|
HOCAMIZDAN HATIRALAR
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
Hocamız’la tanışmamız ortaokul talebesi iken oldu. Hocamız Abdül’aziz
Efendi’nin ahirete irtihalinden sonra makama oturmuştu. Zâten
Abdül’aziz Efendi’yi tekkeye getirip onu derviş yapan kimse
Hocamız’dır. Bir kimse bir kimseyi tekkeye getirirse, onun tarikatte
ağabeyidir. Doğu Anadolu’da sünnet merasiminde kirve filân diyorlar,
onun gibi bir durum olur. Hem Hasib Efendi’yi, hem Aziz Efendi’yi
Gümüşhaneli Dergâhı’na Hocamız getirmiş.
Ama, çok mütevâzi bir insandı Hocamız... Çok büyük mânevî makamı
olduğunu, bu işin erbabı olan herkes söylüyor. Tevâzùyu böyle lafla
değil, ömründeki jestleriyle de bize öğretmiş bir kimsedir. Örnek
alınacak halleri vardır. Kendisinin tekkeye getirdiği insanları öne
sürmüştür, onlara vazife yaptırtmıştır. Onlar gittikten sonra,
tekkenin başında vazife yapmıştır. Aslında onlardan kıdemlidir.
Hocasına bağlılığı hakkında çok sitâyişkâr sözler söylerler. Hocasının
meclisine girip bir diz çöktüğü zaman kıpırdamazmış, çivi çakılmış
gibi dururmuş. Ben kendim bu fıkrayı bildiğim için, öyle yapmağa
çalışırdım; mümkün değil dizlerim dayanamazdı. O kılıktan o kılığa
döner dururdum, yapamazdım. Dervişliğinde böyle çivi gibi sağlam
halleri vardır Rahmetullahi Aleyh Hocamız’ın...
Ben ortaokulda iken babamın peşinden, babamın elini tutup, eteğini
tutup onun yanında kendisinin meclislerine giderdim. O zaman
Ümmügülsüm Camii’nde imamlık yapmaktaydı. Cumartesi günleri, caminin
arkasındaki yüksek odada sohbetler olurdu. “Sen hazırlan!.. Sen
konuş!..” filân diye söylerdi Hocamız... Bize de arada iltifat
buyururdu, “Sen de hadi bakalım, filânca hadisteki mânâ nedir, ona
hazırlan!” gibi işaretleri olurdu.
Hakkını ödememiz mümkün değil... Bizi kendisine dâmâd olarak seçmiş.
Evliliğimin ilk yıllarından itibaren bana, “Benden sonra evlâdım, bu
vazifeyi sen yaparsın!” derdi. Ordan biliyorum ki, bizi böyle küçükten
alıp terbiye etmeğe çalıştı, hazırlamak istedi, hazırladı.
Ben yanına gelmek isterdim:
“—Baba müsaade edersen, fakülteden ayrılayım artık!.. Doktora bitti,
yanınızda hizmet edeyim artık!..” derdim.
“—Yok, kal orda!..” derdi.
“—İşte doçentlik bitti, artık geleyim!..”
“—Yok kal orda!.. Profesörlük ne zaman?..” derdi.
Beni profesör yapmazlar ki fakültede, benim halim belli... Mimli,
sabıkalı bir insanım diye düşünürdüm.
“—Profesörlük ne zaman?..”
“—Doçentlikten dört yıl, beş yıl sonra...”
“—Profesör ol da öyle!..” derdi.
Anladım ki, profesör olacağım. Profesör olmam mümkün değil gibi... O
günkü şartlarda, hocalarımızın himmeti olmasa, benim gibi mimli bir
insanın profesör olması mümkün değildi. Benim gibilere doçentlik bile
vermezlerdi. Hattâ kaç senedir dergileri çıkartıyoruz, basın kartı
vermiyorlar. Biliyorum, anlayışla karşılıyorum; vermezler bizim
gibilere... Basın-yayın yüksek okulu bile açsak vermezler yâni...
Ama Hocamız bizi orda profesör etti. O gönderdi. Ankara’daki
asistanlık imtihanlarına giderken, cebime harçlığımı koyan Hocamız’dır.
Ankara Özelif’teki dairemizin ortaklığının hissesini veren odur. Alın
bakalım yazın diye, bin lira veren odur. Ben buraya gelmek istedikçe,
“Profesör ol, öyle gel!” demiştir.
Tabii, ben Hocamız’ın sağlığında profesör olmadım, Hocamız vefat
ettikten sonra 1982’de profesör oldum. Ondan sonra İstanbul’a geldim.
Ankara’ya gelirdi yazın;
“—Hadi bakalım, hazırlanın!” derdi.
Çocuklarımız var, yaramaz, ağlar, hasta olur vs.
“—Rahatsız etmeyelim baba!” derdik.
“—Yok!” derdi. Bizi alırdı, Konya’ya giderdik, muhtelif illeri,
kasabaları ziyaret ederdik. Yanında dolaştırırdı bizi; “İlerde böyle
yaparsın!” diye herhalde, yetişmemiz için olsa gerek...
Camide veyahut herhangi bir toplantıda, “Biraz da sen konuş!” diyecek
diye ödüm patlardı, kaçardım. Öyle der şimdi, gözümün içine bakar
diye, arka taraflarda safların arkasında, direğin arkasına filân
saklanırdım. Çok çekingen bir insandım, konuşmak bana çok zor gelirdi.
O çekingenliğimizi himmetleriyle, şimdiki şu halimize döndürecek
çalışmaları yaptılar. Onu hissediyorum, öyle oldu.
Köyde bir ev alır da tenhada kalır mıyım diye birkaç defa teşebbüs
etmiştim. “Tavşancıl’da bir ev mi alsak, oraya mı yerleşsek...” filân
diye... Her seferinde Hocamız mânî olmuştur. Bir seferinde demiştir
ki:
“—Evlâdım, küçük yerlerde insanın kadrini, kıymetini bilmezler!
Mücevherci bilir mücevherin kıymetini... Büyük yerlerde bilinir, küçük
yerlerde bilmezler, ezâ cefâ ederler. Olmaz, o köye gidemezsin!”
demiştir.
Bizim arkadaşlar bir kooperatif kurmuşlar;
“—Seni de ortak edelim, sen de filânca yere gelir misin?” dediler.
“—Sorun Hocamız’a, ben soramam!” dedim.
Ben Hocamız’ın damadıyım o zaman, henüz böyle bir görevle yükümlü
değilim. O arkadaş da gitti, Hocamız’a dedi ki:
“—İşte filânca yerde bir arsa alacağız, bu da ortak olsun mu?..”
Ona çok sert bir çıkış yaptı. O da dudağını ısırarak geri döndü,
“Hocamız hiç müsaade etmiyor.” dedi. Ben biliyordum zâten müsaade
etmeyeceğini... Yâni, bir köşeye kaçıp da, hizmetten uzak durmamı
istemezlerdi.
Sonra, vefatından iki sene kadar önce olabilir; bir gün bizim
İskenderpaşa’daki kapıya yakın köşe odada, somyada yatıyordu. Güneşli
bir gündü. Daha önce bize böyle, “Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi
sen yapacaksın!” deyince, ben utanırdım, cevap veremezdim, kaçardım
biraz da... O gün Vâlide Hanım yoktu. Yatmış, uzanmıştı. Hasta değildi
ama, öğle dinlenmesi gibi uzanmıştı. Odanın kapısı açıktı. Biz de,
“Bir emriniz var mı?” gibi karşı tarafında durunca, şöyle bize baktı:
“—Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın, sen yaparsın!”
dedi.
Bu sözü birden söyleyince, ben de kapı dışarı kaçamadım. Biraz
kızardım, bozardım:
“—Baba! Bu bizim kâ’bımız, takatimiz, hakkımız, haddimiz olan bir şey
değil ki! Nasıl yapalım bu vazifeyi, yapamayız...” dedim.
Biz böyle deyince:
“—O zaman size yardım ederler!” buyurdu.
Ben o hava içinde, bunun bir mânevî yardım, evliyâullah tarafından
himmet yoluyla, Allah’ın lütfuyla bazı yardımlar olacak diye anladım.
Hakîkaten de öyle oldu. Bizim bu görevin altına, hizmetçiliğine
başlamamızdan itibaren çok büyük gelişmeler oldu. Elhamdü lillâh
kardeşlerimizin arasında tekkemizin faaliyeti olarak çok atılımlar
oldu.
Yâni, Hocamız bizi kendisi seçti, aldı, terbiye etti, yetiştirdi.
Ondan sonra, “Otur buraya, bu işi yap!” dedi. Sorumluluk
omuzlarımızda... Ama, yardım hem ihvânımız olarak, kardeşlerimiz
olarak sizlerden, hem de himmet olarak, mânevî yardım olarak onlardan
oldu. Allah yardımcımız olsun, dua edin!.. (1)
*
* *
Hocamızın, SAS Efendimiz’e ne kadar benzediğini, hadis kitaplarını,
hadis-i şerifleri okudukça anladım. Her halinde Rasûlüllah Efendimiz’e
ne kadar benzemiş diye sevgi ve takdir duydum. Yani önce tanıdım,
sonra hadisleri okudum. İlâhiyata asistan olarak gittim, doçent oldum,
profesör oldum da; okudukça Rasûlüllah Efendimiz’e ne kadar
benzediğini anladım.
Hocamız çok halim selim bir insandı, çok yumuşaktı. Evde lokum
gibiydi, çok tatlı bir insandı; hiç kızdığı, kötü söz söylediği yok
gibiydi. Biraz da latîfeciydi, Vâlide Hanım rahmetliye şaka yapardı.
Evde tatlı, yumuşak, sevimli bir hava olurdu. Kitaplarda okudum:
“Rasûlüllah Efendimiz biraz şakacıydı.” diyor; aynen öyle yapmış.
Şimdi, bu kadar yumuşak bir insan olan Hocamız, şu minbere çıktı mı,
vallàhi başımızı kaldırıp yüzüne bakmaya korkardık. Çünkü celâllenirdi
orda... Böyle bangır bangır bağırırdı; kubbe sallanır gibi, duvarlar
sallanır gibi olurdu.
Bir keresinde bir bayram gününde hatırlıyorum, bir adam geldi.
Hocamız’ı tanımıyor tabi, bayram günü gelmiş bayram günü cemaati;
başka zaman camiyi, hocayı bilen bir insan değil... Hocamız vaaz
veriyor... Bayram namazı vakti olmamış, sabah namazı kılınmış, konuşma
yapıyor Hocamız...
“—Hoca, hoca!..” dedi kapıda, “Konuşmayı kes de namazı kıldır!” dedi,
yâni ukelâlık etti.
Bu caminin imamı var, müftülüğün tâlimatı var, namazın vakti var...
Cemaati üzmemek, fazla bekletmemek bizim prensibimiz, biz de biliyoruz
o kadarını...
“Hoca hoca, lafı çok uzatma da namazı kıldır!” deyince; Hocamız
konuşmayı kesti, yürüdü minbere çıktı. Halbuki bayram namazı
kılınacak, minbere öyle çıkılacak. Vallàhi yürüdü, minbere çıktı
namazdan önce... Öyle bir hutbe îrad etti, öyle bir bangır bangır
konuştu ki, sanıyorum o adam kaçmıştır. Barınamamıştır oralarda,
kaçmıştır. Çok şiddetli konuştu.
Düşündüm: “Bu kadar yumuşak insan, niye bu kadar sert bir reaksiyon
gösterdi?..” Şu bakımdan diye karar verdim: Adam Hocamız’ı tanımıyor;
Hocamız şeyh midir, evliyaullahdan bir kimse midir bilmiyor. Ama
halktan bir fert olarak hocalara karşı saygısız... “Hocalar nedir?..
İşte maaşını verirsin, öne geçer, sarığı giyer, cübbeyi giyer...” diye
düşünüyor. “Hoca hoca! Çok konuşma, kıldır namazını!..” diyor. Sanki
hoca onun memuru...
Halbuki hoca önder demek, lider demek... Yani senin hizmetçin değil
ki... Allah’ın yolunda hakkı söyleyecek. İcâbında seninle kavga eder,
ters çıkar.
Tabii, bir talihsizlik; hocalar keşke hep zenginlerden olsa da hiç
maaş almasa... Hattâ maaşını cemaate verse... Ama dinî tahsil yapıyor,
bir mesleğe giriyor. Başka bir kazancı olmadığı için, başka bir şeyle
uğraşamayacağından, evlerinde aç açık kalmasın, çoluk çocuğu da
sıkıntı çekmesin diye, Osmanlı zamanından beri din görevi yapan
kimselere, beytülmal-i müslimînden, hazine-i hümâyundan pay verilmesi
uygun görülmüş.
Şimdi, hocaya karşı saygısızlık olur mu?.. Yani öğretmene saygısızlık
olur mu?.. Hatırlıyorum ben, Evren Paşa gitmiş birisinin elini
öpmüştü; o kadar yaşına rağmen, reisicumhur olmasına rağmen, hocam
diye... Bizim töremizde hocaya karşı saygı sonsuzdur. Reisicumhur bile
olsa karşısında saygı gösteriyor, elini öpüyor.
Cami hocası mektep hocasından daha önemli... Mektep hocası dünyevi
bilgi öğretiyor; cami hocası —hele şeyh ise, mürşid-i kâmil ise—
ahiret yolunu öğretiyor, cennetin yolunu öğretiyor, ma’rifetullahı
öğretiyor.
Adamın hiç bir şeyden haberi yok... Sen kimsin yâhu?.. Hangi
meslekten olursan olsun, bir kere müdahale etme hakkı yok, böyle kaba
bir şekilde konuşmaya da hakkı yok!.. Ama, esas itibariyle hocayı
hakir görüyor.
Hasılı, Hocamız tahminime göre o zaman onun için celâllenmişti;
hocalık müessesesini savunmak için... Yoksa sabrederdi, biliyorum çok
şeylere sabrederdi. O ihvânın cahilliklerine, cahil muamelelerine çok
sabrettiğini biliyorum.
Sonradan hadis kitaplarında okudum; o zamana kadar okumamıştım, insan
okudukça yeni şeyler öğreniyor. Diyor ki hadis kitaplarında, işte şu
benim okuduğum kitapta:
“—Peygamber SAS Efendimiz minbere çıktığı zaman, at üstündeki bir
başkomutan kadar celâlli olurdu.”
Haaa bak, Hocamız’ın minberdeki celâlini anladım. Aşağıdaki cemâline
mukabil, minberdeki celâlini anladım. Hadis-i şerife uygun...
Bu misâlleri şu bakımdan veriyorum: Bizim ahlâkımız ahlâk-ı
Muhammedîye uygun olacak. Ahlâk-ı Muhammedî’ye heves edeceğiz.
Peygamberimiz gibi olmaya gayret edeceğiz.
Peygamber Efendimiz’i görünce adam ne diyor; kendisi daha müslüman
değil, ama âlim, gün görmüş insan... Şöyle bir bakıyor:
“—Bir de ne göreyim! Baktım ki, yüzü hiç öyle yalan söyleyecek bir
insan yüzü değil, pırıl pırıl...”
Muhammed el emin,
güvenilen Muhammed... Bizim de öyle olmamız gerek!..
Hz. Ali Efendimiz diyorki; “İlk gören Peygamber Efendimiz’in
karşısında titrerdi, korkardı; heybetliydi çünkü... Peygamber
Efendimiz’in heybeti vardı.
Hocamız da öyleydi. Hocamız uzaktan dev gibi görünürdü, dağ gibi
görünürdü. Bir arkadaş anlatıyor —bakanlık yapmış bir kimse:
“—Dağ gibi görünüyordu. Yanına gittim baktım, benden bile kısaydı.”
Şöyle yanında durmuş, omuzu daha aşağıda ama; Hocamız dağ gibi
görünürdü, muhteşem heybetli görünürdü... Şu kapıdan girmez gibi
görünürdü, mehâbeti vardı. O da Peygamber Efendimiz’e benzemesinden...
(2)
* * *
Hocamız’ı yakından tanıyanlar bilirler, Hocamız doğrudan doğruya,
“Şunu şöyle yapın!” diye emir buyurmazdı. “Şunu şöyle yapsanız nasıl
olur acaba?..” diye soru sorar gibi söylerdi. Soru sormuyor aslında,
öyle yapılmasını istiyor ama, “Yok Hocam, öyle yapmayalım böyle
yapalım!” denilince, “Eh, pekiyi...” derdi. “Arkadaşlık pekeyi
demekle kaimdir.” diye bir de sözü var mübareğin... Levhaya
yazmışlar.
Koca şeyh efendi, müridi: “Yok öyle yapmayalım, böyle yapalım!”
deyince, “Pekiyi” derdi, mesele biterdi. Yâni emir vermemek,
azdırtmamak, saptırtmamak, ayağını kaydırtmamak, üstüne varıp da
kuyuya düşürttürmemek önemli... Yönetmek bir sanattır. Yönetmek zorluk
ve zorbalıkla olmuyor. (3)
*
* *
Hocamız rahmetullàhi aleyh, cennetmekân... O biraz halk konuşmasıyla
konuşmayı da severdi. Derdi ki:
“—Arkadaşlık pekeyi demekle kàimdir!”
Yâni biz “iyi” diyoruz şehir telaffuzunda; onlar “eyi” diyorlar.
Anadolu’da bir çok yerde de “eyi” telaffuz edilir. Konyalılar da,
“Gonya” derler, “guzu” derler. Bu telaffuz farkları fıkralarda
sevdiğimiz şeyler...
Arkadaşlık pekeyi demekle; yâni, “Tamam, pekâlâ, olur, pekiyi...”
demekle kàimdir. Mâdem arkadaşsın, arkadaşına muhalefet
etmeyeceksin!..
Hattâ Hocamız derdi ki:
“—Bir arkadaş bir arkadaşa, ‘Kalk gidelim!’ dese, arkadaşı da ‘Nereye
gidiyoruz?’ dese; arkadaşlığa uymaz!” derdi.
Pazarlık mı yapacaksın arkadaşınla?.. Pazarlık yapacaksın; beğenirsen
gideceksin, beğenmezsen gitmeyeceksin... O zaman sen arkadaşına
uymuyorsun ki, sen kendi keyfini yapıyorsun. Çünkü, beğendin gittin;
beğenmeseydin, gitmeyecektin... Beğenmesen bile gideceksin, arkadaşın
hatırı için... Bizim arkadaşlık anlayışımız böyle...
Şimdi ben bir arkadaşımın evinde kalıyorum. Param var cebimde; burda
çok güzel bir yerde, güzel bir odada kalabilirim, daha da rahat
edebilirim. İstediğim lokantada yemek yerim... Ama benim Hocam derdi
ki:
“—Bir yerde birisinin arkadaşı varsa; otele giderse, lokantaya
giderse, arkadaşlığa sığmaz!” derdi.
Arkadaşına gidecek, muhabbet olacak!..
Büyük şeyh idi Hocamız... Büyüklüğü nerden ölçeceğiz?.. Mezüreyi alıp
boyunu mu ölçeceğiz?.. Boyuyla değil büyüklüğü; o yaratılıştır.
İnsanın boyu küçük de olabilir.
Fuad Köprülü’nün evine gitmiştik. Şaşırdım Fuat Köprülü’yü görünce...
Ufacık tefecik bir adam... Boy önemli değil... Ama Hocamız’ın
kerametleri zâhirdi. Kerâmet sahibiydi, olağanüstü halleri olan bir
kimseydi. Biz onun tavsiyelerine göre hareket etmeyi uygun görüyoruz.
(4)
* * *
Bizim dervişlerden birisi Hocamız’a gelmiş... Karadeniz’li, Karadeniz
şivesi ile kendisi anlatıyor:
“Hocam, çok muhabbet ederdik onunla... Herkes giderdi. Ben fırsatı
yakaladım mı, giderdim yanına; saatlerce muhabbet ederdik Hocamız’la...
Bir gün dedim ki ona:
—Hocam, nedir bu halim benim?.. Size dayanamıyorum; sevgimden,
aşkımdan, hasretimden, muhabbetimden, saygımdan duramıyorum. Kusuruma
bakmayın! İşte böyle fırsatı buldum mu, yanınıza giriyorum, ayrılmak
da istemiyorum. Bu sevgi nereden çıktı, Hocam bu nedir?.. Benim içime
nereden geldi?..
Dedi ki:
—Evlâdım, sen onu senden mi sanıyorsun?.. Biz seni sevmeseydik, sen
bizi sever miydin?.. Biz seni sevdik de, sende bu sevgi ondan sonra
oldu, sen bize ondan sonra geldin.”
Evliyâullah’ın sözü; ben karışmam! Bu nereden oluyor, nasıl oluyor bu
işin esrarı, neyin nesidir; bilmiyorum.
“—Biz seni aradık, bulduk... Seni falanca ilin, filânca ilçenin,
falanca kasabasının, beldesinin içinde, bir dükkânda biz seni aradık,
bulduk, cebettik de bu sevgi ondan...” demiş.
Ben herkese Hocamız’ın böyle bir söz söylediğini duymamıştım. Ama, bu
zât dürüst bir insan... “Böyle dedi bana...” diyor.
Bu mânâ, bizim eski tasavvuf kitaplarında da işlenmiştir. Diyor ki bir
kitapta, bir şair... Formül haline getirmiş. Şiir zâten formül demek,
duygunun formül haline getirilmiş, dille ifade edilmiş şekli demek...
Şâirin içinde duygular coşuyor, taşıyor da, “Getir kalemi!” diyor,
yazıyor. “Yaz!” diyor, doğuşlarını söylüyor. Meselâ:
Aşk odu evvel düşer ma’şûka, andan âşıka;
Şem’i gördüm, yanmadan yandırmadı
pervâneyi...
Tabii, izah etmemiz lâzım!.. Yeni nesil hiç bir kelimesini bilmez bu
sözün... Diyor ki:
“—Sevgi ateşi ilkönce sevilende başlar; ondan sonra sevene, âşıka
oradan gider. Şem’i —mumu, meş’aleyi— görmez misin ki, önce kendisi
yandı. Ondan sonra pervâneyi —etrafında uçuşan küçük sinekleri—
kendisine cezbetti. Pervâne ona aşık oldu. Ondan sonra ona koşa koşa
geldi. Ama ilkönce meş’ale yandı da, pervâne ondan sonra geldi. Önce
ma’şûk, sonra âşık...” (5)
* * *
Hocamız’ı ziyarete gelmişler; eve misafir dolmuş. Uzun, büyük bir
misafir salonu vardı. Bir mühendis kardeşimize demiş ki:
“—Şunlara şeker tut bakalım!”
Kardeşimiz anlatıyor:
“Tabağın içinde birazcık şeker var, salon dolu... Kendi kendime
düşündüm:
‘—Bu kadarcık şeker kime yetecek? Salondaki insanların kaç tanesine
yetecek bu kadar şeker?.. Ama büyüğümüz olduğundan, hocamız olduğundan
itiraz etmeyeyim; yettiği kadar tutarım, bittiği yerde de bitti
derim.’ diye başladım.
Bütün salona tuttum, tuttum, tuttum... Kalabalığın içinde herkese
sunarken dalmışım. Neyse hepsine verdim şekeri... En son adama da
şekeri verirken aklım başıma geldi:
‘—Hani bunun içinde azıcık şeker vardı, salon ise çok kalabalıktı. Bu
şeker yetmez diye düşünüyordum, hâlâ içinde şeker var bunun, bu nasıl
iştir?”
Tabağın içinde ne kadar şeker kaldı diye bakınca, bir acaiblik
olduğunu hissettim. Bir tabağa baktım, bir de Hocamız’a baktım.
Hocamız kaşlarını şöyle bir indirdi, çattı. Yâni; “Sırrı ifşâ etme,
açığa vurma!” der gibi, bir işaret yaptı. Hiç bir şey demedim;
getirdim şekerliği koydum.” diyor. (6)
* * *
Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki
işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan’dan birisi bana bir
mektup gönderdi, —Türkiye’den Pakistan’a gitmiş— benden de cevap
istiyor:
“—Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız’ı gördüm.” diyor, gördüğü şeyleri
anlatıyor. “Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım:
‘—Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?’ dedi.
‘—Yok!’ dedim.
‘—Nasıl bir kimseydi, anlat bakalım?’ dedim.
Tıpkı Hocamız’ı tarif etti.” diyor.
Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş.
Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: “Gördün mü, şu
kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?” diye...
Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, Kıztaşı’nda
apartmanda otururlardı. Allah rahmet eylesin, cennet mekânı olsun; o
anlattı:
“—Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim.
Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım,
karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona
bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım,
tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan
sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu.” dedi.
Şemseddin-i Sivâsî Hazretleri’ni anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan
çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, bir müddet durmuş, gözleri
kapalı...
Müridi diyor ki:
“—Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?..”
“—Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna
insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden
böyle şeysiz kalır. O hal oldu da, onun için böyle oldu.” diyor.
Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına Allah-u
Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî
bir takım haller nasib ediyor. (7)
* * *
İstanbul’da bir akşam —yorgun olduğum bir akşamdı, pazar vaazından
sonraydı galiba— kapı çalındı. Ahmet kapıyı açmaya gitti. Geldi; dört
tane arkadaş bizim kapıya dayanmışlar.
“—Niye gelmişler, hayrola?” dedim. Demişler ki;
“—Dört senedir İstanbul’dayız, Hocamız’la beraber bir yemek yiyemedik.
Yemek yemeğe geldik” demişler.
“—Buyursunlar!” dedik.
Bu samimiyet gözlerimizi yaşarttı, fevkalâde hoşumuza gitti.
Hocamız’ı hatırlıyorum:
“—İyi ki şu ziyaretlerimiz var. Bunlar da olmasa halimiz ne olur,
bilmem?” diyordu.
Biz, Konya’ya, Kütahya’ya gidiyorduk. Arkadaşlarımızla, ihvanımızla,
yiyip içip oturuyorduk. “Şu ibadetlerimiz, Kur’an’ımız, haccımız,
halvetimiz” demiyordu da Hocamız, böyle söylüyordu. (8)
* * *
Ankara’ya gitmiştik. Çok zengin bir kardeşimizin daveti oldu. Evi çok
genişti, zenginliğini onun için söylüyorum. Çok büyük bir salonu vardı
ama, salon tıklım tıklım doluydu. Hocamızın özelliği, başka şeyh
efendilere mensub muhibleri de vardı; onlar da gelmişlerdi. Şu
efendiye, bu efendiye bağlı kimseler...
Bir tanesi çok akıllı, zeki, kurnaz, menfaatini bilen, mânevî kârını,
zararını hesap eden bir kimse; tabii hafız, sesi güzel, vaiz ve
bilgisi çok... Hocamızı yakaladı sordu, dedi ki:
“—Hocam, Medine-i Münevvere Mescidi’nde namaz kılsak, başka yere göre
bin misli sevap oluyor... Mekke-i Mükerreme’de Mescid-i Haram’da namaz
kılsak, o zaman yüzbin misli sevap oluyor... Yâni böyle, bunun gibi
çok sevaplı başka şeyler de var mı Hocam?” dedi.
Sevap istiyor, sevaplı şeyleri öğrenip yapmak istiyor; ehlini de
bulunca karşısında... O daha sözünü tamamlarken, Hocamız:
“—Evet vardır!.. İnsan zikirle meşgul olunca, zikir cümle azâsına ve
cümle azâsından cümle zerrâtına intikal eder. O zaman bir defa Allah
dediği zaman, cümle zerrâtı adedince Allah demiş olur. Bunun da
sevabının sonu olmaz!” buyurdu. (9)
* * *
Biz Hocamız’la Ankara’da bir eve gitmiştik. Hocamız bir kenarda
oturuyor, ihvân oturuyor. Kimisi bakan, kimisi müsteşar, kimisi
müdür... Böyle seçkin insanlar, üniversite hocaları, profesörler filân
var... Herkes susuyor ama, edebinden susuyor. Büyük bir zâtın
meclisinde feyizyâb olmak için boynunu bükmüş; mânevî bakımdan, kim
bilir gönül alışverişi neler oluyor herkesin içinde, kabiliyeti
nisbetinde... Fakat evsahibi o suskunluktan rahatsız oldu:
“—Yâhu ne susuyorsunuz, tanışsanıza, konuşsanıza!..” diyordu.
Ben hatırlıyorum, Hocamız’a bir başka mübârek şeyh efendi ziyârete
gelmişti. Ben de Hocamız’ın kapısını açtım, misafirini kabul ettim.
İkisine baktım, emin olun bir tek kelime konuşmadılar... “Hoş geldin!”
diye bile bir söz duymadım ben... “Hoş bulduk.” diye de bir şey
duymadım. Belki selâm vermişlerdir, onu hatırlamıyorum. Birisi
minderin burasına oturdu. Ötekisi öbür tarafında evsahibi olarak
oturuyordu. Herkes de yerlere oturdu. Gelen zât-ı muhteremin ihvânı
şöyle oturdu. Hocamız’ın ihvânı bir tarafta...
Yâni ben öyle sezdim ki, iki hoca efendi gönüllerinden birbirleriyle,
ötekilerin hiç anlamayacakları gibi konuştular, görüştüler,
biliştiler, seviştiler, kalktılar gittiler. Ama ötekiler hiç duymadı,
hiç bir şey anlamadı.
İşte insanın, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne nasıl ibâdet edeceğini
bilmesi lâzım!.. Rabbinin huzurunda onunla başbaşa, halvet kalmayı
öğrenmesi lâzım... Halvet ne demek: Hiç kimse olmadan, yalnız başına
kalıyorsun. Onu öğrenmesi lâzım... Geceleyin seccadesini bir yayıp da,
Rabbül Âlemîn’nin huzuruna dönüp, kıbleye dönüp de, gözünü kapayıp da
bir şeyler söylemesi lâzım... (10)
* * *
Hocamız’ın sağlığında bizim yaşlı ağabeyler, ihvanlar; damat olduğumuz
için bize dert yandılar:
“—Bunca yıllık dervişiz, bir sonuç olmadı.” dediler.
Ben de gittim Hocamız’a söyledim bunu... İyi bir derviş
olamadıklarını, iyi bir sonuca ulaşamadıklarını söylüyorlar dedim.
Hocamız (Rh. A) dedi ki:
“—Ne yapayım, verilen vazifeleri yapmıyorlar ki!.. Zikri, verilen
vazifeleri yapmıyorlar ki, sonuç beklesinler.”
Sonuç olmaz. Kişi zikri kendisi yapacak; mahsulü ekecek ki biçsin.
Zikri yapmayınca sonuç hasıl olmuyor. Aynı hamlıkla, yemyeşil, gömgök,
ekşi turşu devam ediyor. Neden?.. Zikri yapmıyor.” (11)
* * *
Mehmed Zâhid Kotku Hocamız, —cennetmekân, rahmetullahi aleyh— benim de
bir genç öğrenci olarak katıldığım toplantılarda, Balkanlar’ın en
büyük motor fabrikası olan Gümüş Motor’u kurmayı emretmiştir, kurma
çalışmalarını başlatmıştır. Bu motor fabrikası kurulmuştur, halen de
Pancar Motor diye Türkiye’ye fayda sağlamaktadır.
Biz kurucularına fayda sağlamıyor!.. Çünkü elimizden, haince
dolaplarla, düzenbazlıklarla alınmıştır. Kurucularına menfaat
sağlamıyor. Çünkü, kurucuları, o zamanki nominal sermayeleri kadar
sermayeler görülecek şekilde gadre uğratılmışlardır.
Ama biz iftihar ediyoruz. Pancar Motor’u gördükçe, Mehmed Zâhid Kotku
Hocamız’ı hatırlıyoruz. Bahçelerde “Pata... Pata... Pata...” sular
çekildikçe, otomatik sulama sistemleri tarlayı yemyeşil yapmış
görünce, o neşe içinde ilâhî bir haz duyuyoruz. (12)
* * *
Biz de Ankara’da iken, Hocamız sağ iken (Rh. A) —Allah himmetlerine,
teveccühlerine, şefaatlerine erdirsin— emretmiş diye duymuştuk:
“—Bir vakıf da biz kuralım Osman!” demiş.
Duymuştuk da kurulmasının gecikmesine üzülüyorduk. Yâni, Hocamız
emretmiş de niye emri hemen yerine gelmemiş?.. Araştırdık. Dediler ki:
“—Tüzük hazırlanmış da vakıflar genel müdürüne verilmiş, o da
inceletiyormuş... Olacakmış vs. ama olmamış gene...”
Onun üzerine genç arkadaşlar bana müracaat ettiler:
“—Hocamızın bu emrini çarçabuk ortaya koyalım!” dediler.
“—Peki, koyalım!” dedik.
Gümüş Mühendislik’te oturduk, kalktık, görüştük, konuştuk...
Büyüklerden, tecrübeli ağabeylerden bazılarını çağırdık... Gayemiz,
gayemizi tahakkuk ettirmek için yapılacak faaliyetler neler olabilir;
bunları maddeler halinde sıraladık gönlümüzce... Hayal etmek serbest,
temennî etmek serbest diye sıraladık. Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve
Dostluk Vakfı’nın tüzüğünü, nizamnâmesini hazırladık, Hocamız’a arz
ettik.
Hocamız okudu, beğendi, tahsin eyledi, tasvib eyledi, tensib eyledi,
münâsib buldu:
“—Pekiyi, hadi bakalım bu çalışmalara başlayın!” dedi.
Biz de o zaman Hakyol Vakfı’nın çalışmalarına başladık. (13)
* * *
“İmamlık kadar yüksek meslek olmaz!” derdi bizim Hocamız... “Gençler
imamlığın kıymetini bilmiyor, meb’us olmağa heves ediyor.” diyordu.
Yâni, meb’usluktan üstün görüyordu. O sırada, yüksek İslâm
enstitüsünden mezun bir takım kimseler meb’us olmuşlardı, şurda burda...
“Sanıyor ki, o çok büyük hizmettir. Ama, imamlığın kıymeti daha
fazladır.” diyordu. (14)
* * *
Hocamız’a da bir çok parti başkanının geldiğini biliyoruz. Gelirler,
diz çökerler, elini öperlerdi. “Ne emredersiniz efendim?” derlerdi.
Hocamız bir caminin imam-hatibi idi. Hocamız da bir partinin genel
başkanlığı peşinde değildi, biz de öyleyiz.
Bizim de düşündüğümüz, Allah’ın ahkâmı yürüsün... Dürüstlük ve ahlâk
sahibi insanlar devletin başına geçsin... Milleti seven ve millete
acıyan; cebini doldurmak isteyen değil, devleti yıkmak isteyen değil,
devleti güçlendirmek isteyen, millete hizmet etmek isteyen insanlar
hakim olsun istiyoruz. (15)
* * *
Parti —belli bir partiyi kasdediyorum— dergâhımızın bir aksiyonu
olarak başladı. Hocamız’a bazı kişiler geldiler, “Hocam, şöyle şeyler
yapalım mı?” dediler. “Yapın!” dedi, emir buyurdu, istikamet gösterdi;
yaptılar. Yürüten arkadaşların desteğine kendileri eleman verdiler.
Bazı kimseler:
“—Efendim! Falanca kardeşim bana şöyle teklifte bulunuyor, ne
yapayım?.. Uygun görür müsünüz, çalışayım mı?..” dediler.
Hocamız da:
“—Uygundur, çalış!” diye emir buyurdular, vazife verdiler. Böylece
bizim dergâhımızın bir aksiyonu olarak politik bir çalışma başladı.
Hocamız destekledi. Ben Ankara’daydım ama, zaman zaman beraber
oluyorduk. Muhtelif yerlerde muhtelif kimselere: “Kardeşimizdir,
tekkemizin mensubudur; elbette desteklememiz lâzım!” diyerek, ortaya
çıkmış kardeşlerimize yardımcı olmalarını rica ettiler.
Çok bâriz bir misâlini Samsun’dan hatırlarım. Amasya’dan Samsun’a
geçmiştik. Suluova’da, Ali Efendi diye çok yaşlı bir şeyh Efendi
vardır, bizim dergâhla ilgilidir. Hocamız’ı ziyarete gelmişti. O
Süleyman Demirel’i tutuyordu. Hâlâ da belki öyledir, evine misafir
filân etmiş bir kimse... Ona çok nasihat etti Hocamız:
“—Bu bizim kardeşimiz iken, öbür tarafı tutmak uygun olmaz!” dedi.
Yine bir başka kitapçı hacı amcamız var; tanınmış, büyük bir zât,
Mustafa Bağışlayıcı... O zat da MHP’yi tutardı. Hocamız ona da nasihat
etmiştir. Orayı tutmamasını, bu tarafı desteklemesini söylemiştir.
Biz de Ankara’da üniversitede vazifeli iken, zaman zaman çağrılırdık,
giderdik. Gazetede “Es’ad Hoca filân yerde konferans verecek!” diye
ilânı çıkardı; ben sonradan haberdar olurdum.
“—Hocam, gazetede ilân çıktı, işte şurda konferans olacak. Gitmeseniz
ayıp olur, lütfen haydi buyurun!” derlerdi.
Biz de emr-i vâkîlemer karşısında giderdik, konuşurduk muhtelif
yerlerde... Partinin parti içi seminerlerinde bizden ricâ ederlerdi:
“—Güze ahlâk ve nefsin terbiyesi konusunda lütfen partililere,
çalışacak kimselere bilgi verin!” diye...
Yöneticiler de bulunurlardı, dinlerlerdi. Muhtelif yerlerde böyle
toplantılar olurdu. Böylece tekkemizin bir aksiyonu olması
dolayısıyla, tepede tırnağa destekleyerek devam etmiştik.
Sonra öyle zamanlar oldu ki, siyâsî olaylarda Hocamız’ın ikazları
oldu, nasihatları, tavsiyeleri oldu:
“—Söyleyin şöyle yapsın!.. Söyleyin onlara böyle yapmasınlar!.. Sakın
şöyle bir karar çıkartmasınlar!.. Aman sakın şu olmasın, bu olmasın!”
tarzında...
Bunların da bir kısmına bizzat şahidim ve çok şahitler de vardır. 1980
Askerî harekâtından önce:
“—Söyleyin, partinin gençlik kollarını kapatsınlar; bu çocukları
mahvedecekler!..” dediklerini hatırlıyorum.
Onun üzerine muhtelif yerlerden heyetlerin geldiğini hatırlıyorum.
İsim olarak meselâ, Kayseri’den Tevfik Rıza Çavuş kardeşimizi
hatırlıyorum. Onların gelip:
“—Aman hocam, siz böyle böyle buyurmuşsunuz!..”
“—Evet...”
“—Ama o zaman meydan şunlara kalır, bunlara kalır. Kapatır mıyız,
kapatırsak hâlimiz nice olur?” diye itiraz ettiklerini biliyorum.
İtiraz edenlerin hepsi sonra hapishanede, mederese-i Yusufiyyede biraz
zahmet çektiler, üç beş sene kaldılar. Hâlâ muhakemeleri devam edenler
vardır. Yâni, Hocamız’ın tavsiyelerini tutmadıkları için...
Sonra bir ara başındaki şahıs için, “Söyleyin Necmi’ye, partinin
başkanlığından ayrılsın!” dediğini biliyorum. Bunu tebliğ etmek için,
kayınbiraderi Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini; bir seferinde
bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat ordan ayrılmadı.
Bu ikazları da yine, benim yorumlamama göre şefkatten kaynaklanıyordu.
Benim tahminlerime ve inancıma göre olacakları görüyordu, seziyordu.
Her radyo yayınını, her haber ajansını dinlerdi; 11, 1, 3, 5, 7, 9,
11... Yanında bir el radyosu vardı, açar dinlerdi, hiç bir şeyi
kaçırmazdı. Ben kendi kendime:
“—Hocamız bir şey bekliyor gàlibâ!..” derdim.
İşte o sırada söz dinleyenler rahat ettiler. Onlardan bir tanesi de,
müşahhas bir misâl olsun diye size söyleyeyim: Yahya Oğuz Bey, Sanayi
bakanlığı müsteşarıydı.
“—Yahya ayrılsın bu vazifeden!” demiş.
Ertesi gün Yahya Oğuz, atlamış gelmiş İstanbul’a:
“—Efendim, emriniz başım üstüne ama, siz hakîkaten söylediniz mi,
söylemediniz mi diye tahkik için huzurunuza kadar geldim. Böyle bir
emriniz var mı?..” demiş.
“—Evet, var...” deyince, hemen istifasını vermiş, Sanayi Bakanlığı
müsteşarlığından ayrılmış. Hiç de sıkıntı çekmedi Yahya Oğuz; ne
Uzunada’ya gitti, ne İnceada’ya gitti, ne başka bir yere gitti. (16)
* * *
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve
sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim
Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul
etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli
Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı
köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle
şeyler olabilir.
Bizim Hocamız herkese toptan ders verirdi. Meselâ Konya’da, Yüksek
İslâm Enstitüsü’nün kubbeli camiinde, şöyle bir üslubla söyledi hattâ:
“—Herkes gittiği yere hediye götürür. Bu da benim size hediyem olsun,
bu zikirleri yapın!” dedi, dersi öyle tarif etti.
Bu zamana göre değişiyor. Şu sözünü de hatırlıyorum Hocamız’ın:
“—Biz size hakîkî şeyh gibi davransak ve sizden gerçek bir dervişlik
istesek, hepinizi savurup atarız, bir taneniz kalmaz!”
Acıdığı için kabul ediyor, kusurunu görmüyor. Yavaş yavaş, zaman
içinde belki adam olur diye, beş sene, on sene, yirmi sene sesini
çıkartmıyor... İşareten hatâsını söylüyor...
Gördüğü hatâyı yüzüne söylemez mürşid insanın... “Sen şunu
yapıyorsun!” demez. Başka türlü söyler. Remiz yoluyla, işaret yoluyla
söyler. Başka şeyi anlatıyor gibi söyler. O da hissesini alacak.
Herkes vaazı dinlerken, konuşmasını dinlerken hocasının, “Bu bana
söyleniyor!” dese; o zaman anlar işin nereye geldiğini... (17)
* * *
Bu tekkenin bereketi var... Mübarek bir yer burası... Belki dünyanın
etkin merkezlerinden birisi burası... Büyüklerin himmeti var burda,
ruhâniyeti var...
Hocamız evliyâullahın çok büyüklerinden... Zamanında bilen bildi,
bilmeyen bilmedi. Aleyhinde bile konuşan oldu ama, kerametleri
silindir gibi ezip geçti. Herkese sorsan, nelerini biliyorlar,
nelerini görmüşler!..
Bak ben çok aciz bir kardeşinizim... Hiç beni tanımadan, hiç
İskenderpaşa’yı bilmeden, rüyada “İskenderpaşa Camii’ne gideceksin,
ordaki filânca hocadan ders alacaksın!” denilen ve elinde adresle
gelip benden ders alan kardeşlerimiz var...
Onun için kalbinizi temiz bir kalb yapmağa gayret edin! Şekil, merasim
önemli değil...
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki:
“—Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.”
Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda,
Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz
daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. (18)
* * *
Hocamız Rahmetullàhi Aleyh, mektup adı altında böyle çerçeveletip
duvarlara asılan, nasihatlarımdır filân diye böyle şeyler bastırıp
gönderirdi. Birkaç tane vardır böyle Hocamız’ın mektubu... Eski
ihvânımızın misafir odalarının duvarlarında asılıdır. Selâm ile
başlar, yirmi otuz nasihati böyle ifade eder. Hattâ en son mektubunu
ben kaleme aldım yatakta iken...
Hocamız, vefatından bir sene önce ameliyat oldu, hasta yatıyordu.
“—Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nin nasihatlerini bir tanzim eyle
Es’ad!” dedi.
Ben de tanzim eyledim, yâni Abdülhàlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nin
risâlesindeki sıradan ayrı bir sıraya soktum, konuları yanyana
getirdim. Onun sözlerini, böyle konuşma üslûbu içinde söylediği
şeyleri düzenledim, bir levha haline getirdim.
“—Oku!” dedi.
Yatarken dinliyordu. Okudum.
“—Güzel!.. Şuraya da şunu ilâve et, buraya bunu ilâve et!” dedi.
Şimdi ben edebiyatçıyım, metin neşri anlayışı ile diyordum ki:
“—Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nin nasihatleri arasına niye
nasihat sokuyor Hocamız?.. Niye nasihatin arasına şunu da yaz diyor,
metnin asliyetini niye bozuyor?” diye düşünüyordum. Anlayamıyormuşum
ki, kendi nasihatini, kendi vasiyetini hazırlatıyormuş bana...
Yâni, vefatından sonra kendisinin arkasından vasiyeti kalsın diye
vasiyet ediyor ama; makàmı yüksek olduğundan, tevâzuu emsâlsiz
olduğundan, “Benim nasihatlarım, vasiyetlerim şudur.” demiyor da,
Abdülhàlik-ı Gücdevânî Efendimiz’in nasihatlerini nasihat olarak
yazıyor. Ama arasına kendisi de, “Şu cümleyi ilâve et, bu cümleyi
ilâve et!” diyerek, bu zamana uygun, sizlere bizlere uygun bazı
cümleleri ekliyor.
Sonradan anladım; o sene vefatı olunca, o zaman anladım vasiyet
olduğunu... Çünkü, ben Hocamız’ın yüzotuz-yüzkırk yıl yaşayacağını
sanıyordum. Kafkaslılar çok yaşar, o da Kafkasya’dan göçmüş gelmiş.
Bize de latîfe ederdi, benim mahdumum Nureddin’in torununu göreceğini
söylerdi. Yâni,“Şunun torununu görsem, başka bir şey istemem!” filân
derdi. Ben de sanırdım ki, hakîkaten bizim Nureddin evlenecek, onun
çocuğunun çocuğu olacak... Hocamız uzun sene yaşayacak, onu görecek
diye beklerdim.
Acizâne, ben evlendiğim zamandan beri, “Evlâdım, benim yerime sen
geçersin!” diye de söylerdi. Ben de o zamana kadar kendim yaşlanırım
diye düşünürdüm. Sekseni mi bulurum, doksanı mı bulurum diye tasavvur
ederdim. Onun için anlayamadım onun vasiyet olduğunu... Ölmesini
istemediğimizden, öleceğini düşünmüyorduk. (19)
* * *
Hocamız da, kendi üslûbuyla: “Az ağrı, âsân ölüm, kâmil bir imân ile,
‘Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve
rasûlühü’ diyerek çene kapayıp göz yummayı nasîb eyle...” diye dua
ederdi. Az ağrı, âsân ölüm, kâmil bir iman ile... Yâni, ölümün zor
durumları var... (20)
* * *
Hocamız Rahmetullahi Aleyh, onca kerametleriyle, onca fazîletleriyle,
vefatına yakın zamanda Medine-i Münevvere’de vasiyet etmiş ki:
“—Her şey boştur... Zenginlik boştur, dünya boştur, mal boştur, mülk
boştur... İlim boştur... —İlim de bir vasıta, gaye değil ki— Müridlik
boştur, şeyhlik boştur... Bütün mesele insanın kendisini Allah’ın
sevdiği bir kul haline getirmesidir!” demiştir.
Hayatın en sonunda söylenen en mühim söz budur!.. (21)
* * *
Soru: Bir şahıs, vefat etmiş olan şeyhine bağlılığını sürdürebilir mi?
—Bir insanın bir kimseye bağlanması vefat ettikten sonra da yetseydi,
bir şeyhe filân bağlanmaya lüzum yoktu, Peygamber Efendimiz’e
bağlanılırdı, biterdi. Ama, Peygamber Efendimiz vefat eder etmez,
ümmet-i Muhammed’in sıhhat ve selâmeti ve kargaşanın önlenmesi
bakımından, daha cenâze defnedilmeden Ebûbekir Sıddîk Efendimiz’e
bey’at edilmiştir. Bu ümmetin sıhhat ve selâmeti, huzuru ve karışıklık
olmaması bakımındandır.
Bazan mânevî işaret olmuyor, şeyh efendiye halife bırakma izni
verilmiyor. Misâl: Bana Emin Saraç Hoca anlatmıştı. Onun kayınpederi
Yektâ Efendi idi. Onların bağlı olduğu şeyh efendi, yaşlı, vefat etmek
üzere... Sormuşlar:
“—Efendim, yerinize kimi tayin ediyorsunuz?” demişler.
Bir şey dememiş, “Bekliyorum.” demiş. Sonra yine bir sıkıştırmışlar,
falanca insan filânca insan var demişler.
“—Yâhu, ben bu işi düşünmüyorum mu sanıyorsunuz siz?.. Bakın, hepsinin
icâzetnâmelerini yazdım. Altına bir imza atması kaldı. Bir işaret
olursa, imzalayacağım. Yok daha bir işaret!..” demiş.
Birisi bu Yektâ Efendi... Ötekiler de başka şahıslar... Bana bunu
anlatan Emin Saraç Hoca... Ben tabii, onların bağlı oldukları o
hocaefendiyi tanımadım.
Sonra bu icâzet imzalanmadan, işaret çıkmadan o şeyh efendi vefat
etmiş. Neden işaret çıkmadı?.. —Bundan sonrası benim kendi yorumum:
—Neden?..
—Hocamız var, mürşid-i kâmil!.. Herkes kendisinden sonra ille birisini
göstermek durumunda değil ki!.. Halkın, müridlerin irşadı için Mehmed
Zâhid Hocamız var... Kesilmiş o taraf...
Zâten Mehmed Zâhid Hocamız’a çok hürmet edermiş o şahıs... Hattâ daha
yaşlı olduğu halde; Hocamız bir seferinde babamla beraber ziyaretine
gitmişler o zâtın... Ayağı felç olduğu halde merdiven başında
karşılamış.
“—Efendim kalkmasanız...” filân diyecek olmuş müridleri... Müridler
biraz tarafgirlik yaparlar böyle şeylerde... “O gençtir, ne diye
kalkıyorsunuz?” filân gibilerden düşünmüşler. “Kalkmasanız!” filân
demişler.
Babam anlatıyor:
“—Bu zâta mı kalkmayacağım?.. Bu zâta mı kalkmayacağım?.. Bu zâta mı
kalkmayacağım?..” Üç defa böyle söylemiş. “Olur mu öyle şey,
kalkarım!” demiş.
Ona işaret olmamış. Ben ondan ne mâna çıkartıyorum şahsen: “Mânevî
işaret yok, demek ki müridler Hocamız’a gelecek!.. Gelmesi lâzım!..”
Hocamız’a bir çok kimseler gelmiştir zâten... Meselâ, Abdülhay Efendi
vardı. Abdülhay Efendi’nin dervişleri Hocamız’a intikal etmiştir.
Sonra, Küçük Hüseyin Efendi vefat etmiş, onun dervişleri Hocamız’a
gelmiştir. Hocamız hakîkaten mânevi makamı çok yüksek bir zât-ı
muhterem olduğu için, zamanındaki bir çok hocaefendinin yerine halef
çıkmıyor, işaret olmuyor. İşaret olmayınca, ne demek?.. “Dağılmayın,
orda toplanın!” mânâsından dolayıdır diyorum ben, işaret çıkmaması...
Tabii, müridler toplanmışlar kendi aralarında... “Olmuyor böyle
başsız...” filân diye, bir tanesini kendi başlarına tayin etmişler.
Müridlerin kendi başlarına tayini, mânevî işaret gibi olmaz!..
Müridler kendi başlarına birisini tayin etmiş, olmuş... İyi ama, sen
tek bir toplum içinde değilsin ki, etrafında başka kimseler var,
yaşayan mürşid-i kâmiller var; sen öyle yapınca olmuyor. Zâten bir
mürşid-i kâmil varken, ötekisinin gelip ona tâbî olması lâzım!..
Hülâsa, bir insanın efendisi ölünce, hayatta olan bir zât-ı muhtereme
bağlanması lâzım!.. Hangi sebeplerden: Tedâvisinin, terbiyesinin devam
etmesi bakımından; bir... Sırr-ı bey’atte faullü duruma düşmemesi
bakımından; iki... “Zamanının imamını, önderini bilmeden ölen,
cahiliye ölümüyle ölür.” dendiğinden, bey’atsiz gitmemesi için,
cahiliye üzere ölmemesi için hemen birisine bağlanması lâzım!..
Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz! Onu bahane ederek müstakil
yaşamak olmaz! Kendisi bağlanacak!.. (22)
***
Soru: Ders tarifinin belli bir şekli var mı?
—Hocamız Konya’ya gitmişti. Konya’da ricâ etmişler, ikiminareli, koca
kubbeli büyük bir camide Hocamız konuşma yaptı. Yüksek İslâm
Enstitüsü’ydü o zaman... Oranın talebeleri ve cemaat gelmişti, çok
kalabalıktı. Onların hepsine orda ders tarifi yaptı. Yâni, müridlik
vazifesini onlara verdi. Ders tarifi yaptı ama, böyle uzaktan tarif
etti. Neden?.. Kalabalık olduğundan... Kalabalık olunca, mâzeret
oluyor kalabalık... Peygamber Efendimiz de, Vedâ Hutbesi’nde bütün
Arafat meydanı doluydu. Hepsiyle musafaha etse, vakit kalır mıydı?..
Onun için sakin zamanda, tek başına olsa, protokol olur. Ama tek
başına olmayıp kalabalık olduğu zamanda olunca, bunlar mühim değil...
Mühim olan müridin mürşidini sevmesi, ona bağlılığı hissetmesi...
Hattâ ben size bir şey daha anlatayım: Hocamız’ı Adapazarı’na
çağırmışlar. Temiz hava alsın biraz, manzaralı yerdir diye Esentepe’ye
götürmüşler. Tam o sırada Esentepe mezarlığına bir cenâze gelmiş.
Hocamız gitmiş cenazenin başına... Cenaze namazını Hocamız kıldırmış.
İstanbul’dan Adapazarı’na misafir gidiyor... Adapazarı’nda evsahibi
arabasıyla onu Esentepe’ye götürüyor... Esentepe’de bir cenâze
geliyor... Namazı kılınmamış daha, mezarlığın orda namazı kılınacak...
Hocamız imam oluyor, namaz kılınıyor...
—Ne var bunda?..
—Öyle bir şey var ki!.. Bu adam Hocamız’a intisab etmek isteyen bir
kimseymiş meğerse... Üç defa gelmiş buraya, Hocamız seyahatte imiş. Üç
defa İskenderpaşa’ya gelmiş, Hocamız’ı bulamamış, boynu bükük dönmüş.
Ölüm gelmiş, ölmüş.
—Kim kıldırdı cenâze namazını?..
—Hocamız!..
Anladınız mı şimdi işin esrârını?.. Bak Allah’ın işine!..
Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
انما الاعمال بالـنــيَّات (خ. عن عمر)
(İnnemel a’mâlü bin niyyât) “Ameller niyetlere göredir.” Sen
kalbinden öyle istedin mi, Allah nasib ediyor. Senin kalbin bozuk
olsa, el tutmak fayda etmez!..
Münafıklar, Allah’ın sevmediği kimseler, Kur’an’da aleyhinde ayet
indirilmiş kimseler, Peygamber Efendimiz’i yalanladılar. Musafaha
ettiler mi?.. Ettiler. Ne oldu, musafaha etmeleri bir fayda verir
mi?.. Vermez!.. Münafık olduğundan, kalbi fâsit, kalbi fâsık, kalbi
bozuk olduğundan vermez. Kalbi temiz oldu mu, Allah cenâze namazında
nasib eder.
Bir gün ben buraya geldim, pazar günü hadis dersini yapmaya... Evden
çıktım ben, şurda bir cenâzecik var dışarda... “Allah rahmet eylesin!
Bu kimin cenâzesi, kimmiş bu zavallı?” dedim ben... Kimse bilemedi.
İkindi namazını kıldık, cenâze namazını kılacağız. Burası dolu, avlu
dolu... Elhamdü lillâh, tıklım tıklım her taraf dolu...
Şimdi aşağıdan kâğıt geliyor: “Hocam! Kadınlar kısmı rutubetli,
havasız bir yer... Daha geniş bir yer yapamaz mısınız?” Allah râzı
olsun, teveccüh çok, geliyorsunuz ondan... Tenhâ olsa bu hava yeter
ama, kalabalık... Bu rutubetin de bereketi var, bu terin de bereketi
var...
Hocamız zikir yaptıktan sonra camları açmak isteyenlere açtırtmazdı,
bereket kaçmasın diye... Kızardı hem de, “Açmayın!” derdi.
Zikir olmuş Hocamız’ın salonunda, ter kokuyor... Ter ceketimizin
üstüne çıkmış, sırılsıklam... Cemaat gitti, Hocamız kaldı orda...
Evdekiler camları açıp havalandırmak istedikleri zaman, “Açma, havayı
değiştirme!” derdi.
Şimdi içerisi dolu, dışarısı dolu, avlu dolu... Cenâze namazı
kılacağız, çâre ne?.. “Ey cemaat-i müslimîn, buyurun cenâze namazı
kılacağız, dışarı çıkın!” desek, dışarısı dolu... Çare?.. Cenâzeyi
getirdik ön tarafa...
Cenâzenin caminin içinde namazının kılınması mekruh... Burada
mecburiyet var... Cemaate dışarı çık desek, çıkamaz; zâten dışarısı
dolu... Olmayacak bir şey... Cenâzeyi caminin içine, ön tarafa
getirdik, namazını kıldık.
Sonradan içerde öğrendim ki, bizim ihvânımızdan, bir boynu bükük has
derviş... İyi dervişti hâ... Cömertti, evinde hep ziyafet verirdi.
Râmuz dersleri olurdu evinde... Mücâhiddi, mühendisti, kimsenin sakalı
olmadığı zamandan sakallıydı. Şeceresi vardı, Peygamber Efendimiz’in
soyundandı, sülâle-i tâhiredendi, seyyid idi. Şeceresi vardı ama,
boynu büküktü. Benden yaşı iki kat fazla idi, elimi öpmek isterdi; ben
elimi öptürmeğe utanırdım. Mütevâzi idi, dervişliği tamdı.
Ankara’daydı, İstanbul’a gelmiş, vefat etmiş. Cenâzesi aşık olduğu
cemaatin camiinde nasib oluyor, içinde nasib oluyor. Kimseye nasib
olmaz yâni... Kimseye öyle caminin içinde kıldırmazlar. Ancak Mekke-i
Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de kılınır caminin içinde... Burda
caminin içinde kıldık. Nasıl yaşarsa insan, ona uygun ölüm oluyor.
Soylu insanın hali başka oluyor. (23)
* * *
Soru: İskender Paşa hakkında bilgi verir misiniz?
—İskender Paşa, Fatih’in oğlu II. Bayezid’in en sadık
vezirlerindendir. İtimadlı veziri, komutanı olduğu için, kendisi
İstanbul dışına gittiği zaman, bu zâta emanet edermiş şehrin
yönetimini... Demek ki, has, halis, güvenilen itimadlı bir kimse imiş.
Trabzon’da da bu tarihlere yakın bir İskender Paşa Camii var... Belki
Trabzona da gitmiş, oralara da böyle camiler filân yaptırmış.
Muhtelif yerlere hayrat ü hasenâtı olan itimadlı mübarek bir zât ki,
asırlar geçtikten sonra Hocamız gibi bir zât, caminin cemaati
kesilmişken, kurşunları çalınmağa, sökülmeğe başlamışken buraya
(İskender Paşa Camii’ne) imam tayin oluyor; ondan sonra, o mübârek
zâtın nice nice defalar duasına mazhar oluyor. Camisi genişliyor,
büyüyor, canlanıyor, İstanbul’un en faal camilerinden birisi haline
geliyor; nice nice hayırlar, ibadetler, taatler yapılıyor. Bunlar da
bu zâtın bir mânevî mazhariyeti olduğunu gösteriyor.
Hocamız nereye gitse, orada hatm-i hâcegânı yaptıktan sonra dua
ederken, sâdât ve meşâyihimizin adını zikrederdi, arkasından İskender
Paşa’ya da dua ederdi. Yâni, Ankara’da da olsa, Konya’da da olsa bu
İskender Paşa’yı unutmazdı. Ben de imrenirdim bu adama... (24)
NOTLAR:
(1) Güncel Meseleler, c. 2, s.160
(2) 24. 4. 1993, Hadis Dersi, İskenderpaşa Camii - İstanbul
(3) Güncel Meseleler, c. 1, s. 218
(4) Hz. Ali Efendimiz, s. 25
(5) Son Mesaj Gazetesi, sayı: 11, Kasım 1995
(6) Son Mesaj Gazetesi, sayı: 1, Ocak 1995
(7) Güncel Meseleler, c. 1, s. 188
(8) İslam Sevgi ve Tasavvuf, s. 199
(9) Yeni Dönemde Yeni Görevler, s. 230
(10) Haccın Faziletleri ve İncelikleri, s. 111
(11) İslam Sevgi ve Tasavvuf, s. 283
(12) Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 157
(13) Yeni Dönemde Yeni Görevler, s. 80
(14) Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 25
(15) Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı s. 238
(16) 26 Mayıs 1990 - İstanbul
(17) Güncel Meseleler 2. Cild, s. 179
(18) Güncel Meseleler, c. 2, s. 186
(19) 26. 5. 1990 /İstanbul + Avustralya Sohbetleri, c. 1, s. 265
(20) Avustralya Sohbetleri, c. 1, s. 318
(21) Yeni Dönemde Yeni Görevler, s. 131
(22) Güncel Meseleler, c. 2, s. 149
(23) Güncel Meseleler, c. 2, s. 182
(24) Güncel Meseleler, c. 2, s. 354 |