Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri!
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı, lütfu, dünyada ahirette, her
zaman, her yerde iki cihanda üzerinize olsun... Allah hepinizden razı olsun...
Size mukaddes beldemiz Mekke-i Mükerreme'den hitab ediyorum. Allah'a hamd ü
senâlar olsun, burda Türkiye'den gelen hacı kardeşlerle de karşılaşıyoruz,
görüşüyoruz.
Bugün, benim konuşmayı verdiğim şu saatlerde, hac aylarının en önemlisi olan
Zilhicce ayının biri oluyor. Cuma günü de ikisi oluyor. Bu durumda, eğer
Suudlular takvimlerinde yazanı te'yid ederlerse, ilân ederlerse, o zaman
hacıların Arafat'a çıkışları cumaya rastlayacak.
Arafat'a çıkışın, Arafat'taki vakfenin, yâni akşam ezanına kadar orda durulup
dua edilişin cumaya rastlaması durumunda; hem cuma hem arafe günü cem olmuş
oluyor, birleşmiş oluyor. Çok büyük sevap var. Başka haclardan yetmiş kat daha
sevaplı diye sahih kitaplarda, ilmihal kitaplarında müjde var. Allah gelen
kardeşlerimize böyle olmasını nasîb eylesin, muvaffak eylesin diye dua ediyoruz.
Yâni takvimde böyle ama, Suudlular da ilân edince o zaman tam rahatlayacağız.
Nice nice haclara da siz kardeşlerimizin gelip, böyle yetmiş kat sevaplı, bazı
rivayetlerde hacc-ı ekber de denilen böyle hacları yapmayı, Allah siz dinleyici
kardeşlerime nasîb eylesin diye içten dualar ediyorum. Allah cümlemize nice nice
makbul, mebrûr haclar, umreler nasîb eylesin...
a. Zilhiccenin İlk On Günü
Şimdi Zilhiccenin biri olduğuna göre, Zilhicce'nin dokuzu hacıların Arafat'a
çıkacakları gün; onu da kurban bayramı. Araplar ıydül-adhâ diyorlar; adhâ da
Arapçada kurban demek. Yâni kurbanların kesildiği bayram demek oluyor.
Çok şerefli, çok kıymetli, çok mübarek, çok önemli günler bu günler. Burada
ilkönce bu günlerin fazîleti ile ilgili bir hadis-i şerif okumak istiyorum.
İbn-i Abbas RA'dan merfûan İmam Buhàrî rivâyet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz
buyurmuş ki:
(Mâ min eyyâmin el-amelüs-sàlihu ehabbü ilallahi fîhinne min hâzihil-eyyâm,
ya'nî aşre zil-hicce. Kàlû: Velel-cihâdü fî sebîllillâh? Kàle: Velel-cihâdü fî
sebîllillâh, illâ racülün harace binefsihî, ve mâlihî, sümme lem yerci' min
zâlike bişey'.) Sadaka rasûlüllah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
İbn-i Abbas RA duymuş, nakletmiş; merfûan ondan naklediliyor hadis-i şerif.
Bunun mânâsını önce müjdeli olarak size bildireyim. Başlamış olan bu önümüzdeki
on günün, şu andan itibaren kurbana kadar olan zamanın önemini kardeşlerim
bilsin, önceden uyanık olsunlar; tedbir de alırlar, ibadeti de ona göre yaparlar
diye bu konuşmamda hatırlatmayı özellikle istedim.
Okuduğum ibarenin mânâsı şöyle: Peygamber SAS Efendimiz, Zilhiccenin ilk on
gününe işaret ederek buyurmuş ki: "Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne, esnasında amel-i
sàlih yapılan günlerin içinde, yapılan ibadetlerin bu on günden daha sevimli,
sevgili olduğu başka günler yoktur." buyurmuş.
Neden?.. Bu günler, Zilhiccenin on günü, hacıların hacca geldiği, İslâm'ın
beş ana direğinden, rüknünden, erkânından, esasından, temelinden biri olan,
uluslarası bir ibadet olan, dünya çapında bir ibadet olan, cihanşümul bir ibadet
olan haccın yapılma günleri... İnsanların, dünyanın en mukaddes beldesi olan
Harem mıntıkasına, Mekke ve civarına geldikleri günler oluyor.
Tabii, dünyanın her yeri için de bu zaman, en kıymetli zaman oluyor. Ve bu
günlerin içinde yapılan sàlih ameller, işler, ibadetler Allah'a çok sevgili
oluyor.
O halde demek ki, bu konuşmayı duyduğunuz andan itibaren, ne gibi a'mâl-i
sàliha, sevaplı işler yapabilirim diye düşüneceksiniz. Bugünlerin sevabından
âzamî derecede sevap kazanmak için elinizden geleni yapacaksınız.
--Salih ameller neler olabilir?..
Bir kere oruçlar çok sevaplıdır. Ama hacılar için değil; çünkü hacılar hac
vazifesi yapacaklar, yorulmasınlar diye onlar için o gün oruç tutmak doğru
değil, mekruh... Fakat hacı olmayan, başka diyarlarda olan, hacca gelmemiş olan
müslümanlar için çok önemli bir oruç tutma günü, Arafe günüdür. Kurban
bayramından bir gün önce... "O gün tutulan bir gün oruç, o güne kadar geride
kalmış olan bir senenin günahlarını affettirdiği gibi, ilerideki Arafe gününe
kadar, ileriki bir senenin de günahlarını affettirir." diyor Peygamber
Efendimiz.
Biliyorsunuz insanlar günahı işlemedikçe sorumlu olmuyorlar. Yâni kafasında
böyle bir günahı işleme niyeti olursa, sırf ondan dolayı Allah ceza yazmıyor.
İşlemediği bir işlemden dolayı, fiilden dolayı, eylemden dolayı, henüz yapmadığı
bir şeyden dolayı ceza vermiyor. Ama, dikkat ederseniz, Peygamber Efendimiz
gelecek yılın günahları da affolacak buyuruyor. Arafe günü oruç tutmanın o kadar
sevabı var ki, bir geçmiş senenin günahları affoluyor, bir de gelecek senenin
günahları affoluyor.
Ben bunu sene içinde yeri geldikçe arkadaşlarıma hatırlattım. "Arafe günü
oruç tutmayı defterlerinize yazın!" diye Avustralya'da Almanya'da, Türkiye'de
söylemiştim. Şimdi de tam zamanı geldi, o günler yaklaştı diye söylüyorum. Arafe
günü oruç tutmak çok sevap...
Tabii, bu Zilhiccenin on günü a'mâl-i sàlihayı işlemek de çok sevap olduğu
için, hem bu günleri oruçlu geçirebilirsiniz, çok sevabı oruç tutarak
kazanırsınız; bir...
Nafile namazlar kılabilirsiniz. Nafile namaz ne demek?.. Türkiye'de nafilenin
bir ters kullanımı var; nafile uğraşmak, boş yere uğraşmak mânâsına geliyor ama,
nafile ibadet demek o demek değil. Nafile ibadet, farzdan ayrı olan, fazilet
babından, sevap kazanılmasına sebep olacak ibadetler demek. Bunu müslümanlar
bilir de, bilmeyenler nafile sözünü yanlış anlamasınlar.
Farz olmayan oruçlar, namazlar... Bunların çok sevapları var. Meselâ, her
zaman söylüyorum; sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camide oturup,
Kur'an okuyup, zikredip, kalkıp iki rekât namaz kılarsa ne oluyor?.. Bir hac ve
umre sevabı kazanıyor. Hacca gelemeyenler, alın işte buyurun, sevap...
Bizim Hocamız'ın camisi İskenderpaşa'da hep bunu kendisi yaptırırdı, adet
oldu. İhvânımız da dünyanın, Türkiye'nin her yerine dağıldılar, o adet oralarda
da canlandı, sünnet canlandı. Ümmetin fesada uğradığı zamanda, bir sünneti
canlandırana yüz şehid sevabı var. Hocamız'ın bir de ordan, ne kadar sevaplar
aldığını düşünün!.. Avustralya'da işrak vaktine kadar bekleniyor, o işrak namazı
kılınıyor. Sünnet çünkü bu, SAS Efendimiz tavsiye etmiş; ama unutulmuş. Hocamız
canlandırdı, hatırlatmış oldu.
Türkiye'de ben, Hocamız'dan önce başka yerlerde böyle sabah namazından sonra
camide durup da, işrak vaktine kadar zikir, dua, ibadet, Kur'an okunmasını hiç
görmedim.Hocamız'da bunu gördükten sonra bir tek yerde gördüm, Urfa'nın Dergâh
Camii'nde gördüm. Orda da baktım okudukları evrad bizim evradın aynısı; demek ki
gene bizim silsilemize mensub kimselerin bir uygulaması...
Zâten Mevlânâ Hàlid-i Bağdâdî Efendimiz Urfa'ya gelmiş. Hattâ torunu orda
hastalanmış, vefat etmiş, Urfa Ulu Camii'nin avlusuna gömülmüş. Yâni oraları
bizim diyarlar... Zaten Güneydoğu Anadolu, Nakşibendistan... Ben bunu böyle
diyorum, bir iki kişiden de duydum; yâni yayılmış bu tabir... Orası
Nakşıbendistan... Elhamdü lillâh, her dağda bir mübarek velînin türbesi var.
İşte bu falanca, bu filânca diye oraları gezdiğimiz zaman ne kadar hoşumuza
gitmişti.
İşrak namazı sevap... Sabahla öğlenin arasında, dokuzda/onda/onbirde dört
rekât veya daha fazla kılınan duha namazı sevap... Akşam namazının arkasından
kılınanevvâbin namazı sevap... Gece yatarken abdest alıp, namaz kılıp, abdestli
yatmak sevap... Gece kalkıp teheccüd namazı kılmak sevap...
Demek ki bu on günde, gündüzleri oruç tuttuktan sonra bu namazlara devam
edilebilir. Kur'an okunur, zikir yapılır, tesbihler çekilir... Çeşitli sevaplı
tesbihler var, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş.
Peygamber Efendimiz dervişlerin sultanı, dervişliğin sultanı... Şeyhlerin
sultanı... Nice nice zikirler tavsiye etmiş: "Sübhànallàhi ve bihamdihî,
sübhànallàhil-azîm, ve bihamdihî estağfirullah." demek, salât ü selâm getirmek;
"Sübhànallàhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber, ve lâ havle
ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm." demek; "Lâ ilâhe illallah" demek,
"Allah" demek, "Hasbunallàh" demek ve sâir güzel kelimât-ı tayyibâtı söylemek,
zikretmek... Kur'an okumak, hatim indirmek, Ramazandaki gibi gayretlenmek çok
iyi...
--Başka?..
Kesenin ağzını açıp hayır hasenât yapmak çok iyi...
Kesenin ağzını açarak, fukaraya yardım ederek, hayır
müesseselerimizi, hizmet müesseselerimizi destekleyerek; muhtaçlara yardım
ederek, açları doyurarak, yoksulları kollayarak, çıplakları giydirerek sevaplar
yapılabilir. Sevapların pek çok çeşitleri var.
Allah-u Teàlâ Hazretleri işte böylece bu on günde yapılan ibadetleri, hayırlı
amelleri çok seviyor. Hani Ramazan'da herkes gayrete geliyor. İşte o Ramazan'dı,
bu da Kurban. Yâni bu Kurban'ın evvelindeki bu on gün de aynı aşk ile, şevk ile,
canlı ibadetlerin vesilesi olmalı!
Tabii bu Kur'an-ı Kerim'de de var, bu on gün... Vel-fecri Sûresi'nde
buyruluyor ki, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Vel-fecri ve leyâlin aşrin veş-şef'i vel-vetri) [Fecre, tan yerinin
ağarmasına and olsun; on geceye and olsun; hem çifte, hem teke and olsun.]
Câbir RA'den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Buradaki on günden murad (aşrul-adhâ) Kurban Bayramı'nın evvelindeki,
Zilhicce'nin bu Kurban'a kadar olan on günündür." diye beyân etmiş. (Vel-vitrü
yevmu arafe) "Tek gün denilen arafe günüdür. (Veş-şef'u yevmun-nahr) Çift
sözüyle de kasdedilen Kurban Bayramı, yâni Arafe'den sonraki gündür." diye
hadis-i şerif var. Sahih hadis-i şerif.
Buralardan belli oluyor ki bu on gün Kur'an-ı Kerim'le de, hadis-i şerifle de
önemine işaret edilmiş bir gün. Ben de size önemini anlattım. Bu günlerde
yapacağız sâlih amelleri arttırın ve gayrete gelin, çok güzel hizmetler yapın!
Burçlara diktiğimiz bayraklar dalgalansın. Ulubatlı Hasanlar şehid olunca,
bayraklar aşağı düşmesin; bir başkası gelsin, o tutsun, dalgalanmaya devam
etsin! Burçlar fethedilsin, Kostantıniyyeler fethedilsin!..
Kostantin'in şehri Kostaninopolis'ti. Kostantin'in şehri ne olmuş?
İslâmpolis-İslâmbul-İstanbul olmuş sonradan, İslâm şehri olmuş. Onun için bu işi
bilenler, mahiyetini bilenler İstanbul kelimesini kullanmak istemiyorlar da,
yerine "Kostaninapol" diyorlar, Kostantin şehri... Kostantin şehri idi, Fatih
Sultan Muhammed --cennet mekân-- Han Hazretleri Peygamber Efendimiz'in
müjdelediği ordunun başkanı, Peygamber Efendimiz'in müjdelediği genç komutan,
Allah izni ve lütfu ve yardımıyla oraya İslâm'ı getirdi, o şehir İslâmbol,
İstanbul oldu.
Ben küçükken "İslâmbol" derlerdi bizim yaşlılarımız. İstanbul'u galat
söylüyorlar sanırdım, yâni İstanbul'u doğru telâffuz etmesini bilmiyorlar
sanırdım. Şimdi işin esrarını öğrendim. Aslı İslâmbol, İslâm şehri demek. Ordaki
bol, şehir demek; işte Bolu şehri var, Safranbolu var, İnebolu var, Hayrabolu
var... İslâmbol ne demek?.. İslâm şehri demek. Kostantin devleti iken,
Kostantinapol iken, İslâmbol yapmış Fatih Sultan Mehmed. Bu hatırayı unutmamak
lâzım, bilmek lâzım, değerini anlamak lâzım!..
Tarihten kopan bir insan, hafızasını kaybetmiş, hastalanmış, Mecnun olmuş bir
insan gibidir. Hafızasını, tarihini kaybetmiş olan bir millet böyle bir insan
gibidir. Tarihimizi unutmayacağız, bileceğiz. "Cennet-mekân Fatih şöyle demişti.
Muhteşem Süleyman Kânûnî şöyle demişti. Abdülhamid Han böyle demişti. Orhan Gàzi
şöyle yapmıştı. Osman Gàzi oğlu Orhan'a şöyle vasiyet etmişti...' diye her şeyi
su gibi bileceğiz.
Allah razı olsun bizim Ekmeleddin İhsan kardeşimiz, profesör doktor, vakfın
başındaki sorumlusu, Allah yardımcısı olsun; bir kitap neşrettiler. Osmanlı
Devleti'yle ilgili iki ciltlik kitap; kütüphânemde, karşımda... Ne güzel!
Araplar'dan bir zât-ı muhterem Osmanlılar'la ilgili bir kitap yazdı, dedi ki:
"Kendisi iftiraya uğramış olan bir aziz devlet: Osmanlı devleti. (El-müfterâ
aleyhâ) Kendisine iftira edilmiş, iftira atılmış, yalan yanlış yere karalanmış.
Aslında asâletli, güzel duygularla çalışmış, mübarek, mübeccel bir devlet." diye
Araplar yazıyorlar.
Bir seferinde, ben bir bakanla karşılaştım uçakta. "Ben çok merak ediyorum,
bu Osmanlıları; onlarla ilgili doğru düzgün bir kitap tavsiye edebilir misiniz?"
dedi bana Arap bakan. Arapça kitap istiyor. Ben de bazı tavsiyelerde
bulunmuştum.
Yâni ecdâdımızı, tarihimizi, mâzimizi, mefâhirimizi, ecdadımızın kıymetli
işlerini, kıymetli fikirlerini unutmayacağız, biz devam ettireceğiz. Başkası
devam ettiremez, biz aşılayacağız. Cihana İslâm'ı biz götüreceğiz. Onun için
çocuklarımıza Fatih ismini veriyoruz, onun için çocuklarımıza mücâhid ismini
veriyoruz; Allah yolunda hizmet etsinler diye... Bunları unutmayalım!
Evet, bayraklar aşağıya düşmesin, sahipsiz kalmasın! Kurulan müesseselerin
kurulması bir hizmettir, güzeldir; devam ettirilmesi de o kadar önemlidir. Devam
etmeyen müesseseler çöktü mü yazık oluyor.
Bu on günde sâlih amellere dikkat edeceğiz. Allah yardımcı olsun...
b. İman, Cihad ve Hac
Gelelim bugünkü konuşmamızda ikinci bir hadis-i şerife. Ebû Hüreyre RA'den
rivayet edildiğine göre... Buhàrî ve Müslim'in sahih kitaplarında var. Şimdi
bizim Türkiye'de merak oldu, hadis söylediğin zaman mütmain olmuyor karşıdaki
gençler; diyorlar ki:
"--Kaynağı ne?"
Tamam, kaynağı Buhàrî ve Müslim... Ebû Hüreyre RA'den rivayet etmişler ki:
(Süile Rasûlüllah SAS eyyül-ameli efdalü?) Peygamber Efendimiz'den soruldu:
"--Yâ Rasûlallah, amellerin, ibadetlerin en faziletlisi hangisidir?"
Bu on günde en faziletli işleri yapmak, başka günlerde, başka aylarda
yapılandan daha sevaplıdır diye de hadisi okuduk ya ilkönce... Şimdi burda gene,
"Amellerin hangisi en faziletlidir, efdaldır?" diye soruldu Peygamber
Efendimiz'e diyor, Ebû Hüreyre RA...
(Kàle:) Peygamber Efendimiz SAS buyurdu ki: (Îmânün billâhi ve rasûlihî.)
"Allah'a ve onun elçisine --yâni Peygamber Efendimiz'in kendisine-- imandır.
Amellerin hangisi en faziletlidir, efdaldir diye soruldu. Peygamber Efendimiz
SAS buyurdu ki, Allah'a ve onun elçisine imandır. En önemli iş odur, en önemli
eylem odur, en önemli vazife odur. Allah'a kul olacak, allah'ın varlığını
birliğini bilecek. Peygamber Efendimiz'in onun gönderdiği mübarek bir insan
olduğunu; peygamberlerin sonuncusu ama, serveri olduğunu; insan neslinin, Benî
Ademin seyyidi olduğunu bilecek; gelecek, bağlanacak Peygamber Efendimiz'e...
Bağlananlar ne güzel rüyâlarında tatlı tatlı görüyorlar; Peygamber
Efendimiz'in güzel güzel iltifatlarına nâil oluyorlar. Memnun oluyorum. mektup
yazıyor kız, üniversiteli... "Hocam rüyamda Peygamber SAS efendimiz'i gördüm."
diyor. Seviniyorum, bak ne kadar güzel; genç yaşta o mazhariyete eriyorlar.
Ama ilk iş Allah'ın varlığını bilmek, Rasûlüllah'ın onun peygamberi olduğunu
bilmek ve bağlanmaktır.
--Ne olacak Allah'ın varlığını bilince?..
Allah'a itaat edecek, kulluğu güzel yapacak.
--Rasûlün varlığını bilince ne olacak?..
Onun sünnetine uyacak. Ona indirilmiş Kur'an'ı tanıyacak, Kur'an'ı öğrenecek,
Allah'ın ahkâmını öğrenecek ve Rasûlüllah'ın o ahkâmı nasıl uyguladığını
anlayacak, öğrenecek. Rasûlüllah'ın yolunda yürüyecek. Sünnet-i seniyye
çizgisinde yürüyünce, tüm münafıklar, deccal, şeytan, fâsık, fâcir, zalim...
kimse öyle bir müslümana zarar veremez.
Sünnete sarılan müslüman kurtulur. Sünnetten ayrılan müslüman, fitnelerin,
felâketlerin, aldatmacaların karşısında yıkılır, kaybolur, mahvolur. Onun için
sünnet-i seniyyeye sarılacak. Öyle diyor Peygamber Efendimiz, bakın: Allah'a
inanmak ve Rasûlüne inanmak... İkisi ayrılmaz birbirinden. Çünkü Allah'ın
emirlerini bize bildiren, onun elçisi olan Muhammed-i Mustafâ... İkisi beraber
tabii... Allah onu göndermiş, ona tam tâbî olacağız.
(Kîle: Sümme mâ zâ?) "Sonra, bundan sonraki sırada hangisi var? Bundan
sonraki hangisidir yâ Rasûlallah?" diye sordular.
Tamam, birincisi Allah'a inanmak, Rasûlüllah'a inanmak.... Şimdi bazıları
Türkiye'de var, Avrupa'da var, Amerika'da var, karşılaşıyoruz; "Ben Allah'a
inanıyorum!" diyor. Güzel... Teist, yâni ateist değil, tanrı tanımaz değil.
Normal-anormal, teist-ateist; a olumsuzluk takısı oluyor. Ateist, tanrı tanımaz,
tanrıyı inkâr eden, münkir, tanrının varlığını inkâr eden değil; teist... Ama
yetmez. "Tanrı tanırsın ama, senin tanıdığın tanrıyı bir tarif et bakalım!"
diyorsun. Konuştuğu zaman, bakıyorsun çok yanlış.
Doğrusunu nerden öğreneceğiz?.. Rasûlüllah Muhammed-i Mustafâ Efendimiz'den
öğreneceği için, önce (Îmânün billâhi ve rasûlihî) diyor. Çünkü başka türlü,
tanrı deyince herbirisi bir başka şeye tapınır. Öteki dinlerin mensupları da
putları yapıp karşısında tapınmıyorlar mı?.. Eskiden beri tarih boyunca böyle
olmamış mı?..
Onun için önce Allah'a ve Rasûlüne iman... Sonra, "Bundan sonra nedir?" diye
soruldu Peygamber Efendimiz'e. (Kàle:) Buyurdu ki: (Elcihâdü fî sebîlillâh.)
"Allah yolunda cihad etmektir."
Tabii cihad deyince ilkönce aklımıza savaş geliyor. Elimize kılıcı alacağız
veya silâhı; çağa göre, devre göre silâhlar değişiyor. Onunla düşmanla
çarpışacağız. Tamam ama, bu devrin silâhları nedir?..
Bu devrin silahlarından bir tanesi televizyondur. Onun için bir ülkeyi istilâ
etmek isteyenler, önce medya dedikleri basın yayınına hakim olmak istiyor.
Televizyon silahtır. Bakıyorsun, hep düşmanlar heveslenmiş, almış. Bir ülkenin
basınına hakim olmak, halkı şaşırtmak istiyorlar.
Radyo bir silâhtır. Hem korunmakta silahtır, hem düşmanın seni yıkmak
istemesinde silahtır. Yâni sen de korunmak için, o silâha sahip olacaksın!
Mektep, üniversite silahtır. Türkiye'ye kasdedenler, Ortadoğuya kasdedenler
ilkönce üniversite kurdular buralarda. Kendi üniversitelerini kurdular, kendi
adamlarını orda yetiştirdiler; sonra isyan çıkarttılar devletimizde... Orda
yetiştirdikleri insanlarla devletimizi parçaladılar. Demek ki üniversite
silâhmış, tarihte gördük. O halde biz de onlara sahib olacağız.
Mektepler silahtır. Fransızlar Galatasaray Sultânîsini kurmuş, Avusturya
Avusturya Lisesini kurmuş, Fransızlar Dam dö Siyen'i kurmuş, Amerikalılar
Amerikan Kolejini kurmuş... Herkes bir çalışma yapıyor, yetiştirmek istiyor,
kendi fikirlerini aşılamak istiyor. Ya da kendi fikrinden olan insanlar, öteki
fikirleri alıp da bizden kopmasınlar diye onları korumak istiyor olabilir.
O halde, demek ki, zamanın silâhları bunlar... Gazete silahtır, mecmua
silahtır, kitap silahtır, fikir silâhtır, akıl silahtır, mantık silahtır, ilim
irfan silahtır... Cahillik silâhsızlıktır. Bunlara sahip olmamak, düşmanın
karşısında çırıl-çıplak, elleri havaya kaldırıp esir olmak demektir. Onun için o
cihadın her yönünü bileceğiz.
Biliyorsunuz ki cihadın çeşitleri var. İnsanın nefsiyle uğraşması da cihad,
hem de en büyük cihad... Sonra her yerde hak sözü söylemek de cihad.
(Efdalül-cihâdi kelimetü hakkun inde sultânin câir) "Cevredici, zalim
hükümdarın yanında hak sözü söylemek, cihadın en üstünüdür." Çünkü herkes
korkuyor, çekiniyor; ama o korkmuyor, Allah rızası için hakkı söylüyor.
"--Öyle değil efendim, doğrusu budur. Yanlış yapıyorsunuz, yanlış yapmayın!
Sonra toplum zarar görür, devlet zarar görür, millet zarar görür." diyor.
Cihadın bir çeşidinin de böyle, yanlış yapanları ikaz olduğunu, hem de en
faziletli cihad olduğunu hadis-i şeriflerden öğreniyoruz.
Demek ki bu günlerde, amellerin en fazîletlilerini yapmağa çalışacağız. Bu
hadis-i şerif de çok denk geldi şimdi. Birincisi Allah'a ve onun Rasûlüne iman,
ikincisi Allah yolunda cihad... (Kîle: Sümme mâ zâ?) "Bundan sonra ne gelir yâ
Rasûlallah?" diye yine sordular.
(Kàle: Haccün mebrûr.) "Usûlüne uygun, güzel bir şekilde yapılmış olan
hacdır." diye, Peygamber Efendimiz haccın da çok büyük bir şey olduğunu
buyurdu.
Tabii hacca herkes gelemiyor. Türkiye'de şartlar var, hattâ kur'a var...
Arabistandan sınırlamalar var, vize var... Sonra insanın kişisel olarak sıhhati
uygun olmayabilir, parası olmayabilir. Çeşitli başka mânîler olabiliyor. Herkes
hacc-ı mebrûr yapamıyor. Allah hepimizi haccını güzel yapmağa, mebrur bir hac
yapmağa muvaffak eylesin...
(Elhaccül-mebrûru leyse lehû cezâün illel-cenneh) "Hacc-ı mebrur yaptı mı
mükâfatı cennet, başka bir şey değil." buyrulmuş. O mükâfatı kazanıyor. Haccı
mebrur yapanın mükâfâtı o kadar büyük. Bu hususta pek çok hadis-i şerifler var.
Şu sırada ben bu konuşmayı yaparken, ezan da okundu. Onun için bu kadarla
bugünkü sohbetimi tamamlamak istiyorum. Bu Zilhiccenin on gününü, Kurbana
akdarki günleri en güzel şekilde çalışmalarla değerlendirmenizi diliyorum.
Allah-u Teàlâ Hazretleri büyük sevaplar kazandırsın...
Bir de müjde bekliyorum ki, müesseselerimizin bütün müşkilatları hallolmuş ve
inşaallah müesseselerimiz düze çıkmış, iyi hizmet yapıyor, kuvvetli diye
inşaallah Kurban bayramında o haberleri alırım.
Bunları söylüyorum. Bazı yerlerde bu konuşulmuş. Kardeşlerimiz, ihvanımız
toplanmışlar, vaad etmişler; ama vaadlerini verenler, tüm söyleyenlerin anca
üçte biriymiş... Halbuki, (Elva'dü ked-deyn) "Vaad etmek borç gibidir." Borcunu
vermeyenin de Allah namazını, orucunu, ibadetini kabul etmiyor. Borcunu
ödemesini istiyor yâni...
E şimdi söz vermiş toplantıda, sonra yerine getirmemiş. Müessese kâğıt
alamıyor, maaş veremiyor, telefon parası ödeyemiyor. Hizmet aksar... Onun için
hem vaad edenler vaadlerini versinler, hem de bu konuşmamla yeni duyan
kardeşlerimiz desteklerini sağlasınlar, güzel bir müjdeyi bayrama hazırlasınlar;
ben de böylece bir bayram hediyesi kazanmış olayım diye düşünüyorum.
Allah hepinizden razı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
19. 03. 1999 Cuma - MEKKE