Bir hadiste
kaldık, Allah Allah... Bir hadiste kaldık; böyle vakit de doldu, şimdi
ne yapacağız? Burada keseceğiz mecburen.
Onun için, güzel
ahlâka hepimiz sahip olacağız. Herkes istiyor güzel ahlâklı olmayı
ama, güzel ahlâklı olmanın yolu imandır, İslâm’dır. Allah korkusudur.
Allah’tan korkmayan bir insan, güzel ahlâklı olamıyor. Nereden
belli?.. İşte batılılardan belli... Adamları görüyoruz, medenî gibi
görünüyorlar, ne katakulliler yapıyorlar!.. Ne oyunlar oynuyorlar, ne
zalimlikler yapıyorlar!.. Harpleri çıkartan bunlar değil mi?..
Mahsustan harp
çıkartıyor. Neden çıkartıyormuş?.. Silah satmak için. Bre insafsız,
gaddar, zalim, neron!.. Ne diyorlar onlar, barbar!.. Onların, Roma
tabiri olarak: Bre barbar!” Bir barbar bir barbara, konuşuyorlar. Ne
oluyor?.. Zulüm...
Öyle şey olur mu?
Hani sizin centilmenliğiniz, kibarlığınız, asaletiniz? Kalmadı... Öyle
şey olur mu? Olmaz... Olmuyor işte. Bak Avrupa’da olmuyor bu iş.
Hepsinin bir dış görünüşü var, yağlı boyası var... Altını kazırsan,
içine bakarsan, perdenin öbür tarafına bakarsan olmuyor. İyi insan
İslâm’la yetişiyor. Misal: işte Mevlâna, işe Yunus.
“—Niye bu iki ismi
çok zikrediyorsun?”
Halkımız çok
biliyor da ondan, çok seviyor da ondan. Yâni, en tanınmış iki tane
misâl... Onlar gibi binlercesi var, milyonlarcası var, isimsizleri
var, onların yetiştirdiği insanlar var.
Onlar da, her
birisi iyi güzel insanlar olduğu için, bir avuç insanla zafer
kazanılmış. Küçücük bir kuvvetle başarı elde edilmiş. Her taraf gül
gülistan olmuş. Çok güzel eserler meydana getirmişler. Kesme taştan
eserler yapmışlar. Çeşmeler, köprüler, hanlar, hamamlar, hastaneler,
her şey... Bütün hayırlar... Onlar işte isimsiz kahramanların
eserleri, aziz ve muhterem kardeşlerim!..
Lütfen bunu bilin
ve bilmeyenler bildirmek için çok çalışalım!.. Bunun yolu nedir?..
Radyodur, gazetedir, televizyondur, kitle iletişim araçlarıdır. Niye
caminin içine bu televizyonu soktuk biz? Bid’at değil mi bu?..
Peygamber Efendimiz’in zamanında var mıydı?..
Yoktu, tamam,
doğru... Demek ki, her şey Peygamber Efendimiz’in zamanında yokmuş.
Diyorlar ki:
“—Tarikat tasavvuf
Peygamber Efendimiz’in zamanında yoktu!”
Tasavvuf vardı,
orada yavaş gel... Ağır ol, hoopp, ağır ol! O kadar da uzun boylu
değil. Vardı da, sen bilmiyorsun. Peygamber Efendimiz’in her türlü
hali tasavvuftu... Sen dediğim; adam doçent olmuş, profesör olmuş,
fetva komisyonunun bilmem nesi olmuş, bilmem hangi dairenin yöneticisi
olmuş; o reddediyor. Arapça da biliyor. Anlayamıyor. Allah akıl, fikir
versin... Allah iz’an versin... Allah irfan versin...
Allah insanın
basiretini bağladı mı... Bu gözle gerçekler görülmez. Basiretle
görülür, kalp gözü ile görülür. Kalp gözü olmadı mı, olmaz, Allah
insana evliyalık vermez ki... Odun gibi gelir, odun gibi gider. Âmâ
gelir, âmâ gider. Ahirette de âmâ olarak haşrolur.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizi àrif, edip, zarif, kâmil, velî, mahbub, makbul kul
eylesin... Güzel ahlâklı eylesin... Cennetiyle, cemaliyle müşerref
eylesin... Peygamber-i Zîşânımız’a komşu eylesin... Allah hepinizden
râzı olsun...
Es-selâmü
aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû!..
04. 05. 1997 -
İskenderpaşa |