Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A
Bismilâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken
fîh... Kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultànih... Ves-salâtü
ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men
tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.
a. Asıl İş
Muhterem kardeşlerim!..
Hayatta tecrübe kazanmak önemli bir şey... Hayata yeni atılan insan
bu tecrübeyi yaşamamış oluyor, edinmemiş oluyor. Hayatı yaşamış insan
da gerçekleri anladığı zaman iş işten geçmiş oluyor, fırsat elden
kaçmış oluyor. Bir kere kendisi için telâfi edemeyeceği bir durum
meydana gelmiş oluyor. Ömür bitiyor çünkü; hafıza zayıflıyor, göz
zayıflıyor, kulağın işitmesi zayıflıyor, dizlerinde ağrılar
başlıyor... "Ah, keşke gençlik geri gelseydi!.. Ah şimdiki aklım
gençliğimde olsaydı!.." diyor. Çok kimse bunu söylüyor. Bu, hayatta
umûmî bir pişmanlıktır. Şairin dediği gibi:
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş renkli bir yığın yaprak;
Ve bir zaman bakacaksın semaya,
Ağlayarak...
Ömür merdivenlerinden insanlar ağır ağır çıkınca, aşağıya
baktıkları zaman dökülmüş bir sürü yaprak görüyorlar. Ağlıyorlar ama,
iş işten geçiyor.
Şimdi hayatta asıl kaçırılmaması gereken en büyük gerçek nedir?..
En büyük gerçek Allahın rızasını kazanmaktır. Hayatın ana püf noktası,
en önemli noktası budur. Hayatta her şey boştur. Sevdiğiniz, peşinde
koştuğunuz, sahib olduğunuz her şey bomboştur. Hiç bir şey bir pul
etmez yâni... Ölüm döşeğine düştüğünüz zaman; artık iyice kesin olarak
anlaşıldı ki iyi olmak yok, yolcusunuz, ahirete gidiyorsunuz; işte her
şey boş... Elinde hiç bir şey kalmıyor ki insanın, ayrılıp gidiyor
nasıl olsa, bırakıp gidiyor; her şey boş...
Hocamız onun için, vefatına yakın günlerde demiş ki:
"--Her şey boş... Zenginlik boş, mevkî boş, makam boş, para boş...
Köşkler, evler, barklar, keyifler, zevkler, eğlenceler boş... Şeyhlik
boş, müridlik boş, her şey boş... Gaye, Allah'ın sevdiği bir kul
olabilmek; asıl iş bu!.."
Şimdi bu asıl işi çok insanlar kaçırıyor. Dünya üzerindeki
milyonlarca, milyarlarca insanın çok büyük bir ekseriyeti bir kere
mü'min değil, ondan kaçırıyor. Onun için Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor
ki, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Ve mâ ekserün-nâsi velev haraste bi-mü'minîn.) "Ey Rasûlüm,
sen ne kadar arzu etsen, kıvransan, yansan, yakılsan, hırs ile istesen
insanların çoğu mü'min olmayacaklar." Ekseriyet, büyük yığınlar,
kalabalıklar maalesef mü'min bile değil...
Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de bilidiriyor ki, bir
insan iman etmedikçe aslâ cennete girmeyecek!.. Müslüman olmadıktan
sonra cennete girmek aslâ bahis konusu değil... O zaman, dünya
üzerindeki müslümanların nüfusu dünyanın beşte biri kadar; yâni yüzde
yirmisi... Yüzde sekseni bir kere çürük, hepsi cehenneme odun... Çok
fenâ!..
E, gelelim bu yüzde yirmiye, yâni mü'min olanlara... Türkiye'yi ele
alalım. Türkiye, nüfusunun yüzde doksandokuzu müslüman olan bir
ülke... Türkiyemizi biliyoruz. O insanları düşünün, o kahveleri
düşünün, halkı düşünün!.. E bunların da yüzde doksanbeşi büyük cezaya
müstehak suçlar, kusurlar, günahlar, içkiler, kumarlar, haramlar
içinde... Yâni öyle anlaşılıyor ki, gerçek müslümanlar toprak
arasındaki altın madeni gibi...
Hani derenin içine giriyorlar altın arayıcıları... Ellerinde
elekler; kumları eliyorlar, eliyorlar, eliyorlar... Günlerce,
saatlerce uğraşıyorlar. Bir parça buldular mı, süzüyorlar. "Hah, bir
altın parçası buludum!" diyorlar, onu kenara koyuyorlar. Yâni elden
geçirdikleri o kadar malzemenin içinden tek tük altın çıkıyor. İşte
onları biriktirirlerse, bir şeyler elde ediyorlar. Ne iflah oluyor, ne
mahvoluyor; işte öyle gidiyor.
Mü'min insanlar da dünyada böyle, derenin kumları arasındaki altın
gibi az... Ekseriyet mahvoluyor.
b. Evlâtların Eğitimi
Şimdi biz de bu ömrü yaşamışız, bir noktaya gelmişiz. İçimizde
sakalına ak düşmüş olan insanlar var, bunlar buraya ilk gelmiş olan
insanlar... İlk gelenlere first genaration [birinci jenerasyon]
diyoruz biz... Buraya gelen, ayak basan ilk nesil... Elhamdü lillâh
bunların çocukları da büyüdü, üniversiteyi bitirdiler bir kısmı;
bu second genaration [ikinci jenerasyon], ikinci nesil...
Evlendiler, onların da çocukları oldu; yâni ilk neslin torunları oldu,
şimdi üçüncü nesil ortaya çıktı.
Birinci nesildeki dedeler Allah'ın rızasını iyi düşünebilmiş,
evlâtlarını iyi müslüman yetiştirebilmiş iseler, çocuklarının
mürüvvetini gördüler. Çocukları hayırlı evlâtlar oldu; babasının elini
öpen, sözünü dinleyen, babasının gönlünü hoş eden, rızasını alan,
hayır duasını alan evlâtlar oldular. Evlâdı böyle ise, "Çok şükür,
elhamdü lillâh, evlâdım namazlı niyazlı, iyi bir evlât!" diye baba
memnun... Evlât da memnun ve mutlu, Allah da memnun...
Avustralya gibi bir diyara gelsin de insan... İçki var, kumar var,
zevk var, afyon var, açıklık var, saçıklık var, bar var, pavyon var...
Bunların arasında müslüman kalmak, tabii yüzde yüz müslüman olan bir
yerde, herkesin camiye gittiği bir yerde müslüman olmaktançok daha
zordur. Hani, dağda çobanlık yaparken müslümanlık kolaydır da, gel
bakalım şehrin içinde müslümanlığı yap; o daha zordur tabii... Çünkü,
günahın çok olduğu yerde insanın günaha düşmemek için daha çok dikkat
etmesi lâzım geliyor, daha çok kendisine hakim olması gerekiyor.
Şimdi bu çocuklarını müslüman yetiştirenleri düşünün! Ben ne
söylesem boştur, başkası ne söylese boştur. Gerçekleri bulmak için,
tesbit etmek için önümüzde misaller var, genaration'lar var,
nesiller var, kuşaklar var... Geldiler gittiler, geldiler gittiler; üç
veya dört tane nesil var önümüzde bugün... Bunları inceleyelim,
hangilerinin mutlu olduğunu, hangilerinin pişman ve perişan olduğunu
siz kararlaştırın! Şahıslar konuşmasın, konuşmalar aldatıcı olmasın,
sübjektif olmasın, istatistikler konuşsun: Kim evlâdının hayrını
gördü, kimler mutlu oldu, kimler mutsuz oldu?..
Hem dünyevî bakımdan, hem uhrevî bakımdan, hem dünya saadeti için,
hem ahiret saadeti için, cenneti kazanmak için, bu istatistiklerin
sonucunu söylüyoruz size: İslâm'a sımsıkı sarılan anne babalar da
mutlu, İslâm'a bağlı olarak yetirilmiş evlâtlar da mutlu... Allah'ın
mânevî sığınak yeri olan, okyanusta gemisi batmış, denize düşmüş olan
insanların sahiline çıkıp da kurtulduğu ada gibi olan camilere bağlı
olanlar, camilere müdâvim olanlar kurtuldu; kendisi İslâm'a sımsıkı
sarılamamış olanlar, camiden kopanlar mahvoldu. Tasavvufa sarılanlar
kurtuldu, tasavvufî terbiyeyi görmeyenler mahvoldu.
Türkiye'de de böyle; önümüzde nesiller var, kuşaklar var,
görüyoruz, biliyoruz. Eğer aile tasavvuf terbiyesiyle Allah'ın rızası
yolunda çalışma yapmışsa, yaşamını sürdürebilmişse; nesiller kurtuldu.
Aksi takdirde, bir velînin evlâdı, bir müslümanın oğlu sapık oldu.
Meselâ, dün bir arkadaşımız anlattı. Onların memleketinde tekkenin
sahibi bir zâtın oğlu, namazla niyazla ilgisi olmayan, sarhoşlara
şarkı söyleyen bir kimse haline gelmiş.
Muhterem kardeşlerim! Evlâtlarımız bizim için son derece önemli!..
Evlâtlarımız bizim canımız, ciğerimiz; biz bu çocuklar için, bu
yavrular için, bu bebeler için uyku uyumuyoruz, çalışıyoruz, zahmet
çekiyoruz, meşakkate uğruyoruz, para kazanıyoruz... Bunlar rahat
etsinler, mutlu olsunlar diye, bunların mutluluğu için çalışıyoruz.
Bunların mutluluğunu istiyorsak, dünyada ve ahirette mes'ud olmasını,
bahtiyar olmasını, yüzü gülmesini, rahat etmesini istiyorsak, bunları
Allah'ın rızasına göre yetiştireceğiz. Bunun başka çaresi yok!..
Bu kararı alamayanların çocukları esrarkeştir... Bu kararı
alamayanların çocukları bir pavyon müdavimidir... Bu kararı
alamayanların çocuklarını ben biliyorum, Sydney'de bana anlattılar:
Geliyor, anasından babasından para istiyor; anası babası "Yine
gidecek, bu parayı olmadık yerde harcayacak!" diye para vermediği
zaman, annesinin babasının dairesini taşlıyor, camını taşlıyor. Yâni,
babası oğluyla polislik olacak nerdeyse... Neden?.. Çocuğunu iyi
yetiştirmedi.
Muhterem kardeşlerim! Çocuklarımız Allah tarafından bize verilmiş
emanetlerdir, bizim hazinelerimizdir. O kadar büyüklükte bir altının
olsa, ondan daha kıymetlidir insanın çocuğu... Bu çocuğun elden
çıkması, hırsızlara kaptırılması çok acı bir şeydir. Kesenden para
çalsalar, veya düşse, veya maaşından haksız yere yüz dolar - ikiyüz
dolar kesseler, günlerce üzülürsün... On doları bir yere düşürsen, bir
malı on dolar - beş dolar fazla fiata alsan, başka yerde beş dolar
daha ucuza görsen, iki gün - üç gün üzüntüsü kalbinde kalır, beş dolar
- on dolar kaybettim diye... Evlâtlar kayboluyor, nesiller kayboluyor,
binlerce insan kayboluyor, milyonlarca insan kayboluyor.
Şu bizim Devlet-i Aliyye-i Osmâniye, halife-i rûy-i zeminin emri
altındaki İslâm devleti yıkılmış; ondan sonra nesiller çığırından
çıkmaş, milyonlar kâfrleşmiş. Şu zararın büyüklüğünü düşünebiliyor
musunuz?.. Ülkeler elden çıkmış, koca koca diyarlar elden çıkmış, kaç
tane devlet olmuş...
Şimdi en mühim işimiz... Tamam yemek yiyeceğiz, su içeceğiz,
giyineceğiz, barınacağız; aslî ihtiyaçlarımız, hayatî ihtiyaçlarımız
filân diyoruz ama, burda hiç kimse açlıktan ölmüyor. Var mı
Avustralya'da açlıktan ölen?.. Kıyıda kenarda aç kalmış de, yemek
yiyememiş de ölmüş var mı bir tane?.. Bir tek misal yoktur. Afrika'da
vardır, Somali'de vardır, adını bildiğimiz bilmediğimiz yerlerde
vardır. Yiyecek yok, kuraklık var, su yok, hastalık var; insanlar
açlıktan ölüyor. Avustralya'da yok...
Emigrant olarak Avustralya'ya gelmişsiniz, vatandaşlık almışsınız;
çalışırsanız maaş alıyorsunuz, çalışmasanız işsizlikten yine maaş
geliyor. Size düşük kiralı ev tahsis ediyorlar, yine yaşıyorsunuz.
Yâni burada açlıktan ölmek yok, hayatınız garantili burada... Başka
ülkeler gibi, Afrika gibi değil...
Moskova'ya giden kardeşlerimiz anlattılar: Adam bir kıyıda
kıvrılıyormuş, açlıktan ölüyormuş da, çöpçüler kaldırıyormuş. Bir dînî
marasim bile yok... Metro sıcak diye oraya giriyor, ölüyor. Çöpçüler
sabahleyin bakıyorlar ki, birisi ölmüş. Köpek mi ölmüş, insan mı
ölmüş, karınca mı ezilmiş?!.. Ölüyor gidiyor, çöpçüler kaldırıyor.
İnsanın kıymetine bak! Sıfır...
Burda o durum yok. Sizin geçim derdiniz yok. Siz burda açlıktan
ölmezsiniz, ölmeyeceksiniz; açlıkla terbiye yok burada... Kebabınız
var, meyva var, sebze var, her türlü imkân var... Ama siz burada
evlâtlarınızdan çok büyük bir imtihan geçirmektesiniz. Allah'n size
emanet olarak verdiği evlâtlar elden giderse, en büyük ziyanınız
budur, mahvolursunuz. Biliyormusunuz ki ahirette:
(Yevme yefirrül mer'ü min ahîh.) "O kıyamet gününde kişi öz
kardeşinden kaçacak, firar edecek. (Ve ümmihî ve ebîh.)
Anasından babasından firar edecek, kaçacak." Neden?.. Anasına babsına
asi oldu, anası babası davacı olacak diye kaçacak. Nereye kaçacaksın,
Allah'ın hükmünden, kazasından, kaderinden kaçmak imkânı var mı?..
Hadis-i şerifte okuduk: Mezar açıp kefen soyup satan bir kefen
hırsızı öleceği zaman demiş ki çocuklarına:
"--Benim ölümü yakın! Odun toplayın, çok odun toplayın, yakın,
yakın, yakın... Etlerim iyice yandıktan sonra kemiklerim kalmışsa,
onları da öğütün; rüzgârlı bir havada deryaya savurun!"
Allah-u Teâlâ Hazretleri soracakmış o kula:
"--Niye böyle yaptın?"
"--Yâ Rabbi, senin azabından kurtulmak için..."
Allah-u Teâlâ Hazretleri yeryüzüne emredecekmiş:
"--Onun eczâsını, parçalarını getir bir araya!.."
Nasıl emredecekse, o tekrar o hale gelecekmiş. Toz olmak, duman
olmak kurtarmıyor; tekrar karşısına gelecek Mevlâ'nın, hesap
sorulacak. Kaçacak yer yok ki, Allah'tan nereye kaçacaksın?..
(Yevme yefirrül mer'i min ahîh.) "Kardeşinden kaçacak." Bak,
düşün, öz kardeşinden kaçacak!.. (Ve ümmihî ve ebîh.)
"Annesinden ve babasından kaçacak. (Ve sahibetihî) Eşinden,
hayatta beraber olduğu, hayat arkadaşı olduğu, evli olduğu eşinden
kaçacak. (ve benîh.) Çoluk çocuğundan kaçacak."
Baba çoluk çocuğundan niye kaçar?.. Evlâdına karşı Allah'ın
kendisine vermiş olduğu görevleri yapmadığı için kaçar. Çünkü evlât
babasından davacı olacak. Sıkışınca evlât ahirette, Allah sorduğu
zaman;
"--Ey kulum, niye benim iyi kulum olmadın sen?" dediği zaman;
kabahati babasına atacak, diyecek ki:
"--Yâ Rabbi! Babam beni müslüman yetiştirmedi, babam bana İslâm
terbiyesi vermedi, babam bana imanı öğretmedi... Babam bana Kur'an'ı,
namazı niyazı, senin varlığını birlmiğini, emrine yasağını öğretmedi;
davacıyım!" diyecek.
İsmi kötü olsa bile davacı olacak, babam bana şu ismi verdi
diyecek; bir müşrikin ismi, veya yanlış bir isim, veya kötü bir isim,
veya çirkin bir isim...
Peygamber Efendimiz, müslüman olmuş, karşısına gelmiş kimseye
ismini sorardı, kötü isimlerideğiştirirdi. Meselâ, ismi Abdüşşems...
Ne demek Abdüşşems?.. Güneşin kulu demek... Güneş'in kulu olur
mu, Güneş de Allah'ın kulu... Değiştirdi ismi Abdullah yaptı,
Abdurrahman yaptı. Abdurrahman, Rahman'ın kulu...
Şimdi düşünüyorum, sevdiğimiz kardeşlerimizde de var öyle isimler.
Meselâ, Yurdakul... Yurda kul mu olunur, Yaradan'a kul olur insan...
Evet, vatan sevmek var, vatanseverlik var, Allah yolunda cihad var,
şehidlik var ama, kula kul olmak yok!.. Yurda da kul olunmaz, ataya da
kul olunmaz, babaya da kul olunmaz, anaya da kul olunmaz, bayrağa da
kul olunmaz... Hiç bir şeye kul olunmaz, ancak Allah'a kul olunur.
İsmini bile yanlış koysa, evlât anasından babasından davacı olacak;
"Bana yanlış isim koydu, bana edebi öğretmedi, bana dini öğretmedi."
diye.
Başka bir ayet-i kerime, mânâsı ne kadar müthiş:
(El'ahillâü yevme izin ba'duhüm biba'din adüvvün illel-müttakîn)
Samîmî dostlar var ya, bugün birbirleriyle kol kola, omuz omuza...
"--Canım kardeşim, arkadaşım, canım sana feda olsun, ben seni çok
seviyorum!" diyor.
"--Tamam, ben de seni çok seviyorum. Hadi gel bugün şuraya gidelim,
buraya gidelim!"
Kim bunlar yâhu?.. Çok samîmî iki arkadaş... Bunların içtikleri su
bile ayrı gitmez. Haa, o samîmî dostlar, samîmî arkadaşlar,
birbirlerinin sırdaşı, samîmî arkadaşlar; o günde, o ahiret gününde
birbirlerine düşman olacaklar. Birisi diyecek ki:
"--Yâ Rabbi, bu herif beni meyhaneye götürdü. Koluma girdi, 'Hadi
gel gidelim, bugün kafayı çekelim!' dedi. Bu götürdü beni..." diyecek.
O zaman ötekisi:
"--Yâhu, hani dünyada ahbabdık, arkadaştık, içtiğimiz su beraber
gidiyordu. Her zaman beraberdik, birbirimizi seviyorduk, birbirimizin
nazını çekiyorduk. Kesemiz müşterekti, 'Al istediğin kadar kardeşim!"
diyordum."
Haa, orda birbirine düşman olacak. (İllel müttakìn) "Ancak
takvâ ehli insanların kardeşliği kalacak." Mü'minin mü'mine kardeşliği
kalacak, dervişin dervişe kardeşliği kalacak. Samîmî, takvâ ehli
kardeşler birbirlerine fedâkârlık yapacak; "Ben yemeyeyim, o yesin;
ben giymeyeyim, o giysin, o kurtulsun! Yâ Rabbi, kardeşimi kurtar!"
diye kardeşine dua edecek.
Mühim olan, kendimizi de takvâ ehli yapmaktır, evlâtlarımızı da
takvâ ehli yetiştirmektir. Eğer sen çocuğunu bir yere gönderdiğin
zaman; ihtisas yapmak için Amerika'ya gönderdin, Türkiye'ye gönderdin
veya kendin Türkiye'ye gittin, çocuğun burda kaldı... Sen çocuğun
yanında yok iken, o çocuğu kendiliğinden namazını kılıyor, cumaya
gidiyor, orucunu tutuyorsa, haramdan sakınıyorsa; tamam, terbiyesini
güzel yapmışsın.
Sen onun başında değilken, çocuk ne namaz, ne niyaz, ne ibadet, ne
tâat, ne haram, ne helâl ayırım yapmıyorsa; fırsatı eline geçirmiş,
parayı da bulmuş, "Fırsat bu fırsattır; bar, pavyon, eğlence..."
diyorsa; demek ki, sen o çocuğunun eğitimini yapamamışsın. Mesele
budur, aziz ve muhterem kardeşlerim!..
b. İslâm'ı Yaymak İçin Çalışmak
Evlâtlarımızı müslüman yetiştirmek, bizim bir çok bakımdan dînî
borcumuzdur. Bizim kendi evlâdımız olmasa bile, biz başka insanların
müslüman olması için çalışmakla vazifeliyiz. İslâm'a yapabileceğimiz
en güzel hizmet, birilerinin İslâm'a girmesi... Biz niye dergi
çıkarıyoruz, biz niye radyo yayını yapıyoruz?.. Biz niye o diyar
senin, bu diyar benim kalkıyoruz, gidiyoruz, geliyoruz?.. İslâm
yayılsın diye... Çırpınmamız niye?.. Avustralya'da İslâm öğrenilsin
diye...
Bakın, dün akşam ben sizin yarışmalarınızı seyrettim, gördüm:
Türkçeyi unutuyorsunuz. Siz ikinci neslin dahi Türkçesi zayıf...
İngilizceye kayıyor; İngilizce soruyu soruyor, İngilizce cevap
veriyor. "Hadi Türkçesini de söyle!" deyince, zorlanıyor, kelime
bulamıyor. Türkçe zayıflamaya başlamış. Bir zaman gelecek, ben buraya
hoca olarak dînî bilgiler öğretmek için gelmeme lüzum kalmadan, iyi
güzel Türkçe, edebî Türkçe öğretmek için transfer edileceğim,
çağrılacağım. Türkçeyi unutacaksınız, "Aman hocam, gel de bize Türkçe
öğret!" diyeceksiniz.
Çünkü ikinci nesil kelimeleri bulamıyor, cümleler cümle değil...
Tarzanın Türkçesinden bile fenâ... Hani tarzan var ya: "Ben var
gitmek... Onu almak, vermek..." Ondan bile daha fena... Türkçe
unutuluyor. Dînî bilgiler de zayıf... Evet biraz bir şeyler
öğretiliyor ama, genel olarak dînî bilgiler de zayıflıyor. Hakîkî bir
müslümanlık, gerçek bir müslümanın bilmesi gereken bilgiler
noktasından teraziye koyup ölçecek olsak, dînî bilgiler de zayıflıyor.
Bu bir tehlike işaretidir, kırmızı alârmdır, hava hücumu alarmıdır.
"Düşman uçakları gelecek, bombalayacak, sığınaklara girin, tedbirinizi
alın!" demektir.
Onun için muhterem kardeşlerim, kendinizi ve evlâtlarınızı aklı
başında, derli toplu, düzgün bir müslüman olarak yetiştirmek için
sizin de beslenmeye ihtiyacınız var... Ben bu ihtiyacı görüyorum; siz
de mecbursunuz, siz de muhtaçsınız. Kendi kendinize bakmazsanız, siz
de verem olursunuz, siz de kan tükürürsünüz mânevî bakımdan... Maddî
bakımdan turp gibi olursunuz ama, mânevî bakımdan kanser gibi
olursunuz, Allah korusun...
Bak ne oluyor bir insan?.. Bir müslümanın çocuğu budist oluyor.
Budistin nesi var ya?.. Kanadalı Thomas Ervin, Güneydoğu Asya'da
budistlerin arasında uzun seneler kalmış diplomat olarak da; "Baktım,
ibadetlerinde hiç bir kıymet yok, anlamsız... İslâm'ın ibadetlerine
baktım, çok anlakmlı gördüğüm için müslüman oldum." diyor. Perth'te
bir budist doktor vardı, sonradan duydum ki müslüman olmuş, Islamic
Counsil'in başkanı olmuş. Elin budisti, budizmi kat kat bilen insan
müslüman oluyor, İslâm'a geliyor da, bir müslümanın çocuğu budist
oluyor!.. Neden?.. Ortam fenâ... Dînî bakımdan beslenme olmazsa, din
elden gider.
Onun için, bir insan dinden çıktı mı --irtidat diyoruz
buna-- Allah o insanı sevmez artık... İrtidat etti mi, dinden çıktı mı
bir insan, mahvoldu. İman etmedi mi zâten fenâ ama, imandan sonra
küfre düşerse daha fenâ...
(İnnellezîne âmenû sümme keferû) Kâfir olanlar, (sümme
âmenû) sonra iman edenler, (sümme keferû) sonra tekrar
kâfir olanlar, (sümmezdâdû küfren) sonra küfrünü de artıranlar;
(lem yekünillâhi liyağfira lehüm) Allah onları aslâ mağfiret
edecek değil!.." Ne o, oyuncak mı bu; bir öyle bir böyle, bir öyle bir
böyle?.. (Ve lâ liyehdiyehüm sebîlâ) "Cehennem yolundan başka
bir yola da onları sevkedecek değil..." deniliyor. İman oyuncak
değildir.
Uzaktan gelen bir insan, bir insanın ne kadar büyüdüğünü, ne
olduğunu, ne kaldığını, zayıfladığını kolay anlar. Size bakıyorum,
sizin bile mânevî bakımdan, İslâmî bakımdan gıdaya ihtiyacınız var...
Siz dahi bunalıma düşüyorsunuz. Gıda eksikliği var, İslâmî bakımdan
gıda noksanlığından muzdaribsiniz.
Onun için, mutlaka İslâmî bakımdan kendinizi de beslemeniz lâzım!
Mutlaka çocuklarınızı da İslâm'ı iyi bilen, İslâm'ı yaşayan, İslâm'ı
seven ve siz başlarında olmadığınız zaman da müslüman olarak yaşayacak
evlâtlar olarak yetiştirmeniz lâzım!..
Bunun en iyi yolu, o çocukları İslâm'a hizmet edebilecek insan
olarak yetiştirmektir. Müslüman olsun diye yetiştirdiğin zaman, hedefi
kısa tutarsan, yarım müslüman olur. Hedefi tam, yüzde yüz
sağlayamazsın, yüzde elli müslüman olur. "Hayır, iyi müslüman
olmayacak, tam mürşid olacak; İslâm'ı çok iyi bilecek de şu kadar
insanı müslüman edecek!" diye hedefi böyle tutarsan, tamam... O zaman
yüzde yüz müslüman olur, yapabildiği kadar da İslâm'ın yayılması için
çalışma yapabilir.
İslâm'ın yayılması için çalışma yapanlar yok mu?.. Var, işte şu
teşkilat, bu teşkilat, Cemâat-i Tebliğ vs. Oraya gidiyorlar, buraya
gidiyorlar, söylüyorlar, konuşuyorlar. Yâni İslâm'ın yayılması için
çalışanlar oluyor. Peygamber SAS Efendimiz'in sahabe-i kirâmı; yâni
onu tanımış, onun sohbetine iştirak etmiş, sohbetiyle şereflenmiş
insanların dünyaya nasıl dağıldıklarını İslâm tarihinden bilmiyor
muyuz?.. Kimisi Semerkand'a gitmiş, kimisi Buhara'da...
Semerkand'da çok muhteşem bir kabristan var, çinili türbeler var...
İşte Hazret-i Abbas'ın oğlu Kusem RA'ın orda kabri var... İstanbul'da,
Peygamber Efendimiz'i evinde misafir etmiş olan Halid ibn-i Zeyd Ebû
Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'nin ve daha yirmiyedi sahabenin kabri
var... Diyarbakır'da, Anadolu'nun bilmem şurasında, burasında bir sürü
sahabi var... Neden bunlar Medine'de yaşamamışlar, niye başka
diyarlarda bunların kabirleri?.. İslâm'ın yayılması için...
İslâm için çalışmak sadece benim vazifem değil... İslâm için
çalışmak hepinizin Allah'a karşı vazifesi, borcu... Hepiniz İslâm için
çalışacaksınız!..
..........
Hoca ister güzel konuşsun, ister kötü konuşsun; doğru konuşması
kâfi... Size Allah'ın emrini söyledi mi, sorumlu olan sizsiniz. Siz
Allah'ın emrini duydunuz ya, duyduğunuza göre hareket etmek
zorundasınız. Hepiniz İslâm için çalışacaksınız.
Şimdi bir şeyh efendi gelmiş İzmir'e, bizim arkadaşın
apartmanındaki bir kimseye... Onu tarikatına almış. Tarikatına
aldıktan sonra da, "Sen burda bizim tarikatımız için çalış!" diye bir
vazife vermiş. İmrendim yâni, gıbta ettim ve size bildiriyorum. İşte
geçen sene gittiğimde bir şey yoktu. Bu sene gittiğimde;
"--Nasılsınız?" dedim.
"--Seksen kişi olduk hocam!" dedi.
Yâhu, ben sana onu sormadım, (How are you) "Sen nasılsın?"
demek istedim. Onun aklı fikri kaç kişi olduğunda, "Seksen kişi olduk
hocam!" diyor. Ben onu sormadım ama, demek ki bir sene çalışmış,
seksen kişi olmuş.
E siz Coburg cemaati, ben kaç senedir buraya geliyorum, kaç senedir
benim ihvânımsınız; çalışacaksınız!.. Her biriniz şu kadar
çalışacaksınız, Sydney'de de o kadar çalışacaksınız!.. Bakın biz size
ne diyoruz:
--Yalnız Melbourn'da kalmayın, Sydney'de kalmayın; başka yerlere de
yayılın!.. Beş kişi - on kişi bir yere, beş kişi - on kişi bir yere...
İslâm'ı temsil edin, İslâm'ı yaşayın; hem ticaret yapın, hem İslâm'ı
yayın!..
--Rahat edemiyoruz, aile konuşacak kimse olmadığı için bunalıma
düşüyor.
--İyi ama sahabe-i kiramın ailesi yok muydu?.. Onlar yabancı bir
diyara niye gittiler?.. Afrikaya gittiler, Mısır'a gittiler, Horasan'a
gittiler, Hindistan'a gttiler, İran'a gittiler; her birisi bir yabancı
diyarda...
Misyonerler niye gidiyor?.. Türkiye'ye niye gidiyor, kutuplara niye
gidiyor, çöllere niye gidiyor, Afrika'ya niye gidiyor?.. O yamyamların
arasında, o çeçe sineğinin hastalıklarının arasında, timsahların
yaşadığı yerlerde, sıcakta ne yapıyor bu adamlar?.. Hristiyanlığı
yaymak için çalışma yapıyor.
Biz Allah'ın mü'min kulları, sevgili kulları, "Lâ ilâhe
illallah" diyen ehl-i tevhid, sevdiği yolun, dinin sahibi olan
kulları, biz çalışmıyoruz. Olmaz!.. Bizim vazifemiz işçilik değil,
sizin vazifeniz işçilik değil; sizin ve bizim hepimizin vazifesi,
Allah'ın dinine hizmet etmek!.. Sahabe-i kiramın vazifesi mamurluk
veya ticaret değildi. Neydi?.. Hepsi ashab olarak biliniyor; hepsi
İslâm'ı yaydılar, İslâm'ı yaymak için çalıştılar. Hepiniz İslâm'ı
yaymak için çalışacaksınız! Hepiniz hutbe okuyabileceksiniz, hepiniz
vaaz verebileceksiniz!.. Hepiniz anlatacaksınız etrafınızdaki
insanlara!..
E, bak elin Avustralyalı kızı, o bile merak ediyor. Dört - beş kız
bir arada gezerken, bizim hacı arkadaşımızı görünce selâm vermiş, "Sen
Muhammedî misin?" demiş. Merak etmiş; güzel anlatsa bir faydası
olacak. Belki, "Tamam, kabul ettimá" diyecek.
Bak, Hindistan'dan geliyor, budist oluyor, altın yaldızlı, kubbeli
mabedler yapıyorlar. Woolgoolga'dan geçtik, Brisban'a giderken, bir
tane mabedleri vardı. Öyle kubbeli filân görünce biz, "Acaba cami mi?"
filân dedik. Yok, değilmiş, budistlerin mâbediymiş. Bir sene sonra bir
daha geçtiğimizde, baktık: O tarafı da almışlar, bu tarafı da
almışlar, şu tarafı da almışlar... Daha da genişlemişler, daha büyük
tesisler kurmuşlar.
Bizim bir Coburg Camii var... Bildim bileli, yıllar yılı işte
Melbourn'da bir Coburg Camii var... İllallah yâhu!.. Bu cami çoğalmaz
mı, bu cami büyümez mi, bu cami genişlemez mi?.. Bunun içindeki
insanların sayısı artmaz mı, artmayacak mı?.. Çalışma yapmak lâzım
geliyor.
Hülâsa, demek istediğim, hepimiz İslâm için çalışacağız. Bu
çalışmayı yapmak için de İslâm'ı iyi bileceğiz. Allah'ın sevgili kulu
olmak zorundayız. Allah'ın sevgili kulu olmak için, Allah'ın rızasını,
sevgisini kazanmak için, sahabe gibi çalışacağız. Onun için
çocuklarımızı müslüman yetiştirmemiz gerekiyor.
d. Tasavvuf Terbiyesi Şart!
Muhterem kardeşlerim! Ben kendi çocuklarımı imam-hatip okuluna
verdim. Kendim ilâhiyat fakültesinde hocalık yaptım. Mehmed Ali Torlak
benim ilâhiyat fakültesinden talebem, hanımı ilâhiyat fakültesinden
talebem... Bilmem Sydney'deki, falanca yerdeki hocalar benim
talebem... TGRT"deki Prof. Orhan Karmış benim talebem...
Bir insanın iyi müslüman olması için, imam-hatip okulunda okuması
yetmiyor. Çocuk imam-hatip okulunda okuyor, babasının sopası olmazsa
cumayı kılmıyor, kaçıyor. Öyle şeyler var... Namazsız niyazsız
imam-hatipli...
--Nerden biliyorsun?..
Askerlik yaptım. Bizim askerlik yaptığımız zaman, 1412 kişi vardı
Tuzla Piyade Okulu'nda... Bunların içinde benim ilâhiyattan birkaç
talebem vardı, başka bölüklerde... Bir de yüksek İslâm enstitüsünden
mezun, imam-hatipten mezun kimseler vardı. Yetmiyor yüksek İslâm
enstitüsü mezunu olmak, imam-hatip okulu mezunu olmak, ilâhiyat mezunu
olmak; namaza gelmiyorlar. Bizim gittiğimiz camiye namaza gelmeyenleri
vardı, içki içenleri vardı, müslümanların yüzü karası olanları vardı.
Yetmiyor.
Ne lâzım?.. Başka bir şeyler lâzım!.. O başka şey nedir?.. Allah'ın
sevdiği bir insan oldu mu, Allah insanın kalbini nurlandırdı mı, işte
o zaman istediğimiz insan oluyor. Onun için aşk lâzım, takvâ lâzım,
ihlâs lâzım! O da tasavvufla oluyor.
Onun için biz mutasavvıfız. Ben üniversite profesörüyüm, istesem
başka türlü çalışabilirim ama, bizim yolumuz tasavvuf... Çünkü bununla
insan, kâmil insan oluyor. Mevlânâ böyle Mevlânâ olmuş, Yunus böyle
Yunus olmuş, İbrâhim Hakkı Erzurûmî böyle yetişmiş... Yâni, tarihte
kimi sevmişsek, kimi beğenmişsek, kime hayran olmuşsak, kime aşık
olmuşsak, bu yoldan, bu terbiyeden geçmiş.
Tasavvuf terbiyesi görmeyen insan ham kalıyor, olmamış kalıyor,
ekşi kalıyor, acı kalıyor, turşu kalıyor, çürük kalıyor... Doğru
düzgün yetişmesi lâzım!.. Onun için müessesemizi kurmamız lâzım!..
Buraya imam-hatip okulu açtın; yetmez. Islamic School açtı
Araplar; yetmez, Araplar tasavvufa karşı... Araplar tasavvufa karşı
olduğu için, Suudi Arabistan'la iş yapmış benim tanıdığım bütün
işadamları, hepsi illallah diyor. Ahdine sadık değil, sözünde durmaz,
borcunu ödemez. Mal gönderirsin, parasını geri vermez. Hepsi böyle
problemli...
--E hani sen müslümandın?.. Ben Almanya ile ticaret yapıyorum,
gayet güzel, muntazam; malı gönderdim mi, paramı alıyorum. Senin
müslümanlığın nasıl müslümanlık ki, başın dertte senin?..
Neden?.. Tasavvufî eğitim görmezse bir insan, takvâ ehli olmazsa
bir insan, ihlâslı olmazsa, Allah'tan korkmazsa, utanmazsa,
arlanmazsa, yarın mahkeme-i kübrâda hesap vereceğini düşünmezse; o
insan iyi insan olmuyor.
e. Eğitime Yapılan Harcama
Onun için şu Avustralya'da bizim grubumuz gibi bir grup yoktur. Ama
millet işin önemini, takvânın önemini anlamıyor. Evlâtlarınızı takvâ
ehli, ihlâslı kul olarak yetiştirirseniz, evliyâ olacak gibi
yetiştirirseniz; evlâdınız hem dünyada kurtulur, hem ahirette
kurtulur, iyi insan olur. Yetiştiremezseniz; çocuğunuz mühendis
olabilir, doktor olabilir, avukat olabilir, zengin olabilir, vezir
olabilir, sadrazam olabilir, paşa olabilir ama, adam olmaz. Paşa olmak
başka, adam olmak başka; zengin olmak başka, insan olmak başka;
hayatta muvaffak olmak başka, Allah'ın sevgili kulu olmak başka
şeylerdir muhterem kardeşlerim!..
Mühim olan, kendimizin Allah'ın sevgili kulu olmağa çalışması;
evlâtlarımızı da Allah'ın sevgili kulu olacak şekilde yetiştirmektir.
Kendi evlâdımız olmasa bile, kesenin ağzını açıp budistin çocuğunu,
hristiyanın çocuğunu, bilmem kimin çocuğunu; İngilizi, Yunanlıyı,
bilmem neyi, Allah'ın sevgili kulu olsun diye eğitmek için müessese
kurmamız lâzım!..
Don Bosco muydu, neydi Melbourn'da büyük tesisler var, onun önünden
geçiyoruz. Bir misyoner teşkilatının tesisleriymiş. İzmir'de de
tesisleri varmış. İzmir'de Don Bosco'nun işi ne?.. Müslüman çocukları
hristiyan yapmak istiyor da, onun için orada müessese kuruyor. Ve
başarı kazanıyor, yâni kandırıyor. İşte bak budist olmuş, işte bak
hristiyan olmuş, işte dinden çıkmış, işte İslâm'ın karşısında, işte
modern, işte kravatlı, işte bilmem ne...
İstanbul'da birisi kalkmış, Kumkapı'daki bir kiliseye gitmiş,
papazın karşısına çıkmış:
"--Papaz efendi, benim problemim var, derdim var, sıkıntım var, ne
yapmam lâzım?.."
"--Ne yaptın?"
"--Ben çok günahkârım, içkiciydim, kaçakçıydım, esrar satışı
yapıyordum, mafyaydım, bilem neydim... Pişman oldum."
Papazda yine biraz insaf varmış:
"--Evlâdım, sen yanlış yere gelmişsin, buraya gelmeyecektin sen!"
demiş.
Yâni adam günahkâr, günahına pişmanlık duyunca nereye gideceğini
bilmiyor, Kumkapı'da almış soluğu... Papaz diyor ki: "Sen müslümansın,
senin buraya gelmemen lâzımdı." diye papaz ikaz ediyor yâni, netice
itibariyle... Adam dinden o kadar uzak ki, dini İslâm mıdır,
hristiyanlık mıdır; mesele soracağı insan müslüman din adamı mıdır,
papaz mıdır; sığınacağı mercî budist mâbedi midir, kilise midir, havra
mıdır; haberi yok!..
Kendi çocuğumuz olmasa bile bu müesseseleri Allah'ın dini yayılsın,
öğrenilsin diye kurmamız gerekiyor. Kaldı ki, burda kendimiz için ve
kendi çocuklarımızın yetişmesi için de müessese kurmak bahis
konusudur. O bakımdan bu müesseseleri kuracağız.
Bu müesseseleri kuramıyoruz, neden?.. Paramız yok, paranız yok veya
paraya kıyamıyorsunuz. Paranız vardır da, şurada kârlı bir iş var
denildiği zaman ortaya çıkar o paralar... "Şurada kârlı bir iş var;
oraya doları yatırdığınız zaman, bir sene sonra dolar yüzde ellli kâr
ediyor." diye ilân etsek, bütün paralar çıkar kârlı işi gördüğü
zaman... En kârlı iş, Allah'ın yolunda yapılan yatırımdır; bundan
kârlı iş yok...
İngiltere'de profesörler, araştırma enstitüleri araştırma
yapmışlar, "Parası olan bir insan, bu parasını işletip daha çok
kazanmak için nereye yatırmalı bu parayı?" diye inceleme yapmışlar. O
incelemelerin sonucunda çıkan sonuç şu: "En verimli yatırım, parayı
yatırdığın zaman en çok kâr getiren yatırım, ilme yapılan yatırımtır."
Yâni, devlet bütçeden ilmî araştırmalara şu kadar sterlin ayırıyor,
meselâ yüz ayırıyor. Sene sonunda yüzde yüzyirmi, yüzde yüzelli kâr
getiriyor. Yâni, harcadığıparayı kat kat geri alıyor, ilme yatırım
yaptığı için... Ticarete yatırdığı bu kadar değilmiş, sanayiye
yatırdığı bu kadar değilmiş, başka bir şeye yatırdığı bu kadar
değilmiş; en büyük yatırım ilme yapılan yatırımmış.
Ben de size söylüyorum ki, kesin olarak söylüyorum, mü'min olarak
söylüyorum, Kur'an'a dayanarak, Rasûlüllah SAS Efendimiz'e dayanarak
söylüyorum ki: "En verimli yatırım, İslâm'a yapılan yatırımdır." Sen
İslâm için yatırım yaparsan, Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ
Hazretleri buyuruyor ki:
(Menzellezî yukridullàhe kardan hasenen feyudàifehû lehû ed'àfen
kesîrâ)Ê"Kimdir o, Allah rızası için parasını Allah yolunda borç
verecek olan kimse ki; Allah onu kat kat arttırsın, mükâfatlandırsın,
kârlandırsın..."
Bak ed'âfen kesîrâ, kat kat... Misli misline değil, yüzde
yüz değil, yüzde ikiyüz değil, çok çok fazla miktarda kâr ettirecek.
Bire yediyüz veriyor Allah... Bin dolar yatırdın, sene sonunda
yediyüzbin dolar kâr olacak; istemez misin?.. İnsan elbisesini satar,
pabucunu satar, yalınayak dolaşır; saatini satar, kolyesini satar,
hanımlar kollarındaki bilezikleri satar, boynundaki beşibiryerdeleri
satar... Neden?.. Sene sonunda bire yediyüz olacak diye...
Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde, Allah yoluna sarf edilen
paranın karşılığının bire yediyüz misli olduğu ve hattâ daha fazla
olduğu bildiriliyor:
(Meselüllezîne yünfikne emvâlihim fî sebîlillâhi kemeseli
habbetin enbetet seb'a senâbile fî külli sünbületin mietü habbeh)
Neye benzer bu?.. Bir buğday tanesi yere gömülmüş, yedi başak çıkmış;
her başakta yüzer tane buğday var... Yedi tane başak, her bir başakta
yüzer tane habbe; kaç ediyor?.. Yediyüz... Haa, Allah yoluna sarf eden
bir insanın kârının bire yediyüz olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bu ayet-i
kerimesi bildiriyor.
Bire yediyüz misli kâr var... Bre insaf yâni, bu kadar kâr olduktan
sonra biz paralarımızı niye sandıkta tutuyoruz?.. Niye Allah yoluna
sarf etmiyoruz, niye Allah'ın dinini yaymağa harcamıyoruz, niye mânevî
kârı düşünmüyoruz?.. Onun için, şu anda paramız yetmiyor, İslâmî okul
açamıyoruz, açamıyorsunuz. Neden?.. Yeter ama veremiyorsunuz,
verilmiyor. Verilmediği için İslâmî okul açamıyoruz.
Kim açıyor?.. Suudi Arabistan açıyor. Suudi Arabistan'ın parası
bol, petrolleri satıyor, petro-dolarları var; o petro-dolarlara
dayanarak Islamic school'u açıyor. Islamic school fenâ
mı?.. Güzel, çünkü Kur'an öğretiyor. Çünkü, bütün müslüman ailelerin
çocukları oraya gidiyor, çünkü İslâm'a göre bir eğitim var... Fenâ
değil, tamam, iyi güzel ama; bizim elimizde olsa, biz onlardan daha
güzel bir eğitim yaparız, daha üstün bir eğitim yaparız, daha tutarlı
bir eğitim yaparız.
Neden?.. Biz takvâ eğitimi yapıyoruz, ihlâs eğitimi yapıyoruz; bu
daha önemli... Takvâ ve ihlâs daha önemli; ama para olmadığı için
yapamıyoruz. O zaman ne yapacağız?.. O zaman çocuk bir okulda okusun
ama, akşamları bizim yanımıza gelsin, biz ona biraz bilgi verelim.
Tamam, İngilizcesini, fiziğini, matematiğini, öteki bilgileri orda
öğrensin... Avustralya hükümeti okul açmış, öğretmen tayin etmiş,
çocukları parasız okutuyor. Tamam, o okullarda onları okusun; ben okul
masrafına girmeyeyim, öğretmen maaşı masrafına girmeyeyim, o bilgileri
o öğretsin... Yalnız, bu çocuk bizim yanımıza gelsin, biz buna okul
dışı zamanda dinini öğretelim, imanını öğretelim, Kur'an'ını
öğretelim, takvâsını öğretelim, Allah'ın yolunun sevaplı işlerini
öğretelim, eksiğini gediğini tamamlayalım; böylece çocuk tam yetişsin,
az masrafla iyi bir sonuç alalım!..
Şu anda komple bir okul açamıyoruz; binâen aleyh yurt açalım,
çocuklarımızı yurtta yetiştirelim. Yurttan da dinî bilgileri alır,
çifte eğitim görmüş olur. Yâni hem o eğitimi görmüş olur, hem bu
eğitimi görmüş olur.
f. Gönül Eğitimi
Mehmed Ali Hoca söyleyemedi. Öteki okuldan öğretmen gelmiş buraya:
"--Yâhu, siz bu çocuklara ne eğitimi yaptınız ki, bu çocuk burda
söz dinlemiyordu, illallah diyorduk biz, çok haşarıydı. Şimdi sizin
okula gittikten sonra çok iyi oldu, şimdi ben mükâfaat vermek
istiyorum. Ne yaptınız?" demiş.
O eğitimle o çocuğa sahib olamaz. Neden?.. Çünkü, gönülden geçmeyen
bir eğitim insana te'sir etmez!
Akşam baktım ben, bizim çocuklar haşarı... Ellerinde sopalarla
çayırların, çimenlerin üzerinde oynuyorlar, zıplıyorlar.
"--Ne yapıyorsunuz?" dedim.
"--Harb oyunu oynuyoruz." dediler.
Çocuğun haşarılığı aklındandır. Enerjisi var, akıllı, haşarılık
yapacak. Ama akşam baktım, hepsi masanın etrafına oturdular, sorulara
doğru düzgün cevap verdiler. Küçücük, bacaksız çocuklar... Severek
alkışladık, memnun olduk. Haa, gönülden geçen bir eğitim, kalbe hitab
eden bir eğitim güzel oluyor.
Ne dedim ben: Adam atölyesinde levhaya yazmış:
"--Sırf bilek gücüyle çalışan, işçidir."
Bilek gücü var sadece, işçi bu, ham işçi, vasıfsız işçi; tamam...
"--Hem bilek gücüyle, hem kafasıyla çalışan, ustadır."
Neden?.. Kafasını kullanıyor, bu işi nasıl yaparım diye düşünüyor,
tekniğini biliyor; tamam, güzel...
Bak, şimdi ben burda oturuyorum. Otururken sandalyeleri inceledim.
Sandalyeler nasıl yapılmış?.. Çok rahat... Bizim sandalyelere
oturursun, bir oturursun, "Cızzzt" diye aşağı doğru kayarsın; oturma
yerinin meyli ters yapılmıştır. Arkana yaslanırsın, alt tarafın kayar,
"Cızzzt..." Olmadı, yeniden toplanırsın, biraz yaslanmak istersin;
yine kayar... Bu öyle yapılmamış, şöyle oluklu yapmış, yerleşme
yapmış. İşte bak, bu bir tekniktir bu, sandalye tekniği... Bizim Türk
Hava Yolları'nın terminalinde sandalyemiz var, burda da sandalye
var... Suud'da da sandalye var, Avrupa'da da sandalyeler var...
Bakıyorsun, iştehepsisandalye ama, farklı... Senin otomobilin var,
Mercedes var, Rolly Royce var; hepsi otomobil ama teknik farklı...
"Hem bileğini, hem aklını kullanan ustadır." diyor. Sırf bileğini
kullanan ameledir; sabahtan akşama çalışır, günde şu kadar dolar alır.
Hem bileğini, hem kafasını kullanan ustadır; kaç tane işçinin alacağı
parayı alır. Üçüncüsü: "
"--Hem bileğini, hem aklını, hem gönlünü kullanan sanatkârdır."
diyor.
Haa, akıldan ayrı bir de ne var?.. Gönül var... Gönülden geçmeyen
bir eğitim sanatkârâne bir eğitim olmaz, sonunda iyi bir insan ortaya
çıkmaz. Yunus Emre nasıl bir eğitimden geçmiştir?.. Gönülden geçen bir
eğitimden, o mektepten yetişmiştir. Eşrefoğlu Rûmî nasıl bir eğitim
görmüştür?.. Gönül eğitimi görmüştür. Mevlânâ nasıl bir eğitim
gördü?..
Bakın, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî derviş olmadan önce profesördü,
müderristi, makbul bir müderristi; Konya'da herkes dersine gidiyordu.
Yâni, hem bilek gücü vardı, hem kafa gücü vardı. Müderrislik bilgisi
vardı, aklı vardı; ama kalbi istenilen vasıfta değildi. Nihayet
tasavvufa girince, sıradan yüzlerce, binlerce müderris olmaktan çıktı,
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî oldu. Onun eserlerini inceleyip Avrupalılar
müslüman oluyor. Almanlardan, İngilizlerden, Amerikalılardan bugün
Mevlevî dervişi var... Mevlânâ'nın te'sirine bak, asırların ötesine
uzanıyor.
Çok hoşuma gitti, Türkiye'de anlattılar: Konya'ya turistik geziler
tertipliyormuş bizim arkadaşlardan birisinin tanıdığı; o anlatıyor,
olmuş bir hadise...
Bir turistik gezi daha tertiplemiş, bir otobüs Konya'ya gitmişler
Mevlânâ Müzesi'ni ziyaret etmişler, gezmişler, tozmuşlar filân... Ama
otbüste bir kadın varmış terbiyesiz, muhalif, Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî'nin aleyhinde, tasavvufun aleyhinde, dinin aleyhinde... Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî için de özel olarak edepsizce sözler söylüyormuş.
herkes yaka silkmiş kadından ama, ne yapsınlar işte bir turistik
seferde, bir otobüste beraber düşmüşler.
Konya'yı ziyaret etmişler, dönecekler. Firmanın sahibi her dönüşte
Konya'dan bir hediye alıyormuş, güzelce paketlettiriyormuş. Yolda
müşterileri arasında kur'a çektiriyormuş; kime çıkarsa, o hediye
veriliyormuş. Gitmiş bir turistik eşya dükkânına, yazısı, çerçevesi
güzel bir levha beğenmiş, almış onu... Levhada yazılanın ne anlama
geldiğini bilmediği için de sormuş satıcıya... O da şu demek demiş.
Ben unuturum diye, levhanın arkasına levhadaki Arapça yazının mânâsını
yazdırmış. Levhayı paketletmiş, almış.
Otobüse binmişler, geliyorlar İstanbul'a doğru... İstanbul'a
gelirken demişler ki:
"--Bir hediye aldık, kur'a ile birinize çıkacak!.. Nasıl kur'a
çekelim?.. Karşıdan gelen üçüncü vasıtanın plakasının en son numarası
otobüste kiminse, hediye onun olsun." demişler.
Tamam, heyecanla bekliyorlar. Karşı taraftan bir vasıta geçmiş,
ikincisi geçmiş; üçüncüde plaka numarasını yazmışlar, "Şu numara
kazandı!" demişler. Merakla herkes dönmüş, bakmış, otobüste o numarada
kim oturuyor?.. O edepsiz, Mevlânâ muhalifi kadın... "Hay Allah bula
bula bunu mu buldu bu hediye?.." diye çok üzülmüş millet...
Neyse, firma sahibi hediyeyi götürmüş, "Buyurun, size çıktı." diye
ona vermiş. Herkes bu sefer, "Aç da, görelim!" demeye başlamışlar
etraftan... O da açmış kurdelesini... Bir yazı... E ne yazıyor?..
Mânâsı arkasında... Çevir oku bakalım!.. Şu yazıyormuş arkasında:
"--Mâdem ki edepsizsin, ne söylersen söyle!.."
Sübhânallàh!.. Bak Mevlânâ Hazretleri nasıl tokat atıyor?.. Nasıl
tam böyle, Mevlânâ Hazretleri'ne yakışan şekilde cevabı veriyor: "Ben
sana ne diyeyim? Edepsizsin, söyle o zaman!"
Hadis-i şerif var:
(İzâ lem testahyi ista'mel mâ şi'te) "Mâdem ki hâyan yok, ar
damarın çatlamış; ne yaparsan yap!" diyor. Yâni, serbestsin demek
değil o; ar damarın çatladığı için her şeyi yapabilirsin demek...
Orda da Mevlânâ Hazretleri ne demiş oluyor:
"--Öyle edepsizsin ki, ben sana cevap bile vermiyorum; hadi ne
yaparsan yap, her şeyi söyleyebilirsin, cehenneme kadar yolun var!"
demiş oluyor.
Başka bir misâl söyleyeyim, her asırda oluyor bu... Efsane değil,
masal değil bunlar... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim
hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs'i tertib eden
şahıs... Onun bir menkabesi.
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul'dan, "Otomobilimizin benzini az,
ilk benzinciye uğrayalım!" dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık.
Benzinci tanıdık, müslüman bir insan...
"--Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat
bir daha..."
Dedi:
"--Ben Maraşlıyım."
"--E, seni çok seviyoruz, neden?.."
"--Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım." dedi.
Biz Nakşî'yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni...
"--E, nasıl Nakşî oldun?"
"--Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz'in soyundanız
biz... Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine'de iken, --Arap yâni, seyyid,
Peygamber Efendimiz'in soyundan-- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs
demiş ki:
"--Ben filâncayım, İstanbul'a benim yanıma gel!" demiş.
O da:
"--Baş üstüne..." demiş.
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış.
İstanbula gelmiş. Medine'den İstanbul'a geliyor bir rüya üzerine...
İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü'nde
giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.
"--Sen Medine'den Muhammed Vehbi misin?.."
"--Evet..." demiş, şaşırmış.
"--Düş peşime, takıl peşime!.." demiş.
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının
olduğu yerin karşısındaki bir binaya... Bir şahsın karşısına
çıkartmışlar bunu,
"--Öp bakalım elini!" demişler.
Bakmış, rüyada "Gel bakalım İstanbula!.." diyen şahıs, yâni
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri... Medine'deyken
çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.
"--Gir bakalım halvete!" demiş.
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış.
Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş'a irşada göndermiş. Bu bizimle
konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan
geliyor.
İşte şimdi, bu insanlar gönül terbiyesi alarak yetişirse, böyle
insan yetişir. Gönül terbiyesi almazsa; insan paşa olabilir, çok
paşalar geldi, geçti, göçtü... Çok padişahlar, hükümdarlar, şahlar
yaşadı, öldü, gitti... Çok müderrisler geldi gitti... İnsanlar çok
oduncu gördü ama, Yunus Emre gibisini görmedi. "Dağdan kırk yıl odun
taşımış tekkeye de, bir tane eğri odun getirmemiş." diye rivayet
ediliyor. Belki menkabedir, belki doğru, belki değil ama; oduncuysa,
aşkolsun ki odunculuktan o mertebeye yükselmiş. Oduncu değilse, alim
bir kimseyse; aşkolsun ki asırlar boyu sözleri dillerde, sevgisi
gönüllerde... İncecikten bir kar yağar, tozar Yunus Yunus diye...
Yâni, herkes Yunus'u seviyor.
Yunus'u Yunus yapan işte o tasavvuf eğitimidir, tasavvuf
terbiyesidir. O terbiyeyi vermeğe çalışmamız lâzım!.. Bu mektepte
öğretilemiyor, çarşıdan alınamıyor, mendile konulamıyor, ölçülemiyor,
biçilemiyor. Bu tasavvuf terbiyesi kâmil insanlardan alınıyor,
onlardan öğreniliyor.
Çocuklarımızı da böyle yetiştirirsek... Yunus'un yoluna razı değil
misiniz?.. Mevlânâ'nın yoluna razı değil misiniz?.. Abdülkàdir-i
Geylânî Hazretleri'nin yoluna, Bahâeddîn-i Nakşıbend Efendimiz'in
yoluna razı değil misiniz?.. Onların yolunda yürüyenler aç mı kalmış,
açık mı kalmış, tahsilsiz mi kalmış, başarısız mı kalmış?.. Hayatta
muvaffak mı olamamışlar, ne olmuş, ne eksikleri var?.. Elhamdü lillâh,
işte dünyanın her yerinde her zaman isimleri anılıyor.
Onun için, bu eğitimi sağlamak lâzım!.. Nasıl sağlayacak
müslümanlar?.. Siz sağlayacaksınız, buradaki görevliler sizsiniz.
Vazife sadece Avustralya'da değil, Türkiye'de de vazife vöar,
Almanya'da da vazife var... Ben bir ay önce Almanya'daydım,
Almanya'daki kardeşlerimize de, "Yâhu etmeyin, eylemeyin, şöyle
müesseseler kurun!" diyorduk. Buraya geldik, size de şöyle müesseseler
kurun diye senelerdir söylüyorum.
İşte Muammer Hoca kardeşimizi Melbourn'dan Sydney'e transfer ettik.
"Bakın, hoca insana havadan, sudan, gıdadan daha lâzımdır. Dişinizi
sıkın, para verin, kesenin ağzını açın!" dedik. O da para istemesin,
aç kalsın, açık kalsın, vazifeyi yapsın! Tahsil nasıl olacaksa olacak,
her taraftan fedâkârlık olacak ama, bu iş yürüyecek, yürümesi lâzım!..
Brisban'da da olacak, Mildura'da da olacak; her yerde olması lâzım!..
Bu çalışmayı siz yapacaksınız. Bu kıta sizden sorulur, bunun
hesabını Allah size sorar. Buralarda İslâm'ı siz temsil ediyorsunuz.
Burada sahabi gibi çalışacak olanlar sizlersiniz. Eğer siz Allah'ın
dinini yaymağa çalışmazsanız, kendi dindarlığınızı bile
koruyamazsınız. Siz eğer Allah'ın dinin yaymağa çalışırsanız, belki
ancak kendi dindarlığınızı korumağa muvaffak olabilirsiniz. Çünkü
ayet-i kerîme var:
(Vellezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ) "Bizim
uğrumuzda cihad eden, gayret sarfedenleri, biz yolumuza hidâyet
ederiz." diyor. Onun için bu çalışmayı yapacaksınız.
Bu çalışma her zaman savaş değildir, savaşla olmuyor bu iş... Bu
gerçek tasavvuftur, irşaddır, tebliğdir. İslâm böyle yayılmıştır.
Endonezya'ya böyle gitmiştir, Malezya'ya böyle yayılmıştır,
Hindistan'a böyle gitmiştir, Afrika'ya böyle gitmiştir, Balkanlar'a
böyle gitmiştir, Kafkasya'ya böyle gitmiştir... Bugün o Rusya'da hâlâ
namazlı niyazlı müslüman varsa, hâlâ hacca geliyorlarsa, hep bizim
dervişlik yolumuzun eğitimindendir.
Onun için bu eğitime gayret göstereceksiniz, sevap alacaksınız,
Allah'ın rızasını kazanacaksınız. Çocuklarınız da iyi yetişecek, siz
de iyi olacaksınız; iki cihanda aziz ve bahtiyar olacaksınız.
1. 1. 1995 - Warrnambool
Sydney / AVUSTRALYA