|
NAİME HANIM'DAN HATIRALAR
Nâime Hanım, eşi Enver Bey ile birlikte
20 yıl kadar Hocaefendi Hazretleri’ne hizmet etmiş bir kimse. Onun
anlattıklarından bir kaç hatıra:
Eniştemin vasıtasıyla Hocafendi’den ders aldım. Dediler ki: Draman’da
hatm-i hâce var. Emine Hanım yaptırıyordu, çok uyanık bir hâtundu.
Koşa koşa onun hizmetine giderdim. Kış kıyamet dinlemezdim, sevap çok
diye devam ederdim. Hanım çok bilgili, çok uyanık bir hanımdı. Bana
hep dua ederdi:
“—Nâimeciğim, Allah senin içini, dışını nur etsin!” derdi.
Bir gün bir rüya gördüm. Gördüğüm rüyada Ay koptu gökyüzünden, bana
doğru geldi. Geldi, geldi... “Ay, aman!” dedim, uyandım. Ertesi gün de
ders var. Koşa koşa derse gittim:
“—Hacı anneciğim, ben böyle böyle bir rüya gördüm. Ay gökyüzünden
koptu da bana doğru geldi.” dedim.
“—Ay kızım, Ay kimdir, bilir misin?..” dedi. “Ama sen cahilsin daha,
bilemezsin!” dedi. “Sen bizi bırakacaksın da, tekkeye hizmete
gireceksin!” dedi.
Sonra anladım, Ay’ın kim olduğunu...
O günlerde Hocaefendi perşembe günleri hanımlara vaaz ederdi. İki gün
sonra camiye vaaz dinlemeye gitmiştim. İçeriden Hocaefendi bana haber
gönderiyor ki:
“—Nâimeye söyleyin, cüzleri dağıtsın!”
O zaman İskenderpaşa’da değil, Zeyrek’teki Çivici Camii’nde idik.
“Hanımlara tenbih et, konuşmasınlar!.. Kur’an bilenlere cüz ver;
bilmeyenler, kelime-i tevhid çeksinler, İhlâs okusunlar... Sakın ses
olmasın!” derdi. Hocaefendi gelene kadar boş durulmazdı.
İlk defa o gün, cüzleri iade etmek için eve girmiş oldum. Ondan sonra
evin temizliği, cemaatin yemek işleri, bulaşık yıkamak gibi çeşitli
hizmetlere başlamış oldum.
*
* *
Bir gün Pakistanlı tebliğciler İskenderpaşa’ya Hocaefendi’yi ziyarete
geldiler. Vakit akşamdı. Kendilerine yemek vermek icab etti. Evin
yemek ve diğer hizmetlerine ben bakıyordum. Hocaefendi bana:
“—Nâime, Pakistanlı misafirler var, ne var yiyecek evde?” diye sordu.
Ben de:
“—Efendim, evde yalnız bir pide var...” dedim.
“—Sen onu bir tirit yap bakalım!” dedi.
“—Peki Efendim.” dedim.
Ben hemen yağını, soğanını yaptım. Pideyi doğradım, üzerine döküp
ıslattım. Biraz da yoğurt attım üzerine... Sofrayı hazırladım, ortaya
koydum.
Kocam geldi, dedi ki: “Bak yirmi beş kişi geliyor, ona göre!” dedi.
Ben kalbimden, “Bu kadar insan bu pide ile nasıl doyacak?” diyordum.
Enver de bana:
“—Sen çekil artık!” dedi.
Camiden çıktılar, birer birer içeri girdiler. Hocaefendi onları
sofraya buyur etti. Ben de kapıyı şöyle araladım, bakıyorum. Efendi
Hazretleri, “Bismillâhir-rahmânir-rahîm” dedi, başladı. O yirmi beş
kişi yedi doydu da, geride bize de kaldı. Biz de yedik.
* * *
Manevî bakımdan yüksek derecede olduğunu zannettiğimiz Aşık Hesna diye
bir hanım vardı. Bir gün eve bana geldi ve o gece bizde kaldı. Sabah
namazından sonra, saat sekiz sıralarında evden çıktık. Ben
Hocaefendi’ye hizmete gidecektim. Bana:
“—Gel şurada Hacı Feyzullah Efendi diye bir zât var, (Luna Park’ın
yanında) ona okuyarak Hocaefendi’ye öyle gidelim, zaten uzak da degil.”
dedi.
Ben de ona uydum. Beraber ziyaretten sonra Hocaefendi’ye geldik. Odaya
girdim. Efendi bana gülerek, sitemkâr bir şekilde:
“—Ziyaretiniz mübarek olsun!.. Kendi Hocanızın kıymetini bilmiyorsunuz
da, başkalarından himmet mi bekliyorsunuz?” dedi.
Ben de kendimi müdafaa sadedinde:
“—Efendim benim suçum yok, Hesnâ beni oraya sürükledi.” dedim.
* * *
Hocaefendi’nin talebelerinden, Sabriye Hanım diye bir hanım vardı.
Beyi lokantacıymış, lokantada müşterilere içki de veriyormuş. Namazı
filan da yokmuş.
Sabriye Hanım her gelişinde ağlar, sızlar ve Hocaefendi
Hazretleri’nden beyinin ıslahı için dua beklerdi. Derken Mekke’deki
bir akrabası, beyinin rüyasında kendisini hacca davet ediyor. Beyi de
kendisine:
“—Hanım hacca davet edildik, gideceğiz!” diyor.
Hanım şaşırıyor ve Hocaefendi’ye gelip durumu haber veriyor. Hacca
gidip geliyorlar. Hacda, hac sırasında paralarını kaybediyorlar. H.
Fahri Bey kendilerine para veriyor. Hac dönüşü içkili lokanta
satılıyor. Hacı Efendi’de namaz, oruç mükemmel. Hoca Efendi’den
ayrılmıyor.
Derken Hacı Efendi 2-3 sene sonra bir trafik kazasında vefat ediyor.
Hanım dul kalıyor. Tekrar hacca gitmek istiyor. Fakat Hoca Efendi
yalnız gitmesine izin vermiyor. Ama Sabriye Hanım dinlemeyip otobüsle
hacca gitmek istiyor. Ama otobüse binerken düşüyor ve ayağı kırılıyor,
ve tabii hacca da gidemiyor.
***
Erbaîne erkekler girerdi. Şeyhler gelirdi, her sene dört-beş kişi
gelirdi. İcâzet alsınlar da yükselsinler isterdi. Ama şeyh... Tabii
kocam da Efendi’nin dibinde olduğu için, biliyor notları. “Alamadı,
alamadı, gittiler...” derdi.
Ben de demek ki, Efendi’nin hizmetine, onun şefkatine yakın olduğum
için, bir gün Hocaefendi’ye:
“—Efendim, ne olur, beni de erbaîne koysanız?” dedim.
Halbuki kadın erbaîne girmez. O da bana gülümseyerek baktı:
“—Hakîkaten istiyor musun?..” dedi.
“—Evet.” dedim.
“—Öyleyse evine git, bir gusül abdesti al! Odanın pencerelerini kapat,
oda karanlık olsun, perdeleri açma! Enver de senin odana girmeyecek.”
dedi. O zaman keten perdeler yoktu, lâcivert muşamba perdeler vardı.
Sonra ilâve etti: “Yatak yok... Seccadeni yanına al! Yorganın yarısı
altında, yarısı üstünde yatacaksın. Akşamları sade suya pişmiş yeşil
mercimek yemeği yiyeceksin. 21 tane üzümle sahur yap, sade mercimekle
de orucunu boz! Üç dilim de ekmek yiyeceksin!” dedi.
Ders olarak da:
“—Yatsı namazını kıl, yat! Geceleyin kalk, teheccüd kıl! Sana günde
yetmişbin ism-i celâl (Allah)... Yoruldun mu, kalk kaza namazı kıl!..
Namazdan yorulunca, otur Kur’an oku! İşraka kadar uyku yok. İşrak’tan
sonra biraz yatarsın.” diyerek, nasıl erbaîn yapılacağını bana bir
güzel tarif etti.
Eve geldim, odayı hazırladım, vazifeye başladım. O gece dersimi
yaptıktan sonra, vücudumun kendimde olmadığını zannettim. Yetmişbin
zikir esnasında parmaklarım sür’atten sanki görülmüyordu. Eller tıkır
tıkır gidiyor. Bu böyle üç gün devam etti. Bir gece Kur’an okurken,
bir ayeti yanlış okumuşum. Bu sırada önüme çanta kadar siyah bir tahta
kondu:
“—Nâime, şu ayeti yanlış okudun, onu düzelt!” diye yazıyordu.
Ta evinden, benim odamda yanlış okuduğum Kur’an’ı tashih ediyor. Ben
de tashih ettim, düzelttim.
Dördüncü gün akşamı mercimek çorbası ile orucu bozduktan sonra,
içimden, “Aman şu oruç bozulunca, bir tavuk yiyeyim!” dedim. Güyâ
terbiyeye girdik. Kalbimden saniye gibi, geçti gitti.
Yatsı namazını kılmıştı bizim efendi. Efendi Hazretleri eliyle işaret
etmiş, “Sen kal!” diye. Cemaat çıktıktan sonra Efendi’nin önüne
geçiyor:
“—Buyurun Efendim!” diyor.
“—Eve giderken Nâime’ye bir tavuk götür ve kendisine söyle, vazifesi
bitti.” diyor.
Enver eve geldi, yanıma gelip:
“—Kadıncağız, sen bu dört duvar arasında ne yaptın?” diye sordu.
Önce hatırıma bir şey gelmedi, kendisine bir cevap veremedim. Sonra
içimden geçen, tavuk hikâyesini anlattım.
“—Oruç biterse, bir tavuk yiyeyim dedim.”
Onun üzerine:
“—Al şimdi ye tavuğu, görevin de bitmiştir.” dedi.
Maamâfî, ben dersime altı gün daha aynen
devam ettim, böylece ona tamamladım. Lâkin bu esnada parmaklarım
durdu, vücudda derman kalmadı. Beşbini bile zor tamamlar hale geldim.
Eski halim kalmadı.
On güne tamamlayınca çıktım. Hocaefendi Hazretleri’nin huzuruna
gittim. Beni görünce, gülerek:
“—Nâime, bu kadar da sana yeter!” dedi.
* * *
Bir hanım geldi, çeşitli meyva getirdi. ben de meyvayı Efendi görürse
dua eder diye, odasının kapısının dibine koydum. Vâlide Hanım’la
beraber biz oturuyoruz.
Efendi baktı şöyle meyvalara, başını iki tarafa salladı:
“—Evlâdım, at bunu dışarı!..” dedi.
Vâlide de merak etti:
“—Ne var?..” dedi.
“—Akrep, çıyan üstü dolu... Bunu hemen burdan çıkart!” dedi.
Halbuki elma armut var, meyva var... Neden yılan çıyan diyor?.. Haram
paradan alındığı için, onu görüyor mânevî olarak. Mübarek de onu
dışarı attırdı.
* * *
Meselâ, eve bir misafir geldi. Öyle bir mübarekti ki, halbuki onun
anlattığı meseleyi bizim Efendi çok iyi biliyor. Fakat bildiğini
hissettirmiyor onu kırmamak için. Onun anlattığını Efendi çok iyi
biliyor; fakat onu üzmemek, kırmamak için, sanki yeni duymuş gibi onu
dinlerdi. Çok bambaşka bir halleri vardı.
Meczuplardan bir Mustafa vardı. “Bak Nâime, ne çok yüz ver, ne de kır
onu... Eğer kırarsan, budduası tutar.” derdi.
Bir gün geldi, kapı açıkmış, paldır küldür içeri girdi. “Benim karnım
aç!” dedi. Efendi bana, “Hemen bir şey ver, yedir!” dedi. Verdim,
doyuruyorum onu;
“—Benim gömleğim yok!” dedi.
Efendi’nin üç tane gömleği vardı. İkisini yıkadım, ütülediydim.
Hocaefendi:
“—O iki taneyi ver!” dedi.
Ütülüydü, temiz temiz getirdim. Aldı meczub, buruşturdu, dizinin
altına soktu gömlekleri.
“—Sakın ne yüz ver içeri almak için, ne de kır... Bedduası çok tutar!”
derdi.
* * *
Bir gün bir hanım geldi bana. Yalvarıyor:
“—Bu kadıncağız çok kitap okuyor, Allah rızası için bunu Efendiye
götür, izin alsın!” diyor bana.
Ben gelen hanımı tanımıyorum, fakat getiren hanımı çok iyi tanıyorum.
Yalvardı, Allah rızası için diye. O hanımı götürdüm ben. Hanım da çok
kitap okumuş. “Eğer mürşid-i kâmil bulursanız izin alın!” diye
kitaplarda öyle okumuş.
Aldım hanımı götürdüm. Efendi ileride oturuyor. Biz bir kenara
oturduk.
“—Ne istiyorsun kızım?” diye sordu.
“—Efendim, ben mürşid-i kâmil arıyorum!” dedi.
Derken ben orda, vücudumdan yukarıdan aşağıya sular aktı.
“—Kızım, ben o mürşidi bulsam, şu sakalımı onun ayaklarına sürerim!”
dedi.
Ama benim elim ayağım titremeye başladı.
“—Sen azıcık da istiğfara devam et de, ondan sonra ders vereyim!”
dedi, onu gönderdi.
Günlerden pazartesi. Unkapanı’nın da pazarı vardı o gün. Camiden
çıktıktan sonra hanım alışverişe gidiyor. Domates almağa gidiyor,
Efendi yanında bitiyor... Patlıcan alıyor, Efendi yanında bitiyor...
Sebze alıyor, Efendiyi yanında görüyor... Hangi yere uğrasa, onu
yanında görüyor.
Ertesi sabah, hanım koşa koşa bana geldi. Diyor ki:
“—Nâime Hanım senin şeyhin niye benim peşimden geldi?..”
Bilgisizliğe bakın!
“—E sen mürşid-i kâmil aramadın mıydı şekerim?.. Sana der mi ki, ben
mürşid-i kâmilim diye. Tevâzûya bak, bulsam ayağına sakalımı sürerim
diyor.” dedim. “Haydi kalk, Allah sana selâmet versin, sen başka
kapıya git!” dedim.
* * *
Es’ad Hocaefendimiz’in çocuğu olacaktı, haber bekliyorduk. Efendi’nin
iki tane kızı olduğu için, doğrusu ben de oğlan bekliyordum. Postacı
geldi, bana işaret etti.
“—Efendim, telgraf geldi Ankara’dan!” dedim.
“—Nâime, senin ağzında bir şey var, geveliyorsun. Söyle bakayım!”
dedi.
“—Efendim, oğlumuz var!..”
Mübarek çıkardı minderin altından, bana bahşiş verdi. Doğan çocuğun
adını Nureddin koydular.
Hepsini ben omuzlarımda taşıdım. Küçük kızı vardı Es’ad Hocamız’ın,
onu çok severdim. O çocuklar, hepsi elimde büyüdüler.
* * *
Mübarek bizim Es’ad Hocamız talebeydi. Evi Bostancı’daydı. Biz de
Muhterem’i nişanlamıştık. Bizi davet ettiler. Aldı bizi efendi, oraya
götürdü.
Çıktık salona, nişanlısı geliyor. Allah’tan şöyle bir kafanı kaldır
da, bak bize... Kafasını kaldırıp da bakmadı bile bize!.. Biz odaya
girdik.
O kadar edebliydi.
Daha küçüktü, babasını çağırmaya gelirdi camiye... Demek ortaokulda,
lisede okuyordu.
“—Peder beyi rica ediyorum!” derdi.
Çok bambaşka bir insan bizim Es’ad Hocamız, çok tatlı bir insan...
* * *
Birgün böyle otururken, onlar
içerideydiler, ben dışarıdaydım. Mübârek ordaydı, kızı ve Es’ad
Hocamız da ordaydı. Es’ad Hocamız:
“—Baba, kütüphaneyi düzenleyeyim, sileyim!” dediği zaman, Efendi dedi
ki:
“—Oğlum, zaten bu kütüphane sana kalacak, bırak şimdi düzenlemeyi...
Benden sonra vazifeyi sen yapacaksın!..” dedi.
Kızı da:
“—Aman babacığım! Bu ağır vazifeyi, ağır yükü biz nasıl
kaldıracağız?..” dedi.
“—Size yardım edilecek, hiç merak etmeyin!” dedi.
Allah yardım etmedi mi mübareğe?!.. Bak, bir avuçtuk, dünyayı sardık.
Allah Es’ad Hocamız’ın vücuduna afiyet versin...
Tabii Rahmetullàhi Aleyh’in de himmeti var. Onun himmeti olmasa, biz
bu kadar genişleyemeyiz. |