|
YÂ RABBİ,
ONLARA İÇLERİNDEN
BİR PEYGAMBER GÖNDER
Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi
ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili ve değerli izleyiciler
ve dinleyiciler! Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selâmı, rahmeti, lütfu,
ihsânı, ikrâmı hem dünyada, hem ahirette üzerinize olsun...
Bakara Sûre-i Şerifesi’nin ayetleri
üzerinde sohbetler yaparak, onları anlatmağa çalışarak ilerliyoruz.
129 ayet-i kerimeye geldik. Biliyorsunuz 127. ayet-i kerimeden
itibaren, hattâ 125’ten itibaren İbrâhim AS, İsmâil AS, onların
Kâbe’yi bina etmesi, binâ ederken yaptıkları dualara dair konular
başlamıştı.
İbrâhim AS, İsmâil AS’la beraber
Kâbe’nin duvarlarını yükseltirken; “Yâ Rabbi, Rabbimiz, ey Mevlâmız,
bizim bu ibadetlerimizi kabul et!” diye dualar etti diye başlıyordu.
Onları geçen haftalar izah ettim. Kendileri için dua ettikleri gibi,
zürriyetleri, yâni kendilerinin nesillerinden gelecek insanların da
bir müslüman ümmet olması için dua ettiklerini; kendilerine Cenâb-ı
Hakk’ın teveccüh buyurmasını istediklerini bildiren ayetleri
anlatmıştım.
a.
İbrâhim AS ve İsmâil AS’ın Duası
Bu
akşamki sohbetimizin konusu yine İbrâhim AS’la İsmâil AS’ın müştereken
yaptıkları dualardan birisini gösteren 129. ayet-i kerime. Ayet-i
kerimenin metnini besmele çekerek okuyalım:
Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:
رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ
يَِتلُوا عَلَـيْهِمْ اۤيَاتِكَ وَيـُعَلِّمُهُمُ
الْكِتَابَ وَالْحـِكْمـَةَ وَ يُـزَكـِّـيهِمْ،
اِنَّـكَ اَنْـتَ الْـعـَزِيـزُ الْـحَــكـِيمُ
(البقرة:١٢٩)
(Rabbenâ veb’as fîhim rasûlen
minhüm yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimühümü’l-kitâbe ve’l-hikmete ve
yüzekkîhim, inneke ente’l-azîzü’l-hakîm.) (Bakara: 129)
Daha önceki haftalarda, evvelki
duaları nelerdi, onların izahlarını yaptık. O duanın devamı olarak,
İbrâhim AS’la İsmâil AS yine diyorlar ki:
(Rabbenâ) “Ey bizim Rabbimiz!
Bizi nimetleriyle besleyen, yaşatan, hayatımızı devam ettiren,
nimetlerine gark eden, lütfuna mazhar eden Mevlâmız! (Veb’as fîhim)
Burada zürriyetimizden teşekkül edecek olan topluluğun içinden, yâni
Mekke’ye iskân ettiği Hàcer Vâlidemiz ve oğlu İsmâil AS’dan türeyen,
oraya yerleşecek olan o toplumun içinden, o halkın içinden ba’seyle...”
Biliyor ki, nesli orada gelişecek.
Çünkü Cenâb-ı Hak istikbâle ait bilgileri peygamberlerine bildiriyor.
Onlar ileride olacak şeyleri Allah’ın bildirmesiyle öğrenmiş
oluyorlar.
“—Yâ Rabbi, işte burada oluşacak olan,
zürriyetimden meydana gelecek olan insanların içinden ba’seyle... (Rasûlen
minhüm) Onlardan bir peygamber tâyin eyle, bir peygamber gönder...
Onların içinden bir peygamber çıkar yâ Rabbi!..” diyorlar İbrâhim ve
İsmâil AS.
Bu peygamberin neler yapacağını ve
sıfatlarını da cümlecikler halinde ekliyorlar:
(Yetlû aleyhim âyâtike) “Senin
ayetlerini onlara okuyan bir peygamber.” Başka?.. (Ve
yuallimühümü’l-kitâbe) Kitabı onlara öğreten bir peygamber. (Ve’l-hikmete)
Hikmeti onlara öğreten bir peygamber. (Ve yüzekkîhim) Onları
paklayan, temizleyen bir peygamber...”
Hepsini toplayarak söyleyecek olursak:
“—Yâ Rabbi, burada yerleştirdiğim
evlâdımın, ailemin ve torunlarımın arkasından gelecek olan, onların
zürriyetlerinden teşekkül edecek insanların arasından, onlara senin
ayetlerini okuyacak, onlara senin kitabını ve hikmeti öğretecek ve
onları maddeten ve mânen tertemiz, pâk, mübarek insanlar haline
getirecek bir peygamberini aralarından çıkar yâ Rabbi!..”
(İnneke ente’l-azîzü’l-hakîm.)
“Hiç şüphe yok ki sen, çok izzet sahibisin, çok hikmet sahibisin...
Çok azîz ve pek hakîmsin!” diyorlar. (Bakara: 129)
b.
İçlerinden Bir Peygamber Gönder
Şimdi
bunun kelimelerini açıklayalım: Ba’setmek, göndermek demek. Rasûl
ba’setmek, halka bir elçi göndermek mânâsına geliyor Arapçada... Ama
bu gönderilen elçi, bazen o halkın kendisinden olur; dışarıdan bir
kimse de gidip onlara Allah’ın elçiliğini yapabilir, Allah’ın
emirlerini tebliğ edebilir. Bazı milletlere Allah-u Teàlâ Hazretleri
dışarıdan bir peygamber göndermiş, onlara emirlerini iletmiştir.
Burada İbrâhim AS diyor ki:
“İçlerinden bir peygamber çıkart!” Yâni, “Çıkacak peygamber de benim
zürriyetimin bir ferdi olsun... Benim neslimden bir kimse olsun...”
diyor. Şu vasıflarda bir peygamber olsun diyor, dua ediyor.
Bu dua kabul olmuş bir duadır.
Duasının sonucu, İbrâhim AS’ın ve İsmâil AS’ın neslinden Peygamber
Efendimiz Mekke’de peygamber oluyor. O zamandan Peygamber Efendimiz’e
kadar, İsmâil AS’ın neslinden gelmiş başka peygamber yok... Onun
neslinden ilk Peygamber Efendimiz geliyor. Yâni dua, Peygamber
Efendimiz’in gelmesi için Allah’a yapılmış bir dua... Dua da müstecâb
olmuş ki, Peygamber Efendimiz gelmiş oluyor.
Tabii, işin daha derininden
tutturulacak olursa, İbrâhim AS zürriyetini götürüp de, taşlar
arasında, tepeler arasında, ekin bitmez, hiç bir şey olmayan bir yere
yerleştirirken de, bir şeyler biliyordu da ondan yerleştirmişti.
Geçtiğimiz haftalarda onu anlatmıştım. Yoksa insan durup dururken,
çoluk çocuğunu götürüp de böyle hiçbir maddî güzelliği, imkânı olduğu
görülmeyen bir yere bırakmaz.
Hâcer Vâlidemiz de soruyor:
“—Sen bizi buraya bırakıp nereye
gidiyorsun? Allah mı emretti?..”
“—Allah emretti.” diye İbrâhim AS
bildiriyor.
Şimdi İbrâhim AS’a, “Git, zürriyetini
oraya yerleştir!” diyen de Cenâb-ı Hak Teàlâ... Yâni mukadderatı
takdir buyuran Rabbü’l-àlemîn, İbrâhim AS’a emrediyor:
“—Git, hanımını ve çocuğunu oraya
yerleştir!” diyor.
Yâni, “Kes!” dediği zaman, “Kurban
et!” dediği zaman, kurban etmeye razı... Öyle itaatli bir peygamber
İbrâhim AS... “Götür, oraya yerleştir!” deyince de; “Niçin, yâ
Rabbi?.. Orada ne yapacaklar, ne yiyecekler?.. Fırın yok, ekmek yok,
manav yok, et yok, ekin yok, ağaç yok... Orada ne yaparlar?” demiyor.
Teslimiyeti var, tevekkülü var, “Mâdem emretti Cenâb-ı Hak, muhakkak
bir bildiği vardır.” diye, götürüp zürriyetini ekin bitmez, bir ıssız,
tenhâ vâdiye yerleştiriyor, iskân ediyor, bırakıyor.
Tabii, onların içinden bir peygamber
çıkacağını da Allah bildiriyor. Çünkü Peygamber Efendimiz de
biliyorsunuz, kendisinden sonra kıyamete doğru, kendisinden sonraki
zamanlarda olacak şeyleri, Allah’ın bildirdiği şekilde ümmetine de
bildirmiş. Olacak dediği şeyler de olmuş.
Meselâ, “Bizanslılar İranlıları
yenecek!” diye bildirdi. Hattâ müşriklerle Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz
iddialaştılar. Buyurduğu gibi oldu, Bizanslılar yendiler.
Sonra, “Bizans’ın arazilerine, İran’ın
tahtına, hazinelerine sahib olacaksınız!” diye buyurdu. Hendek
Harbinde, muhasara altında iken; harb olacak, belki yok olacak gibi
oldukları bir sırada, “Hayır, siz yok olmayacaksınız! İki
imparatorluğu yenip, onların hazinelerine, arazilerine sahip
olacaksınız!” diye bildirdi, öyle de oldu. Sasanî İmparatorluğu da
yıkıldı, İslâm oraya hakim oldu. Bizans İmparatorluğu da yıkıldı,
İslâm oraya hakim oldu.
“İstanbul fetholunacaktır.” diye
buyurdu, sahih hadis-i şerif; o da oldu. “Kıyamete doğru ahlâk
bozulacak, haller değişecek, iyiler hor olacak, kötüler başa
geçecek... Güzel ahlâk ayaklar altında kalacak, kötü huylar
alkışlanacak, insanlar sokaklarda edepsizlik yapacaklar,
utanmayacaklar...” diye bildirdi; bunların da olduğunu görüyoruz.
Evveli, ahiri, her şeyi bilen, hatta
takdir eden, yaratan, yaratan Cenâb-ı Hak, peygamberlere şöyle olacak
diye bildirdiği için, onlar biliyorlar. Ahir zamanda, bir ahir zaman
peygamberi geleceğini de biliyorlar. Onun kendilerinden olduğunu da
biliyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın mukadderatını Cenâb-ı Hak bildirdiği için,
ona âşinâ... Bir peygamber, yâni peygamberimiz, ahir zaman peygamberi
Muhammed-i Mustafâ...
“—Pekiyi, bu acaba müslümanların kendi
peygamberlerini pâyelendirmek, öğmek için; veyahut, onu sağlam, sahih
diye göstermek için müslümanların uydurduğu bir şey mi?..” diye
düşünebilir inanmayan insanlar... Muhalif olan insanlar, münkir olan
insanlar böyle bir şey düşünebilir.
Düşünen düşünsün ama, Peygamber
Efendimiz peygamber olmadan önce, hristiyan ve yahudiler, “Ahir zaman
peygamberi gelecek!” diye biliyorlardı. Onun Mekke’den çıkacağını
biliyorlardı. Hristiyanlar isminin Ahmed olacağını biliyorlardı. Çünkü
İsâ AS ismiyle bildirmişti. Ve bekliyorlardı. Daha önceki haftalarda,
ayetlerin izahını yaparken, size sahih bilgileri nakletmiştim.
Müşriklere de:
“—Ahir zaman peygamberi gelince, biz
şirki yok edeceğiz, sizi mahvedeceğiz!” diye söylüyorlardı.
Bunların hepsini, bu tefsir
sohbetlerini takib eden kardeşlerimiz, daha önceki haftalarda
dinlediler. Ayetler geçti, o ayetlerin izahında onları okuduk. Yâni
Peygamber Efendimiz’den önce olan mevcut bir bilgi bu. Peygamber
Efendimiz veya müslümanlar çıkartmış değil. Bu bakımdan böyle
düşünenlere çok güzel bir cevap oluyor bu.
Hattâ ben İngilizce yazılmış bazı
kitaplar almıştım. Orada Peygamber Efendimiz’in geleceğini İncil’de,
Tevrat’ta, hattâ Hint kıtasındaki çok eski dinlerin kutsal
kitaplarında, hattâ İran bölgesindeki Zerdüştîler ve daha önceki
milletlerin kutsal kitaplarında da, böyle bilgilerin olduğunu ve o
bilgilerin, o dillerle yazılmış kitaplarından fotokopilerini gördüm.
Hint dinlerinde de ahir zaman
peygamberi hakkında bilgiler var, bu kitaplara geçmiştir. İran
dinlerinde de ahir zaman peygamberi gelecek diye bilgiler var.
Kitaplarda fotokopileri var. Yahudilerin kitaplarında da var, bu da
biliniyor. Hristiyanların İncil’inde, Kitab-ı Mukaddes’te de var...
Yâni bu, müslümanlardan önce yaygın
olan bir husus. Zâten Peygamber Efendimiz’in geleceği umuluyor ve
bekleniyordu. Bu böyle...
c.
Senin Ayetlerini Okusun!
Şimdi,
Peygamber Efendimiz’in sıfatları babında, ne gibi bir peygamber, neler
yapacak bir peygamber olduğunu gösteren cümleciklere geçelim:
(Yetlû aleyhim âyâtike) “Yâ
Rabbi, öyle bir peygamber gönder ki, o senin ayetlerini onlara okuyan
bir peygamber olsun...” Bu Allah’ın ayetlerinden maksad nedir?..
Kur’an-ı Kerim’dir. Peygamber Efendimiz’e Allah’ın ayetleri olarak
Kur’an-ı Kerim indirildi. Kendisine Cebrâil AS’ın getirdiği ve
çeşitli vahiy şekilleriyle kendisine ulaşan Kur’an-ı Kerim ayetlerini
halka okudu, tilâvet eyledi. Halk da onu belledi, ezberledi, kitaplara
yazdılar, yazılabilecek malzemeye yazdılar. Sonra onlar toplandı, şu
anda elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’e inmiş
haliyle, harfi değişmeden ve kıyamete kadar da değişmeyecek bir
şekilde, elimizde en sağlam bir şekilde mevcut...
Daha önceki peygamberlere indirilen
kitaplar ve sahifeler, ahkâm aynen muhafaza edilememiş. Kendi asıl
dilleriyle, indiği dille korunamamış. Tercümeleri kaç yıl sonra ortaya
çıkmış; eksiklikler, ihtilaflar var. Meselâ, İncil denildiği zaman kaç
çeşit İncil var. Hatta üçyüz kadar çeşidi olduğu, bunların İznik
Konsülünde, milattan sonra 325 yılında İznik’te toplanan hristiyan
meclisinde müzakere edilip bazılarının elendiği, dört tanesinin
bırakıldığı bilinen şeyler. İhtilaflı, çünkü aslı yok... Tevrat da
öyle, İncil de öyle...
O halde dünya üzerinde Allah pek çok
peygamber göndermiş, kitap indirmiş, onlara vahiy ve ahkâm indirmiş,
dinlerini bildirmiş ama, onlar korunamamış. Aynen korunabilen, hiç
bozulmadan, harfi değişmeden korunabilen Kur’an-ı Kerim... İşte (yetlû
aleyhim âyâtike) “Onlara senin ayetlerini okuyan bir peygamber.”
Evet, İşte Kur’an-ı Kerim kendisine indi, o da ümmetine okudu.
Ayet,
biliyorsunuz, kesin bilgi sağlayan alâmet demek, işaret demek. Delil
ve belge mânâsına da geliyor. Meselâ herhangi bir ibretli gök olayı,
mucizevî bir olay da ayettir. Yerde ve gökte Allah’ın ayetleri vardır.
Yâni ne demek?.. Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden, onu
gösteren, onu anlatan, onu isbat eden belgeler, bilgiler, işaretler
demek.
Bu umûmî mânâsı. Kur‘an-ı Kerim’de
böyle de kullanılıyor ayet kelimesi. Bir de Kur’an-ı Kerim cümleleri,
Allah’ın ahkâmını ihtiva eden sözcükler mânâsına da kullanılıyor. İki
mânâsı birden var. Biliyorsunuz, bir dilde bir kelime bazen birkaç
mânâda kullanılır. Bu iki mânâsının ikisi de Kur’an-ı Kerim’de
kullanılıyor.
Meselâ Âl-i İmran Sûresi’nin başında:
هُوَ الَّذِٰى اَنْذَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مـِنْهُ
اۤيـَاةٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ
الْكِتَابِ
وَ اُخَرُ مـُتَشَابِهَاتُّ (اۤل عمران:٧)
(Hüve’llezî
enzele aleyke’l-kitâb) “O Allah’tır ey Rasûlüm senin üzerine
kitabı indiren, yâni Kur’an’ı indiren. (Minhü âyâtün muhkemâtün)
O Kur’an-ı Kerim’den bir kısmı, muhkem ayetlerdir. (Hünne ümmü’l-kitâb)
Onlar kitabın esasıdır. (Ve uharu müteşâbihât) Diğer bir kısmı
da müteşâbih ayetlerdir.” buyruluyor. (Al-i İmran: 7) Kur’an’ın
cümlelerinin ayet olarak isimlendirildiğini buradan görüyoruz.
سنريهم اۤياتنا فى الآفاق وفى انفسهم (فصلت:٥٣)
(Senürîhim âyâtinâ fi’l-âfâkı)
“Biz insanlara ufuklardaki, göklerdeki ve dışarıdaki delillerimizi
göstereceğiz. (Ve fî enfüsihim) Kendi iç dünyalarındaki
delileri göstereceğiz.” (Fussılet: 53) diye de ayet-i kerime var.
Burda işte öteki ikinci mânâsında kullanılıyor.
(Yetlû aleyhim) “Onlara
Allah’ın ayetlerini okumak” denildiğine göre, buradan Kur’an-ı Kerim
kasdediliyor. Yâni, sözcükler şeklindeki Allah’ın ayetleri
kasdediliyor.
d.
Kitap ve Sünneti Öğretsin!
(Ve
yuallimühümü’l-kitâbe) “Onlara, yâni orada oluşacak olan insan
topluluğuna; Mekke’de birikecek, çoğalacak olan insanlara,
zürriyetinden olan o insanlara kitabı, Kur’an-ı Kerim’i öğretecek.”
Tabii, oraya sonradan gelenler de, onlara iltihak edenler da onlardan
sayılıyor. (Ve’l-hikmete) “Hikmeti, yâni sünnet-i seniyyeyi
öğretecek.”
Bu izahları alimler yapıyor. (E’l-kitab)
deniliyor, yâni belirli bir kitap. O nedir?.. Kur’an-ı Kerim’dir.
(Ve’l-hikmete) deniliyor.
Hikmet iki mânâya geliyor: Birincisi yerli yerinde, usûlünce,
gerçeğe uygun, doğru bilgi mânâsına kullanılıyor. Böyle bir bilgiyi
söyleyen kimseye hakîm deniliyor. Böyle olan bir söze de hikmet
deniliyor.
Bir de sapasağlam, muhkem mânâsına
geliyor. Meselâ, muhkem bir yapı diyoruz, güzel taşlarla yapılmış,
sağlam demek. Muhkem söze de hikmet denilir. İki mânâsı da var yâni. O
da sapasağlam, hiç tereddüt olmayan, şek şüphe olmayan sağlam söz.
Bu tabii, Peygamber SAS Efendimiz’in
hadis-i şerifleridir. Cenâb-ı Hak Teàlâ Hazretleri Peygamber
Efendimiz’e hem Kur’an’ı indirmiştir; hem de Kur’an-ı Kerim gibi, onu
açıklayan, insanların Kur’an-ı Kerim’i, Allah’ın emirlerini daha iyi
anlamasını sağlayan başka bilgileri de ilham etmiştir. İşte o da
sünnettir, Peygamber Efendimiz’in sözleridir, hareketleridir,
davranışlarıdır, tercihleridir. Engellemediği, yapılmasına müsaade
ettiği şeylerdir. Takrîrî sünnettir, kavlî sünnettir, fi’lî sünnettir.
Bunlar da:
وما يـنطق عن الهوى. ان هو الاوحىٌ يوحى (النجم:٣-٤)
(Ve mâ yantiku ani’l-hevâ. İn hüve
illâ vahyün yûhâ.) Peygamber Efendimiz boşuna konuşmaz. Yaptığı
her şey Allah’ın rızasına uygun olarak, Allah’ın emriyle olan
şeylerdir kesin olarak... Ona da vahy-i gayr-i metlüv denilir.
Kur’an-ı Kerim’e vahy-i metlüv
denilir. Yâni, tilâvet olunmuş, Cebrâil tarafından Peygamber
Efendimiz’in kendisine bildirilmiş vahiydir. Ötekisine de vahy-i
gayr-i metlüv denilir. Yâni mânâsı ilham edilmiş, “Ey Rasûlüm,
şöyle yapman uygun olur.” diye mânâsı aklına, kalbine, gönlüne ilham
edilmiş; o da onu öyle yapmış. Veyahut onu kendi sözleriyle ifade
etmiş. Buna sünnet diyoruz.
Hem kitap, hem sünnet verilmiş. Tabii,
Kur’an-ı Kerim’i Cebrâil’den geldikten sonra, Peygamber Efendimiz
aynen okurdu ve vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Bir kelimesi, bir harfi
değişmeden anında tesbit edilirdi.
Peygamber Efendimiz kendi sözlerini,
kendi sünnetini ilk zamanlar Kur’an-ı Kerim’le karışmaması bakımından
yazdırtmadı, “Yazmayın benim sözlerimi!” dedi. Sonradan yazılmasına
müsaade etti. Yâni Kur’an’ın ne olduğunu insanlar anlayınca; hangisi
Kur’an-ı Kerim’dir, hangisi Peygamber Efendimiz’in sünnetidir, onu
anlayacak bir seviyeye ulaşınca, o zaman bu işte uzmanlaşmış olan
sahabilere müsaade eyledi. Bir kısmı Peygamber Efendimiz’in hadis-i
şeriflerini yazdılar. Biliyorlardı ki, bunlar Kur’an değil, Peygamber
Efendimiz’in hadis-i şerifleri...
Böylece Peygamber Efendimiz’in
davranışları, sözleri, nasihatleri, şemâili, sîreti, hepsi en mükemmel
şekilde tesbit edildi. Dünya üzerinde Hazret-i Adem AS’dan kıyamete
kadar, hayatı Peygamber Efendimiz kadar doğru ve en ince teferruatına
kadar, teferruatlı olarak tesbit edilmiş hiçbir ikinci şahıs yoktur.
Yegâne ve en mükemmel şekilde hayatı belirlenmiş olan kimse Peygamber
Efendimiz’dir.
Bu da İslâm’ın en önemli, en şerefli
ikinci büyük meziyetidir. Bir; kitabının aslının elde olması, hiçbir
harfinin değişmemesi... İki; Peygamber Efendimiz’in hayatının en ince
teferruatına kadar tesbit edilmiş olması... Bu ikisi çok önemli!
Çünkü, eski peygamberlerin sözleri de, hayatları da iyi tesbit
edilmemiş, doğum tarihleri, ölüm tarihleri bile belli değil. Neye göre
hareket edecekler? Hepsi tarihin karanlıklarına, gölgeliklerine
gizlenmiş, kalmış. Ama Peygamber Efendimiz’in doğumu, ölümü, hicreti,
savaşları, her şeyi belli. Bu iki büyük meziyet çok büyük bir şeref...
Allah-u Teàlâ Hazretleri gözleri
görmeyen insanların gözlerine görme kabiliyeti ihsân eylesin...
Kitabı, harfi bile değişmeden korunmuş bir hak din; ve sözleri,
hareketleri ve hayatı en ince teerruatına kadar tesbit edilmiş bir hak
peygamber, Allah’ın en sevdiği ahir zaman peygamberi... Bütün eski
ümmetlere de geleceğini bildirdiği ve müjdelediği ve öğdüğü bir
peygamber... Daha ne istiyorlar?.. Daha ne istiyorlar da İslâm’a
girmiyorlar?..
Tabii, incelemediklerinden, bu
bilgileri bilmediklerinden... Buradan bize de bunları başkalarına
tebliğ etmek vazifesi çıkıyor. İşte ben tebliğ ediyorum, karınca
kararınca, aklımın erdiğince, bilgim ve gücüm yettiğince... Siz de
dinliyorsunuz, siz de başkalarına anlatacaksınız. Bu iki harika vasıf,
çok önemli iki vasıf İslâm’ın en büyük meziyetidir. Başka hiç bir
dinde böyle bir durum olmadığından, herkesin müslüman olması lâzım,
İslâm’a girmesi lâzım!..
e.
Onları Tezkiye Etsin!
(Ve yüzekkîhim) “Ve onları
tezkiye eden bir peygamber” Tezkiye etmek ne demek?.. Pâk eylemek,
tertemiz eylemek demek. Bu tertemiz eylemek nerden oluyor, neden
temizliyor?.. Kötü huylardan, kötü adetlerden, cahiliye
geleneklerinden, günahlardan, yanlış fikirlerden...
Şimdi etrafınızdaki insanlara bakın,
aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! İnsanların hareketlerini
“Bu bu işi neden yaptı?.. Şu şu işi niçin yaptı?” diye ibret gözüyle
inceleyin!..
Ben inceliyorum şimdi burada, çünkü
çeşitli insanları görüyorum. Burada en ilkel toplumlardan, böyle
çıplak gezen, vahşi hayat yaşayan insanlardan, Avrupalıların her
çeşidine kadar insanların sergisi, çarşısı, pazarı benim karşımda...
Avustralya’da hepsini görüyorum: İşte Amerikalı, işte İngiliz, işte
Fransız, işte İspanyol, işte İtalyan, işte Sırp, İşte Lübnanlı
hristiyan, işte müslüman Arap, İşte Güney Amerika’dan, Güney
Afrika’dan boynunda gitarı gezen şahıs... Hepsini görüyoruz, hepsinin
davranışlarına bakıyoruz. Hepsinin adetlerini görüyorum ve her
seferinde:
“—Çok şükür yâ Rabbi! El-hamdü lillâh,
beni müslüman eylediğin için sana hamd ü senâlar olsun yâ Rabbi!..”
diyorum.
İslâm’ın güzelliğini, kıymetini,
başkalarıyla mukayese ettiğimiz zaman anlıyoruz.
Geçenlerde televizyonda Brezilya’nın
karnavalı üzerine konuşmaları izledim. Senede bir karnavalları oluyor,
duyuyorsunuz. Belki, daha önceki senelerde yapılan karnavallardaki
çılgınlıkları izlediniz televizyonlardan... Onlar için her şey
serbest... Ama İslâmî ölçülere göre çok ayıp, çok günah, çok haram,
çok yasak olan şeyler... Her şeyi yapıyorlar ve çılgınca yapıyorlar ve
onu bekliyorlar. Senenin o günü gelince, onu yapmak için bir sürü
hazırlık yapıyorlar. Çılgınlık...
Aborijinlere bakıyorum; yâni
Avustralya’nın eski yerlilerine, buraya Avrupalılar gelmeden önceki
yerlilerine bakıyorum; çıplak geziyorlar, göğüsleri çıplak, altları
çıplak... Önlerine gelen şeyleri yiyorlar. Örflerini, adetlerini
anlamağa çalışıyorum, bakıyorum televizyondan...
El-hamdü lillâh, İslâm bize çok şeyler
kazandırmış. İslâm’ın kıymetini bilmemiz lâzım ve başkasına öğretmemiz
lâzım!..
Çok yanlış şeyler birikmiş insanların
gönüllerine... Gönül, biliyorsunuz çok geniş bir alem, insanın iç
alemi... Her şeyi alıyor ama, çok pislik, moloz, mikrop, hurda
birikmiş, harabe... O gönüllerin temizlenmesi lâzım!..
(Yüzekkîhim) İşte onları
temizleyen bir Peygamber... Kafaları temizliyor, gönülleri temizliyor,
toplumları temizliyor, insanları temizliyor; güzel bir itikada, güzel
inanca, güzel duygulara, güzel ahlâka sahip kılıyor... İşte öyle yapan
bir peygamber.
Fiilen yaptı da, tarihte bunu
görüyoruz. Bir cahiliye devri, İslâm’dan önceki Arapların halleri; bir
İslâm devresi, İslâm’dan sonraki ne kadar büyük faziletler, ne kadar
büyük meziyetler... İslâm getirmiş.
Nasıl değiştirmiş?.. Ağızların,
dişlerin fırçalanması, temizlenmesinden, koltuk altlarının
temizlenmesinden başlayıp, tırnakların kesilmesinden sünnete ve
sâireye kadar, beden temizliği, diş temizliği, sağlık içen gerekli
öğütler... İnsanın sağlıklı olması için, midesinin, karaciğerinin
korunması için, ailenin mutlu olması için öğütler... Toplumun başarılı
olması için öğütler... Hazineler, hazineler, hazineler... İslâm böyle
bir şey ama, kıymetini bilmeyen insanlar olabiliyor.
Böyle bir Peygamber... “Onları
paklayan, tertemiz eyleyen, onlara Kur’an ve sünneti öğreten, onlara
Allah’ın emirlerini, ayetlerini okuyan bir peygamber gönder yâ Rabbi!
Onların içlerinden, onlardan olsun, dışarıdan gelmiş bir peygamber
değil de onların kendi içinden...”
Tabii, kendi içinden çıktığı için,
Peygamber Efendimiz’i hepsi gayet iyi biliyorlardı. Seviyorlardı,
Muhammed el-Emîn demişlerdi, güvenilir Muhammed demişlerdi. Herkes
güveniyordu, eşyasını ona emanet bırakıyordu. Parasını ona emanet
veriyordu.
Medine-i Münevvere’ye giderken
emanetlerin hepsini sahiplerine iade etmişti. Güvenilir olduğu için,
haram yemediği için, hak yemediği için; yetimleri, dulları himâye
ettiği için, baktığı için, yardım ettiği için, herkesle iyi geçindiği
için, akrabaları gözettiği için, iyiliği tavsiye ettiği için, sevilen
bir insandı. Ecdadını da biliyorlar, soylu bir ailedendi. Bu da tabii
güzel.
Bilinmeyen bir insan gelse, bir şeyler
söylese, “Kim bu adam? Nasıl itimad edeceğiz buna?.. Acaba bunun
maksadı ne, ne yapmak istiyor?” derler. Öyle değil; bildikleri bir
aileden, soyu sopu belli, asil bir aileden tertemiz, çok güzel bir
insan... Hem huyu güzel, hem yüzü güzel, hem hali güzel... Adı güzel,
kendi güzel Muhammed... Ne kadar güzel, içlerinden bir peygamber...
(İnneke ente’l-azîzü’l-hakîm.)
“Yâ Rabbi, sen sonsuz izzet sahibisin. Az veya sınırlı değil, sonsuz
izzet sahibisin, sonsuz hikmet sahibisin!.. Azizsin, hakîmsin.”
Şimdi bir şeyin izzetli olması ne
demek?.. Kıymetli olması, nadir olması demek, kolayca ele geçmeyen
olması demek. Yâni bir şey kıymetli olabilir, ama kolay ele geçerse,
çok bol bulunursa, o zaman kimse önemsemez. Meselâ; hava, su, güneş
bizim için önemli. Ama her yerde var, kimse bunu umursamıyor, bunun
nimet olduğunu bile bilmiyor. Yâni hem kıymetli olacak, hem de az
bulunacak, ele kolay geçmeyecek bir şey.
Cenâb-ı Hak da izzet sahibidir, eşi
benzeri yoktur. Her yönden en güzel esmâ-i hüsnânın sahibidir.
Eşsizdir, emsalsizdir. Sonra, ne dilerse, istediğini yapacak kudrete
sahiptir. Hakîmdir, her işi muhkemdir, sağlamdır. Her işi hikmetlidir,
yerli yerincedir, aykırı, ters değildir. Bozuk değildir, yanlış
değildir. Neylerse güzel eyler. Kahrı güzel, lütfu güzel, her şeyi
güzeldir. “Neylerse güzel eyler” demiş şairlerimiz, Allah rahmet
eylesin...
f.
Bütün Peygamberler Peygamber Efendimiz’i Biliyordu
Peygamber SAS Efendimiz, bütün
peygamberlerin geleceğini bildiği bir peygamberdi. Nitekim el-İrbad
ibn-i Sâriye RA’ın rivayet ettiği sahih bir hadis-i şerifte Peygamber
Efendimiz buyurmuş ki:
انى عند الله لخاتم الـنبيين وان اۤدم لمنجدل فى
طينته وسأنبئكم
ذلك (حم. عن العرباض بن
سارية)
(İnnî inda’llàhi lehàtemü’n-nebiyyîn)
“Ben Allah’ın huzurunda, katında, Allah yanında ahir zaman
peygamberiyim, peygamberlerin sonuncusuyum. (Ve inne âdeme
lemüncedilün fî tînetihî) Adem daha çamurunun toprağının içinde
kıvrılıp dururken, ben Allah indinde ahir zaman Peygamberiydim.
Peygamberlerin sonuncusu olarak takdir edilmiştim.” buyuruyor.
Bu Peygamber Efendimiz’in kendisinin
sözü, kendisinin hadis-i şerifi. Bu ne demek?.. “Hazret-i Adem
zamanında, daha Adem AS yaratılmadan önce, Cenâb-ı Hakk’ın takdiriyle
benim ahir zaman peygamberi olacağım mukadder idi, belirli idi.”
Onun için, Peygamber Efendimiz’i Adem
AS da biliyor, Nuh AS da biliyor, onların ümmetlerine de bildirilmiş.
İbrâhim AS’la İsmâil AS da zâten bildikleri için öylece dua etmişler,
takdir-i ilâhîye uygun vech ile. Mûsâ AS da biliyor, İsâ AS da
biliyor.
Bu İsâ AS’ın bildiğine dair belgeler
çok. Hem hristiyan belgeleri çok, hem İslâm belgeleri çok, hem de
Kur’an-ı Kerim ayetleri çok bu hususta... Ebû Ümâme RA’dan rivayet
edilmiş ki:
قلت: يا رسول الله، ما كان اول بدء امرك؟ قال: دعـوة
ابى
ابراهــيم، وبشرى عيسى بى، ورأت امى انه خرج منها نور
ٌ اضاءت له قصور الشام (حم. عن ابى امامة)
(Kultü) Ben dedim ki: (Yâ
rasûla'llàh, mâ kâne evvele bed’i emrike) “Senin bu peygamberlik
meselenin başlangıcının evveli, bu işin kökeni ne zaman idi?” diye
sordum Peygamber Efendimiz’e.
(Kàle) Peygamber Efendimiz,
onun bu isteği üzerine buyurdu ki cevap olarak: (Da’vetü ebî
ibrâhîm) “Ben dedem İbrâhim AS’ın duası gereğiyim.” İbrâhim ve
İsmâil AS’ın o duasını, (Rabbenâ veb’as fîhim...) dediğini
işte bu ayet-i kerimede size izah ettim. Bu hususta, böyle dua
ettiğine dair başka ayet-i kerimeler de var.
(Ve büşrâ îsâ bî) “İsâ’nın
benimle ilgili müjdesiyim ben.” Evet, İncil kelimesi müjde mânâsına
geliyor. Hristiyanların bu kutsal kitabına müjde denmesinin sebebi,
İsâ AS’ın kendi ahalisine, müjde vermesinden dolayıdır. Verdiği müjde
nedir?.. “Ahir zaman peygamberi gelecek!” diye verdiği müjdedir.
İncil kelimesinin kökeninde, mânâsında
vardır bu. İsâ AS da vaazlarında, konuşmasında, Benî İsrâil’in içinde
dolaşıp gezerken diyordu ki:
يا بنى اسراءيل انى رسول الله اليكم مصدِّقًا لما بين
يدىَّ
من الـتـوريـة ومبشـِّرًا بـرسـولٍ يـأتى من بـعـدى
اسـمـه احمد
(الصف:٦)
(Yâ benî isrâîle innî rasûlü’llàhi
ileyküm) “Ey İsrâiloğulları, bakın, ben size Allah tarafından
peygamber olarak gönderilmiş bir kimseyim. (Musaddikan limâ beyne
yedeyye mine't-tevrât) Benden önce siz Benî İsrâil’e inmiş olan
Tevrat’ı tasdik edici bir peygamberim. Mûsâ AS’a indirilen Tevrat’ın
hak kitap olduğunu, ahkâmını büyük ölçüde tasdik edici bir kimseyim,
Allah’ın bir peygamberiyim. (Ve mübeşşiren bi-rasûlin ye’tî min
ba’dî) Benden sonra gelecek olan bir peygamberin müjdecisiyim ben
aynı zamanda.
Mûsâ AS’ın tasdikçisiyim; evet o hak
peygamberdi, ona Tevrat indirilmişti. Tevrat Allah’ın kitabıdır diye
tasdik ediciyim. Ama bir de ahir zamanda, benden sonra gelecek olan
olan bir peygamberin geleceğini de müjdeleyen bir kimseyim. (İsmühû
ahmed) O gelecek kimsenin isminin de Ahmed olacağını kesin olarak
söylüyorum. İsmi Ahmed olacak.” (Saf: 6)
Bu, İncil tercümelerinde Paraklit
diye geçiyor. Latincesi Paraklit, Arapçası Ahmed
kelimesine denk geliyor. Ahmed, Muhammed aynı mânâya geliyor.
Yâni Peygamber Efendimiz’in geleceğini, İsâ AS ismiyle bildirmiş
konuşmalarında.
“Ben İsâ AS’ın müjdesiyim. (Ve
raet ümmî ennehû harace minhâ nûrun edàet lehû kusùru’ş-şâm) Benim
Annem, yâni Amine Hatun gördü ki, kendisinden bir nur çıktı ve o nur
ile Şam’ın köşkleri, sarayları, yüksek güzel binaları aydınlandı.”
Mevlid
sahibi Süleyman Çelebi Rh.A, mübarek ne diyor:
Dedi
gördüm ol Habîb’in ânesi,
Bir aceb nûr kim güneş pervânesi.
Berk urup çıktı evimden nâgehân,
Göklere dek nûr ile doldu cihân.
İşte
bu Mevlid’de bu hadis-i şerifi böylece Türkçe şiir halinde
söylemiş mübarek. Hadis-i şerifi açıklamış yâni. Efsane değil, ilâve
değil, şair mübalağası değil, hadis-i şerifin tercümesi.
Amine Hatun, kendisinden bir nur
çıktığını gördü ve kendi evlâdının peygamber olacağını bildi. Bu
Şam’ın köşklerinin aydınlanması... Şam nedir?..
Arabistan’da yüzünüzü güneşin doğduğu
tarafa döndüğünüz zaman, doğduğu taraf doğudur, maşrıktır, şarktır.
Arka tarafı güneşin batma yeridir, gurub etme yeridir, mağribdir.
Arapların yerbilimiyle ilgi tasavvurları böyle... Güneşin doğmasına
şurûk derler, batmasına gurûb derler. Doğma yerine
maşrık derler, batma yerine mağrib derler.
Şimdi böyle dururken sağ taraf güney
olur. Arapça yemîn, sağ demek. Yemen sağ tarafta olduğu için
yemen, yâni sağdaki taraf diye isimlendirilmiş. Onların tasavvuru
böyle... O zaman güney demi-yorlar. Sonradan tabii güneye cenûb
dediler. Cenûb da cenb, yan taraf kelimesinden geliyor.
Sol taraf da şimaldir. Arapça şimâl,
sol demek. Yön adı olmadan evvel şimâl sol demekti. Yemîn
sağ el demek, şimal sol el demek. Peygamber Efendimiz, hani bir
hadis-i şerifinde buyuruyor ki... Arş’ın gölgesinde gölgelenecek
Allah’ın sevgili kullarını sayarken, yedi tane güzel huylu insan
tipini sayarken, meşhur hadis-i şerifte diyor ki: Arş’ın gölgesinde
gölgelenecek bu mübarek insanlardan bir tanesi de:
ورجل
تصدق بصدقةٍ فاخفاها حتى لاتعلم شماله ما تنفق يمينه
(Ve racülün tasaddaka bi-sadakatin
feahfâhà) Bir adamdır ki, sadaka vermiş ama, onu gizli vermiş,
kimse bilmeden vermiş. (Hattâ lâ ta’leme şimâlühû mâ tünfiku
yemînühû) Hattâ sağ elinin sadaka olarak ne verdiğini, sol eli
bilmeyecek şekilde gizleyerek vermiş.”
Burada yemîn ve şimâl,
sağ el, sol el mânâsına hadis-i şerifte kullanılıyor. Yâni sözümüzün
belgesi olsun diye söylüyoruz. Şimâl, şâm sol taraf.
Yüzünü doğuya döndüğü zaman, sol elin olduğu taraf. Bugünkü tabirle
söylememiz gerekirse, kuzey taraf oluyor. Arabistan’ın kuzey tarafına
Araplar Şam derler. Yâni Şam bir şehir adı değildir, geniş bir
bölgenin adıdır. Burada Sûriye de vardır, Irak da vardır, Türkiye de
vardır.
“Şam’ın köşkleri aydınlandı” ne
demek?.. Oralara İslâm’ın nuru gidecek, oraları aydınlanacak, oralara
İslâm hakim olacak demek. Daha Peygamber Efendimiz doğarken, Allah
rüyasında annesine Peygamber Efendimiz’in peygamber olduğunu ve
başarılarını; onun getireceği dinin kuzey taraflara, yâni Ortadoğu’ya,
Anadolu’ya, dünyanın birçok yerine yayılacağını müjdelemiş oluyor.
İşte Peygamber Efendimiz, “Senin bu
işinin başlangıcı nasıldı?” deyince, kökenlerini böyle güzelce
anlattı.
يعلمهم الكتاب، يعنى القراۤن؛ والحكمة،
يعنى السنة.
(Yuallimühümü’l-kitâb, ya’ni’l-kur’ân;
ve’l-hikmeh, ya’ni’s-sünneh) “Kitap dediği Kur’an’dır, hikmet
dediği sünnettir.” Demin dediğim şey. Hasan-ı Basrî, Katâde, Mukàtil,
Ebû Mâlik ve diğer alimler böyle söylemişler.
Bazıları da (el-fehmü fi’d-dîn)
demişler. Yâni dindeki güzel, doğru, sağlam anlayış. (El-fıkhu fi’d-dîn)
Dinde fakih olmak diye geçer bu da, tabir olarak. (Yüzekkîhim)
sözünün izahında da, (ya’ni tàata’llàhi ve’l-ihlâs) “Allah’a
itaat ve ibadet etmek ve ihlâslı olmak.” denilmiş diye söylüyorlar.
Bazıları da:
يعلمهم الكـتاب والحكمـة، يعنى يعلمهم الخير فيفعلوه
والشر
فيتقوه، ويخبرهم برضا الله عنهم، اذا اطاعوه
ليستكـثروا من
طاعـته، ويجـتنبوا ما يسخطه من معصيته.
(Yuallimühümü’l-kitâbe
ve’l-hikmete, ya’ni yuallimühümü’l-hayr) “Allah’ın
emirlerine göre insanlara hayrı öğretir, (feyef’alûhü) insanlar
o hayrı yaparlar. (Ve’ş-şerru) Şerri de öğretir, (feyettekùhu)
insanlar şerden kendilerini korurlar. (Ve yuhbiruhum bi-rıda’llàhi
anhüm) Neler yaparlarsa, Allah’ın kullarından razı olacağını
onlara öğretir. (İzâ etàùhü vel-yesteksiru min tàatihî) Böylece
Allah’ın rızasını kazanmak için ibadet ve tâati güzel, çok yapsınlar
diye; (ve yectenibû mâ yüshıtuhû min ma’sıyetihî.) Allah’a
isyan edildiği zaman, Allah’ın nelere kızdığını bilip ondan
sakınsınlar diye, onları öğreten bir peygamber.” mânâsına geldiğini
söylemişler.
g.
İslâm’ın Güzelliğini Anlatalım!
İbrâhim AS’ın duası aynen makbul ve
müstecâb oldu. Böyle bir peygamber geldi ve böyle güzel şeyleri
insanlara öğretti. Sonuçta İslâm ortaya çıktı, asırlar boyu dünyanın
her yerine yayıldı, duyuldu. Şimdi 20. Yüzyıl’da İslâm’ı duymayan
kalmadı. Herkes duyuyor, biliyor. Buradaki İngilizlerle filân
konuşuyoruz. Hatta bizim seyahatlerimizde, namaz kıldığımız yerde
yanımıza geliyorlar, namazımızı biliyorlar. Aborijinler bile biliyor.
Onlardan bile gelenler, bizim namazımızı, ibadetimizi biliyor. Abdest
alırken, ibadet için abdest aldığımızı biliyorlar. Hepsi biliyor.
Bu ne demek?.. İslâm’ın onlara ulaşmış
olduğu demek... Tabii İslâm’ın güzelliğini de anlatmak, biz
müslümanlara düşer.
Bu hristiyanları burada görüyorum,
kiliseleri çok kuvvetli. Dinlerine bağlılıkları çok çok kuvvetli...
Türkiye’deki ahaliyi, kardeşlerimi ben çok iyi tanıyorum. Bizim
Türkiye’deki ahalinin el-hamdü lillâh yüzde doksandokuzu müslümandır
ama, gevşemiştir, ibadet ve taatle ilgisi zayıflamıştır. Bu
Avustralyalılar, Almanyalılar, Fransızlar, İnglizler, Amerikalılar
—hepsini gördüm— Türklerden çok daha fazla dindardırlar. Dinlerine
sarılmıştırlar, kiliseye bağlıdırlar ve hristiyandırlar. Hristiyansa
hristiyandır, yahudiyse yahudidir.
New York’a gittiğimiz zaman, bizim
kardeşimiz orada yahudilerin çokça oturduğu bir mahallede, Broklin’de
idi. Oralarda her taraf yahudi... Sakallı, yahudi kıyafetli, harıl
harıl okullara gidip, havralara gidip dinlerini öğrenip, tam mânâsıyla
uygulayan; cumartesi günü çalışmayan, her şeyini dinlerine göre
ayarlayan; hahamların kesiminde bulunmadığı, damgasını vurmadığı eti
yemeyen; kendilerinin dinlerine uygun olacak şekilde her şeyi
hazırlayan insanlar...
Yâni, biz İslâm’ın kıymetini
bilememişiz, gevşemişiz; ama onlar, dinlerine sımsıkı sarılmışlar. Bu
arada, zaten millet böyle şaşırmışken, bir de İslâm’a darbe vurmaya
çalışanlar da, tarihin en fecî hatasını yapıyorlar, en büyük suçunu
işliyorlar. Allah’ın karşısında en yanlış işi yapıyorlar. Türk
milletine de en büyük kötülüğü yapıyorlar.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bize gayret,
kuvvet versin... Gerçekleri güzel anlatmamızı nasîb eylesin...
Şaşıranlara hakkı göstersin, doğru yolu göstersin...
Çünkü, en muhalif gibi görünen insanla
bazı kardeşlerimizin konuştuğunu ve onların da gerçekler kendilerine
söylendiği zaman kabul ettiklerini duyuyorum. Kişisel temaslardan,
görüşmelerden böyle sonuçlar çıktığını biliyorum. “Aaa, biz
müslümanları böyle bilmiyorduk, İslâm’ı böyle bilmiyorduk!”
dediklerini ve çok kimsenin de İslâm’ı iyi bilmediğini böylece
öğrenmiş oluyorum. Çok çalışmamız gerektiğini tekrar vurguluyorum.
Allah-u Teàlâ Hazretleri gayret kuvvet
versin... Dinine güzel hizmet edip, rızasını kazanmayı cümlemize nasîb
eylesin...
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi
ve berekâtühû!..
01. 02. 2000 - AVUSTRALYA |