|
HOCAMIZIN VASİYETİ
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Muhterem kardeşlerim!
Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlenizden razı olsun... Şu cami içinde
Hocamız’ı bilen, tanıyan, ona erişen insanlar bilirler, kerametleri
ciltleri dolduracak kadar çoktur. Her kardeşimiz kendisi geldiğinde,
gittiğinde Hocamız cennet-mekân rahmetullàhi aleyh’in çeşitli güzel
hallerini, kerametlerini, iltifatlarını görmüştür.
Hocamız ehl-i Kur’an’ı çok severdi. Burada bu menkabe-i risâlet-penâhîyi
[Mevlid’i] okuyan kardeşlerimiz hep sevdiği, mihraba geçirdiği
kimselerdir. Herkesle ayrı bir muhabbet bağı vardı, her şeyi zarif
idi.
Medine-i Münevvere’de 1979 senesi haccında rahatsızlanmıştı. Geldi,
burada ameliyat oldu. Rahatsızlığının tehlikeli bir hastalık olduğunu
biliyorduk. Fakat ameliyat iyi geldi. El-hamdü lillâh onun arkasındaki
Ramazanı sıhhatle, afiyetle, ayakta hatimle teravihi kılarak burada
edâ etti.
O
Ramazanda bize emretti; hocalarımızdan, büyüklerimizden silsilemize
mensub Abdülhàlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nin dili Farsça imiş. Onun
nasihatlerini ihtivâ eden bir risâle bulmuştuk kütüphanede... Vefat
ederken, yerine geçecek olan Hâce Evliyâ-i Kelân Hazretleri’ne
vasiyetlerini orada kaydetmişler. “Onları yeniden kâğıda yazın
bakalım!” diye bize emir buyurdu.
Ramazanda onları hazırlattı. Kendisi de içine bazı cümleler ilâve
etti. Biz anlayamadık. O çok zarif yapardı yaptığı işi... Yâni kendisi
doğrudan doğruya vasiyet değil de, işte o tarzda, büyük hocalarından
birinin vasiyetini yeniden tanzim ettirmek sûretiyle, vasiyetini öyle
yapmış oldu gibi geliyor bana.
Ondan şimdi size, beş tane tavsiye nakledivereceğim.
Sonra yazın beraber idik. Tekrar hac mevsimi geldi. Bir önceki hac
mevsiminde hasta idi, tekrar hac mevsimi geldi. O ikinci hac
mevsiminde el-hamdü lillâh gittiler, haccı îfa ettiler. Biliyorsunuz
hac insanı günahlardan, her türlü şeylerden arıtan bir ibadet... Hacc-ı
mebrûrun cennetten başka bir karşılığı yoktur. İki hac, aradaki bütün
günahların affına sebep olur. Kıymetli bir ibadet... Onu da yaptı.
Benim bildiğim her sene hacca gitti. O haccını da yaptıktan sonra, bir
perşembe günü geldi, rahatsızlığı arttı; bir dahaki perşembe günü,
yâni haftasında, öğleye doğru, böyle başında bekleşiyorduk, uyur gibi
iken birden dudakları gevşeyiverdi. Anladık ki dünyasını değiştirdi.
Dağ gibi idi. Yüzü gül gibi idi. Eli deniz gibi idi. Tanıyanlar
kelimelerin yetmediğini bilirler.
Takvimi kopardık. Yanımızda kalsın, hangi günde vefat ettiğini, o
günün hicrî hangi tarihe geldiğini bilelim diye, takvim yaprağını
koparttık. Arkasını çevirdik. Bir tevâfuk ki, mübareğin bir kerameti
daha... Diyor ki: “Ben ölünce benim arkamdan ağlama!..” Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî’den bir şiir... Sanki kendisi onu oraya yazdırmış
gibi...
Bir rivayete göre de, takvimi hazırlayanlar gelmişler de, takvime ne
koyalım Hocam diye sormuşlar; o tavsiyeyi onlara o söylemiş. Ben
duymadım tabii, Ankara’da durduğum için... Böyle diyenler de var. O
sözlerini okuyuvereyim size...
Şiir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den ama, tam Hocamız’ın vefat ettiği
günün takvim yaprağına denk geldi. Arkadaşlarımız bilir ama
bilmeyenler de vardır. Bilenlere de bir hatırlama olsun. Farsçasını da
okuyacağım:
Berûz-i
merg çü tâbût-i men revân bâşed,
Gümân meber ki merâ derd-i in cihân bâşed.
“Vefatım gününde benim tabutum yürürken, sen sakın şüphe etme ki,
benim içimde şu dünyanın derdi var! Ben bu dünyanın gamını çekiyorum
sanma!
Hani, insan bu dünyadan ayrılıp daha güzel bir yere giderken,
arkasına mı dönüp bakar?.. Benim tabutum yürürken, sen sakın öyle bir
tereddüde düşme ki, ben bu dünyanın telâşındayım, bu dünyadan
ayrılıyorum, üzülüyorum filân gibi bir şey hatıra gelmesin!
Berâ-yi
men megirî vü megû: Dirîğ, dirîğ!
Bedâm-i dîv derüftî dirîğ ân bâşed.
Benim vefatımda tabutumu görünce benim için ağlama, gözyaşı dökme!
Sakın yazık, yazık deyip durma! Eğer şeytanın tuzağına düşersen, asıl
yazık o zaman olur. Yoksa insan böyle şu fânî alemden kalkıp da, bâkî
aleme, (Ve’l-âhireti hayrun ve ebkà) oraya gidince yazık
denmez. Şeytanın tuzağına düşünce yazık denir.
Cenâze-em
çü bibînî megû: Firâk, firâk!
Merâ visàl ü mülâkàt ân zamân bâşed.
Benim cenazemi gördüğün zaman el-firâk, el-firâk deme! Çünkü benim
için kavuşmak ve mülâkàt o zaman olacak. Rabbime kavuşacağım, ne diye
ayrılık diyorsun?..
Merâ
begûr sipârî megû: Vedâ’, vedâ’!
Ki gûr perde-i cem’iyyet-i cinân bâşed.
Beni kabrime yerleştirdiğin zaman, sakın elvedâ elvedâ deme! Çünkü
kabir cennet topluluğunun perdesidir. O perdeden öbür tarafa geçti mi;
(Elmü’minûne lâ yemûtûn, bel yentakılûne min dârin ilâ dâr)
ölüm bir evden başka bir eve geçiştir mü’min için...
Fürû
şuden çü bidîdî ber âmeden biniger,
Gurûb-i şems ü kamer râ çirâ ziyân bâşed.
Aşağı düşmeyi gördün, batmayı gördün; yükselmeyi de bir gör! Güneş’in
ve Ay’ın batmasından onlara ne zarar var?.. Bu taraftan batar, öbür
tarafta doğar. Senin için akşam oluyor, gurubdan Güneş batıyor ama,
alemin öbür tarafı için Güneş doğuyor. Ay ve güneş o durumda... Burada
gece olurken, öbür tarafın sabahı oluyor. Ne güzel, Güneş’e benzetmiş.
Turâ
gurûb nümâyed velî şurûk büved,
Lahid çü habs nümâyed halâs-ı cân bâşed.
Sana batma gibi görünür ama, aslında o doğmadır, öbür aleme doğmadır.
Lahid de, insanın konulduğu kabir de, hapis gibi görünür amma, canın
kurtuluşu yeridir. Can asıl bu kafeste hapistir.
Küdâm
dâne fürû reft der zemîn ki nerüst,
Çirâ bedâne-i insânet in gümân bâşed.
Hangi tane ki toprağa düştü de yeniden bitmedi. İnsan tanesi için
niye telâş ediyorsun?.. O da bir başka aleme, yere konulan tohumun
büyüdüğü, bittiği gibi, o da öbür tarafta tekrar bir başka hayata
başlıyor.
Küdâm
delv fürû reft ü pür birûn nâmed,
Ziçâh Yûsuf-i cân râ çirâ figàn bâşed.
Hangi kova ki kuyuya aşağı sarktı da dolu çıkmadı. Kuyu için can
Yusufuna niye feryad figan olsun?..
Mâlûm Yusuf AS’ı kuyuya bıraktılar ama, ondan sonra oradan çıktı,
Mısır’a sultan oldu. Yâni, Yusuf niye kuyudan telâş etsin, sonunda
sultanlık var!
Dehân
çü bestî ezîn sûy ân taraf bügşâ,
Ki hây ü hûy-i tû der cevv-i lâ mekân bâşed.
Buradan ağzını kapattığın zaman öbür tarafta aç; çünkü artık lâ mekân
alemine geçiyorsun!” diye, bu şiir var takvimin arkasında...
Yâni mübarek zarif bir tarzda... Hani biz bir şeyi anlatacağımız zaman
atasözü söyleriz, darb-ı mesel irad ederiz, öylece anlatıveririz.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şiiri oraya tevâfuken gelmiş, keramet
olarak... O bize, “Ağlama, çünkü daha güzel bir yere gidiyorum!” diye
bir teselli... Onu mütalâa edince hakîkaten mütesellî olduk.
O bize hazırlattığı vasiyetler de 23 tanedir, onlardan 5 tanesini
okuyacağım. O Abdülhàlik-ı Gücdevânî Efendimiz, yerine geçecek olan
Hàce Evliyâ-i Kelân’a demiş ki:
Oğulcuğum sana vasiyyet ederim ki:
1.
“Takvâyı kendine şiar edin! Allah’tan kork, takvâ ehli ol, takvâ senin
prensibin olsun!”
“Ahvâlini murakabe et!” Hangi haldesin, ne işler yapıyorsun, bu gününü
nasıl geçirdin, halin nedir; şöyle bir dıştan kendini kontrol et!
Hatâlarından korku üzere ol! Acaba ben hatada mıyım diye korku ve
telâş üzere ol!
“Allah CC’nün hukukunu ve Rasûlüllah SAS’in ahdini îfâ ve edâ eyle!..”
Allah’ın hukuku var üzerimizde... Biz onun kuluyuz, o bizim Rabbimiz.
Emir buyurmuş, onu yapmamız lâzım! Mevlâmıza karşı o hukuka riayet
etmeliyiz.
Rasûlüllah’a da ahd etmişiz, “Senin ümmetiniz, sana uyacağız yâ
Rasûlallah!” demişiz. O ahdine de sadık kal, Peygamber Efendimiz’e
ittibâ et!
“Allah’ın celâlinden kork ki, bir gün hesap için onun huzurunda
durdulacaksın!” Bir gün hepimiz Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzuruna
çıkacağız. Ne zenginlik kalacak, ne ilim kalacak, ne mevki kalacak, ne
makam kalacak; Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzurunda herkes tir tir
titreyip hesap verecek
Burada insan birbirini aldatabilir, göz boyayabilir, kabahatlerini
saklayabilir. Orada saklı yok!..
2.
“Kur’an okumayı, öğrenmeyi elden bırakma!” İkinci tavsiyesi bu.
Hocamız çok severdi ehl-i Kur’an’ı... “Zâhiri de, bâtını da Kur’an’da
ara!”
Şimdi zâhir şeriat, bâtın denilen tarikat... Tarih boyunca olmuş, bazı
kimseler birtakım parlak sözlerle şeriatın dışına kaymışlar. Şeriata
aykırı hareket etti mi, olmaz. Tarikat da, şeriat da Kur’an-ı
Kerim’dedir, Kur’an-ı Kerim’in ahkâmı içindedir, onun dışında olmaz.
Bir insan Kur’an’a, şeriatın ahkâmına uymuyorsa, onda ne şeriat kalır,
ne tarikat kalır; hepsi gider.
“Kur’an’ı gizli ve âşikâr, ibret ve tefekkürle, mânâsını takib ede
ede, gözyaşıyla oku!” Cehennemden bahsediyorsa, Allah’a sığın!
Cennetten bahsediyorsa, onu işte!.. Bir şey emrediyorsa yapmağa, bir
şeyi yasak ediyorsa ondan kaçınmağa gayret et! Her halini Kur’an’a
döndür ve benzet! Zirâ Cenâb-ı Hakkın halk içinde hücceti Kur’an’dır.
Yâni Kur’an bize hüccet olacak; “Ben size Kur’an’ı indirmedim mi, niye
bunu tutmadınız?” Allah bizi ondan sorgu suale tâbî tutacak.
Onun için Kur’an’ın hem sözünü öğreneceğiz, hem de ahkâmını
öğreneceğiz. Hem kıraatini öğreneceğiz, hem tefsirini öğreneceğiz.
Mânâsı da lâzım!
3.
“İlim Öğrenmekten bir an bile uzak kalma!” Her an bir şey okuyup
öğreneceğiz, her an bir kitap cebimizde bulunacak. Bildiğimizi
başkasına söyleyeceğiz, veyahut bir başkasından bir ilmî şey
dinleyeceğiz.
“Bilhassa fıkıh, hadis ve tefsir oku! Cahil sofu ve mutasavvıflardan
uzak ol ki, onlar din yolunun hırsızları ve ahiret yolunun
harâmîleridir.” Cahil oldu mu, olmaz. “Gel ben seni Mi’raca
çıkartacağım!” diyor. Bir şeyden haberi yok, İslâm’ın ahkâmından
haberi yok! Allah neye gazab eder, Allah’ın rızası nerdedir,
Rasûlüllah’ın sünneti nasıldır; haberi yok... Bid’atlara dalmış,
keyfinin peşine düşmüş; mutasavvıf geçiniyor. Bunlardan uzak olun!
Bunu söyleyen kendisi erbâb-ı tasavvuf... Söylediği şahıs da tasavvuf
erbâbı ama, bu yolun demek ki taklitçileri var, onlardan insan
kendisini koruyacak. Çünkü yanlış bir yol tutturursa, cehenneme
varıyor.
4.
“İlmin yanında edebi de öğren!” İlim yetmiyor. İlim bilmek demek;
biliyor insan da, edeb olmayınca olmuyor. (Et-turûku küllühâ âdâbün)
Tarikatların hepsi tepeden tırnağa edebdir. Her şey edebden ibarettir
tarikatlarda...
Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne karşı kulluğun edebi nasıl?.. Rasûlüllah’a
ümmetliğin edebi nasıl?.. Şeyhe, üstâda, hocaya karşı edeb nasıl?..
İhvâna karşı edeb nasıl, aileye karşı edeb nasıl, babaya karşı edeb
nasıl, evlâda karşı edeb nasıl?.. Yemek yemenin âdâbı ne, konuşmanın
âdâbı ne?.. Hepsi baştan aşağı edebdir. Edebsiz Rabbinin lütfundan
mahrum kalır.
(Bî
edeb mahrûm geşt ez lütf-i Rab) Yine Mevlânâ’nın bir sözüdür bu.
“Edebsiz Rabbinin lütfuna eremez. Edebsiz her şeyi kaybeder, Rabbinin
lütfundan mahrum kalır.
“Edebli ol, halkla cidal etme, kavga gürültüye dalma, iyi huyla geçim
eyle!.. Kimseyi hor görme!”
Hocamız’ın
babası Azerbaycan’dan, Dağıstan’dan gelmişler, Azerî şivesiyle
konuşurmuş. Meselâ, “azîzim” demezmiş, “ezîzim” dermiş. Oraya göre
telaffuzu... Dermiş ki:
Herkes
buğday men saman,
Herkes yahşi men yaman!.
Yâni, “Herkes buğday, kıymetli, işe yarar; ben samanım. Herkes güzel,
ben kötüyüm.” Böyle bilecek insan... Herkese hürmet edecek, her
gördüğünü Hızır bilecek. Kendisinin kusurlarını düşünüp, boynu bükük
olacak.
Sadreddîn-i Konevî Hazretleri’nin
nasihatinde, kendini değersiz ve herkesten aşağı görmesi tavsiye
edilmiştir ki, çok mühim bir husustur. “Bu cümleyi de ilâve et, buraya
onu da koy!” demişti. Sadreddîn-i Konevî’nin nasihatları var bir
tasavvuf kitabının kenarında; bunu da böyle ekle demişti.
“Bütün mahlûkata, büyüğe, küçüğe merhamet eyle!”
Bir arkadaşımız var, “Hocam, fıs fıs filiti basıyorum, sinekler epeyce
yerde debeleniyor, acıyorum.” diyor. Sivrisineğin ilaçtan
teklemelenmesine bile yüreği razı olmuyor.
5.
“Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı sarıl! Selef-i sâlihin izini, takvâ
imamlarının yolunu takip et! Bid’at ehlinden uzak ol ki, bid’atlar
sapıklıktır. Ehl-i sünnet vel-cemaatten ayrılma!” Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizleri yolundan ayırmasın!..
İnsan vefat etti mi, amel defteri kapanır. Ama Hocamız’ın amel defteri
açık... Yetiştirdiği talebeler Kur’an okudukça kendisine sevaplar
gelir.
Kabri gül bahçesidir, kuşlar konar ağaçlara cıvıl cıvıl ötüşürler,
yanından kalkmak istemez insan. Hocalarının yanıbaşındadır.
Kendisinden tarikat vazifesi aldığı hocası bir yanında, halvet
çıkardığı hocası bir yanında... Orada, onların yanında ebedî
istirahatgâhı...
Binlerce hatimler indirilmiştir, binlerce dualar edilmiştir. Her zaman
da edilip duruyor, yâni kabrine böyle yağıp duruyor.
Bize bir nümûnedir. İşte öyle yaşamalı, öyle olmağa çalışmalı!
Ölümünden sonra da insan defterini kapattırmamalı da, ahir zamana
kadar böyle hayırlara gark olup dursun, kabri böyle pürnûr olsun.
Allah bizi o hayırlara muvaffak eylesin!..
13.
11. 1984 - İskenderpaşa Cami |