GÜZEL AHLÂK
(İskenderpaşa'da son sohbet.)

 Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm.

Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü lillâhi rabbi’l-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hàlin ve fî külli hîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvetine’l-haseneti muhammedini’l-mustafâ... Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ... Emmâ ba’d.

Fa’lemû eyyühe’l-ihvân... Feinne efdale’l-hadîsi kitâbu’llàh... Ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem... Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesetin bid’ah... Ve külle bid’atin dalâleh... Ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme, ennehû kàl:

إنَّ أحسن الحسن الخلق الحسن

 (المستغفرى فى المسلسلات، وابن
عساكر، وابن النجار عن الحسن السمتى عن حسن بن على)

RE. 112/9 (İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.) Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.

Aziz ve sevgili, değerli kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bizi yoktan var etti, varlığından haberdar etti, çeşitli nimetlerine mazhar etti. Nimetlerini üzerimizde dâim eylesin... Üzerimizde olan nimetlerini, bizi kusur işleme durumuna düşürüp de, ceza olarak üzerimizden almasın... Bizi yolunda dâim, ibadetine müdavim eylesin... Sonunda huzuruna sevdiği, râzı olduğu kul olarak varmamızı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmamızı nasib eylesin...

Bugün fevkalâde sevinçli bir anlamlı günde bulunuyoruz. Çünkü, bu yayınımız şu anda, televizyondan canlı olarak izlenebilecek bir imkâna kavuşmuş bulunuyor. Şu anda —Allah’a hamd ü senâlar olsun— hem caminin içindeki insanlar, hem de televizyonumuzu, Ak Televizyonumuzu seyredenler bu konuşmayı duyabiliyorlar. Bu büyük bir gelişmedir. Çok büyük bir nimettir. Nimetin şükrü eda edilirse, Allah nimeti artırır. Çok şükürler olsun, hamd ü senâlar olsun, Allah bize bu günleri gösterdi.

Camimizde vaaz ederken, camimiz yetmediğinden; sesimiz daha iyi duyulsun, sözümüz daha iyi anlaşılsın diye dergiler çıkarmaya başladık. Dergilerimiz Türkiye’nin en sevimli, en saygın, en güzel, en uzun ömürlü, en devamlı dergileri oldu. Kıyamete kadar payidar olsun, devamlı olsun... Bu dergileri okumanızı, okutmanızı ayrıca rica ederim.

Dergilerle konuşmalarımız, fikirlerimiz, İslâm’ın emirleri, Kur’an’ın emirleri, Rasûlüllah SAS’in emirleri daha geniş kardeşlerimize duyurulmuş, kitlelere ulaştırılmış oldu.

Ondan sonra, Ak Radyomuzu kurduk. Sayenizde kuruldu, sizlerle kuruldu, beraberce kurduk. Ak Radyomuz bugün yüz ellinin üstünde yansıtıcıyla, yüzlerce yayın imkânıyla yerleşim merkezlerinden izlenebiliyor. Ayrıca, uzaydan yayın yaptığı için, çanak anteni olan herkes; Avrupa’dan, Norveç’ten, İsveç’ten, Danimarka’dan, Almanya’dan, Suudî Arabistan’dan, Orta Asya’ya kadar herkes Ak Radyomuzu dinleyebiliyor. Dünyanın en çok dinlenen radyoları durumuna geldik. Allah’ın çok büyük lütfu bu ve en beğenilen, en seviyeli, en nezîh, en güzel yayınlar yapmaya başladı.

Biliyorsunuz, biz her şeyin Allah’ın rızasına uygun olmasını istiyoruz. Dinimiz öyle istediği için, her şeyi öyle yapmak istiyoruz biz de... Her yaptığımız iş Allah’ın rızasına uygun olsun diyoruz. Şu rozet de, başka bir şeyin rozeti değildir. Burada da:

الهى انت مقصودى، ورضاك مطلوبى.

(lİâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî) “Yâ Rabbi! Benim amacım senin rızanı kazanmaktır, ben onu istiyorum. Seni istiyorum, senin rızanı istiyorum!” yazıyor.

Demek ki, amacımız bu... Çok büyük bir başarı bu... Yâni, devletlerin başaramayacağı şeyi —el-hamdü lillâh— Allah bize nasib etti; duyuluyor.

Şimdi Ak Televizyon’umuz küçük bir filiz... Küçücük bir filiz... O sadece Marmara Bölgesi’nin bazı yerlerinden izlenebiliyor. İstanbul’un her yerinden seyredilemiyor. Çünkü çıkış tàkatimiz az. “200W”lık bir şeyle çıkış olunca, başka yayınlar bizi bastırıyor. Bir de önüne bir engel geldiği zaman, engelin öbür tarafına görüntü gidemediğinden bir çok yerden yayın yapılması lâzım geliyor. Onları sağlayacağız, el birliği ile inşaallah sağlayacağız.

Çünkü bu, hayrın kat kat sevabının artırılması demektir. Camideki şu konuşmamızı iki bin kişi dinliyorsa, televizyondan yayınladığımız zaman iki milyon kişi dinleyecek, yirmi milyon kişi dinleyecek. Bir de bantlardan zaman zaman, tekrar tekrar dinlecek; bunun sevabının büyüklüğünü düşünün. Yâni, bir insan bir cami yaptırdı mı, içinde namaz kılanların sevabı yaptırana veriliyor. Bu işin sevabı çok...

Onun için, benim biraz gözlerim yaşardı demin şu kağıdı okuyunca. İçine kardeşimiz bir mektup koymuş. Bu bizim radyo ve televizyon çalışmalarını tebrik ediyor ve;

“—Benim de bir naçizane katkım olsun!” demiş.

Allah râzı olsun... Küçük bir çocuk geldi, merdivenlerden tırmandı, şu güzel kırmızı gülü bize sundu, gözümüzün önünde. Daha önce de bir başka kırmızı gül var, kitabın arasında... Böylece güllerle, sümbüllerle, Kur’anla, hadis-i şerifleri —el-hamdü lillâh— Allah nasib ediyor, okuyoruz. Allah hepinizden râzı olsun... Sebep olanlardan râzı olsun... Kusurlarımızı düzeltip, daha güzel yayınlar yapmamızı nasib etsin...

Bugün çok anlamlı bir gün... Yâni, ilk defa şimdi uzaya bu görüntüler, konuşmalar yayılmış ve alıcılardan alınıp dinlenmekte... Bu çok güzel bir şey, Allah’a hamd ü senâlar olsun.

Biliyorsunuz aziz ve muhterem kardeşlerim, bu dünya hayatı fanidir. Hepimiz bir gün öleceğiz. Her fani gibi kara toprağın altına, usûl öyle olduğundan, bizi de gömecekler. Alimlerin vucûdu çürümezmiş, adaletli hükümdarların ve ilmiyle âmil olan mübarek insanların vücudu çürümezmiş. Belki çürümeyeceğiz, belki toprak olacağız.

Bu dünya bir imtihan dünyasıdır, burada herkes bir şeyler yapıyor. Sevapları işleyenler, ahirette onun mükafatını görecekler; günah işleyenler, cezasını çekecekler. İmtihan yeri burası, imtihan oluyoruz. ÖSYM gibi böyle bir imtihan olmaktayız biz bu dünyada... Allah imtihanı başarmayı nasib etsin... Nefse, şeytana uymamayı nasib etsin...

Bu yolda, Allah’ın rızasını kazanmanın şekli, Kur’an’a uymaktır. Kur’an-ı Kerim’i tanıyacağız, öğreneceğiz, anlayacağız, uygulayacağız. Nasihati duyup da uygulamamak çok ayıptır. Cahillik de ayıptır; ama duyup da uygulamamak daha ayıptır. Nasihati duyacağız, duyduğumuzu uygulayacağız; sevap kazanacağız. Uyguladığımızı da ihlâsla, yâni tertemiz bir niyetle, katıksız bir güzellikle uygulamamız lâzım! Bu da çok önemli, ihlâs da önemli...

Biliyorsunuz, tarih, coğrafya, fizik, kimya, matematik gibi, ihlâs da bir bilgi... İhlâsın da öğretilmesi lâzım! Bizim şu mekânımız, Hocamız'dan devraldığımız bu mekân ihlâsın, imanın, irfanın, ma’rifetullahın, muhabbetullahın öğretildiği bir yer burası. Bir üniversite burası... Bu üniversiteden milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, başbakan yardımcıları, reis-i cumhurlar yetişti, geçti; el-hamdü lillâh. Gene de öyle olacak... Allah bize hizmetleri güzel yapmayı nasib eylesin. Sevinçlerimizi dâimî eylesin. Başlattığımız bir hayrı, dâimî eylesin, kestirtmesin...

Ben bir hayra başlanmasını uygun görüyorum, gayret ediyorum; ama temenni ettiğim daha başka önemli husus daha var: Başlanmış olan bir hayrın durdurulmaması... Açılmış olan bir çığırın, kapanmaması... Bir güzel müessesenin işlemeye devam etmesi... Bir çeşmenin suyunun akmasının, ondan istifade edilmesinin devam etmesi... Bu çok önemli... İnşaallah bu güzel fikirlerimizi, Kur’an-ı Kerim’i yâni, kendi fikrimizi değil; Rasûlüllah Efendimiz’in fikirlerini yaymak için, Allah bize daha başka fırsatlar da ihsan etsin...

Yakın zamanda gazete de çıkarmamız lâzım! Çünkü, bu işin bir parçası da odur. Gazete, mecmua, radyo, televizyon, okul... Devam ediyor hepsi. Kolejler, okullar hepsi... El birliği ile çalışacağız. Biz İskenderpaşayız, İskenderpaşalılarız... Bizim işimiz edeb, ilim, irfan, hizmet, fedakârlık... Bunlar olacak. Menfaat değil, insanlara iyilik götürmek. Kendimize menfaat sağlamak değil, insanları irşad etmek. Allah hepimize yardımcı olsun... El birliği ile, bu güzel işleri yapmayı nasib etsin.. 

Okuduğum hadis-i şerifler 112. sayfanın, 9. hadis-i şerifi ve devamı olacak. Birinci hadis-i şerif, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu, Hz. Hasan RA’dan rivâyet edilmiş.

Ben her zaman söylüyorum:

“—Eğer bir hadis-i şerifi Hz. Ali Efendimiz rivâyet etmişse, bunun bir ayrı önemi var.”

“—Neden?..”

Türkiye’de bir sünnîler var, bir de şiîler var, alevîler var. Yâni, bir kısmı alevîyim diyor. Alevî ne demek?.. “Ben Hz. Ali’nin grubundanım, zümresindenim, onun taraftarıyım. Hz. Ali’nin yandaşıyım.” diyor. Ne mutlu! Biz de öyleyiz, hepimiz... Aslında sünnîler de Hz. Ali Efendimiz’in yandaşı; karşıtı değil. Karşıtı olanlar çıkmış; biz onların devamı değiliz.

Hazret-i Ali Efendimiz’le Muaviye RA ve Emevîler, Muaviye RA’ın oğlu Yezîd ve sâirenin mücadeleleri var. Yezid zamanında, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’i şehid ettiler. Biz Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in tarafındanız, Hazret-i Ali Efendimiz’in tarafındanız. İmam-ı Âzam Efendimiz de öyle... Yâni, onun için hapse girmeye râzı olmuş, Hazret-i Ali taraftarı olduğu için...

Bunları niçin söylüyorum?.. Bugün alevîyim diyen kardeşlerimiz, bizi bilmiyor. Alevîyim diyen kardeşlerimiz, alevîliği de bilmiyor. Hazret-i Ali’nin nerede olduğunu bilmiyor. Hz. Ali’nin taraftarıyım diyor; ama karanlıkta başka tarafa geçmiş. Kur’an’a karşı, Hazret-i Ali’nin taraftarıyım diyor... İçki içiyor, Hazret-i Ali’nin taraftarıyım diyor... Namaz kılmıyor, Hazret-i Ali’nin taraftarıyım diyor... Onun için ben, Hz. Ali Efendimizle ilgili bir hadis geldi mi; Hazret-i Hasan Efendimiz’den, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’den bir rivayet geldi mi, bunun üstüne bastıra bastıra söylüyorum.

Bu hadis-i şerif, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu Hasan RA’dan rivâyet edilmiş bir hadis-i şerif. Yâni, alevî kardeşlerimiz de dinleyecekler, baş tacı edecekler, ilim öğrenecekler. Yâni, insan ilim öğrenmezse; sünnîsi de, alevîsi de cahil kalır, yanlış işler yapar. İlim öğrenirse, alevîsi de, sünnîsi de kurtulur, bir yolda birleşir, kardeşlik olur. Biz kardeşlik istiyoruz. Kavga ve çatışma ve mücadele ve İslâm dışı işlerin yapılması gibi şeyleri engellemeye çalışıyoruz. Amacımız apaçık bu...

Yâni Allah, bir şeye günah demiş, yasaklamışsa; onu hiç kimse yapmasın... Sevapsa, herkes yapsın diye, onu istiyoruz. Maksadımız ne? Maksadımız yakamızda yazılı, maden üzerine yazılı:

الهى انت مقصودى ورضاك مطلوبى

 (İlâhi ente maksûdî ve rıdàke matlûbî!) “Yâ Rabbi, ben seni istiyorum yâ Rabbi! Ben senin rızanı kazanmak istiyorum ya Rabbi!" O kadar. Allah’ın rızasını kazanmaktan gayrı bir amacımız yok.

 وما أسألكم عليه من أجرٍ (الشعراء:١٠٩)

 (Ve mâ es’elüküm aleyhi min ecrin) [Buna karşı sizden hiç bir ücret istemiyorum] (Şuara: 109)  Yaptığımız hizmetten dolayı bir ücret istemiyoruz.

Zaman zaman sizden para istiyoruz veya siz paralarınızı getirdiniz, radyoları öyle kurdunuz, fî sebîlillâh bağışta bulundunuz. Evet, parasız iş olmaz. Peygamber Efendimiz’in zamanında da, her şey parayla oluyordu. Cihad olacağı zaman da Efendimiz diyordu ki:

“—Kim bir askeri teçhiz ederse, silahını verirse, atını verirse, devesini verirse; şu kadar sevap kazanır.”

Para her yerde lâzım... Bir takım işlerin görülmesi için gerekiyor. Ama biz parayı amaç olarak görmüyoruz. Paranın da peşinde değiliz... Hizmetin peşindeyiz. Para gelsin, hizmete sarf edilsin...

 Bu birinci hadis-i şerif Hz. Ali Efedimiz’in oğlu Hasan RA’dan... Efendimiz SAS’in sözü tabii. Hadis, hadis-i şerif... Ne buyurmuş Peygamber SAS Efendimiz:

 إنَّ أحسن الحسن الخلق الحسن

 (المستغفرى فى المسلسلات، وابن
عساكر، وابن النجار عن الحسن السمتى عن حسن بن على)

 RE. 112/9 (İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.)

Bak ravisi de Hasen, içinde geçen kelimeler de hasen. Mühim bir hadis-i şerif bu. Camilerde levha olarak da yazılmıştır. Mühim bir hadis-i şeriftir, meşhurdur, herkes bilir:

“—Güzelliğin en güzeli, güzel huydur.”

Üç tane güzel sözü geçiyor içinde. Ravisi de Hasen, o da güzel demek. Üç tane hasen sözü geçiyor, hüsn sözü geçiyor; ravisi de Hasen. İlginç bir irtibatı var, rivayetiyle metni arasında.

Şimdi hüsn, Arapça da mastar derler; güzel oluş, güzel olma, güzellik diyoruz biz. “Lik” takısıyla da, “mek, mak” takısıyla da, Türkçe’de mastar mânâsı çıkar. Yürümek, güzel olmak... Mastar diyoruz buna biz. Ama güzel kelimesinin sonuna “lik” eklersek, güzellik; o da mastariyet mânâsı verir sıfata... “Lik” takısı mastariyet mânâsı verir sıfata. Güzellik, güzel oluş.

Güzel oluşun, güzelliğin en güzeli nedir?.. Bunun çeşitleri vardır, güzellik bir tane değildir. Şu çiçek güzel, şu cami güzel, şu elbise güzel, şu sakal güzel, şu sarık güzel, cübbe güzel... Güzelliklerin çeşitleri var. Güzelliğin en güzeli nedir?.. İnsanın süslenmek için üstüne aldığı, benimseyip onunla süslendiği güzel şeyler çok, sayılamayacak kadar çok... Bunların en güzeli hangisi?.. (El-hulüku’l-hasen.) Güzel huydur. Allah Allah.

 Bugünün insanı zàhirini süslemeye çalışıyor. Zàhir ne demek?.. Görünen kısmı. Yâni elbisesi temiz olsun... Ben de öyle yapıyorum, siz de öyle yapıyorsunuz. Berbere gidiyoruz, tıraş oluyoruz.

“—Aman, saçım sakalım uzadı...”

Tırnaklarımızı kesiyoruz... Sünnet, tabii uzun böyle çapa gibi, kedi tırnağı gibi, çaylak tırnağı gibi olmayacak. Kesilecek tamam... Onu da dinimiz emrediyor. Dışımızı süslemeye çalışıyoruz. Güzel elbise almaya, güzel giyinmeye; ayakkabımızın güzel olmasına, çamursuz olmasına, lekesiz olmasına gayret ediyoruz... Bu zahir, görünen kısmı...

“—Peki, insanın veya herhangi bir şeyin dışı güzel olsa, içi fena olsa olur mu?”

Olmaz... Meselâ; zehiri paketleseler, çok güzel renkli bir ambalaj içinde sunsalar... Güzel mi?.. Değil... Çünkü zehir, içi fena; o dışı önemli değil.

Bir insanın giyimi güzel olsa da, hırsız olsa, katil olsa, zalim olsa... Önemi var mı dış giyiminin? Yok!.. Neden? Dışı güzel ama, içi fena... İçinin güzelliği daha önemli. Çünkü, insanı insan yapan dış görünümü değildir. Dış görünüm alınabilir, çarşıdan pazardan, dükkandan satın alınabilir; ama iç temizliği, gönlün güzelliği, aklın güzelliği, o bir uzun iştir. Kolay değildir, eğitim işidir. İyi hocaların elinde, iyi bir eğitim gören insan; iyi öğretmenlerin elinde, iyi bir öğretim gören insan, hem bilgili olur, hem terbiyeli olur.

 Bilgi başka, terbiye başka... Bazen bir insan bilgili olur da terbiyesiz olur, küstah olur. Bilgi terbiyeli olmak değildir. Yalan söylemenin kötü olduğunu bilmek bilgidir; ama uygulamak, yalan söylememek terbiyedir, bir eğitimdir. Terbiye, ilmi süsler, güzelleştirir. Alim aynı zamanda terbiyeli olursa; insan hem terbiyeli, hem bilgili olursa, güzel olur. Sadece bilgili olursa, bilgisini kötüye kullanır. O zaman fenâ...

İçi kötü olursa, karşısındakini aldatır. Dışı güzel, dışı aldatmakta kullanıyor karşısındakini; dış güzelliğini. İçi fena, niyeti fena, kafası fena... Kafasında bin tane tilki dolaşıyor da, birisinin kuyruğu ötekisine değmiyor. Vay, ne kadar kötü bir insanmış, kalbinde bin bir türlü fitne fesat var!.. Vay, ne kadar fena insanmış!..

İç temizliği önemli. Kalp temizliği önemli... E, herkes bunu biliyor da, diyor ki:

“—Benim kalbim temiz, sen benim kalbime bak; benim kalbim temiz!”

 Hiç dışla için bir ilişkisi yok mu?... Var. İnsanın içi temiz olursa, sözü de, özü de, hareketleri de güzel olur. Güzel işler yapar, güzel işler yapışından anlarız. Zaten biz içinin temizliğini anlayamayız bir insanın, hareketlerinden anlarız.

“—Bu adam ne yapıyor? Rüşvet alıyor mu, komşuluğu nasıl, ticareti nasıl, sözüne sàdıklığı nasıl?”

Biraz yanına gideriz, kötü huylarını görürsek,

“—Bu adamda iş yok!” deriz, ayrılırız.

“—Yâhu boylu poslu, giyimi güzel, zengin, parası pulu var, altında Mercedesi var.”

“—Olsun, adam iyi değil; içi fena!” deriz.

Onun için, benim içim temiz demek, isbat ister.

“—Benim içim temiz!..”

“—Peki, ispat et, nereden anlayacağım? Ben senin içinin temizliğini nereden anlayacağım?..”

“—Ben senden daha temiz niyetliyim!”

“—E, göster! Bak senin davranışın hiç de öyle değil! Yalan söylüyorsun, aldatıyorsun, kandırıyorsun. Başkalarını sömürerek para kazanıyorsun. İyi şeyler değil bunlar... Komşun senden yaka silkiyor, bütün insanlar illallah diyor. Ölse de kurtulsak diyor, gitse de kurtulsak diyor. Gidince de, "Oh ya, biraz gitti de rahatladık!" diyor. Demek ki sen iyi değilsin. Yâni, davranışlarından anlaşılacak.

 Evet, insanın içinin güzel olması lâzım! İç güzelliğinin de en güzeli, insanın içini en güzel yapacak şey güzel huydur. İnsanın huyu güzel oldu mu, en güzel, en yüksek derecedeki güzelliğe sahip demektir o. O halde insanın güzel huylara sahip kılınması lâzım!

Kıskançlık kötü huydur. Kin tutmak kötü huydur. Zulüm kötü huydur. Merhametsizlik kötü huydur. Cimrilik kötü huydur. Kibirlilik kötü huydur. Herkese tepeden bakmak kötü huydur. Ağzı bozukluk kötü huydur. Niyetinin kötülüğü kötü huydur. Şehvetine sahip olamamak, uçkurunu tutamamak kötü huydur. Sağa sola yamuk bakmak, kötü niyetle bakmak kötü huydur. Bu kötü huyların hepsini öğrenmek lâzım!..

“—E, kötüyü niye öğreneceğim?”

Yapmamak için... Kötü huyları öğreneceğiz; yapmamak için... Çocukların da bilmesi lâzım;

“—Evlâdım, yalan söylemek kötü! Yapma bunu..."

"—Evlâdım, inatçılık kötü! Yapma... Bak sana anlatıyorum, inat etme!"

"—Evlâdım, bak sende üç tane var; bu da ağlıyor. Bir tanesini de bu kardeşine ver. ‘Hepsi benim!’ demek kötü. İnsanın karşısındakini de düşünmesi lâzım. Bencillik iyi değil!” diye, küçükten başlar bu; annesi öğretir ilk önce... İlk öğretmeni ailede annesidir. Aile terbiyesi almış bir insan dışarıdan da terbiye alınca, çok güzel olur.

 Aile terbiyesi almamış olan insan, anne sevgisi görmemiş, anne sıcağının yumuşaklığını tatmamış, anne şefkatiyle beslenmemiş, sevginin uygulamasını görmemiş insanlar, büyüyünce zalim olurlar. Görmedi ki, hayata girişinden, o vakte gelişine kadar sevgi nedir bilmiyor ki... Bu insan kötü olur, kötü işler yapar. Mafya çetesi kurar, başkalarını aldatır, gözyaşı döktürtür;

“—Çeksin, ben ne kadar çektim!” der.

Öyle kaynanalar oluyor ki, gelinine zulmediyor.

“—Niye yapıyorsun?” diyorsun.

“—Ben çok çektim, o da çeksin!” diyor. “Ben kaynanamdan, cadalozdan çok çektim, o da benden çeksin!”

“—Bak sen cadaloz kaynananı sevmiyorsun, sen bu geline öyle yapma!” diyorsun, yapıyor; meselâ...

Bazen de gelin kaynanaya zulmediyor:

“—Ben oğluyla evlendim, bana ne kaynanadan; gitsin bizim evden!” diyor. “Oğlu benim!” diyor.

Kaynanayı istemiyor. Bu kadıncağız ne yapacak? Geldiği zaman somurtuyor, fırsat buldu mu iğneliyor:

“—Mutfağa gir şunları yıka!” diyor.

“—E, senin bu kaynanan...” filan.

Yâni, huy kötü oldu mu, gelinde de kötü, kaynanada da kötü... Kaynatada da kötü, damatta da kötü... Arkadaşta da kötü, komşuda da kötü... Kötü huy toplumu mahveder. Zaten huy dediğimiz şey, toplum ilişkilerinde çok önemli olan bir şeydir. Toplumların insanları, fertleri güzel huylu olursa; toplum muhabbetli olur, toplum kale gibi olur, sapasağlam olur.

 Bak, bir adama birisi bir baş hediye etmiş. İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’da yazıyor... Baş, kelle diyoruz. Bu kelle soyulacak, ütülenecek, yâni ateşte kılları yok edilecek. Konacak tencereye, kazana, pişirilecek... Bunun şurası yenilir, burası yenilir. Dil vardır içinde, bilmem yanak eti vardı, beyin vardır. Beyin satırla kırılır, o da işte bir yiyecek filan. Yâni, herkes baş etinin, kelle etinin kahrını çekmez, yapmaz ama, bazısı da sever. Özellikle;

“—Tandır başı satıyor falanca dükkan, gidelim tandır başı yiyelim!” derler.

Yâni tandır denilen şeye sokulmuş, pişirilmiş “Baş etini yiyelim veya ondan yapılmış çorbayı yiyelim!” işkembe çorbası, bilmem ne filan... Bu çeşit böyle yemek yapan dükkânlar oluyor.

“—Aman hocam, şu çok meşhur; gel sana ısmarlayayım bir tane. İşte bu sabah gel, sıcak sıcak, namazdan sonra yiyelim!” filan, böyle şeyler görüyoruz.

Yapması kolay değil ama, işte gene kıtlıkta yoklukta epeyce bir karın doyuracak malzeme oluyor.

 Fukaranın birisine bu gelmiş. E, kocaman bir kelle; sığır kellesi...  Nah bu kadar dili olur, yanağından şu kadar et çıkar, beyni bu kadar olur filan. Bundan çorba yapılır, çoluk çocuk karnını doyurur. Ekmek doğranır, fukaracıklar doyar.

Ama kelleyi almış, demiş ki:

“—Falanca kardeşim, kaç gündür aç. Ben sabredeyim...” demiş, kelleyi ona vermiş.

Kelleyi ona göndermiş. Kendisinin değil, kendisine hediye geldi; o da almış birisine hediye etmiş. O da, üç gündür aç; ama kelleyi alınca demiş ki:

“—Falanca kardeşim var, açlıktan kıvranıyor. Onun benden daha kalabalık ailesi filan var.”

Acımış ona, ötekisine göndermiş. Etti üç... Birincisi, ikincisi, üçüncüsü... Yedi kapı dolaşmış. Yedinci adam da kelleyi alınca;

“—Ya, falanca komşum kaç gündür açlıktan kıvrılıyor, biliyorum evlerinde bir lokma yemek yenmedi. Şuna göndereyim...” demiş, ilkine göndermiş.

Bilmiyor ilkinden çıktığını kellenin... Altıncısı kendisine verdi. Kendisi bilmiyor ondan geldiğini, o da o kardeşine vermiş. Bu nedir?.. Toplumun çok güzel huylu olduğunu gösteriyor. Merhamet var, insanlar arasında sevgi var.

 Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethetmeden önce hazırlık yaptı. Boğaz'ın Anadolu yakasını fethetti. Yıldırım Beyazid oraya kale yaptırdı. Anadolu Hisarı’nı yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed bu yakaya geçti, Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Üç ayda yaptırdı, üç paşaya birer kuleyi verdi;

“—Bu bitecek!” dedi.

Üç ayda koskocaman, muhteşem Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Büyük insanların işleri de büyük olur, çabuk olur. Fatih Sultan Mehmed, çağ açan kimse... Üç insana dağıttı...

Zorluklar insanlara dağıtılınca, kolay yapılır. Bir insana verseydi yapamazdı. Dokuz ayda biterdi. Üç paşaya verdi, üç paşaya verince, tabii paşalar arası hayırda yarışma ve rekabet de olur. Rekabet olunca da, işler iyi gider. Rekabet üretimde önemli bir unsurdur, geliştirir, üretimin hızlı olmasını, çok olmasını sağlar. Üç ayda orayı yaptı, tamam! Rumeli Hisarı, Anadolu Hisar’ı, Boğaz’dan düşman gelemez; kilitledi...

Bizim Çanakkale’mizde Fatih Sultan Mehmed bir kale daha yaptırdı. Onu belki bilmezsiniz. Ben Çanakkaleli olduğum için biliyorum. Orada da bir kale yaptırdı. Karşı tarafta da Kilid-i Bahr denilen, Kilitbahir denilen bir kale daha var, oradan da düşman geçemez. İki boğazı sıktı. Buralardan düşman geçemesin diye. Edirne’de toplar döktürdü... Bak büyük insan, zafere nasıl hazırlanıyor.

 "—Bir de şu benim halkı tanıyayım!" diye çarşıya çıktı.

Tebdîl-i kıyafet... Böyle süklüm püklüm kıyafetle, yüzünü gözünü belki değiştirecek bir şey yaptı; bilmiyoruz. Gitti,

“—Selâmün aleyküm!” dedi.

Sabahleyin bir dükkâna girdi.

“—Şuradan bana yarım okka yağ ver!” dedi.

Adamın haline bakıyor, dükkana bakıyor, yağa bakıyor, teraziye bakıyor, teftiş ediyor.

Kontrol değil; hiç kontrol der miyim, kontrol dersem ceza yazarlar bana. Neden?.. Türkçe kelime kullanacağız, yabancı kelime yok... Teftiş ediyor; müfettiş, teftiş ediyor. Kontrolör değil, müfettiş...

Teftiş etti, göz ucuyla inceledi, takip etti; her şey güzel. Esnaf harika, gayet güzel tarttı.

“—Bakalım, tartıyı eksik mi yapacak?” 

Baktı, güzel. Yağa baktı, katıksız, tertemiz.

Ben Ankara’dayken bir yağ aldım, kahvaltılık. Şöyle bir topak (Hocaefendimiz avuçlarını birleştirerek bir topak yaptı), tarttırdım, aldım, eve geldim; içinden patates çıktı. Hilekâr, demek ki terbiye olmamış; ama onun yağı halis, güzel. Tartısı güzel... Çok memnun kaldı. Dükkânı temiz. Adam tatlı dilli, ağzı dualı filan. Memnun oldu.

“—Bir okka da peynir ver.” dedi. Adam durakladı.

“—E, niye duraklıyorsun?” dedi ki:

“—Ağam,”

Bilmiyor karşısındakinin padişah olduğunu, beyefendi demek istiyor yâni.

“—Efendim, ağam. Ben şimdi yarım okka yağ sattım sana, siftah yaptım. Karşı komşum daha siftah yapmadı. Zahmet olacak; ama rica etsem peniri de oradan alır mısın? O da siftah etsin, yazık, komşum... Daha siftah etmedi.” dedi.

“—Olur.” dedi.

Padişahın ağzı açık kaldı.

“—Aferin be!”

Düşman değil, komşu, komşu haklarına riâyet ediyor. Beğendi... Kalktı oraya gitti.

 “—Selâmün aleyküm!” dedi.

O da güzel karşıladı.

“—Aleyküm selâm!” dedi herhalde. Günaydın değil, Selâmün aleyküm dedi.

“—Hocam, günaydınla, Selâmün aleyküm arasında ne fark var? Günaydın Türkçe, bak sen Türkçeye’de önem veriyorsun. Niye selâmün aleyküm diyorsun?”

Kapsam farkı var, kaplam farkı var. Günaydın deyince, bu günün aydınlık olsun diyorsun. Zaten aydınlık... Dışarıda güneş var; günaydın. Yâni aydın olsun demek istiyor da. Tamam, günün aydın olsun. Peki, gün aydınlık olsa da, insanın içi karanlık olsa, kafası karanlık olsa faydası olur mu?.. Yâni nice dertli insan var, güneş pırıl pırıl parlıyor da güneşin aydınlığından, güneşin aydınlığından bir fayda görmüyor. Bu laf, boş bir laf...

“—Es-selâmu aleyküm  ne demek?”

“—Allah’ın selâmı, selâmetliği üzerine olsun... Dârü’s-selâm olan cennet senin olsun... Allah seni hem bu dünyada her türlü elemden, kederden, hastalıktan, üzüntüden uzak eylesin; hem de ahirette cehenneme düşürmesin, azaba uğratmasın; seni cennetine soksun!” demek.

“—Üüüfff, amma geniş kapsamı var... Ne kadar geniş, güzel şeyler istemiş yâhu!”

Kapalı Çarşı’dan kıymetli bir söz, "Es-selâmu aleyküm ve rahmetu'llàh!" mücevheratçı dükkânından kıymetli oldu şimdi. Hem bu dünyayı, hem ahireti gül gülistan etti. Çok güzel... O fark var, yoksa taassub değil.

 Şimdi bazısına,

“—Es-selâmu aleyküm! diyorsun.

Başını kaldırıyor, kaşını çatıyor;

“—Günaydın!” diyor.

Canım ben sana "Es-selâmü aleyküm!" dedim. Günaydın başka... Good morning de diyebilirdim, çüş —yok çüş değil; çüs— de diyebilirdim. Çüs diye bir selâmları var Avrupalıların, birbirlerine çüs diyorlar. Ben ilk önce çüş sandım, ayıpladım; merhaba filan mânâsına geliyor.

Hay diyorlar. Hay, o da tamam merhabalar; ama bunlar bir şey ifade etmiyor. Es-selâmu aleyküm, gönül aleminden karşı tarafa ne güzel şeyler temenni ettiğimizi gösteriyor.

“—Selâm olsun sana, dünyada ahirette selamette ol, esen ol; dert gelmesin, keder gelmesin, hastalık gelmesin, belâ gelmesin, fitne gelmesin, uzun ömürle yaşa... Ahirete de gittiğin zaman cehenneme düşme, cennetlik ol!” diyor.

Hangisi daha güzel?..

Yâni taassub değil. Türkçesi varsa Selâmün aleyküm’ün onu diyelim. Yok ama.... Selâm kelimesinin kapsamının genişliği başkasında yok.

 Allah kelimesinin İngilizcesi var mı?.. Yok... İngilizce’de de Allah, Almanca’da da Allah, Rusça’da da Allah, Hintçe’de de Allah... Neden?.. God kelimesi var, gad... God tanrı demek. Puta da tanrı derler... Tanrı kelimesi Allah kelimesi demek değil ki. Tanrı kelimesi nah böyle bir şey, küçücük; ötekisi kâinatın rabbi olan varlığın adı. Fark var... Yâni, o onun karşılığı olamaz. Bu el bu elin karşılığı olur, birbirine denk. Ama zerre, kürenin karşılığı olamaz. Arada çok fark var.

Bunları bilerek söylüyoruz biz. Yâni, taassubdan falan söylemiyoruz. Türkçe’ye özen gösteriyoruz ama, selâm verirken sevdiğimiz insana, Es-selâmu aleyküm diyoruz, neden? Cennetlik olmasını istiyoruz da ondan... Bunu tersten tutmamak lâzım!..

 Şimdi, “Selâmun aleyküm!” demiştir Fatih Sultan Mehmed, hayal ediyoruz. O da:

“—Aleyküm selâm, ağam, hoşgeldiniz!” demiştir.

“—Sabahlarınız hayrolsun.” demiştir.

O da:

“—Senin de hayrolsun!” demiştir.

“—Bana şuradan bir okka beyaz peynir ver!”

“—Peki ağam...”

Gidiyor, tertemiz peyniri alıyor, tartıyor... Terazisi güzel, tavrı güzel, mal temiz, katıksız... İyi güzel, tamam.

“—Bir okka da zeytin ver!..”

Demiş ki o da bu sefer... Sözleşmiş falan değil bunlar:

“—Efendim, ağam, benden peyniri aldın, zeytini karşı komşudan al! O daha hiç kapısından içeri müşteri girmedi. Oradan al demiş, oraya git!” demiş.

Şimdi Fatih Sultan Mehmed, bunlardan çıktıktan sonra, demiş ki yanındaki vezirine... O da tebdil-i kıyafet. İki ahbap gibi girip çıkıyorlar. Dükkancılar farkında değil işin. Demiş ki:

“—Ben bu kadar güzel ahlâklı ahaliyle, değil İstanbul’u,  cihanı fethederim!..” demiş. “İstanbul tamam, İstanbul’u alacağımız belli oldu.” demiş.

 Neden?.. İstanbul güzel huyla alındı. Zaten İstanbul’daki insanlar:

“—Burada kardinal külahı görmektense, müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz.” diyorlardı.

Müslümanların güzel huyunu biliyorlardı. Müslümanlar orayı fethettiği zaman da, yâni İstanbul’u fethettiği zaman da zulüm yapmadı. Esenlik içinde, yönetimi devirdi; iyi bir yönetim geldi, o kadar. Zulüm yapmadı, yağmalama yapmadı. Yaptırmadı Fatih Sultan Mehmed... Gül gülistan, herkes mutlu oldu, memnun oldu...

Bunları niçin anlattım? Güzel huy nedir, toplumda önemi nedir? Anlaşılsın diye... Toplumun fertleri kötü huylu olursa... Şimdi gelelim, Yirminci Yüzyıl’ın sonunda bizim Türkiyemize... Belediyelerde işler yapılıyor, mahkemelerden işler dönüyor, devlet dairelerinden işler dönüyor. Bunlardan ticari hayatta çeşitli şeyler oluyor. Ne kadar sıkıntılar belirdi. Ne kadar rüşvetler, ne kadar haksızlıklar, ne kadar adam kayırma, ne kadar adaletsizlik, ne kadar yanlışlıklar, ne kadar zulümler...

“—Neden?..”

İşte çok güzel bir soru sordun, neden diye... İslâm bir yerden küser, küstürülür giderse; orası iflah olmaz. İslâm gitti mi, insaf gidiyor demek, adalet gidiyor demek, namus gidiyor demek, hakkaniyet gidiyor demek, merhamet gidiyor demek, dürüstlük gidiyor demek; bütün güzel huylar gidiyor demek. İslâmla beraber...

O gidiyor, orman kanunu geliyor. Kim kuvvetliyse gidiyor, basıyor; yirmi kişi, elli kişi bir yeri basıyor, kırıp döküyor, gidiyor... Şu kadar adamı öldürüyor, gidiyor. Neden? İslâm gitti. İslâm’ı küstürmüş bu toplum. İslâm gitmiş, İslâm gittikten sonra insanlardan; insanın içinden İslâm’ı çekersen ne olur?

 أولئك كالأنعام بل هم أضل (الأعراف:١٧٩)

 (Ülâike he’l-en’àmi belhüm edal) [Bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar.] (A’raf: 179)

Hayvanlar gibi olur, hayvanlar alemi gibi olur. Orman kanunu dediğim o... Kurt tilkiye saldırır, tilki tavşana saldırır; o onu yapar, bu bunu yapar... Orman kanunu... Yâni, kuvvetlinin her istediğini yapabilmesi. Hâlbuki insan toplumlarında kuvvetli her şeyi yapamaz. Adalet vardır, kanunlar vardır, kanunlara göre olması lâzım.

Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal, demokratik bir hukuk devleti... Bu sözlerin hepsi, bizim için çok güzeldir. Laik ne demek?.. Benim inancıma kimse karışamayacak demek. Laik ne demek? İnanç serbestliği demek... Kimse karışamayacak demek. Karışırsa laikliği çiğniyor demek. Laik ne demek? Kimse inancından dolayı kınanamaz, kimse inancından dolayı birisini hor göremez, baskı yapamaz demek.

“—İyiymiş ya hu! Tamam, güzel, ben o zaman istediğim gibi müslüman olacağım.” Güzel, laik...

Sosyal, sosyal yabancı bir kelime, ben onu kullanmazdım; anayasayı ben yazsaydım onu koymazdım oraya. Sosyal; social ingilizcesi.. Social yazılıyor, sooşıl okunuyor. Social, sosyete ile ilgili demek. Sosyete de cemiyet demek. yâni, cemiyetin yandaşı. Cemiyete fayda sağlayacak, cemiyete yararlı... Demek ki bizim idaremiz, cemiyeti kayıracakmış.

“—E, cemiyet kim?”

Bendeniz, cemiyet... Siz de cemiyetsiniz. Cemiyet biziz...

“—Allah Allah, anayasamız, devletimiz, ordumuz, milletimiz, herkes socialmış, sosyalmiş yâni, içtimàî, toplumdan yanaymış, toplumun haklarını kollamaktan yanaymış. Tamam, oh yaşadık ya hu. Rahat uyuyalım!.. Demek ki bizi koruyanlar, kollayanlar varmış.” iki... Bu da güzel... İnancımda serbest olacağım, korunacağım. Zayıf da olsam, kuvvetli beni ezemeyecek. 

Demokratik;

“—A, Allah Allah... Demos, halk; demokratik, o da idare midare demek galiba, Rumca... Halkın idaresi... Yâni, demek ki kim idare etsin bu memleketi? Padişah idare edermiş eskiden, şimdi padişah idare etmesin, halktan insanlar seçilsin, halk idare etsinmiş. O da iyi, ben de halkım, sen kimsin?”

“—Hocam, demin cemiyetim dedin şimdi halkım...”

“—Hem cemiyetim, hem halkım.” Halk, yâni, eğer sen ve ben ve başkası seçilirsek idareyi onlar yapıyor. Halk idare ediyor, içinden seçtikleri mebuslarla, görevlendirdikleri milletin vekilleriyle, bak ne güzel; milletvekili... Milletin vekili yâni, oradaki insanlar, altı yüz kişi bizim neyimiz, beş yüz elli kişi değil mi? Hep bizim vekillerimiz.

“—Oh, yaşadık; ne kadar konforlu, rahat durumdayız, oh! Vekillerimiz var, beş yüz elli tane vekilim var. Hem halkım ben, hem de toplumum, hem de inancım serbest, ne güzel... Ne kadar güzel...”

Lafta güzel... Lafta güzel, laf başka, iş başka... Mühim olan söylenen güzel şeylerin yapılmasıdır. Demin dedik ya, zàhir başka, bâtın başka. İnsanın dış süsü başka, içi başka... İçinden iyi olacak. Demek ki, toplumda da laflar güzel; ama uygulama kötü. Demek ki toplum da münafıklaşmış. Neden böyledir? Bu tabii bir olaydır. İnsanlar nasıl olursa, idare de öyle olur. Çünkü idare gökten inmiyor, Merih’ten gelmiyor; insanlardan teşekkül ediyor. İnsanlar kötü oldu mu, o da öyle olur. İşler bozulur.

 Demek ki, toplumun da düzelmesi, anayasanın da uygulanması, mutluluk da gelmesi, her şeyin güzel olması;

“—Her şey gönlümüzce olsun! Şen ve esen kalınız!..” radyolar ve televizyonlar öyle kapanıyor.

“—İyi; ama nasıl şen ve esen kalacağım, her şey nasıl gönlümce olacak?” yâni...

“—Ah, keşke ah, ah... Ağzına sağlık, keşke öyle olsa...”

Ama olmuyor. İşte onun öyle olması neyle olur? Lafla olmaz, neyle olur? Araba ne ile çalışır?..”

“—Çok güzel bir araba var hocam, içine biniyoruz, sırrını anlayamadık, kontağı çeviriyoruz, gır gır, gır gır, yapıyor gitmiyor.”

“—Dur bakayım, in bakayım; bir de ben kontrol edeyim. E, bunun deposu boş yâhu!.. İbre sıfırda... Sen buna istediğin kadar gır gır yaptır, o seninle gırgır geçer. Araba çalışmaz, benzin yok. Benzin olmayınca araba çalışmaz.”

 İslâm olmayınca, toplum çalışmaz. Neden?.. Herkes kötü, herkes bir kötülük yapacak, herkesin başına bir polis dikemezsin. 1 Mayıs’ta yirmi bin tane polis kardeşimiz ter döktüler. Can tehlikesi... Sabahleyin belki hanımıyla helalleşti:

“—Hanım, hakkını helâl et!”

“—E, ne var?..”

“—Ben bugün 1 Mayıs olduğundan, asayişi sağlamaya gidiyorum; ya gelirim, ya gelemem... Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var.”

Eve de bir şey isabet edebilir. Adamcağız gelir, evde de bir şey olmuş olabilir. Bu toplum neden böyle oldu? Benzini kalmadı, benzini bitti. Bu toplum ileri gitmez. Neden? Ahlâk yok, ahlâkı besleyen din yok, İslâm yok. İslâm darılmış, gitmiş veya darılttırılmış, veya itilmiş, veya kakılmış, veya horlanmış, veya uygulanmamış...

“—Hocam, işte İslâm var ya...”

“—Bizde bile İslâm tam değil.”

Biz tam müslüman olsak, yâni biz müslümanlar tam müslüman olsak; toplum güzel olur zaten.

 Türkiye’nin yüzde doksan küsürü, küsüratını bilemiyorum, eskiden %99’du, biraz azalmış olabilir. Yüzde on fire olmuş olabilir... Yüzde doksanı müslüman... Hah, gülesim geldi; ama televizyon beni kamerayla takip ettiği için gülmüyorum, ciddiyetimi korumam lâzım!.. Neyse dudağımı ısırayım da gülmeyeyim. Yüzde doksanı müslümanmış?.. Değil!.. İslâmca yaşamıyor, İslâmca davranmıyor, güzel huylu değil.

Hepimizi sil süpür, Mevlâna Hazretleri gelsin, Yunus Emre gelsin.

“—Yâ mübarekler, gelin bakalım!”

Burası değişir yâhu... Avrupalılar gelir, müslüman olur. Yunanlı düşmanlığı bırakır. Bulgar bırakır, Rus bırakır. Neden?.. O Mevlâna, onun öyle yüksek fikirleri var ki... Bu Yunus, bu öyle güzel ahlâklı bir insan ki... Fetheder, gönülleri fetheder. Gönül kalelerini fetheder. Biz Türkiye’de birbirimizin gönlünü fethedememişiz. Birbirimize düşmanız. Neden?.. İslam gitmiş, ahlâk gitmiş, bencillikle, İslâmsızlıkla, İslâm’dan yoksunlukla mutluluk olmaz. Benzinsiz araba gitmez. O kadar

 “—Hocam, gel bakalım; sen bu işlerden biraz anlıyorsun... Bizim evde elektrikler yanmıyor. Anahtarları çeviriyoruz, tık tık tık hiç yanmıyor. Lamba var, her şey var.”

“—Durun bakayım, tutun bakıyım gözümün önüne mumu. Yâhu sigortayı bağlamamışsınız. Şebekeden buraya cereyan gelmiyor ki... Cereyan gelmedikten sonra bu evin hiç bir elektrikli aleti çalışmaz. Neden?.. Gelmemiş.”

İslâm olmadığı zaman da toplumun hiç bir yeri çalışmaz. Felç olur.

“—Hocam, sen müslüman olduğundan bunları tarafgir olarak söylüyorsun, İslâm’ın reklâmını yapıyorsun. Eline fırsat geçti mi...”

Hayır, hayır muhterem kardeşim... Bî taraf olarak söylüyorum, başka içtimaiyat alimleri yâni, batı dilinden sosyologlar da söylüyor: Dinsiz toplum olmaz! Sen yöneldiğin batıyı dinsiz mi sanıyorsun?.. Amerika’yı dinsiz mi sanıyorsun?.. İngiltere’yi dinsiz mi sanıyorsun?.. Almanya’yı dinsiz mi sanıyorsun?.. Vallàhi değil... Ben gittim, gördüm. Her köşede bir kilise, hem de çalışıyor. Hepsi kiliseye gidiyor, hepsi dinlerine bağlı, tarihlerini biliyor, canlarını verecek gibi, keselerini açmışlar, yardımcı oluyorlar. Senden ve bizim toplumdan çok daha dindar... Kendi dinlerine bağlılıklarını ölçebilsek, onların bağlılığı bizden fazla... Onların kendi dinlerine bağlılığı bizimkilerden fazla... Bizim kendi dinimizi uygulamamız onlarınkinden az... Uygulamıyoruz. Müslüman Müslümanlığı uygulamıyor.

 “—Nereden belli hocam, bir iki gösterge.”

Peygamber Efendimiz ta bin dört yüz yıl önce, dişleri temizleyecek misvak kullanmış.

“—Aç bakayım ağzını, hoh de bakayım. Göster bakayım dişlerini...” sapsarı.

Sen daha diş temizliğini, Peygamber Efendimiz’in yaptığı şeyi yapmamışsın.

“—Kaldır bakayım şu koltuk altını. Kıllar püskül gibi mi, mısır püskülü gibi mi?.. Niye bunları tıraş etmedin? Peygamber Efendimiz bunların tıraşını söylemiş.”

Peygamber Efendimiz yıkanmayı tavsiye buyurmuş, cuma güslü sevap, çok sevap... Günde beş defa abdest almak var.

“—Uzat bakayım şu ayaklarını, göreyim bakayım.”

Öf, aman! Kaçacak gibi, çok kokuyor. Neden?.. E, yıkamıyor. Yıkamak lâzım...

 Peygamber Efendimiz ne buyuruyor:

 الطهور شطر الإيمان (حم. م. ت. عن أبى مالك الأشعرى) 

RE. 221/2 (Et-tuhûru şatru’l-îmân) “Temizlik imanın bir yarısıdır.” Az bir parçası değil, bir yarısı temizliktir imanın. Bir tarafı inanç tarafıysa, bir tarafı da temizliktir. Her şey tertemiz olacak.

Ben şimdi deli divane oluyorum, bir yere gitti mi. Şu hocanız, emekli profesör; vallàhi lavabo siliyorum, billâhi lavabo siliyorum. Dayanamıyorum kirliliğine... Lavaboyu siliyorum, elimi ondan sonra sabunla yıkıyorum. Benden sonra gelen temiz bulsun burayı diye. Vallàhi yapıyorum. Yüznumara temizliyorum. Biraz da bunun tasavvufî yönü var. Hani evliyaullah büyüklerimiz, nefsi kırılsın filan diye böyle süflî işlere sürürlermiş dervişleri biraz; ahlâkı güzel olsun diye.

Ahlâkın güzel olmasının kaynağı nedir?.. Nefsi terbiye etmektir. Nefsin terbiyesi nedir?.. Tasavvuftur. Sen bugün tasavvufu en büyük düşman ilan edersen, insanların nefsi terbiye olur mu?..

Nerede terbiye edeceksin?.. Stadyumda mı terbiye edeceksin? Stadyumda ‘Yuuhh!’ diye bağırıyorlar. Şişe atıyor kafasına, hakem dövüyor. İki takım birbirine giriyor, seyirciler birbirini öldürüyor. Sivas-Kayseri maçı olduğu zaman, facia olabiliyor. Stadyumda mı terbiye edeceksin bu milleti, yoksa okulda mı?..”

Okullarda okuduk biz. Ben bu okulların ne olduğunun hocasıyım ben! İlkokul, ortaokul, lise, üniversite... Bu işin mütehassısı benim, gel benden sor!..

 Kızılay’dan, hocamın, profesörümün evinden fakülteye gidiyordum arka sokaktan... Maarif Koleji var orada, Türk Eğitim Vakfı’nın çok meşhur bir koleji... Binlerce talebesi var, güzel, özel okul... İlkokulu var, güzel giyimli küçük kızlar okuyor.

Şimdi ben arka sokakta gidiyorum, arkamdan iki tane bacaksız kız geliyor. Bacaksız dediğim, bacakları var da, yâni benim bacağım kadar... Küçük demek istiyorum yâni. İki karış boyunda, hadi diyelim üç karış... Bir, iki, bir tane de sen koy; beş karış boyunda kızcağız. Şimdi ben böyle yürüyorum, onlar benim arkamdan geldiler. Beni sağladılar, ilerlediler. Ama birbirleriyle konuşmaya dalmışlar. Küçük kızlar; üç karış dedim ya, sen de koyunca üç karış, küçük kızlar, ilkokul kızı... Belki üçüncü sınıfta, dördüncü sınıfta...

Konuştukları konuya ben muttalî oldum... Kulakların kapakları yok, gözün kapağı var. Kapatırsın görmezsin, meselâ karşıda bir şey olsa, bakılmayacak bir şey olsa; ne yapılır? Gözünü kapatırsın, gözün kapağı var. Kulağın kapağı var mı?.. Benim kulağımın kapağı yok... Duydum; kulağın kapağı olmadığı için, kızların konuşmasını duydum. Bacaksız kızların, bacaklı da üç karış boyundaki kızların konuşmalarını duydum.

Neden bahsediyorlar biliyor musunuz?.. Seksten, evlilikten, bilmem neden... Kıpkırmızı oldum. Bu okullarda mı ahlâk öğrenilecek?.. Öğrenilmez... Sevgilisinden bahsediyor, açayım, daha şeffaf konuşayım, daha görünüşlü konuşayım. Birbirlerine onlardan bahsediyorlar... Olmaz... İslâm olmazsa, olmaz!

 Çocuk uyuşturucu kullanıyor. Geçen gün bir tanesi bir tanesini öldürmüş, gazetede; lise öğrencisi, resmi de var altında da yazıyor:

“—Öldürdüğüme de pişman değilim!” diyor.

Efeliği de var. Hem öldürmüş kardeşini, cani; öldürdüğüne de pişman değilmiş. Bu nedir?.. Kötü huy... Hem öldürecek kadar gaddar, hem de öldürdüğünden pişman olmayacak kadar küstah... Küstahlık da kötü huy, gaddarlık da kötü huy, katillik de kötü huy...

Bu okullardan mı öğrenilecek güzel ahlâk?.. Öğrenilmez... Ben hocasıyım bu okulların. Kaç tane benim kolejim var. Ben bu okulları biliyorum, hocaları biliyorum, öğrencileri biliyorum. Siz de biliyorsunuz.

Senin okuduğun gazetelerin dışında ne gazeteler var, neler tarif ediyor!.. Ne müstehcen şeyleri tarif ediyor. Şöyle yaparsan, şöyle olur diye, şu gözlerimle görmüşüm, okumuşum. Anlatamam ki, anlatılmaz... Bu okullarla terbiye olmaz.

 Terbiye nerede olur?.. Tasavvufla olur, Allah korkusuyla olur:

 رأس الحكمة مخافة الله.

 (Re’sü’l-hikmeti mehàfetu’llàh.) “Terbiyenin, filozofluğun; filozofluk değil, bilgeliğin, hakîmliğin, kökü kaynağı esası Allah’a inanmaktır, Allah’ın ceza vermesinden korkmaktır, Allah’ın rızasını kazanmak duygusudur.” İşte budur...

Bu olmazsa, bir millet adam olmaz. Bu olmazsa, bir millet istiklalini muhafaza edemez. Bu olmazsa, bir millet İstiklâl Harbi’ni kazanmazdı. Bu olmazsa... Bu aşikâr, bunu herkesin bilmesi lâzım... Biz çok söyledik. Dinlemediler. Ben altmış yaşında bir insanım, kırk beş yıldır bunları söylüyorum ben... Fırsat geldikçe; ben bu işin, bu fikrin adamıyım, söylüyorum. Dinlemediler...

Dinlemediler, ne oldu; üniversiteli çocuklar, yabancı dil bilen çocuklar, Orta Doğu’dan mezun çocuklar, Boğaziçi’nden mezun çocuklar, anarşist oldular. Polise silah çektiler. Doğuda köy bastılar. Adam öldürdüler. Yüksek tahsili de olduğu için, polis kolay kolay baş da edemedi. Hakkından da gelmekte zorluk çekti. Olmaz... Bu tarzda olmaz...

 Ben ictimâiyat profesörüyüm. İctimâî şeyleri bilen insanım ben... Başka türlü olmaz. Olmuyor, hatta din olduğu zaman bile kolay olmuyor. Derviş yapıyorsun;

“—Gel bakayım buraya, bak yalan söyleme, Allah’tan kork! Şu zikirleri çek de, şu sevapları kazan! Güzel huyları öğren! Güzel huyların listesini yap, kendin öğren, çoluk çocuğuna öğret!..” diyorsun...

“—Kötü huyların listesini yapın, kendiniz öğrenin, çocuğunuza öğretin!” filân diye sevaplı şeyleri, günahları yazın demedim mi burada, kaç defa?..

Demekle de olmuyor. Demekle olsaydı, Allah-u Teàlâ Hazretleri gökten bir kitap indirirdi;

“—Ey kullarım, ben bir kitap indirdim, bu kitaptan her biriniz edinin, okuyun; öyle iyi kulluk yapın!” derdi Allah.

Öyle yapmadı. Hikmetli, her işi hikmetli... Rabbimiz, alemlerin Rabbi ne yaptı?.. Peygamber gönderdi.

 Peygamber ne yaptı, dini nasıl öğretti?.. Yirmi üç senede öğretti. Peygamber nasıl öğretti? Beraber oluşla, sohbet metoduyla; hayır sohbet usulüyle... Metod dedim değil mi, eyvah! Sildim. Sohbet usulüyle öyle yetiştirdi. Yan yana bulunarak. Arkadaşlıkla, ahbaplıkla, komşulukla, bir arada bulunarak...

Bu ne usûlüdür? Tasavvufun insanı terbiye usûlüdür. Yunus’un dervişlerini yetiştirme usulüdür. Mevlâna’nın etrafındaki insanları adam etme usulüdür. Buna ne kızıyorsun?.. İyi bir insan, etrafındakilere hayatın her safhasında, gece de gündüz de güzel şeyleri göstererek öğretiyor. Böyle olur bu iş... Var mı bir başka yolu?.. Yok, olmaz!..

“—Nereden biliyorsun olmadığını?”

Ben sana senden misal vereyim. Teknik tahsil görüyor bir öğrenci, ondan sonra yaz aylarında fabrikalara neye gönderiyorlar?.. Staja gönderiyorlar. Stajın Türkçesi ne bilmiyorum ki... Görgüsünü, bilgisini arttırmaya gönderiyorlar. Staj görüyor... Tıp fakültesinde hoca dersi anlatıyor, ondan sonra laboratuar var. Laboratuar’a gidiyor, orada gösteriyor. Ondan sonra intörnlük var. Yâni intörn oluyor bir sene; her tıp bölümünde, kulak boğaz burunda, iç hastalıklarında, dış hastalıklarında, zührevî hastalıklarda dolaşıyor; tecrübe görüyor, uygulama görüyor, tecrübe kazanıyor. Uygulama olmadan, kuru bilgiyle işler olmuyor.

 Pilot, pilot olacağı zaman, nazarî dersleri görüyor, ondan sonra uygulama derslerine geçiyor. Pilotluğu belki hepimiz bilmeyiz, ama ehliyet alınacağı zaman önce bilgilerden imtihan oluyor. Ondan sonra:

“—Geç bakalım arabanın başına, hadi bakalım arabayı sür!” diyorlar.

Bilemezsen, “Bilemedin, kaldın!” diyorlar. Uygulamadan kalabiliyor. Demek ki, uygulamasız iş olmazmış.

Peki dünyevi işlerde bunları kullanırsınız da be mübarekler, ey Allah ıslah edesiceler, ahiret işlerinde niye kullanmazsınız?.. Ahiret işi daha mı az önemli?.. Bir insanın ahlâklı insan olması, daha mı az önemli, niye kullanmıyorsunuz?.. Hani müessesesi?..

Bakın, ben kardeşiniz, aciz naçiz kardeşiniz, baktım ki kardeşlerimizin ihtiyacı var; ruh sağlığı merkezi kurdurdum. Doktorlar bana teşekkür ettiler, Türkiye’de ilk defa siz böyle bir şey düşündünüz, Allah râzı olsun diye. Bizim karşımızdaki gruplar şaşırdılar.

“—Allah Allah, bu müslümanlar, gericiler, mürteciler ruh sağlığı merkezi diye bir şey kurmuşlar; ne oluyor?” filan dediler.

Geldiler, incelediler, hayran kaldılar. Ben de hayran kaldım. Çünkü insanın ruhsal rahatsızlıklarının da, tıbbın bir dalı olarak incelenmesi, öğretilmesi lâzım... Bunlar böyle olur.

 Bir hadiste kaldık, Allah Allah... Bir hadiste kaldık; böyle vakit de doldu, şimdi ne yapacağız? Burada keseceğiz mecburen.

Onun için, güzel ahlâka hepimiz sahip olacağız. Herkes istiyor güzel ahlâklı olmayı ama, güzel ahlâklı olmanın yolu imandır, İslâm’dır. Allah korkusudur. Allah’tan korkmayan bir insan, güzel ahlâklı olamıyor. Nereden belli?.. İşte batılılardan belli... Adamları görüyoruz, medenî gibi görünüyorlar, ne katakulliler yapıyorlar!.. Ne oyunlar oynuyorlar, ne zalimlikler yapıyorlar!.. Harpleri çıkartan bunlar değil mi?..

Mahsustan harp çıkartıyor. Neden çıkartıyormuş?.. Silah satmak için. Bre insafsız, gaddar, zalim, neron!.. Ne diyorlar onlar, barbar!.. Onların, Roma tabiri olarak: Bre barbar!” Bir barbar bir barbara, konuşuyorlar. Ne oluyor?.. Zulüm...

Öyle şey olur mu? Hani sizin centilmenliğiniz, kibarlığınız, asaletiniz? Kalmadı... Öyle şey olur mu? Olmaz... Olmuyor işte. Bak Avrupa’da olmuyor bu iş. Hepsinin bir dış görünüşü var, yağlı boyası var... Altını kazırsan, içine bakarsan, perdenin öbür tarafına bakarsan olmuyor. İyi insan İslâm’la yetişiyor. Misal: işte Mevlâna, işe Yunus.

“—Niye bu iki ismi çok zikrediyorsun?”

Halkımız çok biliyor da ondan, çok seviyor da ondan. Yâni, en tanınmış iki tane misâl... Onlar gibi binlercesi var, milyonlarcası var, isimsizleri var, onların yetiştirdiği insanlar var.

 Onlar da, her birisi iyi güzel insanlar olduğu için, bir avuç insanla zafer kazanılmış. Küçücük bir kuvvetle başarı elde edilmiş. Her taraf gül gülistan olmuş. Çok güzel eserler meydana getirmişler. Kesme taştan eserler yapmışlar. Çeşmeler, köprüler, hanlar, hamamlar, hastaneler, her şey... Bütün hayırlar... Onlar işte isimsiz kahramanların eserleri, aziz ve muhterem kardeşlerim!..

Lütfen bunu bilin ve bilmeyenler bildirmek için çok çalışalım!.. Bunun yolu nedir?.. Radyodur, gazetedir, televizyondur, kitle iletişim araçlarıdır. Niye caminin içine bu televizyonu soktuk biz? Bid’at değil mi bu?.. Peygamber Efendimiz’in zamanında var mıydı?..

Yoktu, tamam, doğru... Demek ki, her şey Peygamber Efendimiz’in zamanında yokmuş.

Diyorlar ki:

“—Tarikat tasavvuf Peygamber Efendimiz’in zamanında yoktu!”

Tasavvuf vardı, orada yavaş gel... Ağır ol, hoopp, ağır ol! O kadar da uzun boylu değil. Vardı da, sen bilmiyorsun. Peygamber Efendimiz’in her türlü hali tasavvuftu... Sen dediğim; adam doçent olmuş, profesör olmuş, fetva komisyonunun bilmem nesi olmuş, bilmem hangi dairenin yöneticisi olmuş; o reddediyor. Arapça da biliyor. Anlayamıyor. Allah akıl, fikir versin... Allah iz’an versin... Allah irfan versin...

Allah insanın basiretini bağladı mı... Bu gözle gerçekler görülmez. Basiretle görülür, kalp gözü ile görülür. Kalp gözü olmadı mı, olmaz, Allah insana evliyalık vermez ki... Odun gibi gelir, odun gibi gider. Âmâ gelir, âmâ gider. Ahirette de âmâ olarak haşrolur.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi àrif, edip, zarif, kâmil, velî, mahbub, makbul kul eylesin... Güzel ahlâklı eylesin... Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin... Peygamber-i Zîşânımız’a komşu eylesin... Allah hepinizden râzı olsun...

Es-selâmü  aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû!..

04. 05. 1997 - İskenderpaşa

Zikrullah Ana Sayfa - Zikrullah Arşiv