Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Biz şuurlu olursak, biz dikkatli olursak, biz onların bize karşı
yapacakları şeylere karşı uyanık olursak, onların bizi hiç bir zaman
yenmesi mümkün değil...
Nasıl bir metodla çalışıyorlar?.. Malların üretiyorlar. Petrol
ülkeleri petrole zam yapınca, petrolün zam farkını fiatlarına
ekliyorlar. Bize mamül maddelerini daha pahalıya satıyorlar vs. vs.
Tamam... Almazsak ne yapacak?.. Bütün başımızda gürültü patırtı
kopuyor; bunlara malı ben satacağım, sen satacaksın vs. Almadığın
zaman iş bitiyor, bütün oyunlar sona eriyor. "Ben senin malını
almıyorum!" dediğin zaman, yelkenleri suya iniyor.
Onun için, icabında sükûtumuzun bir mânâ taşıyacağını, icabında kaş
çatmamızın bir mânâ taşıyacağını, icabında bir mala boykot
etmemizin selli seyf eyleyip, kılıcı çekip de düşmana "Yâ Allah!" diye
saldırmak kadar büyük olacağını da düşünmeliyiz.
Biz veyahut mütehassıs kardeşlerimiz size bir işaret veriyorsak, o
işareti leb demeden anlayıp, ona göre hareket etmelisiniz.
Çok kesin olarak söylüyorum, düşmanımızı biz besliyoruz. İslâm
Alemi olarak biz besliyoruz, Türkiye'de de biz besliyoruz. Her yerde
böyle oluyor bu iş... Bizim gafletimizden istifade ediyorlar. Biz
uyanık olduğumuz zaman, müttefik olduğumuz zaman ve onlara kuvvet
kazandırmayacak bir tavır sergilediğimiz zaman, takib ettiğimiz zaman,
onların bir şey yapması mümkün değil!..
Onun için, düşmanın malını almayın!.. Düşmanın imalatını
almayın!.. Buna çok dikkat edin!..
Ben çarşıya pazara çıkarken, elimi açıyorum, dua ediyorum: "Yâ
Rabbi, aldanmaktan, aldatmaktan sana sığınırım. Param bir müslüman
gitsin, ben de iyi bir mal alayım!" diye dua ediyorum. Buna çok dikkat
edin!..
Her şeyi de almak zorunda değiliz. Çevrenizdeki ihtiyaç sayılan
şeylerin çoğu da sun'î ihtiyaçtır. Bu ekonomistlerin bir lafı var,
benim çok sinirlendiğim, kitaplarının ilk sayfasında yer alıyor:
"İhtiyaç yaratılır!" diyorlar. Bir malın pazarlanması bahis konusu
olduğu zaman söyleniyor galiba bu... Yâni, ihtiyaç yokken bir ihtiyaç
meydana getiriliyor; propaganda ile, reklamla... Ondan sonra sürüm
sağlanıyor.
Ne demek yâni, ben aptal mıyım, çocuk muyum?.. Kanmam!.. Meydana
getirilmek istenen sun'î şeye uymam; biter iş... (31 Temmuz 1994-
Bursa)
Şimdi bakın, dışımızdaki dış kuvvetler o kadar organize ki, İslâm
Alemi'nin gücü zayıflasın diye, Hindûları Bâbürşah Mescidi'ne
saldırtıyor... Peygamber Efendimiz'in saçlarının, sakalının
muhafaza edildiği Hazretbal Mescidi'ne tecâvüz ettirtiyor, mescidi
yaktırtıyor, o emaneti çaldırtıyor... Yâni tahrik ile koca bir
Hint kıtasının Hindû yığınlarını İslâm'ın karşısına getiriyor,
koyuyor. Hristiyanları da tahrik ederek onları da müslümanların
karşısına koyuyor. Yahudi zâten İslâm'ın düşmanı... Çin'i bir
başka şekilde tahrik ederek, ordaki müslümanları onunla tehdit altına
almağa çalışıyor. Her yerde bir organize düşmanlık var...
Buna mukabil de bizim, bir milyarın üstünde müslüman kardeşimiz
var, dünya üzerinde... Biz de bir kuvvetiz, biz de en büyük
kuvvetlerden biriyiz. Ama, potansiyelimizi kullanmıyoruz, bunu ortaya
koymuş değiliz.
Şimdi biz meselâ, Türkiye'deki kiliselere bir şey yapmağa
kalksak... Yapmayız; çünkü biz imanımıza göre, Peygamber
Efendimiz'in tavsiyesine göre hareket ediyoruz. Yapmayız ama,
herhangi bir şey yapacak olsak, Avrupa'daki kardeşlerimize,
Avustralya'daki kardeşlerimize tavır derhal değişiyor. Meselâ
Körfez Harbi sırasında Avustralya gibi İngiliz Milletler Topluluğu (CommonWealth)
içindeki bir devlette, çarşıda pazarda başörtülü insanlara saldırmak,
tecâvüz etmek olayları başladı. Almanya'da dazlakların hareketleri
başladı. Amerika'da aynı şekilde homurdanmalar başladı.
Yani bu bir kollektif şuurdur. Müslümanların bir yerde onlara bir
galebe çaldığını bildikleri zaman, en yakınlarında, güçlerinin yettiği
yerde mukabele bilmisil yaptıkları için, kimse onlara dokunamıyor.
Çünkü, hristiyanların kollektif şuurunu biliyor.
Ama, müslümanların böyle bir kollektif şuuru olmadığı için herkes
saldırıyor. Hindistan'daki böyle camiye bir şey olmuş!.. Olsun...
Türkiye'deki ellibeş milyon insan sabahtan akşama işine gücüne
gidiyor; herhangi bir şey yapmıyor.
Bosna-Hersek'de şöyle olduğunun ertesi günü, "Ben de Türkiye'de
şunu şunu yapıyorum... Ürdün'de bunu bunu yapıyorum... Suudî
Arabistan'da şu oluyor... Mallarınızı boykot ediyoruz,
almıyoruz!" desek, bir seri tedbir alsak; "Tamam tamam..."
dedirtecek, pes dedirtecek adamlara... Böyle bir kollektif
şuura sahip değiliz. Demek ki, potansiyelimizi kullanmıyoruz. Bu kadar
avantajı bir başkası olsa, kullanırdı. Bu, organize olmamanın
cezasıdır.
Hristiyan alemi papalık dolayısıyla, Yahudilik alemi siyonizm
dolayısıyla, daha başka sosyal ve gizli organizasyonlarla, politik
organizasyonlarla bu işleri sağlamaktadır. (3 Kasım 1993-Ankara)
Asla yabancı döviz kullanmamağa, bunun yerine geçerli mal veya
altın, gümüş almağa, yatırım yapmağa çalışmalıyız. Meselâ; bu gün
tahmînî hesaplara göre, sırf dolardan dolayı ABD'ye yılda iki milyar
dolar menfaat sağlanmış oluyor. Görün ki ne müthiş bir aldanma ve
sömürülme!
İhraca yönelik üretim ve imalat yapmağa, ithalatımızı mümkün olduğu
kadar kısmağa, yabancı mal (hele düşman milletin malını) kullanmamağa
azami dikkat ve gayret göstermeliyiz. Düşmandan aslâ mal almamak,
ona verebileceğimiz en büyük cezadır, bunu hiç unutmayalım. (Kadın
ve Aile, Mayıs 1994)
Demin bir arkadaşınız geldi, "Ben veterinerim" dedi. "Biz bir besi
ve gıda şirketi kurmaya karar verdik, ismi ne olsun?" filan diye
sordu. Çok hoşuma gitti. Yani on tane veteriner arkadaş birleşmeli bir
güçlü kuruluş kurmalı. Biz de Koç'un Maret'inden, Pınar'ın bilmem ne
sucuğundan yemekten kurtulmalıyız. Çünkü biz bunların ne olduğunu
biliyoruz.
O bakımdan hem yurt içinde ve hem yurt dışında elle tutulup gözle
görülür mühim iş sahalarında birlik ve beraberlik içinde
çalışacaksınız ve yabancı malı kullanmayacaksınız!.. Mümkün
olduğu kadar kullanmayacaksınız... Yabancı malı dediğimiz ne? Türkiye
içinde üretilse bile, müslümanın üretmediği malı kullanmayacaksın!..
Bu, büyük bir savaştır. Bu, savaşın önemli şartlarından
birisidir. Çünkü sen onun malını aldığın zaman ona bir kazanç
sağlıyorsun, onu güçlendiriyorsun, başına bela alıyorsun. Malını
almakla başına bela almış oluyorsun. Bu bakımdan ne Japon'un malını,
ne Alman'ın malını, ne Fransız'ın malını, ne Rus'un malını
almamalıyız!..
Ruslar şimdi Karadeniz'i kadınlarıyla istila durumundadır. Bizim
erkeklerimizi mahvetme, yuvalarını yıkma durumundadır. Bunlara dikkat
edeceğiz, var gücümüzle çalışacağız. Din adamlarımızın görevi
fevkalade mühim. Onlar İslâm'ın yüce ideallerini halkımıza aşılayacak
ve yurt dışında da hizmet verecekler. (17 Mart 1992-Ankara)
Boykot yapmak, malını almamak, ticaret yapmamak; bu fevkalâde
önemli... Bunu açıkça da söylersiniz: "Ey Fransa, madem ki sen
Ermenistan'ı destekliyorsun; bundan sonra senden hiç bir şey
almıyorum!.. Gelip yalvarıncaya kadar, pabucumun altını yalayıncaya
kadar, senden bir şey almayacağım!" diyebilirsiniz. "Ey
Almanya, bundan sonra senin hiç bir şeyini kullanmayacağım!.."
diyebilirsiniz. O malın alternatifini ararsınız. Müslümana muzır
olmayan bir başka malı özellikle alırsınız.
Biz yıllar önce dergilerimizde, bazı deterjan markaları üzerinde
bunun denemesini yaptık; hiç de o deterjan firmasından maddî menfaat
istemeden... Hattâ o şahıs, belki bunu bilmez bile; bizim ona
yaptığımız iyiliğin farkında bile değildir. "Şu markayı kullanın!"
dedik. Bana mektuplar geliyor, içi şişkin zarflar geliyor; meselenin
şuurundan haberdar değil... Yok efendim, çamaşırı iyi yıkamıyormuş da,
şöyle oluyormuş da, böyle oluyormuş da.. "Niye bizi buna
alıştırıyorsunuz?" vs. Yâni milletin, bu işin öneminden haberi yok!..
Kat'iyyen müslüman olmayanın malını almayın!.. Eğer o sahada
müslümanın malı yoksa, onun üretimine geçin!.. Altına meselâ bir İSPA
damgası yazılsın, o kullanılsın... (31 Ocak 1993-Nevşehir)
Mali, ticari ve iktisadi meselelerin, birçoklarının dikkatinden
kaçan çok önemli bir başka yönü daha var: Siz herhangi bir mal ve
metaı aldığınız zaman, onu üreten, imal eden ve satana çok büyük bir
iyilik yapmış, fayda sağlamış, destek vermiş, kuvvetlendirmiş, takviye
ve teyit ve teşci etmiş de oluyorsunuz. Ekonomik yönden güçlü, süper
devletler hep böyle üretim ve ticaret ile gelişmiş ve yükselmişlerdir.
Üretim ve dış ticaretini iyi düzenleyemeyen büyük devletler de
görüldüğü üzere, sömürücü, askeri, zorba güçlerine rağmen çökme ve
dağılma durumuna düşüyorlar. O halde hasım ve düşmanın üretim ve
imalatını almamak da düşmanla mücadele ve savaşın çok etkili bir
yönüdür. İslam ülkeleri bu gerçekleri göremiyor, düşmanların mallarına
boykot uygulayamıyor. Pazarlarında hep hasım ve rakip ve düşmanlarının
malları satılıyor; böylece cephelerde kendilerine sıkılan kurşunların
paralarını düşmanlarına kendileri vermiş oluyorlar.
Bu arada şunu da önemle belirteyim ki, düşman devletlerin para ve
dövizlerini kullanmak, biriktirmek ve bulundurmak da, onlara, o
paralarını yıllık enflasyon miktarları kadar gizli vergi vermek
demektir, %6, %11 v.s. gibi...
Karabağ'da, Bosna'da, Filistin'de, Afrika'da, Asya'da dünyanın
herhangi bir yerinde zulümleri kimlerin yaptığını iyi tespit ediniz,
o zalimlerin mal ve eşyalarına alenen boykot ilan ediniz,
alışveriş yaparak asla onları ticari yönden kuvvetlendirmeyiniz!
Onlara bir kuruş bile kazandırmamağa çok dikkat ediniz!
Onların mallarını satan ve pazarlayan kardeşleri, ikaz ediniz, onun
yerine alternatif ticaret nerelerle yapılabileceğini araştırıp,
söyleyiniz!
Ancak ve sadece fikirdaş ve gönüldaşımızın üretimini kullanın!
Daha çok çalışan, daha kaliteli üretim yapın, daha çok tasarrufta
bulunun, lüksü ve israfı terk edin, yeni ve modern, büyük müesseseler
kurmağa gayret idin!
Biz bu hususlarda tüm İslam alimi olarak çok titiz
davranabilsek, göreceksiniz yakın zamanda düşmanlarımızı sırf ticaret
yönüyle bile dize getirebileceğiz.
İşte kendi ülkemizden kendi evimizden başlayalım; lükse, israfa ve
düşmenı palazlandıracak alışverişe son verelim! Müslümanların
sırtından geçinip, sonunda yine onları kalbinden hançerleyenlerin
kalleş oyunları artık bitsin!
Bu söylediklerim bir iktisadi savaştır; cihadın görülmeyen,
ihmal edilen veya kasten dikkatten kaçırılan önemli bir yönüdür. (İslâm,
Haziran 1992)
Alışverişlerimizde tercihlerimiz de fevkalâde önemlidir. Mutlaka
bildiğimiz, sevdiğimiz dostumuzun malını almalı, düşman mallarına
şuurla direnmeli, boykot etmeli, marka seçmeliyiz. Böylece
dostları desteklemiş, düşmanlara iyi bir ders ve külliyetli bir zarar
vermiş oluruz. Tüm İslâm alemi olarak böyle yapabilsek, din düşmanları
bizden eman diler, dize gelir, hizaya girer; Bosna-Hersek, Azerbaycan,
Ortadoğu, Afrika, Asya problemlerimiz kolayca çözülürdü. (İslâm,
Aralık 1994)
Mütecavizlere her türlü ambargo ve boykotu uygulamalı, ikmal ve
destek yollarını kesmeli onlarla ticari münasebetleri zaruret
mikdarına indirmeli, onlara kar ve kazanç sağlayacak alışverişlerden
dikkat ve titizlikle kaçınmalı, asla ve kat'a lüzumsuz mallarını
kullanmamalıyız.
Halklarımızı şuurlandırmak için gazete, dergi, [televizyon,
internet], konferans, miting, broşür ve kulaktan kulağa propaganda
imkanlarını devamlı ve dikkatli kullanmalıyız.
Lüksü, israfı, süsü, ziyneti, keyfi, eğlenceyi bir tarafa
bırakmalı, ağlamalı, karalar giymeli, yaslar tutmalı, intikam
yeminleri etmeli, mağdur ve mazlumlar kurtuluncaya kadar
gülmeyi bile terk etmeliyiz.
Gece gündüz, özellikle seher vakitlerinde zikr ü tesbih, namaz
ve niyazdan sonra kardeşlerimiz için göz yaşları içinde Cenab-ı Hakk'a
dualar etmeliyiz. (Kadın ve Aile, Mayıs 1992)